Bölüm 2 –Geçmişin Bıraktığı iz

Vaveyla Yazarı: zeyneprana2013

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: Bölüm 2 –Geçmişin Bıraktığı iz

Yerdeydim. Soğuk taşlar dizlerime batıyordu. Ağabeyim önümde duruyordu; omuzları oldukça gergindi. Nefesini duyabiliyordum. Annem arkamdaydı. Elimi çektiğini hissettim. Elleri terlemiş ve titriyordu. Kapı tarafında bir hareket belirdi. Kısa, keskin. Ağabeyim seslendi. Haykırarak annemin adını söyledi. Bu sefer sesi vardı. Kırıldı. Elimden kurtulup ana doğru gittiğini gördüm.
Ben yerimde kaldım. Masumca, çaresizce. Zemin yavaşça ıslanmaya başlamıştı. Ayaklarımın altında kaydı kırmızı sıvı. Kaybolup gitti ardından. Annem dizlerinin üzerine düştü. Anı tutmaya çalıştı ama ellerini nereye koyacağını bilemedi. Ağabeyime son bir kez baktığımda hareketsiz duruyordu. Yüzünün rengi solmuştu. Annem başını kaldırıp çaresizce bana baktı.
“Hep güçlü kal Arelia, sakın pes etme ve prensine güven.”
“Anne!” Haykırdım. Acıyan boğazımdan sadece anne sözleri geçiyordu. Tekrar anneme baktım. Gözleri açıktı fakat bakmıyordu. Bir şey daha gelişti. Fakat bakamadım. Daha fazla katlanamadım bakmaya. Canım en derinden acıyordu. Yüreğim hiç bu kadar sızlamamıştı.
Annem yere düştü. Gözlerim kararıyordu. Bunları kaldırabilecek yaşta değildim. Sesler yavaşça kayboldu. Annem ve ağabeyim hareketsizce karşımda yatıyorlardı. Ellerimde bana ait olmayan bir sıvı belirmişti. Ayaklarımdan aşağıya akan sıvı kaybolup gitti. Annem ve ağabeyim ölmüşlerdi. Ve saatlerce, dakikalarca benim acıma şahitlik eden karanlık ormanın içerisinde birinin beni kurtarmasını bekledim. Saatlerce ağladım, haykırdım.
Gözlerimi yorgun ve acıyla araladım. Zara’nın beni bayılttığı yerde gördüklerine inanamayan gözlerimi zorlukla açmaya çalıştım. Okul karanlıktı. Göz gözü görmez hâldeydi. Bacağıma elimi sürdüğümde elim soğuk bir sıvıya bulaştı. Gözlerimle bakmaya çalışsam da karanlıktan göremiyordum.
Ayağa kalkmayı dilesem de kalkamayacak hâldeydim. Sürünmeyi tercih ettim. Etrafta kimsecikler yoktu. Galiba herkes kendi krallığına çoktan gitmişti bile. Bir hafta boyunca herkes tatildeyken ben burada tek başıma, karanlıkta bir başıma yaşamıma son verecektim. Tüm yaşadıklarımdan, kaldırmakta zorlandığım yüklerden bıkmıştım ve kaderime hazırdım.
Biraz süründüm. Mermer merdivenlerin başına kadar geldim. Bu şekilde odama çıkacağımı anladım. Çok yorucuydu. Bacağın ağrısı yavaş yavaş sonlanıyordu. Vücudum bu tür acılara gayet alışkındı. Ama yara derindi. Üvey ailemin yanındayken bazen sokaklarda bile kalırdım. Gece boyu sarhoş adamların bakışlarından ve kovalayışlarından kaçardım. Çıplak çatılarda sabahlardım.
Ayağa kalkmayı denedim. Ayağa sonunda kalkmıştım. Yanımda duran pencereye doğru yöneldim. Tektim ve savunmasızdım. Ama yalnızlıklara ve acılara alışmıştım. Alıştırmıştım kendimi. Bilincim açıktı. Düşünmekte zorlanmıyordum fakat bu beni daha fazla incitiyordu.
Aklıma Prenses Zara geldi. Gerçekten de beni bu şekilde bırakıp gitmişti; bacağıma anın çok değer verdiği yeşil zümrütlü hançeri geçirmiştim. Ellerimi yumruk hâline getirdim. Gözlerimden intikam gözyaşları aktı. İntikam almak istemiştim hep. Ama kendim bu güce sahip değildim. Kendimce seslendim tüm bu anlamı olmayan ve bana boş bakan duvarlara.
“Vay be. Düşmanım en yakınımdaymış ama benim haberim yetersiz. Bravo Arelia. Bunu da fark edemedin. Bravo sana.” Ama ben bunun da hesabını soracaktım elbette.
Tekrar yere oturdum. Başımı duvara yasladım. Düşüncelere daldım tekrardan. Krael beni neden kurtarmaya gelmemişti? Veya neden benim gelmediğimi görünce bir plan yapıp beni kurtarmamıştı? Avazım çıktığı kadar bağırmak, haykırmak istiyordum. Çok kez kandırılıp tuzağa düşmüştüm fakat en yakın arkadaşımdan ve üstüne üstlük tek dostumdan kurtarılmayı bekleyip kurtarılamamak paramparça hâlde olan duygularımı, kalbimi daha fazla parçalara ayırıyordu.
Artık kalbimin, duygularımın parçalara ayrılmasından başka bir şeyi düşünemiyordum. Artık usandığım ve çok acılar çektiğim bu dünyadan uçmama az kaldığını düşünmeye başlamıştım. Fakat aşağıdaki sert sesler ürküttü beni. Elimde kendimi savunabileceğim bir araç bile yoktu. Tedirgin ve bir o kadar da temkinli ilerlerken kolumu bir el tuttu. Beni sertçe karanlık koridora çekti ve ağzımı elleriyle kapattı. Bu eller bana tanıdık geliyordu. Karşımda duran adamın nefes alışverişini duyabiliyordum. Hızlıydı, endişeliydi.
“Korkma Arelia, benim Krael.” Kalbim hızlanmaya başlamıştı. Güvendim çünkü bu ses Krael'a aitti. Çok emindim. Ana sertçe sarıldım.
