BÖLÜM 3

Vaveyla Yazarı: Gizli_Satirlar Yazar olmaya çalışıyor

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: BÖLÜM 3

Elleri bağlı adamı yere dizüstü çöktürdüler. Sonra adamlar Emir’in yanına geldiler. Adamlar yanımıza geldiğinde ben birkaç adım geri çekildim. O sırada siyah gür saçlı adam belinden bir silah çıkarıp Emir’e uzattı. Emir hiç düşünmeden silahı aldı.

Çok korkuyordum, kafamdaki senaryolar galiba bir bir gerçekleşiyordu. Umarım adamı öldürmezlerdi. Korkudan ellerim titremeye başlamıştı. Emir silahı kaldırdı ve elleri bağlı adamı nişan aldı.

Ona çaresiz gözlerle bakıyordum. Kekeleyerek “Emir…N…Ne olu…Olur…Yap-” dediğim sırada önüne doğru koşmaya çalışmıştım ama ben yetişemeden bir silah sesi yankılanmıştı koca ormanda.

Adam kanlar içinde yerde yatıyordu. Kelimenin tam anlamıyla yere yığılmıştım, Gözlerimi kapattım, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum artık. Aradan geçen yirmi dakikanın sonunda sakinleşmeye başlamıştım.

Fakat bu anı ömrüm boyunca unutamayacaktım. Gözlerimin önünde bir cinayet işlenmişti ve ben bunu ihbar edemiyordum. Şimdi neden buraya getirildiğimi anlıyordum. Emir bana vicdan azabı çektirmek istemişti. Benim çaresizliğimi ve ona olan itaatkarlığımı görüp eğlenmek istemişti.

Ben bunları düşünürken omzuma bir el dokundu. Korkuyla kendimi geriye çekerek bana dokunan elin sahibine baktım. “Kalk, gidiyoruz.” dedi.
Umursamazca sırtımı döndüm ona. Emir sabrı taşmış gibi “Kalk dedim Pınar!” dediğinde ondan korktum ama beni buradan kendi isteğimle kaldıramayacaktı. Yine onu umursamadığımı gördüğünde bu sefer beni kucakladı.

Yumrukladım, itmeye çalıştım onu. Neden bu kadar güçlüydü ki? Arabanın önüne geldiğimizde kapıyı açmak için beni yere indirdiğinde sinirimi belli etmek için suratımı asmıştım.

Kapıyı açtı, ona zorluk çıkarmak için elimden gelen her şeyi yapacaktım. Yerimde onu umursamaz bir şekilde hareket etmeden bekledim. Bana göz devirerek beni kucaklayıp arabaya bindirdi. Sinirden ağlayacaktım, beni hiç umursamıyordu.

Beni arabaya bindirip kapımı kapattıktan sonra kendisi de arabaya bindiğinde yola çıktık.
Mecburen yine bir buçuk saat yolculuk yapacaktık. Zeynep’in durumu aklımdan bir türlü çıkmıyordu. Ya ben suçluyum deseydim bana gerçekten inanır mıydı?

Bir an Zeynep’e mesaj yazmak istedim ama sonra vazgeçtim. Yazsam ne yazacaktım ki? Etrafa baktığımda ormanın çıkışına yaklaşmış olduğumuzu farkettim. Neredeyse akşam olmuştu.

Kafamı cama yasladım, gözlerimden yaşlar akarken yolu izledim. Araba durduğunda yerimden kıpırdamaya tenezzül bile etmedim. Önce Emir indi ve bu sefer beni umursamadan bizi bekleyen yata doğru ilerlemeye başladı.

Şu an çok şaşkındım. Beni esir tutan adam beni önemsemiyordu. Bu iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey mi? Beni özel şoförüyle yalnız bırakmıştı. Ne demekti bu? Kaçmaya çalışacaktım. Arka kapıyı açtım ve dışarı çıktım.

Tam ilerliyordum ki Önümde iki adam belirdi ve birisi bana “Pınar Hanım, Emir Bey sizi özel yatında bekliyor.” dedi. Anladım, bana ömrüm boyunca kurtuluş yoktu. Çaresiz bir şekilde limana yöneldim ve yata bindim. Yatta mutfağa girip kendime bir tabak yemek aldım.

Akşam yemeği yerine yiyecektim yemeğimi. Kamarama doğru yürüyordum ki arkamdan kalın bir ses bana “Yarın yorucu bir gün olacak Pınar.” dedi.

Bu Emir’in sesiydi. Olduğum yerde kalmıştım. Hazır değildim, hiçbir zaman hazır olamayacaktım. Bu katlanılamaz acıya kim ne kadar süre dayanabilirdi ki? En iyisi Emir’i umursamamaktı. Sanki bana bir şey dememiş gibi birkaç adım attım ve kamarama girdim.

Ölmemek için yediğim yemeği boğulma tehlikeleri atlatarak bitirmiştim. Sıcak bir duş belki beni rahatlatırdı. Banyoya girip sıcak su tarafını açtım. Su küvete dolarken ben kendime yeni kıyafetler çıkarmakla meşguldüm. Su ısındığında küvete yavaşça girdim ve kendimi suya bıraktım.

Su, tüm ağırlığımı yavaş yavaş alıyordu. Neredeyse yarım saattir küvetteydim. Yıkandıktan sonra bornozuma sarılıp kurulandım ve hazırladığım kıyafetleri giydim.

Gözüm camda geziniyordu, bedenim buradaydı ama ruhum burada değildi. Ben sevdiklerimin yanında olmak istiyordum sadece. Gözümü camdan alıp banyoya gittim. Banyodaki buğulu aynaya baktım.

Aynanın buğusunu silerek harap olmuş bedenime baktım. Kendi içimdeki bir kuyudaydım. Bir el beni bu kuyudan çekip çıkarmalıydı artık. Emir acaba yarın bana nasıl bir işkence çektirecekti?

Bana işkence çektirmesinin sebebi neydi? Eğlenmek mi? Zeynep geldi aklıma bunları düşünürken. Ondan özür dilemeli miydim? Ani bir cesaretle Zeynep’i aradım. Tam kapanmak üzereydi ki bir anda telefon açılıverdi.

