3. bölüm / 3
Karanlığın MührüBölüm 3 – Uyanış Ve Kaçış
Bölümler 3Şu an: Bölüm 3 – Uyanış Ve Kaçış
- 1 Bölüm 1 – Sessiz Orman ve Kırık Kalp752 kelime
- 2 Bölüm 2 –Geçmişin Bıraktığı iz4.916 kelime
- 3 Bölüm 3 – Uyanış Ve Kaçış2.183 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Uyandığımda ilk fark ettiğim şey sessizlik belirdi. Sarayın ağır, baskılı sessizliği değildi bu. Duvarlara sinmiş bir korku yoktu havada. Ve yattığım yatak saraydaki yataklar gibi yumuşak değildi. Gözlerimi araladığımda tavan tanıdık gelmedi. Pencerenin mevkise yanlıştı, ışık alıştığım gibi sert değil yumuşaktı ve bu farkındalık kalbimi aniden hızlandırdı. Yerimde doğrulmak istedim ama bacağımın içinden geçen sızıyla istemsizce nefesim kesildi. Yaralı olan bacağım hareketi kabul etmiyor, vücudum hâlâ yaşadıklarını unutmuyordu. Fakat bunlara alışkındım. Bedenimde pek çok yara izi vardı. Her birinin de ayrı bir hikâyesi vardı. Ve dün, bir tane daha bedenime yerleşti. Ama bu yara izi hepsinden daha fazla ihanet kokuyordu.
Etrafa yavaş ve temkinli adımlarla bakarken burnuma sıcak ekmek ve kızarmış tereyağı kokusu geldi. Bu koku, zihnimdeki bütün kötü ihtimalleri bir anlığına durdurdu. Tehlike böyle kokmazdı. Benim bildiğim tehlike kokusu toz, kan, sessizlik ve acımasızlıktı. Acaba kendimi bu sade alanda güvende mi hissetmeliydim? Buraya nasıl ve hangi şartlarda geldiğimi hatırlayamıyordum. En son aklımda kalan şey bütün Krallık ile birlikte şanlı masada yemek yememiz, ardından Draev’in gelmesiydi. Ve şimdi buradaydım. Acaba Krael ne yapmıştı? Uyanıp benim yokluğumu anlayıp beni bizzat aramak için yola çıkmış mıydı?
Yatağın kenarına tutunarak ayağa kalktım, bastığım anda topalladım, dişlerimi sıkarak dengemi korumaya çalıştım. Canım yanıyordu ama duramazdım. Nerede olduğumu bilmem gerekiyordu.
Kokuyu takip ederek kapıya yöneldim. Koridor kısa ve dardı, ahşap zemin her adımımda hafifçe ses çıkarıyordu. Mutfaktan gelen hareket sesiyle birlikte birinin varlığını hissettim. Bunun ardından hareketlerimi biraz olsun yavaşlattım. Kalbim göğsümün içinde kontrolsüzce çarpmaya başladı. Kapı eşiğinde durduğumda anı gördüm.
Draev sırtı bana dönük hâlde masanın başındaydı. Gömlek kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Masanın üzerinde tabaklar vardı ve çeşit çeşit yemekler duruyordu. Galiba benim geldiğimi hissetmişti. Mutfağa biraz daha girince arkasını döndü. Bıçak kadar keskin, zeytin kadar kara olan gözleriyle süzdü beni. Bu sefer saçları dağınık değildi. Özenle arkaya taramıştı fakat birkaç tutamı elmacık kemiğinin üzerinden sarkıyordu.
Muzip bir gülümsemeyle elindeki tabakları masaya bıraktı. Yavaşça yanıma geldi. O bana yaklaştıkça bende acıyan bacağımın etkisiyle sarsılarak sendeliyordum. Birden kaşlarını çattı. Gözleri bacağıma kilitlendi. “Bacağında derin bir yara varken hâlâ ayakta duruyorsun Arelia. Gel.” Ellerini narince omuzlarıma yerleştirdi. Andan biraz destek aldım. Tahtadan sandalyeye oturduğumda ilk sualim şu belirdi: “Bacağımda bir yara belirdiğini nereden biliyorsun Draev?” Muzip bir gülümsemeyle yüzüme baktı. Kahvaltı tabağını önüme yerleştirdi ve tam karşıma oturdu.
“Krallıktan buraya gelirken tek değildim. Yanımda odanı ve odanın katını gezdiren kadın da vardı. Onunla birlikte seni buraya taşıdık.”