“Sen nasıl geldin buraya? Tabii tahmin ediyordum. Seni iyi tanıyorum Krael. Buna itirazın olmaz herhalde.” Benim bu sözümden sonra tebessümlü, muzip bir gülüş attı ve başımı nazikçe öptü.
“Hadi burası güvenli değil, benim odama geçelim.” Kafamı sallayarak kabul ettim bu sözünü.
Narin elleriyle ellerimi tutarak önümden yürümeye başladı. Odaya vardığımızda elimi bıraktı ve kapının anahtarını cebinden çıkardı. Kapı deliğine takarak kapıyı yavaşça açtı ve yanında durdu. Eliyle içeriyi işaret etti.
“Hanımlar önden.” Yüzümde istemsizce bir gülümseme gelişti. İçeriye girdim. Krael arkamdan kapıyı kapattı. Kilitlemeyi de unutmadı tabii. Odaya girince gözüme ilk çarpan Krael’ın dolabının üzerine yapıştırılmış resmim belirdi. Gözlerim dolmuştu. Arkamı dönüp kömür karası gözleri ve dalgalı kara saçlarına baktım. Benim anın astığı resmi gördüğümü anlamıştı. Ardından o da bana gülümsedi kırmızı dudaklarıyla. Yatağının üzerine oturdum. Hiç tereddüt etmeden söze girdim.
“Bacağım yaralı. Bunun için bir şey yapabilir misin?” Krael yürüyerek yanıma oturdu. Kuş tüyü kadar hafif elini bacağıma narince yerleştirdi.
“Bu nasıl gelişti?”
“Zara yaptı. Beni bayıltıp kaçtı.” Prens çok sinirlenmişe benziyordu. Burnundan sertçe bir soluk verdi. Bu bakışları tanıyordum. Affetmeyen sert ve geri dönüşü olmayan bakışlardı bunlar.
“Ana bunu çok sert ödeteceğim. Kısasa kısas.” Azmine ve bana olan sevgisine bayılıyordum.
Ayağa kalktı. Üzerinde lacivert saten bir gömlek vardı. Bu saten gömlek vücudundaki tüm kaslarını belli ediyordu. Altında ise simsiyah bir pantolon vardı. Üzerine ise simsiyah bir ceket. Gayet karanlık ve güçlü görünüyordu. Krael’ın küçüklüğünden beri siyah renklere ayrı bir zaafı olduğunu söyleyebilirdim. Ama özellikle laciverte.
Dolabını açtı ve içerisinden bir sargı bezi aldı. Bacağımdaki derin yarayı kapkara gözleriyle inceledi. “Gerçekten derin. Hâlâ acıyor mu?” Sesi gayet otoriterdi.
“Daha kötü olduğum zamanlar gelişmişti.” Gözlerini yaramdan ayırmadı. Bacağıma narince sarmaya başladı. Bir süre sessiz kaldık. Sargı bezi yavaş yavaş bitmeye başlarken prensim derin bir nefes aldı.
“Bunu sana söylemek istemem ama alt katlarda Draev geziyor.”
Duyduğum bu cevap karşısında kanım donmuştu. Draev mı? diye geçirdim içimden. Eğer ki Krael bu akşam gelip beni kurtarmasaydı Draev beni bulurdu. Belki de bugün Zara’nın beni oracıkta bayıltıp kaçtığını biliyor ve beni orada bulmak için beklemiş olabilirdi. O zaman Zara, Draev ile iş birliği yapmış olabilir miydi?
“Burada kalmamamız gerekiyor. Senin de burada olduğunu bilirse Bayan Mona’ya söyler. Belki de bizi okuldan atabilir.” Haklıydım çünkü Bayan Mona tüm bu krallıklardaki insanlar anı sert emirleri ve kurallarıyla tanırlardı.
“Ne gelişti prenses? Yoksa sen çocukluk aşkından mı kaçıyorsun?” Anın böyle bir çıkış yapacağı aklımın ucundan bile geçmezdi.
Krael, Draev ile küçükken birbirimizi sevdiğimizi biliyordu. Fakat buna ses etmedi. Çünkü o da bana âşık değildi. Birbirimizin dost olduğunu ve sonsuza dek öyle kalacağını biliyordu.
Hızlıca yüzüne baktım. Alaycı bir tavır takınıyordu. “Benimle bir daha bu şekilde konuşma!” Evet kabul ediyorum, küçükken Draev ile birbirimizi seviyorduk ama şu anda anı sevdiğime pek de emin değildim. Birisi sesli bir şekilde Draev dediğinde kafam karışıyor ve kalbim hızlanıyordu.
Krael cevap vermedi. Sadece Zara’ya ödeyeceği intikam planlarını düşünüyor olabilirdi. İkimiz de sessizce bir şey demeden sadece oturduk. Benim yavaş yavaş uykum gelmeye başlanmıştı. Kendimi oturduğum yerden yatağa bıraktım.
“Burada bir yatak var. İkimiz nasıl sığacağız? Tabii ben burada kalacaksam.”
Krael bu lafımdan sonra alaycı bir gülüş patlattı. “Dışarıda Draev varken seni bırakacağımı mı sandın? Ayrıca beraber yatakta sıkışıp yatarız bir şekilde. Benim burada olduğumu Prenses Zara ve Prens Draev bilmiyorlar. Eğer çıkarsam sonu kötü olabilir. Olmadı nöbet tutarız. Sen nasıl istersen.” Bence fark etmiyordu. En yakın arkadaşımın, dostumun güvende olması benim için daha önemliydi ama anı bu halde korumam imkansızdı.
“Benim için fark etmez bence sen seç.” Krael biraz düşündü. Karşımdaki lacivert berjere oturdu. Ellerini kafasının üzerinde gezdirdi.
“Tamam o zaman sen uyu. Ben nöbet tutarım.” Ben hırsla ayağa kalktım. Siyah ve dağınık saçlı prense baktım. Benim ayağa kalkmamla gözleri ve kafası da yukarıya doğru ilerledi. Ellerini önde birleştirdi. Bilmiş bir tavır sergiliyor gibiydi. Anın bu hallerini hiçbir zaman sevmemişimdir. Ana bunları açıklamak istesem de çok yumuşak kalpli bir insan olduğu için hemen kalbi kırılır ve kolayca onarılmazdı. Ben de hiç riske atmamıştım.