Galiba aramayı yanıtlamak ya da yanıtlamamak arasında karar verememiş en sonda ise dostluğumuzu düşünmüş ve beni kıramamıştı. İlk konuşan bendim. “Zeynep, ben senden özür dilemem gerektiğini anladım.” dedim, Zeynep hala kararsızdı.

“Yaptıklarım için pişmanım, beni affedebilir misin?” dedim ikinci kez konuşarak. Zeynep derin bir nefes alarak “Asıl ben özür dilerim. Senden şüphelenmemeliydim. Nasıl senden şüphelendim ki ben?” dedi.

Böyle yaptıkça kendimi çok daha fazla suçlu hissediyorum. “Tamam artık düşünme tatsız konuları, görüşmeyeli neler yaptın anlat bakalım.” dedim artık konuyu kapatması için.

“Pınar ben o günden beri kendimi takip ediliyormuş gibi hissediyorum.” Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Korkuyla “Emin misin?” dediğimde sadece sustu. O sustu, ben sustum. “Tamam Zeynep, ben bir çaresine bakmaya çalışacağım ve seni sonra arayacağım. Görüşürüz.” dedim.

Sanki şu an karşımdaydı. Gözlerindeki çaresizlikle bana bakıyordu. Bu beni çok üzüyordu. Sadece buradan kurtulmak istiyordum ama olmuyordu, bir türlü olmuyordu.

Ben bunları düşünürken telefonum çalmaya başladı. Arayan annemdi. Ufak çaplı bir şoktan sonra annemi daha fazla bekletmemek için telefonu açtım. Ama içimden keşke telefonu açmasaydım da annemin ağlama seslerini duymasaydım diyordum.

Annem hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Titremeye başlamış olan sesimle “Anne Ne oldu sana?” dedim. Annem ağlamaya devam ederken “Kızım, meslek hayatım bitti benim.” dediğinde dudaklarımın arasından tiz bir şekilde “Ne!” sesi duyuldu.

“Anne, ne diyorsun sen?Mesleğin ne alaka?” dedim korku dolu bir ifadeyle. Annem derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. “Kızım Selim’in çalışma masasında kırmızı bir flash bellek çıkmış.” dedi. O an kalbim o kadar hızlı atmaya başladı ki öleceğim sandım, benim Selim abiye koyduğum flash bellekte kırmızıydı.

Annem konuşmaya devam etti. “İçinde benim sesim çıkmış. Ben ‘Adamı öldürdüm, işim bitti şimdi bahsettiğin paraya gelelim.’ demişim. İnanabiliyor musun kızım, buna inanabiliyor musun? Ben suç işlemişim.” dedi. Ağlamaya başlamıştım ben de. “Anne ben sana inanıyorum, hem de tüm kalbimle.” dedim ağlarken.

“Kızım ben ifade vereceğim, kapatmalıyım.” dedi. Ben tam cevap verecekken telefon kapandı. Bunu Emir’e kat kat fazlasıyla ödetecektim. Kamaramdan kapıyı yerinden koparacakmışcasına açtım ve aynı şiddetle kapattım. Hızlıca Emir’in kamarasına vardım.

Kapıyı açmaya çalıştım ama kapı kilitliydi. Rehberimden Emir’i bulup aradım. O sırada tüm kamaraları geziyordum. Telefon son kez çaldıktan sonra kapandı. Emir’i mutfakta buldum. En dip köşedeki masada oturuyordu.

Hiç durmadan oraya öfkeyle ilerledim. “Neden yaptın?” dedim. Hiç durmadan ağlıyordum artık. Onu yerlere yapıştırmak belki de öldürmek istiyordum. Sağ elim yavaşça havaya kalktı.
Elimi tam onun yanağına götürmüştüm ki o an bileğimi eliyle kavradı ve sıktı. Sanki elim kopmuştu. Canımın acısı ile beraber “Ah.” diyerek inledim. Sesim kamaranın her köşesinde yankılanmıştı.

Hınçla elimi çekmeye çalıştım ama buna izin vermedi. “Ne istiyorsun, yaptıkların yetmedi mi?” dedim hem ağlayarak hemde sinir dolu bir sesle. Ciddiyetini hiç bozmadan “Bana itaat etmeni istiyorum Pınar.” dedi.

Sesindeki o hava, kendini bilmişlikle beni daha fazla sinir ediyordu. İçimden gelen bir ürpertiyle “Sana itaat etmeyeceğim” dedim. Yüzüme duygusuzca bakıyordu. “Göreceksin Pınar.” diyerek kolumu itti. Artık onun için bir oyuncak gibiydim. Aslında hep öyleymişim.

Arkama bakmadan hızlıca uzaklaştım ondan. Kamarama vardığımda hızlı bir duş aldım. Eşyalarımı topladım. Kararlıydım, buradan gidecektim. Hemen kaptan köşküne girdim. “En yakın şehir limanında durabilir miyiz?” dedim duygusuz bir ifadeyle. Adam beni anlamamış gibi suratıma ilgisizce baktı. “Emir bey bana öyle bir şey söylemedi hanım kızım.” dedi. Moralim çok bozulmuştu.

“Sizden tek bir şey istiyorum, lütfen.” dedim çaresiz gözlerimle. Gözlerime umutsuz bir şekilde bakıp “Karımın ölümüne sebep olamam, üzgünüm kızım.” dedi. O an anlamıştım. Buradaki tüm insanları tehditle tutuyordu Emir.

Başımı öne eğdim ve kamarama girdim. İstediği hiçbir şeye boyun eğmeyecektim artık. Bu kötü günü atlatmaya ihtiyacım vardı. Gözlerimi kapattım ve uyumaya çalıştım.

Camdan gözlerime yansıyan güneş ışığıyla uyandım yeni bir sabaha. Çok sevdiğim bir söz vardır. “Her sabah yeni bir başlangıçtır.” Umarım bu sabah benim için yeni bir başlangıç olurdu.

Vazgeçmeyecek ve buradan kaçacaktım. Hızla tuvalete gittim, kıyafetlerimi giydim ve mutfağa gittim. Kendime biraz patates kızartması bir yumurta ve birazda domates salatalık alıp kapıya en yakın masaya oturdum. Neden bu kadar büyük bir mutfak vardı ki?

Hızla yemeğimi bitirdim ve kaptan köşküne doğru yol aldım. Oradaki yaşlı amcanın yüzüne bakarak: “Acaba ne zaman duracağız?” dedim. Sesim sade ama net bir şekilde çıkmıştı.