Ne? Benim odamı ve katımı gezdiren hizmetkâr ile birlikte mi? Ama onunla Draev’in bir bağlantısı yoktu ki. Elimdeki çatal birden masaya düşüverdi. O kadar şaşırmıştım ki dilimdeki kelimeler yetersiz kalıyordu.
“Tamam, sen şimdi bana ‘senin o kadınla ne işin var’ diyeceksin çünkü içindeki bana olan duyguları herkes biliyor. Ben de. Ve emin ol küçüklüğümden beri aynı duyguları kaybetmeden yaşıyorum, yaşayacağım da. Bundan emin kal. Bu bir. İkincisi ise bacağındaki yarayı nereden biliyorum? Hizmetkâr kadın bana kraliyet okulunda senin yaralandığından bahsetti. Ana da prensin Krael bahsetmiş. Ben de hizmetkâr ile seni buraya taşıdıktan sonra bizzat bacağındaki yarayı diktim, merhem ile birlikte sardım. Hatta bu işlemi üç gün boyunca yaptım, bana bir teşekkür borçlusun. Yaran kötü durumda. Seni bu şekilde hiçbir yere göndermem. Zaten üç gündür uyuyorsun. Ayrıca muhafızlar, Krael seni üç gündür arıyor fakat burayı bulamayacaklarından çok ama çok eminim. Şimdi şaşkınlığını içinde yaşa çünkü konuşmaya başladığında susmuyorsun ve ağlıyorsun. Bu yüzden suallerini içinde yaşa ve sakinleş. Daha sonra konuşacağız. Bu üç. Dördüncü ise önündeki yemeği bitir.”
Bu söylediklerinden sonra konuşmam imkânsızdı zaten. Ağzım sonuna kadar açıktı ve masaya düşen çatalı hâlâ almamıştım. Düşünmem bile imkânsız olan bu durumda düşünemiyordum zaten. Bu yüzden sustum ve önümdeki yemeğe odaklandım.
♛
Masada geçen birkaç dakika, yıllar kadar uzundu. Çayın buharı çoktan dağılmış, tabaktaki ekmeklerin kenarı sertleşmeye başlamıştı. Zaman ilerliyordu ama ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Draev’in belirttiği "Bugün buradayız" cümlesi masanın üzerinde asılı duruyor, hiçbir yere düşmüyordu. Ne bir vaat gibiydi ne de bir teselli. Sadece bir gerçekti. Ve ben gerçeklerle baş etmekte her zaman zorlanmıştım.
Çatalı elimde evirip çevirdim. Yemedim. Midem aç değildi, kalbim fazlasıyla doluydu. Karşısında otururken, çocukken hissettiğim tanıdık güven duygusu usulca geri gelmişti ama bu kez yanında başka bir şey daha vardı: Mesuliyet. O zamanlar sevgi hafifti. Şimdi ise bir ağırlığı vardı.
“Bazen,” dedim, sesimi olduğundan daha sakin tutmaya çalışarak, “insan bir yerde durması gerektiğini bilir ama yine de ayakları oraya ait hissetmez.”
Draev başını hafifçe eğdi. Dinliyordu. Yine bölmedi. Bu hâli beni her zaman ürkütmüştü; çünkü suskunluğu, acele cevaplardan çok daha fazla şey söylüyordu. “Ben bir şeyleri yarım bıraktım,” diye devam ettim. “Bunu seninle ilgili söylemiyorum. Hayatım boyunca böyle gelişti. Başladım, inandım, hatta istedim. Sonra bir noktada bıraktım. Ve her seferinde kendime başka bir sebep buldum.” Gözlerimi kaldırdım. Bu kez kaçmadım.
Bakışlarım simsiyah gözleriyle çarpıştı. “Şimdi seni sevdiğimi biliyorum.”
Bu cümle ağzımdan çıktığında, içimde bir şey yerli yerine oturdu. Ama hemen ardından gelen itiraf, o yerleşen şeyi sarstı. “Ama kendime güvenmiyorum. Seni yarım bırakmayacağıma.”
Sessizlik geri geldi. Fakat bu kez ağır değildi; kabul ediciydi. Draev derin bir nefes aldı. Konuşmadan önce düşündüğünü biliyordum, hep öyle yapardı. Masanın kenarına yaslandı, bana doğru biraz eğildi. Dokunmadı. Aramızdaki mesafeyi kapatmadı. Bilerek.
“Ben,” dedi yavaşça, “senin kalmanı bir sözle sağlamaya çalışmam.” Kalbim sıkıştı. “Eğer gidersen, bunun seninle ilgili belirdiğini bilirim. Eğer kalırsan, bunun da. Ben sevilmek için tutulmak istemiyorum.”