“Hayır, olmaz. Ben burada uyurken sen gece boyu sırf benim için nöbet tutamazsın. Buna izin vermem.” Prens dudağının yanını kıvırdı. Mecburmuşçasına, bu karaktere doğuştan sahipmişçesine ellerini havaya kaldırıp serbest bıraktı. Ve muzip bir gülümsemeyle ayağa kalktı tekrardan.
“Ben senin için her şeyi yaparım dostum.” Ellerimi belime yerleştirdim ve karşısında dikildim prensin.
“O zaman bir anlaşma yapalım. Ben de seninle nöbet tutacağım.” Burnundan nefesiyle hafif bir gülümseme belirtti. Hâlâ muzip bir gülümsemeyle koyu yeşil gözlerime bakıyordu.
“Bizim nöbet tutmamızın bir anlamı kalmaz ki.” Prens haklıydı. Her zamanki bu ikna edici cevapları beni de kendi yoluna kaptırmasına sebep oluyordu.
“O zaman ikimiz de uyumaz sohbet ederiz.” Krael sıcacık elleriyle ellerimi kavradı. Muzip bir gülümsemeyle yatağa oturmamı işaret etti. Derin bir nefes aldı. “Seninle sohbet etmeyi isterim ama bir başladık mı susmayı da bilmiyorsun, anı ne yapacağız?” İçimden sessiz ve tebessümlü bir gülüş attı.
Biraz utandığımdan yanaklarım ve kulaklarımın ucu kızarmıştı. Sadece prensin kömür karası gözlerine bakıyordum. Prens bana yaklaşarak yanağıma bir öpücük kondurdu. Sinirim ve kinim biraz olsun geçmişti. Beni sakinleştirmek istediğini biliyordum. Ve başarıyordu da.
O, bana güven dolu gözlerle bakarken ikimiz de aşağıdaki gürültüden irkildik. Krael hemen dolabından bir kılıç çıkarıp önüme geçti. Bir elinde kılıç öbür eli benim elimi tutarken:
“Bu okulda güvende değiliz. Gitmeliyiz buradan.”
Bir an afalladım. Bu okuldan nasıl gidecektik? Daha önemlisi nereye gidecektik? Bu kadar hızlı bir çıkış yaptığına göre galiba önceden hazırladığı bir plan olmalıydı. Elimden çekti. Yüzünden birkaç tutam ter akıyordu ve endişeliydi. “Dolabımda uzun bir hâlât var. Anı al. Pencereden sarkıt ve aşağı in.” Şaşırmıştım. Bu okuldan ilk kaçışım değildi. Krael’ın bu acil çıkışı şaşırtmıştı beni. Aşağıdan gelen şiddetli ses beni de ürkütmüştü. Dolaba koştum. Bacağımı çok da hareket ettiremesem de zorlamaya çalışacaktım.
Hâlâtı bulmam kısa sürmüştü. Pencerenin yanındaki destek kolona bağladım hâlâtı. Pencereyi açtım. Havanın ılık rüzgârı suratıma vurdu.
“Umarım bacağım acımaz,” diye sayıklarken yaralı bacağımdan olabildiğince destek almamaya çalıştım. Camı açtım ve aşağıya baktım. Nefes nefese kalmıştım resmen. Arkamı döndüm. Çürümüş ve dökülen duvar boyalarına ayaklarımı sürerek indim. Ayaklarımı yumuşak ve nemli zemine basınca rahatladım. Temiz havanın kokusunu burnuma çektim. Çam ağaçlarının dalları birbirine çok yakın olduğundan orman ıssız ve karanlık duruyordu. Üşümeye başlamıştım. Krael’a çaresiz bir ses tonuyla seslendim:
“Krael, hadi nerede kaldın? Dondum burada, hemen gidelim nereye gideceksek.” Krael yukarıdan bana seslendi emin sözlerle.
“Tamam Arelia geliyorum, sen etrafa çok görünmemeye çalış.” Sesi ikna edici derecede otoriterdi.
Yorgun gözlerimle bir kuytu köşe aradım saklanmak için. Gözüme çok önceden beraber diktiğimiz portakal ağacı ilişti. Her yaz burada portakal yetişir ve biz de seve oynaya toplardık mis kokulu portakalları. Koşarak ağacın dibine saklandım. Bir zamanlar bizim mutluluğumuzun simgesi olan ağaç şimdi çok farklı sebepler için işlev görüyordu.
Çok geçmeden prens hâlâta tutunarak bahçeye indi. Hemen saklandığım yerden çıkıp yanına koştum. Beni görünce beline bağladığı siyah paltoyu bana uzattı. “Leydim bu paltoyu giy. Seni bir nebze de olsa ısıtır.” Tebessümlü bir gülümsemeyle aldım siyah paltoyu. Beni ne olduğunu bilmediğim karışıklığın içinde bile düşünmesi çok hoştu.
Hızlıca paltoyu giyindim. Artık Krael’ın beni nereye götürecekse hemen götürmesini istiyordum. Ve güneş batmıştı. Ayaklarım kaskatı kesilmişti. Prens elimden tuttu.
“Beni takip et. Seni biriyle tanıştıracağım.” Yani mantıken beni bu karışıklığın ve acelenin içerisinde kiminle tanıştıracağını tam da kestiremiyordum. Umarım işimize yarayacak biridir diye düşündüm içimden.
Merakla Krael’ı takip ettim. Beni at ahırına kadar getirdi. Kapının önünde durdu. Ellerini göğsüne bağladı. Yüzünde heyecan vardı. “Hazır mısın?”
“Hadi ama, Krael.”
“Tamam, tamam açıyorum.” Arkasını döndü ve sürgülü kapıyı yavaşça ardına kadar açtı. Karşımda asil, soylu ve bir kar tanesi kadar beyaz ata bakakaldım.