Galiba bu amcayı her seferinde şaşırtmayı başarıyordum çünkü bana yine şaşkın
gözlerle bakıyordu. “Hiç hissetmedin mi kızım, duruyoruz şu an. Emir Bey senin uyanmanı bekliyordu.” Bu seferde o beni şaşırtmayı başarmıştı.

Çünkü ben hem saati erken sanıyordum hemde yatın hareket ettiğini düşünüyordum. Hiçbir şey söylemeden kamarama gittim. Oradan telefonumu ve sırt çantamı alarak limana gittim.

Etrafı kolaçan ettiğimde kimseyi göremedim. Bu iyi bir şey miydi yoksa kötü bir şey miydi? Sonuçta bu bir gerçekti ki ben beni öldürmek isteyen kişilerden kaçarak Emir’in yanına gelmiştim. Karakola gitmeye karar verdim.

Daha fazla oyalanmadan büyük ve hızlı adımlarla karakola gitmeye başladım. İyi ki İstanbul’a gelmiş ve burada durmuştuk. Limanda hemen farkına varmıştım. İstanbul’un ayrı bir havası vardı.

Ya farklı bir şehirde olsaydık nasıl bilirdim ben oranın yollarını? Karakola varmama 5-6 dakika kalmıştı. Yorulmaya başlamıştım artık. İlerledim, karakola varana kadar hızla ilerledim. Yorulsam bile pes etmedim.

Karakola bir sokak kaldığında artık dayanamadım ve üstünde ilerlediğim kaldırımın taşına oturdum. İçim ürpermişti çünkü sessiz ve ıssız bir sokaktaydım. Koca İstanbul’da hiç insan olmayan bir sokak düşünsenize.

Nefesim biraz yatışmaya başladığında bir ses duydum arkamdan. Hareket edemedim, arkamı dönemedim, yerimde kaldım öylece. Biraz önce hiç insan olmayan, dükkan olmayan bir sokaktan kim geçerdi ki?

Böyle heykel gibi durmanın bir faydası yoktu. Yavaşça arkamı dönerken adım sesleri duydum.
Gittikçe hızlanıyorlardı. Ben arkamı dönmeye kalmadan burnumun önüne beyaz bir bez geldi önce, sonra burnuma değdi o beyaz bez. Gözlerim kapandı yavaşça, nabzım düştü ve ben düşerken beni tuttu birisi.

Gözlerim sakince açıldı. Etrafıma bakındım, burası bir hapishane gibiydi. Duvarlar griydi, içeride sadece bir yatak ve ahşap bir kapı vardı. Ve çok küçük kare bir pencere. Ama pencere çok yüksekteydi.

Oradan bakmaya çalıştım, zıpladım ama nafile, ufacık bir şey bile göremedim. Zaman kavramımı yitirmiştim. Ama pencereden yayılan loş ay ışığından gece olduğunu anlayabilmiştim.

Çünkü zamanı belirten sadece ay ışığı vardı ama ay ışığı hiç değişmemiş gibiydi. Kapı açıldı ben etrafa bakarken, lâkin kapı çok sert ve hızlı açılmıştı. Yüreğim ağzıma gelmişti.

Sonuçta bilmediğim bir yerde esirdim, tıpkı Emir’in beni esir tuttuğu gibi. İçeriye zayıf, 15-16 yaşlarında bir kız girdi. O kız nasıl kapıyı kırarcasına açmıştı, bunun mümkünatı yoktu. Arkasına baktım ama kimseyi göremedim, sonrasında kapı kapandı.

Karanlıkta sorarcasına onun gözlerine baktım. Kız ürkek bir şekilde “Merhaba” dedi. Neler oluyordu burada? Kafamdaki sorular hâlâ cevaplanmamıştı. “Neden buradasın?” dedim sesimdeki meraklı ifadeyle. Kız “Beni zorla buraya getirdiler. Bu arada ben Buse.” dedi yüzüne gülümseme katmaya çalışarak.

Kısa bir süre içinde birbirimizi tanıdık. Buse İstanbul’da yaşıyormuş, arkadaşının evinden kendi evine dönerken yolunu kesmişler ve onu alıp buraya getirmişler. O da benim gibi kitap okumayı seviyormuş. Bir de her zaman müzik dinliyormuş. Kendini bu şekilde tanıttı bana.

Biz oradan buradan konuşurken kapı yine sert bir şekilde açıldığında bu sefer içeri iki kaslı adam girdi ve ikimizide kolumuzdan tutup loş ışıklı koridorlardan geçirdiler.

En son bizi bir arabaya bindirdiler ve kapıyı kapatıp uzaklaştılar. Arabaya binmeden önce çevremde çok fazla, baygın şekilde bir yere götürülen adamlar görmüştüm. Ben bunları düşünürken şoför arabayı çalıştırdı ve bizi ıssız sokaklardan geçirdi. Arabada sadece “Bizi Emir Bey gönderdi.” demişti şoför. Sonrası sessizlikle geçmişti.

Annem ve yakınlarım beni eğitim görür bilirken benim düştüğüm durumlara bakın. Acaba Buse’yi neden yanıma getirmişlerdi? Bunun cevabını öğrenemeyeceğimi tahmin ediyordum.
Yolculuk boyunca Buse’yi izlemiştim.

Bir yerden sonra uyumaya başlamıştı, çok masum görünüyordu o uyuyan pürüzsüz yüzü. Araba durduğunda şafak sökmeye başlamıştı. Şoför ve yanındaki adam aşağı inip ikimizinde kapısını açtı. Şoför benim kolumdan çekiştirirken yanındaki sarışın adam Buse’yi kucağına aldı.

Geldiğimiz yer benim sıkça gördüğüm limandı. Neden buraya getirilmiştik ki? Kafamdaki sorular bir türlü susmuyordu, cevaplanamayan bir çok sorum vardı. Limanda beklediğimiz bir kaç dakikanın sonunda Emir’in yatı bize yaklaşıyordu. Ne demekti bu? Şaşkınlıktan dilimi yutmuştum.