O an, boğazımdaki düğüm çözüldü. İlk kez birinin beni seçerken kendinden vazgeçmediğini gördüm. Belki de asıl korkum buydu: Biri için kalırsam, kendimden eksileceğim fikri.
“Elimden gelen tek şey,” diye devam etti, “yanında dürüst durmak. Ne eksik ne fazla.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Bu bir ağlama anı değildi. Bu, içimde uzun zamandır kapalı duran bir kapının aralandığı andı. Başımı salladım. Küçük, neredeyse fark edilmeyecek bir hareketti ama benim için koca bir devrimdi.
“Bugün buradayım,” dedim. Sesim titremedi bu kez. “Yarını bilmiyorum ama bugün buradayım.”
Draev gülümsedi. Büyük bir gülümseme değildi, zafer gibi hiç değildi. Sanki zaten belireceğini bildiği bir şeyi duymuş gibiydi. “Bu yeter,” dedi. Sesi ne yumuşaktı ne de sert. Sanki itiraz kabul etmeyen bir gerçeği dile getiriyordu. Fakat hâlâ benden bir şey bekler gibiydi.
Masanın üzerindeki tabaklara baktım. Kahvaltı hâlâ oradaydı. Bitmemişti ama yarım da sayılmazdı. Bazı şeyler dokunulmadan da var belirebiliyordu. Parmaklarımı masanın kenarına koydum; ahşabın soğukluğu avuçlarıma geçti. O serinlik iyi geldi, içimdeki karmaşayı bir anlığına durdurdu. Draev’in karşısında otururken bedenimin burada belirdiğini, sandalyeye gerçekten bastığımı, nefes aldığımı fark ettim. Kaçmıyordum. Bu bile başlı başına bir değişimdi.
Gözlerinde bir beklenti yoktu. Bu bir karar anı değil, bir "durma" hâliydi. Aynı noktada yan yana durmak gibi... Bana bakarken kendini geri çekmiyor, beni de ileri itmeye çalışmıyordu. Bu denge, içimde unuttuğum bir hissi uyandırdı: Güvende kalmak değil, baskı altında kalmamak. “Biliyor musun,” dedim, sesim alçak ama netti. “Ben genelde durmayı bilmem. Ya giderim ya da tamamen kaybolurum.”
Sözlerim masanın üzerinde durdu. Ağırlıkları vardı ama yıkıcı değillerdi. Draev başını hafifçe salladı. Onaylar gibi değil, anlar gibi. “Şimdi duruyorsun,” dedi.
Evet. Duruyordum. Kalbim hızlıydı ama kaçmak için değil, hayatta kalmak için atıyordu. Sevgi bazen büyük cümleler istemiyordu. Bazen insanın içini titreten şey, birinin senden hiçbir şey talep etmemesiydi. Omuzlarımın gevşediğini fark ettim. Kendimi hep hazır tutuyordum; gitmeye, kırılmaya, yarım kalmaya... Şimdi ise bu savunmalar anlamsızlaşmıştı.
Draev elini masaya koydu. Benimkine yakın ama değmiyordu. O mesafe bana aitti; elimi hareket ettirip ettirmemek benim kararımdı. İçimde bir şey titredi. Uzun zamandır ilk kez, bir seçim bana bırakılmıştı. Elimi biraz yana kaydırdım. Değmedik ama aradaki boşluk daraldı.
“Belki,” dedim kelimeleri tartarak, “ilk kez bir şeyi yarım bırakmamaktan korkmuyorum.”
Bunu söylerken ana bakmıyordum, kendime söylüyordum. Draev sessiz kaldı. Bu sessizlikte artık yargı veya acele yoktu; sadece tanıklık vardı. Pencereden gelen ışık güçlendi, gün kendi hızında ilerliyordu. Draev’la aynı sessizliği paylaşmak, içimdeki dağınık parçaları yan yana getirmişti. Tam değillerdi ama artık kaçmıyorlardı.
Bence bu kadar sessizlik yeterliydi. Gerilmeye başlamıştım. Bacağımı bahane ederek havayı dağıtmaya karar verdim. “Ah, çok acıyor! Yardım edecek misin yoksa tüm gün orada öylece duracak mısın?”
Draev birden başını kaldırdı. Aceleyle ayağa kalkıp yanıma geldi. Beni kavrayıp yaralı bacağımı incitmeden kucakladı. “Her zamanki gibi sözümü dinlemedin Kızılcım. Sana tabağını bitirmeni söylemiştim. Güçlenmen gerekiyor.”
Kızılcım... Saçlarım yüzünden taktığı bu ismi yıllardır duymamıştım. Onun ağzından tekrar dökülünce içimi sıcak bir dalga kapladı. “Kızılcım mı? Bunu duymayalı uzun zaman geçmişti.”