Krael hafif adımlarla ata yaklaşarak elini kafasına yerleştirdi. “İşte Lily’le tanış. Lily karşındaki dünyanın en güzel Prensesi Arelia. Prenses Arelia, karşındaki dünyanın en soylu atı Lily.” Krael’ın bu hoş tanıtımının ardından cilveli bir gülüş bıraktım.
Bizi bu şekilde tanıştırması hoşuma gitmişti açıkçası. Soylu atı ürkütmemek için yavaşça yaklaştım. Elimi narince boynunda gezdirdim. Ana asıl vermek istediğim his şuydu: Benden sana zarar gelmez soylu at. Bana güven.
Bir an önce dinlenebileceğim, en azından başımı sokabileceğim güvenli yere gitmek için can atıyordum. Atın üzerindeki deriden yapılmış faytona baktım ve sanki yıllar önceki simsiyah olan atım Miras’ı hatırlattı bana. O çok güçlü bir attı. Onunla çok maceraya çıkmıştım. Fakat üvey ağabeyimle... Yani sekiz yaşında küçük bir kızken ata binmem biraz imkansızdı.
Narin, soylu ata tekrardan bakarak faytonun basamağına bastım ve tam kalçama oturtturdum. Gerçekten bir kovboy gibi davrandığım gelişiyordu. Kendimi ata çok kaptırıyordum. Tekrar prensime baktım. Oturması için faytonun önümde kalan boşluğunu işaret ettim. Fakat bana gözleri parlayarak bakıyordu. Beni kutlarcasına ve gururlu bir şekilde kaşlarını kaldırdı. O da aynen benim gibi ata profesyonel bir şekilde atladı. Okulda ata binme derslerimiz vardı. Prens Krael sol ayağıyla hafif bir tekme attı. Tüm nefesiyle bağırdı. At bu bağrıştan ürkmüştü. Bu nedenle soylu at ahırdan bir şimşek gibi koştu var gücüyle. Soylu at daha hızlı koşunca ben de Krael’a daha sert sarılıyordum. Bunu fark eden Krael atı daha sert sürmeye çalıştı. Sanki kendine daha çok sarılmamı ister gibi. Fakat sarılma şeklimi anın bu hareketinden sonra değiştirmedim. Çok geçmeden aklıma tekrardan takıldı. Biz nereye gidiyorduk böyle? Krael’ın beni duyabilmesi için kulağına hafifçe yaklaştım.
“Biz nereye gidiyoruz?” Hafif bir gülüş attı ve sağ elini kaldırarak hafif yokuş olan dağın karşısını belirtti.
Elinin işaret ettiği yere bakınca karşımda görkemli bir krallık vardı. Sanırım burası Prens Krael’ın krallığıydı. Kolonları altından, pencereleri büyük ve bir o kadar da parlak. Uzaktan çok göremesem de koruma amaçlı yapılan duvarların her köşesinde bir adet muhafız bulunuyordu. Kısacası burası hem korunaklı hem de şöhretliydi.
Krallığa çok yaklaşmıştık. Elimi kar beyazı atın karnında gezdirdim koşarken. Nefes nefese kalmıştı. Krael’ın kulağına tekrar yaklaştım.
“Biraz yavaşlar mısın? At nefes nefese kalmış. Çok yorulmuş. Lütfen.” Ata şimdiden hayran kaldığım için ilk kez Krael’a yalvarıyordum.
Krael hafif bir gülüş attı kendinden emin bir şekilde. Yavaşça soylu ama bir o kadar da yorulmuş atı durdurdu. Attan hemen inerek Krael’a dik dik baktım.
“Ben sana atı yavaşlatmanı söyledim. Durdurmanı değil.” Tepkimi tam yerinde ve zamanında koymuştum kendimce. Bu sebeple kendime çok güveniyordum. Sırtımı dikleştirdim, kafamı hafifçe yukarı kaldırdım. Biraz da ciddileştim. Krael attan büyük bir şöhretle indi. Etkilenmiştim. Karşımda cesurca dikleşerek bana sessiz bir bakış attı. Karşımızdaki yemyeşil çayırın tam ortasına geçti ve karşımızda ilk gördüğümde adeta büyülendiğim manzarayı izlemeye başladı. Manzara o kadar güzeldi ki. Büyüleyici prensimin büyüleyici krallığı ve güneşin batışıyla gökyüzünde gelişen renk karışımları... Manzara her geçen dakika büyülüyordu beni.
Krael arkasını döndü. Elini yanındaki yeşil çimene iki kere vurdu. Yanına gelmemi istiyor gibiydi. Ağır adımlarla yanına yaklaştım prensimin. Elini işaret ettiği yere yavaşça oturdum. Hiçbir şey söylemeden oturduk manzaraya bakarak. Ana az önce verdiğim sert tepkiden sonra içimde bir merhamet gelişti. Bu merhamete yenik düşüp prensimin omzuna başımı yasladım. Bundan tatmin geçmiş gibi duruyordu. O da başını benim başıma yasladı.
Hava kararmaya yakın Krael derin bir nefes aldı. “Sana olan sevgim hiçbir zaman tükenmeyecek Arelia.” Yüzümde tebessümlü bir gülüş gelişti. Yanaklarımın kızardığını hissediyordum. Krael’ın bana olan sevgisinin hiçbir zaman tükenmeyeceğini her zaman biliyordum. Benim ana ihanet etsem bile beni sonsuza dek seveceğini biliyordum. Krael’ın sıcacık koluna sıkı sıkı sarıldım.
“Ben de seni seviyorum Krael. Hem de sonsuza dek.” Krael bana döndü.
“Hadi Arelia. Bir an önce saraya varalım. Lily’i de yormamış oluruz. Hem sana sarayda belirteceğim çok şey var.” Beraber tekrar soylu atın yanına geldik. Lily hâlâ nefes nefeseydi. Elimi yavaşça atın üzerinde gezdirdim. Atların hislerini çok iyi bilirdim. Ağabeyimin siyah atını yıllarca beslemiştim. Atların da insanlar gibi duyguları olduğunu biliyordum.
“Çok az kaldı Lily. Dayan.”