Adamlar yat durduğunda bizi bindirdi. Şaşırdığım bir başka şey bu yata sadece benim değil Buse’ninde bindiriliyor olmasıydı. Ben ve Buse yata bindiğimizde Buse’yi arkamda bırakıp hızlıca ikinci kata çıktım ve Emir’in kapısını açtım.

Kamaraya göz gezdirdim ama Emir burada yoktu. Kaptan köşküne uçarcasına bir şekilde vardığımda yaşlı kaptana Emir’i sordum ama bana Emir’in yatta olmadığını söyledi. Ben ona tam nereye gidiyoruz diyecektim ki sözümü kesip “Emir Beyi bekleyeceğiz.” dedi.

Benim ne diyeceğimi anlaması normaldi, sonuçta neredeyse çoğu sorumu bu amcaya soruyordum. Üzüntü ile arkamı döndüm, kafamı salladım ve mutfağa gittim.

Mutfaktan kendime biraz yemek alarak güverteye geçtim ve yemeğimi yemeye başladım. Kurt gibi açtım. Yemeğimi yerken bir yandanda limana bakıyordum. Sanki Emir’in gelmesini bekliyordum ama neden onu beklediğimi bilmiyorum.

Yemeğim bittiğinde güvertenin korkuluklarına yaslanıp denizi ve limanı izlemeye devam ettim. Yaklaşık yarım saat sonra karşıdan gelen Emir’i gördüm.

Yatı görmüştü, güverteye yani bana bakıyordu. Endişelenmiştim. Korkuyla güverteden kamarama doğru büyük bir hızla gittim. Girdiğim gibi kapımı kapattım ve kapının arkasına oturdum. Neden korkuyordum bilmiyordum ama nefeslerim çok düzensizleşmişti.

Derin derin nefesler alarak rahatlamaya çalıştım. Biraz olsun rahatladığımda telefonumu çıkararak Zeynep’i aradım. Onunla bağlarımız kopmaya başlamış gibiydi.

Telefon çaldığı gibi açılmıştı. Sesime biraz korku biraz da şüphe katarak “Zeynep sana çok önemli şeyler anlatmam lazım.” diyerek başladım konuşmaya. Zeynep meraklı bir tonla “Anlat bakalım, hal hatır sormayacak kadar önemli olan ne varsa anlat!” dedi.

Onun triplerini çekecek zamanım yoktu, hemen anlatmaya başladım. “Ben bir bilgisayarda senin tarihin olan bir dosya gördüm ve onu açtım. İçinden sadece bir resim çıktı, resimde bir kol ve o kolda bir dövme vardı.” Sesini çıkarmadan beni dinliyordu.

“Buradan sonrası seni şok edecek. Ben o kolu çok yakından tanıdığımı hissediyorum çünkü o kolda Ezel abinin dövmesinden vardı ve sende biliyorsun ki o dövme çok nadir bir dövme. Ayrıca o el bir silah tutuyordu.” diyerek sustum.

Ne cevap vereceğini merak ediyordum, belkide böyle bir şeyden haberi vardı ve bana söylememişti. Olabilir miydi? “Sen ne dediğinin farkında mısın Pınar?” dedi büyük bir korku ve şüpheyle.

Derin bir nefes aldım ve “Ben gördüklerimi söylüyorum Zeynep. Ama lütfen bunları nereden bilip gördüğümü sorma bana.” Zeynep çaresizdi ve hiç konuşmuyordu. Bu beni gerçekten üzüyordu ama gerçekleri öğrenmeliydim.

Sessizlik nefes kesici derecede fazlaydı. Korkmaya başlamıştım. Karşıdan sadece nefes almaya çalışan Zeynep’in sesi geliyordu. Sorarcasına “Zeynep!” dedim ama yanıt gelmedi. Telefonu kapatmadım ama aklımda polisi aramak vardı.

Emir’den yardım isteyemezdim artık. Hemen kamarama gittim, bu bile çok zamanımı almıştı. Çalışma masamın üstündeki dizüstü bilgisayarı açtım ve hemen telefon uygulamasını açarak 112 numarasını çevirdim.

Çok beklemeden cevaplandı telefonum. Nefes almadan “Ben telefonda arkadaşımla konuşuyordum ve ona kalbini kırabilecek bir şey söyledim. Panik Atak hastalığı vardı. Lütfen yardım edin. Nerde olduğunu bilmiyorum. Ondan uzak bir yerde oturuyorum. Telefonu kapatmadım.” dedim ve sustum.

Gözlerimi kapattım, aklımda Zeynep’in ne halde olabileceği vardı. Karşıda bana yardım etmeye çalışan kadın tam konuşmaya başlayacakken kamaramın kapısı yumruklanmaya başladı. Neler oluyordu? Ya Emir telefon konuşmamı duyduysa ya da öğrendiyse?

Sesimi çıkarmadım, sadece bekledim. Emir sesimi duymadıysa bile beni bulurdu çünkü sadece bir yattaydık. Kadın “Öncelikle bana arkadaşının telefon numarasını vermeni istiyorum.” dediğinde Emir’in burada olup olmadığını umursamadan Zeynep’in numarasını verdim.

Kadın numarayı aldıktan sonra “Arkadan herhangi bir ses duyuyor musunuz?” dediğinde telefona odaklandım ama maalesef hiçbir ses duyamadım. Kısaca operatöre “Hayır” dedim. Ve benim ‘hayır’ dememle birlikte kapı sertçe açıldı.

İçeriye sinirli bir şekilde Emir girdi. Dişlerini sıkmıştı, gıcırtısı buraya kadar geliyordu. Bir elini ise yumruk yapılmış bir şekilde bekletiyordu. O an içimden ‘galiba benim sonum bu şekilde olacakmış.’ diye geçirdim.

Şu anki çaresizliğimi kimse anlayamazdı. Bir suç makinesinin yatındaydım, onun adamları ve o da bu yattaydı. Ve ben bir kamaraya sıkıştırılmış şekildeydim.

Korkuyordum, hayatımda ikinci kez hiç olmadığı kadar korkuyordum. İlki de tahmin edeceğiniz gibi Emir’in beni bulmadan önceki andı. Korkumu nasıl tarif edeceğimi bile bilemiyordum. Çünkü bu an tarif edilemezdi. Ama eğer Emir bana bir şey yapacak gibi konuşur ya da bana bir şey yaparsa operatör bunu anlayacaktı.Elleri bağlı adamı yere dizüstü çöktürdüler. Sonra adamlar Emir’in yanına geldiler. Adamlar yanımıza geldiğinde ben birkaç adım geri çekildim. O sırada siyah gür saçlı adam belinden bir silah çıkarıp Emir’e uzattı. Emir hiç düşünmeden silahı aldı.