Gülümsedi. Beni yavaşça koltuğa yerleştirip ellerini beline koydu. Sırıtışı yüzüne yayılmıştı. “Bakıyorum da birden keyfin yerine geldi. Neyse, şu sargını tekrar değiştirelim bakalım.”
Dar koridorda ilerleyişini izledim. Bu neşeli hâlini yıllardır görmemiştim; varlığı ruhuma ilaç gibi geliyordu. Elinde sargı bezi ve merhemlerle döndüğünde koltuğun yanına diz çöktü. Yeşil elbisemin yırtmacı sayesinde bacağımı sıyırmak kolaydı. O bandajla uğraşırken dakikalarca anı izledim. Galiba tek açıklama buydu: Ben sevmekten değil, yarım bırakmaktan korkuyordum.
Sargı bitince göz göze geldik. Sessizlik odayı yine doldurduğunda ne düşündüğünü merak ettim. Keşke zihninin içini görebilseydim. Kafasını iki yana sallayıp ellerini sargıdan çekti. “Ee, tamam... Yaa of, ne diyecektim ben?”
Ellerini saçlarında gezdirdi, kafası karışmış gibiydi. Elimi omzuna koydum. “Draev.”
Benden gözlerini kaçırıyordu. “Arelia! Bana bir daha bu şekilde bakma. Kafamı karıştırıyorsun.”
Alaycı bir kahkaha patlattım. Bu gülüş harika gelmiş belirmeli ki o da muzip bir bakış attı. “Tamam, sen burada dinlen, ben de sofrayı kaldıracağım. Tamam mı?”
Emir verir gibi bir hâli vardı.
“Ta-”
Draev elini kaldırıp sözümü kesti. “Tamam, bana bir daha öyle bakmayacaksın; yoksa…” Bir an gözlerini kapattı. Sanki söylemek istemiyordu ama hislerine yenik düştü. “Yoksa sana bağlanırım.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Arkasını dönüp mırıldanarak işine döndüğünde başımı yastığa yaslayıp tavana diktim gözlerimi. Draev’in mutfaktaki melodisi bir an durdu. Ellerini yine beline koymuş bana bakıyordu.
“Ne var? Bakmıyorum işte.”
“Ama sen böyle ölü gibi tavana bakıp yatarsan ben işimi yapamam.” Sesini alçaltıp ellerini başına koydu. “Off, sana da yaranamadık!”
Hızlı adımlarla yaklaşıp başucumdaki örtüyü üzerime serdi. “Bak şimdi, yan dön ve uyu. Ama bacağının üzerine yatma.”
Yavaşça tuğla duvara döndüm. Draev’in bu komik halleri hiç değişmemişti, çocukken de böyleydi. Odanın duvarlarını izlemeye başladım. Yanıma diz çöküp narin elleriyle gözlerimi kapattı. “Dinlenmen gerek, kapat gözlerini.”
Aksine, gözlerimi daha çok açtım. Anı sinirlendirmeyi, tepkilerini izlemeyi seviyordum. Bu hallerini sadece bana belirttiğini bilmek, sevildiğimi hissettiriyordu. “Yeterince dinlenmedim mi?” dedim gözlerimi devirerek.
“Senin bana böyle davranacağını bilseydim...”
“Evet, bilseydin?”
“Her neyse... Hangi şekilde yatarsan yat, seni şu anda görmezden gelmek mecburiyetindeyim şekerlik.” Yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı.
“Tamam, Gölge Prens.”
Siyaha olan tutkusu yüzünden yıllar evvel taktığım bu isim, ana hâlâ en çok yakışan şeydi.
♛
Uyandığımda yatağımdaydım. Belimden sırtıma yayılan, bana ait olmayan bir sıcaklık vardı. Bilincimin açılmasına izin verip yavaşça doğruldum. Arkama baktığımda Gölge Prens, sanki altmış dördüncü rüyasını görür gibi derin bir uykudaydı. Bu odada savaş çıksa uyanmayacak gibi duruyordu.
Omzunu hafifçe sarstım. Uyanmadı. Sertçe bir daha sarstığımda nihayet gözlerini araladı. “Senin benim yatağımda ne işin var bakalım? Sallama bir bahane değil, kanıtlı bir açıklama bekliyorum. Başla!”
Ellerimi göğsümde bağlayıp savunmasını bekledim. Yavaş hareketlerle gözlerini ovuşturup gerindi. “Günaydın yok mu?”
Bu sakinliği beni geriyordu. “Yok! Hemen sualime cevap ver Gölge Prens.”