At belki de beni anlıyordu. Ama anlamasa da anı teselli etmeye devam edecektim. Soylu ata tekrar bindik. Krael bu işi sürekli yapan atçılar gibi tekrar atı sürmeye başladı. Öylece manzarayı izlemeye başladım. Saraya artık çok yaklaşmıştık. Kapıya kadar geldiğimizde bir muhafız bizi karşıladı. Uzun boylu, sarı saçlı, elmacık kemikleri çok belirgin yakışıklı bir adamdı. Bizim karşımızda dikilirken birden söze başladı:
“Prens Krael ve Prenses Arelia, saraya gelmekle bize bir şan kazandırdınız, biz de sizleri bekliyorduk. Buyurun.” Muhafız beni nereden tanıyordu? Ben küçüklüğümden beri ilk kez Kraliyet Okulu'ndan dışarı çıkmıştım. Belki de prensim beni gelip okuldan kurtarmadan önce saraya gelmişti. Attan yavaşça indik. İlk önce Krael indi. Benim elimi tutarak demir kapıdan içeriye kadar eşlik etti bana. Daha sonrasından yanıma bir kadın muhafız geldi.
“Prenses, içeriye kadar size ben eşlik edeceğim. İzninizle.”
Tekrar Krael’a döndüm. Anın iznini almadan hiçbir yere gitmezdim. Bana başıyla onay verdi. Tekrar önüme dönerek yürümeye başladım. Birkaç adım attıktan sonra Krael arkamdan seslendi otoriter bir ses tonuyla:
“Arelia, güvendesin.” Krael’a güveniyordum.
Saraya girdiğimizde saraydaki şan beni kalbimin tam ortasından vurmuştu. İçeriye girdiğimizde bizi karşılayan koca bir heykel belirdi. Bu heykel kilden yapılmışa benziyordu. Heykelin elinde bir gaz lambası vardı. Bu gaz lambası sonuna kadar açıktı ve giriş katının her yerini aydınlatıyordu. Saraya şimdiden hayran kalmıştım. Kadın muhafız bana dönerek söze başladı:
“Prenses, sizi odanıza çıkaracak olan şu karşıdaki muhafız olacaktır. Eğer şimdi odanıza çıkacaksanız çağırabilirim.” Tekrar muhafıza döndüğümde bana hayranlıkla bakıyordu. Anlamıştım gözlerinden. Muhafızın bu sözüne karşılık olarak:
“Tabii çok isterim. Bu arada isminiz neydi?” Muhafız tereddüt etmeden “İsmim Elinor. Memnun kaldım Prenses Arelia,” dedi. Sesi otoriter bir sesti. Sesi kulaklarımı tırmalamıyordu. Yumuşaktı.
“Bende memnun kaldım hizmetkâr Elinor.” Ana gereken cevabı vermiş olmalıydım kendimce. Muhafız yüz şeklini bozmadan diğer muhafızı çağırmak için sağ elini hafifçe kaldırdı.
Karşımızdaki büyükçe olan salon merdiveninden hızlı adımlarla bize doğru yaklaştı. Elini bana uzattı. “Leydim, size odanıza kadar ben eşlik edeceğim. İzninizle.” Ardından yanımdaki hizmetkar Kalisa’ya gözleriyle yanımızdan ayrılması için küçük bir işaret yaptı. Kalisa bu keskin işareti hemen anlamış, yanımızdan hızla uzaklaşmıştı.
Uzun boylu, siyah saçlı ve kahverengi bir o kadar da keskin bakışlarıyla önce süzdü beni. Ardından birkaç adım daha yaklaştı. “Prenses, eğer odanıza gitmeye karar verdiyseniz lütfen beni takip edin. Fakat ilk önce sarayınızı gezdirebilirim size.”
Sarayınızı mı? Belki de beni çoktan sarayın prensesi olarak görüyordu. Fakat ben hâlâ Prens Krael ile evlenmemiştim. Kraliyet okulunda yaşımız on sekizi geçtiğinde bana çocukluk arkadaşım olan Krael çıkmıştı. Eğer ki evlenirsem bu sarayın imparatoriçesi olabilme imkânım vardı. Fakat ben şu an ise prens ile evlenmeyi planlamıyordum. Ve tekrar aklıma büyük salonda yaşananlar gelmişti.
Çok geçmemişti üzerinden. Krallıkta herkes kaderinin bir gün yüksek sesle okunacağını bilerek büyür, ama insan yine de o gün gelene kadar bunun sadece başkalarının başına gelen bir masal olduğuna inanmak ister; ben de öyle yapmıştım, ta ki büyük salonun taş duvarları arasında adım yankılanırken, adımın yalnızca bana ait olmadığını, artık krallığın da beni çağırdığını hissedene kadar.
Tahtın önünde dizilen vârisler arasında dururken, yüzümde soyluluğun öğretilmiş sükûneti vardı ama içimde, kimsenin göremediği bir yerde, düşüncelerim birbirine çarpıyor, çocukluğumdan kalan sesler bugünün ağırlığıyla kavga ediyordu. Müstakbel eş... Bu kelime kulağa ne kadar resmi ne kadar soğuk geliyordu. Sanki bir insan değil de bir anlaşma, bir mühür, bir imza seçilecekti.
İsimler tek tek okundu. Her okunuşta salonda hafif bir mırıltı dolaşıyor, kaderler sessizce yer değiştiriyordu. Benim adım söylendiğinde zamanın yavaşladığını sandım, çünkü tam o anda çocukluğumdan tanıdığım bir yüz, Krael, birkaç adım ötede duruyordu. Anı seviyordum, evet. Ama bu sevgi, birlikte koştuğumuz avluların, sırt sırta verdiğimiz günlerin, susarak anlaştığımız gecelerin sevgisiydi. Yoldaşlıktı. Dostluktu. Aşk değildi. Ve bunu bilmek içimi rahatlatmıyordu, aksine daha da ağırlaştırıyordu, çünkü krallık kalbe değil, dengeye bakardı.
İçimden geçenleri kimse duymasın diye çenemi sıktım, çünkü aynı anda başka bir isim zihnimin karanlık bir köşesinden sessizce yükseliyordu. Draev. Anı düşünmek istemiyordum, istemedikçe daha çok düşünüyordum. Kraliyet okulunun uzun koridorlarında, varislerin birbirine hem rakip hem sığınak geliştiği o yıllarda, bakışlarımızın fazla uzun sürdüğü anları, birbirimizi anladığımız ama asla adını koymadığımız duyguları hatırlıyordum. Anı seviyor muydum? Bu soruya hâlâ net bir cevap veremiyordum ve belki de beni asıl korkutan buydu.