Çok korkuyordum, kafamdaki senaryolar galiba bir bir gerçekleşiyordu. Umarım adamı öldürmezlerdi. Korkudan ellerim titremeye başlamıştı. Emir silahı kaldırdı ve elleri bağlı adamı nişan aldı.

Ona çaresiz gözlerle bakıyordum. Kekeleyerek “Emir…N…Ne olu…Olur…Yap-” dediğim sırada önüne doğru koşmaya çalışmıştım ama ben yetişemeden bir silah sesi yankılanmıştı koca ormanda.

Adam kanlar içinde yerde yatıyordu. Kelimenin tam anlamıyla yere yığılmıştım, Gözlerimi kapattım, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum artık. Aradan geçen yirmi dakikanın sonunda sakinleşmeye başlamıştım.

Fakat bu anı ömrüm boyunca unutamayacaktım. Gözlerimin önünde bir cinayet işlenmişti ve ben bunu ihbar edemiyordum. Şimdi neden buraya getirildiğimi anlıyordum. Emir bana vicdan azabı çektirmek istemişti. Benim çaresizliğimi ve ona olan itaatkarlığımı görüp eğlenmek istemişti.

Ben bunları düşünürken omzuma bir el dokundu. Korkuyla kendimi geriye çekerek bana dokunan elin sahibine baktım. “Kalk, gidiyoruz.” dedi.
Umursamazca sırtımı döndüm ona. Emir sabrı taşmış gibi “Kalk dedim Pınar!” dediğinde ondan korktum ama beni buradan kendi isteğimle kaldıramayacaktı. Yine onu umursamadığımı gördüğünde bu sefer beni kucakladı.

Yumrukladım, itmeye çalıştım onu. Neden bu kadar güçlüydü ki? Arabanın önüne geldiğimizde kapıyı açmak için beni yere indirdiğinde sinirimi belli etmek için suratımı asmıştım.

Kapıyı açtı, ona zorluk çıkarmak için elimden gelen her şeyi yapacaktım. Yerimde onu umursamaz bir şekilde hareket etmeden bekledim. Bana göz devirerek beni kucaklayıp arabaya bindirdi. Sinirden ağlayacaktım, beni hiç umursamıyordu.

Beni arabaya bindirip kapımı kapattıktan sonra kendisi de arabaya bindiğinde yola çıktık.
Mecburen yine bir buçuk saat yolculuk yapacaktık. Zeynep’in durumu aklımdan bir türlü çıkmıyordu. Ya ben suçluyum deseydim bana gerçekten inanır mıydı?

Bir an Zeynep’e mesaj yazmak istedim ama sonra vazgeçtim. Yazsam ne yazacaktım ki? Etrafa baktığımda ormanın çıkışına yaklaşmış olduğumuzu farkettim. Neredeyse akşam olmuştu.

Kafamı cama yasladım, gözlerimden yaşlar akarken yolu izledim. Araba durduğunda yerimden kıpırdamaya tenezzül bile etmedim. Önce Emir indi ve bu sefer beni umursamadan bizi bekleyen yata doğru ilerlemeye başladı.

Şu an çok şaşkındım. Beni esir tutan adam beni önemsemiyordu. Bu iyi bir şey mi, yoksa kötü bir şey mi? Beni özel şoförüyle yalnız bırakmıştı. Ne demekti bu? Kaçmaya çalışacaktım. Arka kapıyı açtım ve dışarı çıktım.

Tam ilerliyordum ki Önümde iki adam belirdi ve birisi bana “Pınar Hanım, Emir Bey sizi özel yatında bekliyor.” dedi. Anladım, bana ömrüm boyunca kurtuluş yoktu. Çaresiz bir şekilde limana yöneldim ve yata bindim. Yatta mutfağa girip kendime bir tabak yemek aldım.

Akşam yemeği yerine yiyecektim yemeğimi. Kamarama doğru yürüyordum ki arkamdan kalın bir ses bana “Yarın yorucu bir gün olacak Pınar.” dedi.

Bu Emir’in sesiydi. Olduğum yerde kalmıştım. Hazır değildim, hiçbir zaman hazır olamayacaktım. Bu katlanılamaz acıya kim ne kadar süre dayanabilirdi ki? En iyisi Emir’i umursamamaktı. Sanki bana bir şey dememiş gibi birkaç adım attım ve kamarama girdim.

Ölmemek için yediğim yemeği boğulma tehlikeleri atlatarak bitirmiştim. Sıcak bir duş belki beni rahatlatırdı. Banyoya girip sıcak su tarafını açtım. Su küvete dolarken ben kendime yeni kıyafetler çıkarmakla meşguldüm. Su ısındığında küvete yavaşça girdim ve kendimi suya bıraktım.

Su, tüm ağırlığımı yavaş yavaş alıyordu. Neredeyse yarım saattir küvetteydim. Yıkandıktan sonra bornozuma sarılıp kurulandım ve hazırladığım kıyafetleri giydim.

Gözüm camda geziniyordu, bedenim buradaydı ama ruhum burada değildi. Ben sevdiklerimin yanında olmak istiyordum sadece. Gözümü camdan alıp banyoya gittim. Banyodaki buğulu aynaya baktım.

Aynanın buğusunu silerek harap olmuş bedenime baktım. Kendi içimdeki bir kuyudaydım. Bir el beni bu kuyudan çekip çıkarmalıydı artık. Emir acaba yarın bana nasıl bir işkence çektirecekti?

Bana işkence çektirmesinin sebebi neydi? Eğlenmek mi? Zeynep geldi aklıma bunları düşünürken. Ondan özür dilemeli miydim? Ani bir cesaretle Zeynep’i aradım. Tam kapanmak üzereydi ki bir anda telefon açılıverdi.

Galiba aramayı yanıtlamak ya da yanıtlamamak arasında karar verememiş en sonda ise dostluğumuzu düşünmüş ve beni kıramamıştı. İlk konuşan bendim. “Zeynep, ben senden özür dilemem gerektiğini anladım.” dedim, Zeynep hala kararsızdı.