Doğruldu ama hâlâ sersem gibiydi. “Mutfakta işim bitince seni denetlemeye geldim. Ama koltuk ve üzerindeki örtü kırmızılara boyanmıştı. Bacağındaki dikişler patlamış. Tüm gün onlarla uğraştım. Akşam belirdiğinde koltuğu temizlemeye vaktim kalmadı; yatacak yerim belirmeyince de yanına kıvrılmak mecburiyetinde kaldım.”
Sesi gayet otoriter ve netti ki ikna belirdim. “İkna belirdin mi?” diye sordu.
“Belirdim.”
Draev ayağa kalkıp beni işaret etti. “Dört gündür aynı üstle yatıyorsun. Pasaklıya döndün.” Sesindeki alay gizlenemiyordu.
“Sensin pasaklı!”
Ters bir bakış atıp sırıttı. “Şakalaşmalarımızda temas yoktu diye hatırlıyorum.”
“Bunu temastan mı sayıyorsun?” Kaşlarımı kaldırıp ellerini belime koydum.
“Yani, benim temaslarıma kıyasla bu hiçbir şey sanırım.” Çenesini ovuşturarak düşündü.
“O zaman kurallarımıza yastık savaşı eklenmiyor,” dedim. Eski günlerin hatırası gözlerimi doldurdu. İstemsizce birkaç damla yaş süzüldü. Draev bunu görünce hemen yanıma oturdu, kızıl saçlarımı kulağımın arkasına itti.
“Arelia ne gelişti? Seni kırdım mı? Özür dilerim, lütfen affet.”
Suçu yoktu. Soluğu onun güvenli göğsünde aldım. Bedenim yıllardır anı arıyormuş gibi hissettim. “Aklıma eski günler geldi, Draev.”
Draev ayağa kalkıp parmağıyla beni işaret etti. “Ağlamıyorsun, sakın. Seni susturmak kolay değil. Şimdi üzerimi değiştirip sana yiyecek bir şeyler alacağım. Sen de evde kal ve hiçbir çılgınlık yapma!”
Bu hali o kadar komikti ki gülmeden edemedim. Yorgunluğumun ve acımın arasında, birine ihtiyaç duymanın verdiği hafifleme hissi içime yayıldı. “Tamam sen git, ben evdeyim,” dedim.
Bacağımın sargısını denetlerken sesi ciddileşti: “Acıyor mu?”
Başımı salladım. Acıyordu ama dayanabilirdim. O an dünya durdu; saraydaki acılar, Zara’nın ihaneti, korkular... Hepsi silindi. Sadece o vardı. “Beni yalnız bırakma, olur mu?” diye fısıldadım. “Sana asla ihanet etmem Arelia. Buradayım, hep burada kalacağım.”
♛
Beni mutfağın yanındaki koltuğa oturtunca şaşırdım. Az evvel temizleyemediğini söylemişti. Galiba beni rahatlatmak için öyle demişti. “Koltuğu temizlemişsin Draev.”
Cevap vermedi. Mutfağa gidip bir bardağa su doldurdu. Ağır adımlarla yanıma gelip uzattı.
“Bu suyu iç. İçine Soli Krallığı’ndan getirdiğim Lora bitkisinden kattım. İyi gelecektir.”
Lora bitkisi nadir ve çok pahalıydı; iyileştirici gücü efsaneydi. Suyu bir dikişte bitirip bardağı uzattım ama o dalgın dalgın yüzüme bakıyordu. “Draev, bardağı alacak mısın artık?”
Sıçrayarak kendine geldi. “Dalmışım, ne sormuştun?”
“Neden yatağımdaydın ve neden yalan söyledin? Bak, koltuk temizmiş.”
“Bunu sonra açıklarım, Arelia. İnsanlar dışarı dökülmeden gitmem gerek.”
Pelerinini omuzlarına çekip sessizce mutfak kapısına ilerledi. “Dışarı çıkacaksın değil mi?” Sesim titriyordu.
“Evet. Görünmemeliyim. Seni riske atamam.”
Kapıyı aralayıp son bir kez bana baktı ve gecenin içinde kayboldu. Evin sessizliğinde yalnız kaldım. Sürünerek tezgâha ulaştım, soğuk bir su daha içtim. Draev’in dışarıdaki sessiz adımlarını, pelerininin geceyle bütünleşmesini hayal ettim.
Yaralı bacağımı uzatıp pencereden dışarıyı, rüzgârın ağaçlarla raksını izledim. Yalnızlık duvarlara sinmişti ama bu kez kaçmıyordum. Buradaydım.
Bölüm etkileşimi