Bundan memnundum tabii. Galiba prensim daha öncesinden bana tüm krallığına ‘İmparatoriçem’ diye bahsetmişti. Sadece odama gidip kafamı dinlemek istiyordum. Hizmetkarın kararını reddettim. Hizmetkar koluma girerek odama doğru götürmeye başladı beni. Oldukça büyük olan salon merdivenlerinden teker teker çıktık.
Merdivenlerden çıkarken tekrar aklıma Prenses Zara geldi. Acaba neden Prens Draev kimselere haber vermeden okulun en alt katlarında kendince herkesin okuldan gitmesini bekleyene kadar durdu? Yoksa Prenses Zara ile baş başa kalmak için mi yapmıştı? Ama Prenses Zara’nın Draev ile takılacak bir karakteri yoktu. Acaba beni o gece o okulda kurban etmek için mi toplanmışlardı? Fakat Prens Draev’in buna vicdanı olacağını sanmıyordum. Anı birçok kez koridorlarda Prenses Seige’in resmine bakarken görmüştüm. Belki de içinde iyi biridir? Belki de anı bu kötülükleri yapmakla zorlayan biri vardır? Hiçbir vâris anın kötü olduğunu düşünse de ben anı seviyordum.
Merdivenlerin son basamağını çıktığımızda muhafız sağ kolumdan nazikçe çıkıp karşımda dikildi. Gözlerimin içine bakarak kısa bir nefes aldı. “Prenses Arelia, kalacağınız odanın katını size gezdirmek isterim. İzniniz olursa.” Muhafızın kararını çok beğenmiş, işime yarayacak bir karar sunmuştu bana.
Hem kendim de maceralara bayıldığım için belki de gece odamdan çıkıp sarayı bile dolaşabilirdim. Birkaç adım attım. Muhafız hafifçe önümden çekildi. Hâlâ gözlerime bakıyordu. Olumlu bir cevap bekliyordu benden. Kafamı koridorun ortasından çıkararak biraz bakındım.
Tekrar muhafıza döndüm. Nedenini bilmediğim yalancı bir gülüş attım başta. “Tabii çok isterim. Fakat hızlı dolaşalım. Bir an önce odama gitmeyi planlıyorum.” Hizmetkar sözümü kafasıyla onayladı. “Tabii prenses, sizi yormadan hızlıca katı dolaştıracağım. Buyurun beni takip edin.”
Duvarlarda insan resimleri vardı. Sağ tarafımda prensler varken, sol tarafımda ise prensesler vardı. Gençten yaşlıya giden bu insan portreleri galiba Prens Krael’ın aile büyükleriydi. Portrelere hayranlıkla bakarken hizmetkar bir an durdu. Bana arkası dönüktü fakat ne dediğini rahatlıkla duyabiliyordum. Sağ elini kaldırdı ve yanındaki odayı belirtti.
“Prenses burası muhafızların dinlendiği oda. Sizin kalacağınız oda az ileride. Son derece silahlı olan muhafızlarımızla aynı katta kalacaksınız. Bence gayet güvenli. Bu katta başınızı rahatça yastığa koyabilirsiniz.” Son cümleyi nefesinde bir hırıltıyla söyledi hizmetkar. Aslında söylediğini pek de anlamamıştım. “Bu katta başınızı rahatça yastığa koyabilirsiniz.” Bu ne demek gelişiyordu şimdi? Ama eğer prens ile aynı odada kalacaksam kendimi bu sarayda güvende hissedebilirdim.
Hizmetkar ilerlerken birden arkasından seslendim: “Hizmetkar, izninle bir soru soracağım.” Anın cevabını beklemeden söze devam edecektim çünkü konuşmak için andan izin almam gerekmezdi.
Bunu sadece nezaketen yapmıştım. “Muhafız, benim odama geçmeden prensin kalacağı odaya bakabilir miyim? Anınkini çok daha merak ediyorum.” Muhafız hızla arkasını döndü. Dudağının yanını yavaşça kıvırdı. Bana doğru yavaşça ilerledi. Neden böyle davrandığını bilmiyordum.
“Prenses siz Prens Krael ile aynı odada kalacaksınız. Fakat istemiyorsanız odanızı derhal değiştirebilirim.” İçimden bir nefes aldım. Muhafızın bu değişik sözleri beni korkutuyordu. Neyse ki Krael’ın beni okulda kurtardığı gibi burada da kurtaracağını biliyordum. Hizmetkara biraz yaklaştım.
“Hayır, prensimle aynı odada kalmak benim için bir şereftir. Teşekkürler.”
Hizmetkar başını hafifçe salladı. “Tabii. Size odanızı belirteyim. Prens Krael ise birazdan gelmiş gelişir. Buyurun.”
Muhafız tekrar koridorun devamını adımlamak için arkasını döndü. Devam ettiğimiz sırada koridorun sonuna doğru çok büyük bir portre ile karşılaştım. Portrede yeşil kadife bir berjerin üzerine oturmuş olan Prens Krael vardı. Bu portreyi kim çizdiyse bir ödül alması gerekiyordu.
Hizmetkar odanın kapısını yavaşça açtı. Kafamı oraya doğru çevirdim. Odanın aralanmış kapısının arasından güne elveda diyen güneşin son ışıkları çarptı yüzüme. Kapı ardına kadar açılınca gün ışığı gözüme çarpmaktansa odaya dolmuştu şimdi. Hızımı alamayıp odaya daldım.
Odaya hayran kalmıştım. İki kişilik bir yatak, karşısında tuğladan örülmüş şık bir şömine ve yanındaki geniş duvarda büyükçe bir kitaplık... Yatağın üzerine beyaz ve çok narin bir tül örtülmüştü. Bu narin detay odaya zarafet katmıştı.