“Yaptıklarım için pişmanım, beni affedebilir misin?” dedim ikinci kez konuşarak. Zeynep derin bir nefes alarak “Asıl ben özür dilerim. Senden şüphelenmemeliydim. Nasıl senden şüphelendim ki ben?” dedi.

Böyle yaptıkça kendimi çok daha fazla suçlu hissediyorum. “Tamam artık düşünme tatsız konuları, görüşmeyeli neler yaptın anlat bakalım.” dedim artık konuyu kapatması için.

“Pınar ben o günden beri kendimi takip ediliyormuş gibi hissediyorum.” Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Korkuyla “Emin misin?” dediğimde sadece sustu. O sustu, ben sustum. “Tamam Zeynep, ben bir çaresine bakmaya çalışacağım ve seni sonra arayacağım. Görüşürüz.” dedim.

Sanki şu an karşımdaydı. Gözlerindeki çaresizlikle bana bakıyordu. Bu beni çok üzüyordu. Sadece buradan kurtulmak istiyordum ama olmuyordu, bir türlü olmuyordu.

Ben bunları düşünürken telefonum çalmaya başladı. Arayan annemdi. Ufak çaplı bir şoktan sonra annemi daha fazla bekletmemek için telefonu açtım. Ama içimden keşke telefonu açmasaydım da annemin ağlama seslerini duymasaydım diyordum.

Annem hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Titremeye başlamış olan sesimle “Anne Ne oldu sana?” dedim. Annem ağlamaya devam ederken “Kızım, meslek hayatım bitti benim.” dediğinde dudaklarımın arasından tiz bir şekilde “Ne!” sesi duyuldu.

“Anne, ne diyorsun sen?Mesleğin ne alaka?” dedim korku dolu bir ifadeyle. Annem derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. “Kızım Selim’in çalışma masasında kırmızı bir flash bellek çıkmış.” dedi. O an kalbim o kadar hızlı atmaya başladı ki öleceğim sandım, benim Selim abiye koyduğum flash bellekte kırmızıydı.

Annem konuşmaya devam etti. “İçinde benim sesim çıkmış. Ben ‘Adamı öldürdüm, işim bitti şimdi bahsettiğin paraya gelelim.’ demişim. İnanabiliyor musun kızım, buna inanabiliyor musun? Ben suç işlemişim.” dedi. Ağlamaya başlamıştım ben de. “Anne ben sana inanıyorum, hem de tüm kalbimle.” dedim ağlarken.

“Kızım ben ifade vereceğim, kapatmalıyım.” dedi. Ben tam cevap verecekken telefon kapandı. Bunu Emir’e kat kat fazlasıyla ödetecektim. Kamaramdan kapıyı yerinden koparacakmışcasına açtım ve aynı şiddetle kapattım. Hızlıca Emir’in kamarasına vardım.

Kapıyı açmaya çalıştım ama kapı kilitliydi. Rehberimden Emir’i bulup aradım. O sırada tüm kamaraları geziyordum. Telefon son kez çaldıktan sonra kapandı. Emir’i mutfakta buldum. En dip köşedeki masada oturuyordu.

Hiç durmadan oraya öfkeyle ilerledim. “Neden yaptın?” dedim. Hiç durmadan ağlıyordum artık. Onu yerlere yapıştırmak belki de öldürmek istiyordum. Sağ elim yavaşça havaya kalktı.
Elimi tam onun yanağına götürmüştüm ki o an bileğimi eliyle kavradı ve sıktı. Sanki elim kopmuştu. Canımın acısı ile beraber “Ah.” diyerek inledim. Sesim kamaranın her köşesinde yankılanmıştı.

Hınçla elimi çekmeye çalıştım ama buna izin vermedi. “Ne istiyorsun, yaptıkların yetmedi mi?” dedim hem ağlayarak hemde sinir dolu bir sesle. Ciddiyetini hiç bozmadan “Bana itaat etmeni istiyorum Pınar.” dedi.

Sesindeki o hava, kendini bilmişlikle beni daha fazla sinir ediyordu. İçimden gelen bir ürpertiyle “Sana itaat etmeyeceğim” dedim. Yüzüme duygusuzca bakıyordu. “Göreceksin Pınar.” diyerek kolumu itti. Artık onun için bir oyuncak gibiydim. Aslında hep öyleymişim.

Arkama bakmadan hızlıca uzaklaştım ondan. Kamarama vardığımda hızlı bir duş aldım. Eşyalarımı topladım. Kararlıydım, buradan gidecektim. Hemen kaptan köşküne girdim. “En yakın şehir limanında durabilir miyiz?” dedim duygusuz bir ifadeyle. Adam beni anlamamış gibi suratıma ilgisizce baktı. “Emir bey bana öyle bir şey söylemedi hanım kızım.” dedi. Moralim çok bozulmuştu.

“Sizden tek bir şey istiyorum, lütfen.” dedim çaresiz gözlerimle. Gözlerime umutsuz bir şekilde bakıp “Karımın ölümüne sebep olamam, üzgünüm kızım.” dedi. O an anlamıştım. Buradaki tüm insanları tehditle tutuyordu Emir.

Başımı öne eğdim ve kamarama girdim. İstediği hiçbir şeye boyun eğmeyecektim artık. Bu kötü günü atlatmaya ihtiyacım vardı. Gözlerimi kapattım ve uyumaya çalıştım.

Camdan gözlerime yansıyan güneş ışığıyla uyandım yeni bir sabaha. Çok sevdiğim bir söz vardır. “Her sabah yeni bir başlangıçtır.” Umarım bu sabah benim için yeni bir başlangıç olurdu.

Vazgeçmeyecek ve buradan kaçacaktım. Hızla tuvalete gittim, kıyafetlerimi giydim ve mutfağa gittim. Kendime biraz patates kızartması bir yumurta ve birazda domates salatalık alıp kapıya en yakın masaya oturdum. Neden bu kadar büyük bir mutfak vardı ki?

Hızla yemeğimi bitirdim ve kaptan köşküne doğru yol aldım. Oradaki yaşlı amcanın yüzüne bakarak: “Acaba ne zaman duracağız?” dedim. Sesim sade ama net bir şekilde çıkmıştı.

Galiba bu amcayı her seferinde şaşırtmayı başarıyordum çünkü bana yine şaşkın
gözlerle bakıyordu. “Hiç hissetmedin mi kızım, duruyoruz şu an. Emir Bey senin uyanmanı bekliyordu.” Bu seferde o beni şaşırtmayı başarmıştı.

Çünkü ben hem saati erken sanıyordum hemde yatın hareket ettiğini düşünüyordum. Hiçbir şey söylemeden kamarama gittim. Oradan telefonumu ve sırt çantamı alarak limana gittim.

Etrafı kolaçan ettiğimde kimseyi göremedim. Bu iyi bir şey miydi yoksa kötü bir şey miydi? Sonuçta bu bir gerçekti ki ben beni öldürmek isteyen kişilerden kaçarak Emir’in yanına gelmiştim. Karakola gitmeye karar verdim.

Daha fazla oyalanmadan büyük ve hızlı adımlarla karakola gitmeye başladım. İyi ki İstanbul’a gelmiş ve burada durmuştuk. Limanda hemen farkına varmıştım. İstanbul’un ayrı bir havası vardı.

Ya farklı bir şehirde olsaydık nasıl bilirdim ben oranın yollarını? Karakola varmama 5-6 dakika kalmıştı. Yorulmaya başlamıştım artık. İlerledim, karakola varana kadar hızla ilerledim. Yorulsam bile pes etmedim.

Karakola bir sokak kaldığında artık dayanamadım ve üstünde ilerlediğim kaldırımın taşına oturdum. İçim ürpermişti çünkü sessiz ve ıssız bir sokaktaydım. Koca İstanbul’da hiç insan olmayan bir sokak düşünsenize.

Nefesim biraz yatışmaya başladığında bir ses duydum arkamdan. Hareket edemedim, arkamı dönemedim, yerimde kaldım öylece. Biraz önce hiç insan olmayan, dükkan olmayan bir sokaktan kim geçerdi ki?

Böyle heykel gibi durmanın bir faydası yoktu. Yavaşça arkamı dönerken adım sesleri duydum.
Gittikçe hızlanıyorlardı. Ben arkamı dönmeye kalmadan burnumun önüne beyaz bir bez geldi önce, sonra burnuma değdi o beyaz bez. Gözlerim kapandı yavaşça, nabzım düştü ve ben düşerken beni tuttu birisi.

Gözlerim sakince açıldı. Etrafıma bakındım, burası bir hapishane gibiydi. Duvarlar griydi, içeride sadece bir yatak ve ahşap bir kapı vardı. Ve çok küçük kare bir pencere. Ama pencere çok yüksekteydi.

Oradan bakmaya çalıştım, zıpladım ama nafile, ufacık bir şey bile göremedim. Zaman kavramımı yitirmiştim. Ama pencereden yayılan loş ay ışığından gece olduğunu anlayabilmiştim.

Çünkü zamanı belirten sadece ay ışığı vardı ama ay ışığı hiç değişmemiş gibiydi. Kapı açıldı ben etrafa bakarken, lâkin kapı çok sert ve hızlı açılmıştı. Yüreğim ağzıma gelmişti.

Sonuçta bilmediğim bir yerde esirdim, tıpkı Emir’in beni esir tuttuğu gibi. İçeriye zayıf, 15-16 yaşlarında bir kız girdi. O kız nasıl kapıyı kırarcasına açmıştı, bunun mümkünatı yoktu. Arkasına baktım ama kimseyi göremedim, sonrasında kapı kapandı.

Karanlıkta sorarcasına onun gözlerine baktım. Kız ürkek bir şekilde “Merhaba” dedi. Neler oluyordu burada? Kafamdaki sorular hâlâ cevaplanmamıştı. “Neden buradasın?” dedim sesimdeki meraklı ifadeyle. Kız “Beni zorla buraya getirdiler. Bu arada ben Buse.” dedi yüzüne gülümseme katmaya çalışarak.

Kısa bir süre içinde birbirimizi tanıdık. Buse İstanbul’da yaşıyormuş, arkadaşının evinden kendi evine dönerken yolunu kesmişler ve onu alıp buraya getirmişler. O da benim gibi kitap okumayı seviyormuş. Bir de her zaman müzik dinliyormuş. Kendini bu şekilde tanıttı bana.

Biz oradan buradan konuşurken kapı yine sert bir şekilde açıldığında bu sefer içeri iki kaslı adam girdi ve ikimizide kolumuzdan tutup loş ışıklı koridorlardan geçirdiler.

En son bizi bir arabaya bindirdiler ve kapıyı kapatıp uzaklaştılar. Arabaya binmeden önce çevremde çok fazla, baygın şekilde bir yere götürülen adamlar görmüştüm. Ben bunları düşünürken şoför arabayı çalıştırdı ve bizi ıssız sokaklardan geçirdi. Arabada sadece “Bizi Emir Bey gönderdi.” demişti şoför. Sonrası sessizlikle geçmişti.

Annem ve yakınlarım beni eğitim görür bilirken benim düştüğüm durumlara bakın. Acaba Buse’yi neden yanıma getirmişlerdi? Bunun cevabını öğrenemeyeceğimi tahmin ediyordum.
Yolculuk boyunca Buse’yi izlemiştim.

Bir yerden sonra uyumaya başlamıştı, çok masum görünüyordu o uyuyan pürüzsüz yüzü. Araba durduğunda şafak sökmeye başlamıştı. Şoför ve yanındaki adam aşağı inip ikimizinde kapısını açtı. Şoför benim kolumdan çekiştirirken yanındaki sarışın adam Buse’yi kucağına aldı.

Geldiğimiz yer benim sıkça gördüğüm limandı. Neden buraya getirilmiştik ki? Kafamdaki sorular bir türlü susmuyordu, cevaplanamayan bir çok sorum vardı. Limanda beklediğimiz bir kaç dakikanın sonunda Emir’in yatı bize yaklaşıyordu. Ne demekti bu? Şaşkınlıktan dilimi yutmuştum.

Adamlar yat durduğunda bizi bindirdi. Şaşırdığım bir başka şey bu yata sadece benim değil Buse’ninde bindiriliyor olmasıydı. Ben ve Buse yata bindiğimizde Buse’yi arkamda bırakıp hızlıca ikinci kata çıktım ve Emir’in kapısını açtım.