Odanın ortasında hayranlıkla volta atarken hizmetkar söze girdi tekrardan: “Prenses, siz odayı keşfedin. Ben de Prens Krael’ı çağırayım.” Ben cevap bile veremeden odadan hızla çıktı ve ardına kapıyı örttü.
Odaya hayran kalmıştım. Tüm varislerin okula gelmesine tam altı gün vardı. Bu nedenle Prens Krael ile bu güzel sarayda altı gün kalma imkânımız vardı. Çok yorulmuştum. Kendimi yatağa bıraktım. Hemen akşam gelişini, Prens Krael’ın yanıma gelmesini ve derin uykulara dalmayı istiyordum. Çok geçmeden kapım üç kere çalındı. Nazik, narin bir vuruştu bu. Gözlerimi araladım. “Gelebilirsiniz,” diye seslendim. Kapı açılınca içeriye hafif bir rüzgâr vurdu. Yavaşça ayağa kalktım ve kapıya doğru baktım.
Karşımda hafif çekik gözlü, kömür karası saçlı ve uzun boylu bir adam duruyordu. Krael. Odaya girdi ve kapıyı arkasına bakmadan eli yardımıyla itekledi. Kapı sertçe kapandı. Aceleci davranıyordu. Birkaç adım daha atarak bana biraz daha yaklaştı.
“Prensesim, nasıl odanızı beğendiniz mi? Daha doğrusu odamızı.” Bu sözü söyledikten sonra hafif bir gülüş attı.
Ben de emin adımlarla üzerine doğru ilerledim. Prens sersemlemiş ve yorgun görünüyordu. Aslında onunla aynı odada kalmayı istiyordum ama aynı yatakta değil.
“Evet, gayet güzel. Fakat bu yatak iki kişilik. Beraber bu yatakta mı kalacağız?” Prens ellerini göğsüne bağladı. Kendinden çok emin bir yüz ifadesi vardı. Bu yüz ifadesi yıllar boyunca rahatsız etmişti beni. Ve yıllar boyunca da söylemedim. Bana daha da çok yaklaşarak yatağa oturdu.
“Birazdan büyük yemek salonuna ineceğiz. Şuradaki ahşap dolapta elbiseler var. Oradan bir elbise seç ve giyin. Sorunu akşam cevaplarım.” Kabullenmiş bir şekilde dolaba doğru ilerledim. Kapağı açtığımda her çeşit giysi karşıladı beni. Rengârenk elbiseler, birden çok topuklu ayakkabı ve daha fazlası...
Kızıl saçlarımın rengine uyması için koyu yeşil saten bir elbise seçtim. Kolları uzundu. Dizime doğru olan yırtmacı hem rahat bir pozisyon kazandırıyordu hem de şık bir detaydı. Elbiseyi burada, Krael’ın yanında mı giyinecektim? Tekrar prense baktım. Uzun zamandır uyuyor gibi duruyordu. Belki de şu anda üçüncü rüyasını görüyordur. Tereddüt etmeden çıkardım üstümü. Hızlı bir şekilde giyinmeye çalışıyordum çünkü her an uyanabilirdi.
Aynaya baktığımda sanki ben elbise giymişim gibi değil de elbise beni giymiş gibi duruyordu. Elbise bedenime cuk diye oturmuştu. Vücut şeklim o kadar kusursuz duruyordu ki. Elbiseye bir kez daha hayran kalmıştım. Ayaklarım için ise beyaz narin bir topuklu ayakkabı seçmiştim. Aynanın karşısında hayranlıkla kendime bakarken arkamda prensim belirdi.
“Çok güzel olmuşsun prensesim. Tabii alışkınım. Yıllardır, her geçen dakika daha da güzelleşiyorsunuz.” Aynadaki yansımasından tebessümlü bir gülüş attım.
Kara gözleriyle beni süzdükten sonra kendi dolabını açtı yavaşça. Ellerini takımlarının üzerinde gezdirdi. Kararsız gibi duruyordu. Tekrar bana baktı meraklı gözlerle. Galiba uyumlu olmamız içindi. Dolabından simsiyah bir pelerin seçti. Sol koluna astı. Tekrar bakınmaya devam etti. Siyah saten bir gömlek, kot pantolon seçmişti kendine. Lacivert gömleğinin düğmelerini tek tek açmaya başladı. Tedirgin kaldım. Burada gözlerimin önünde soyunmayacaktı elbette. Buna izin veremezdim.
“En iyisi ben çıkayım sen rahatça üstünü değiştir.” Önünden geçip giderken sıkı bir hamleyle kolumu tuttu. Çoktan gömleğini çıkarmıştı. Karın ve göğüs kasları o kadar belirgindi ki bence şu anki Kral’dan daha çekici bir şey varsa kanıtlanamaması gerekiyordu. Fakat böyle düşünemezdim. Onunla dosttum.
“Gitmene gerek yok. Benlik sıkıntı değil ama sen rahatsızsan yatağa oturup arkanı dönebilirsin. Hem büyük yemek salonuna beraber gitmemiz gerekiyor. Prens ve prenses.”
“Krael, haddini aşma yoksa haddimi aşarım!”
Krael’a bu cevabı verince yüzü solmuştu. Gereken cevabını vermiştim. Ben onunla evlenmeyi istemiyordum. Şu anlık kesin değildi. Anı çok seviyordum. Çocukluğumdan beri her zaman o benim acımı anlamıştı, o benim derdime derman geçmişti, her çağrıma o koşmuştu. Ben anı kardeşim gibi görmüştüm. Ve anı her daim kardeşim ve can yoldaşım, dostum olarak kabullenecektim. –Belki Draev ile evlenecektim, belki de anı seviyordum. –
Yavaşça yatağa ilerledim. Kapıya bakan tarafına oturdum. Prense arkamı dönmüştüm. Gözümden birkaç damla yaş süzüldü. Hiçbir zaman ağlamamı durdurmamış ve akıp gitmesine izin vermiştim. Çünkü eğer içimde tutarsam bunun bana zarar vereceğini biliyordum. Ama ilk kez içimde tutmuştum acımı.