Kamaraya göz gezdirdim ama Emir burada yoktu. Kaptan köşküne uçarcasına bir şekilde vardığımda yaşlı kaptana Emir’i sordum ama bana Emir’in yatta olmadığını söyledi. Ben ona tam nereye gidiyoruz diyecektim ki sözümü kesip “Emir Beyi bekleyeceğiz.” dedi.

Benim ne diyeceğimi anlaması normaldi, sonuçta neredeyse çoğu sorumu bu amcaya soruyordum. Üzüntü ile arkamı döndüm, kafamı salladım ve mutfağa gittim.

Mutfaktan kendime biraz yemek alarak güverteye geçtim ve yemeğimi yemeye başladım. Kurt gibi açtım. Yemeğimi yerken bir yandanda limana bakıyordum. Sanki Emir’in gelmesini bekliyordum ama neden onu beklediğimi bilmiyorum.

Yemeğim bittiğinde güvertenin korkuluklarına yaslanıp denizi ve limanı izlemeye devam ettim. Yaklaşık yarım saat sonra karşıdan gelen Emir’i gördüm.

Yatı görmüştü, güverteye yani bana bakıyordu. Endişelenmiştim. Korkuyla güverteden kamarama doğru büyük bir hızla gittim. Girdiğim gibi kapımı kapattım ve kapının arkasına oturdum. Neden korkuyordum bilmiyordum ama nefeslerim çok düzensizleşmişti.

Derin derin nefesler alarak rahatlamaya çalıştım. Biraz olsun rahatladığımda telefonumu çıkararak Zeynep’i aradım. Onunla bağlarımız kopmaya başlamış gibiydi.

Telefon çaldığı gibi açılmıştı. Sesime biraz korku biraz da şüphe katarak “Zeynep sana çok önemli şeyler anlatmam lazım.” diyerek başladım konuşmaya. Zeynep meraklı bir tonla “Anlat bakalım, hal hatır sormayacak kadar önemli olan ne varsa anlat!” dedi.

Onun triplerini çekecek zamanım yoktu, hemen anlatmaya başladım. “Ben bir bilgisayarda senin tarihin olan bir dosya gördüm ve onu açtım. İçinden sadece bir resim çıktı, resimde bir kol ve o kolda bir dövme vardı.” Sesini çıkarmadan beni dinliyordu.

“Buradan sonrası seni şok edecek. Ben o kolu çok yakından tanıdığımı hissediyorum çünkü o kolda Ezel abinin dövmesinden vardı ve sende biliyorsun ki o dövme çok nadir bir dövme. Ayrıca o el bir silah tutuyordu.” diyerek sustum.

Ne cevap vereceğini merak ediyordum, belkide böyle bir şeyden haberi vardı ve bana söylememişti. Olabilir miydi? “Sen ne dediğinin farkında mısın Pınar?” dedi büyük bir korku ve şüpheyle.

Derin bir nefes aldım ve “Ben gördüklerimi söylüyorum Zeynep. Ama lütfen bunları nereden bilip gördüğümü sorma bana.” Zeynep çaresizdi ve hiç konuşmuyordu. Bu beni gerçekten üzüyordu ama gerçekleri öğrenmeliydim.

Sessizlik nefes kesici derecede fazlaydı. Korkmaya başlamıştım. Karşıdan sadece nefes almaya çalışan Zeynep’in sesi geliyordu. Sorarcasına “Zeynep!” dedim ama yanıt gelmedi. Telefonu kapatmadım ama aklımda polisi aramak vardı.

Emir’den yardım isteyemezdim artık. Hemen kamarama gittim, bu bile çok zamanımı almıştı. Çalışma masamın üstündeki dizüstü bilgisayarı açtım ve hemen telefon uygulamasını açarak 112 numarasını çevirdim.

Çok beklemeden cevaplandı telefonum. Nefes almadan “Ben telefonda arkadaşımla konuşuyordum ve ona kalbini kırabilecek bir şey söyledim. Panik Atak hastalığı vardı. Lütfen yardım edin. Nerde olduğunu bilmiyorum. Ondan uzak bir yerde oturuyorum. Telefonu kapatmadım.” dedim ve sustum.

Gözlerimi kapattım, aklımda Zeynep’in ne halde olabileceği vardı. Karşıda bana yardım etmeye çalışan kadın tam konuşmaya başlayacakken kamaramın kapısı yumruklanmaya başladı. Neler oluyordu? Ya Emir telefon konuşmamı duyduysa ya da öğrendiyse?

Sesimi çıkarmadım, sadece bekledim. Emir sesimi duymadıysa bile beni bulurdu çünkü sadece bir yattaydık. Kadın “Öncelikle bana arkadaşının telefon numarasını vermeni istiyorum.” dediğinde Emir’in burada olup olmadığını umursamadan Zeynep’in numarasını verdim.

Kadın numarayı aldıktan sonra “Arkadan herhangi bir ses duyuyor musunuz?” dediğinde telefona odaklandım ama maalesef hiçbir ses duyamadım. Kısaca operatöre “Hayır” dedim. Ve benim ‘hayır’ dememle birlikte kapı sertçe açıldı.

İçeriye sinirli bir şekilde Emir girdi. Dişlerini sıkmıştı, gıcırtısı buraya kadar geliyordu. Bir elini ise yumruk yapılmış bir şekilde bekletiyordu. O an içimden ‘galiba benim sonum bu şekilde olacakmış.’ diye geçirdim.

Şu anki çaresizliğimi kimse anlayamazdı. Bir suç makinesinin yatındaydım, onun adamları ve o da bu yattaydı. Ve ben bir kamaraya sıkıştırılmış şekildeydim.

Korkuyordum, hayatımda ikinci kez hiç olmadığı kadar korkuyordum. İlki de tahmin edeceğiniz gibi Emir’in beni bulmadan önceki andı. Korkumu nasıl tarif edeceğimi bile bilemiyordum. Çünkü bu an tarif edilemezdi. Ama eğer Emir bana bir şey yapacak gibi konuşur ya da bana bir şey yaparsa operatör bunu anlayacaktı.

Nasıldıııı yorumlarınızı bekliyorummmm💖💖💖💖💖

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

23okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18