Yatakta öylece beklerken adım sesleri bana yaklaşmaya başladı. Krael kapının eşiğinde durdu ve kolunu bana uzattı. Koluna girmemi istiyordu. Belli ve barizdi. Aşağı kata inerken ikimiz de konuşmadık. Saray o kadar büyüktü ki yürü yürü bitmiyordu. Galiba prense söylediğim son söz ile kalbini en derinden kırmıştım.
Adımlarımızın mermer zeminde bıraktığı soğuk yankı, aramızdaki aşılmaz duvarı daha da kalınlaştırıyordu. Koluna girdiğim Krael’ın kasılan bedenini, omuzlarındaki ağır yükü hissedebiliyordum. Haklıydı, bana her zaman bir liman olmuştu. Çocukluğumun en karanlık gününde, annemin ve ağabeyimin cansız bedenleri başında çaresizce çırpınırken içimdeki sızıyı hafifletmeye çalışan ilk oydu. Üvey ailemin yanında sokaklarda yatarken, sarhoş adamların kovalayışlarından kaçıp çıplak çatılarda sabahladığım kimsesiz günlerin ardından bana sıcak yatağı, güvenli odayı açan yine oydu. Daha dün Zara bacağıma zümrütlü hançeri saplayıp beni okulun koridorunda ölüme terk ettiğinde, gözyaşları içinde mermer merdivenlerde sürünürken beni zifiri karanlıktan çekip çıkaran eller Krael’a aitti.
Aşağı kata indiğimizde, bizi karşılayan koca heykelin ardındaki devasa kapılar, o gün krallığın en görkemli ve en soğuk yerine açılıyordu: Büyük yemek salonuna.
İçeri adım attığımda, tavanın muazzam yüksekliği ve duvarları süsleyen altın varaklı şamdanların parıltısı gözlerimi kamaştırsa da içimdeki tekinsiz boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Salonun ortasında, adeta ucu bucağı görünmeyen, abanoz ağacından yapılmış uzun bir yemek masası uzanıyordu. Masanın üzeri gümüş şamdanlar, kristal kadehler ve krallığın en lüks ziyafetlerine yaraşır yiyeceklerle donatılmıştı; kızarmış sülünler, egzotik meyveler, buram buram baharat kokan sıcak çorbalar... Fakat buradaki her şey bana fazla sahte, fazla ağır geliyordu. İçerideki bu zenginlik, az önce odada kalbini kırdığım Krael ile aramızdaki buz gibi sessizliği gizleyemiyordu.
Krael, masanın başköşesine geçmeden önce centilmence sandalyemi çekti. Yeşil saten elbisemin eteklerini düzelterek oturdum. Aramızdaki gerilim o kadar yoğundu ki masadaki taze ekmeklerin ve şarabın kokusu bile burnuma kekremsi geliyordu. Krael, tabağına birkaç parça yiyecek alırken bakışlarını benden kaçırıyordu. Kömür karası gözlerindeki kırgınlık, göğsüme bir taş gibi oturmuştu. Onu çocukluğumdan beri seviyordum, benim can yoldaşımdı; ama az önce odada can havliyle ona savurduğum sert sözlerin açtığı yarayı nasıl saracağımı hâlâ bilemiyordum. Kalbim suçluluk duygusa amansızca sıkışırken, bakışlarımı önümdeki gümüş kadehe diktim.
Krael derin bir sessizliğin ardından kadehini hafifçe kaldırıp, "En azından güvendesin Arelia, bu masadasın. Önemli olan tek şey bu," dedi. Sesi o kadar yumuşak, o kadar bağışlayıcıydı ki içimdeki merhamet dalgası yanaklarımı yeniden ateşe verdi. Ona tam hak ettiği gibi sıcak bir cevap vermek, ellerini tutup özür dilemek için dudaklarımı aralamıştım ki...
Salonun devasa, mühürlü meşe kapıları büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. Kapıların mermer duvara çarpma sesi salonda sağır edici bir yankı uyandırdı. Saray muhafızları bir anda kılıçlarına davrandı, Krael hızla ayağa fırlayarak elini belindeki hançere attı.
Toz ve dumanın arasından, ışığın bile gölgesinden korktuğu karaltı belirdi. Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine tekmelerken, damarlarımdaki kanın aniden donduğunu hissettim. Gelen Draev'dı.
Omuzlarındaki simsiyah, toza bulanmış pelerini arkasında bir ferman gibi dalgalanırken, salondaki tüm şatafatı tek bir adımıyla silip süpürdü. Adımları mermer zeminde kaskatı ve ölümcül bir ritimle yankılanıyordu. Bakışları salondaki hiçbir muhafıza, hatta Krael’a bile dönmedi; simsiyah, dipsiz bir boşluğu andıran gözleri doğrudan benim üzerime kilitlendi. Beni bulmuştu. Kulaklarımda Krael’ın odada söylediği fısıltı çınladı: ‘Alt katlarda Draev geziyor.’ Buradaydı işte, tam karşımda, tüm heybeti ve gizemiyle duruyordu ve onun bu gelişi zihnimdeki tüm dengeleri darmadağın etmeye yetmişti.
Krael, elini belindeki hançere daha sıkı bastırarak beni arkasına doğru itti. Bedenindeki tüm kasların gerildiğini, soluğunun öfkeyle sıklaştığını görebiliyordum. Salondaki muhafızların kılıçlarını çekme sesi ziyafet masasının tüm ihtişamını bir anda gölgeledi.
Krael, sesindeki otoriter ve bağışlamaz tonla salonda yankılanan ilk kelimeleri sarf etti: "Hangi hakla benim sarayıma, benim masama böyle pervasızca adım atabiliyorsun Draev? Sınırlarını çok fazla zorluyorsun."
Draev adımlarını tam masanın birkaç adım ötesinde durdurdu. Tozlu, simsiyah pelerini durduğunda bile etrafına ölümcül bir hava saçmaya devam ediyordu. Krael’ın çektiği hançere ya da etrafını saran muhafızların kılıçlarına dönüp bakmadı bile. Bakışları Krael’ın omzunun üzerinden, yeşil elbisemin içinde bir yaprak gibi titreyen bana ulaştığında, simsiyah gözlerinde her şeyi yakıp kül edebilecek cinsten tekinsiz bir parıltı belirdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

61okunma 7beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18