2. bölüm / 3
Karahanlı: Karanlığın Mirası2. Bölüm
Bölümler 3Şu an: 2. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İstanbul’un üzerine çöken o ağır gece karanlığı, Karahan Malikânesi’nin yüksek demir parmaklıklarını döven sağanak yağmurla birlikte iyice koyulaşmıştı.
Salondaki loş ışıklar söndürülmüş, herkes odalarına çekilmişti. Ancak evin hâkimine uyku haramdı.
Kartal, çalışma odasının maun kaplı masasında, önündeki şirkete ait kalın dosyalardan başını kaldırıp duvardaki antik saate baktı.
Saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Zihni hâlâ sabahki kahvaltı masasında, Neva’nın o meydan okuyan bakışlarında ve kızlarının henüz boş duran ama her detayıyla hazır bekleyen o pembe-beyaz odasındaydı.
Yavaşça ayağa kalktı.
Geniş omuzlarına attığı siyah ev ceketiyle ve pembe bir poşetle koridora çıktı. Adımları, mermer zeminde yankı çıkarmayacak kadar sessizdi; tıpkı bir avcı gibi.
Doğrudan üst kata, koridorun sonundaki “Prensesin Odası”na yöneldi.
Kapıyı aralayıp içeri girdiğinde, odadaki hafif gece lambasının sarımsı loş ışığıyla karşılaştı. Beşiğin yanında, sallanan koltuğa kıvrılmış gibi oturan Neva’yı gördü.
Üstünde o bol siyah trikosu vardı.
Hamileliğin verdiği yorgunlukla başını koltuğun arkasına yaslamış, derin ama huzurlu bir uykuya dalmıştı. Elinin biri hâlâ karnının üzerindeydi.
Kartal’ın içindeki o buz gibi, keskin ve tavizsiz mafya lideri profili, bu manzara karşısında bir mum gibi eriyip gitti.
Adımlarını yavaşlatarak yaklaştı.
Diz çöktü.
Neva’nın yüzüne düşen bir tutam saçı kulağının arkasına usulca sıkıştırdı. Parmak uçları karısının sıcak tenine değdiğinde, Neva hafifçe kıpırdandı.
Gözlerini aralayıp bulanık bakışlarla karşısındaki adama odaklandı.
“Saat kaç?” dedi Neva, uykulu ve boğuk bir sesle.
“Gece yarısını geçiyor,” diye fısıldadı Kartal. Sesi, dışarıdaki fırtınanın gürültüsünü unutturacak kadar yumuşaktı.
“Neden yatakta değil de buradasın, Avukat?”
Neva, başını koltuğun kenarından kaldırıp hafifçe gülümsedi.
“Seni bekliyordum. Hâlâ gelmemiştin.”
Kartal’ın kaşları hafifçe çatıldı ama dudaklarındaki tebessüm bunu yalanlıyordu.
“Şirketteki işler uzadı. Sancar’la Orhan’ın kafasına sıkarak çözmem gereken birkaç dosya vardı da…”
Neva kıs kıs güldü.
“Yine kime ne satmaya çalışıyordunuz?”
“Hiç. Sadece Karahanlı soyadının ağırlığını hatırlatıyordum.”
Kartal, ellerini uzatıp Neva’nın belinden ve bacaklarının altından kavradığı gibi onu dikkatle kucağına aldı. Neva hafif bir şaşkınlık nidasıyla kollarını kocasının boynuna doladı.
Pembe poşet parmaklarının arasında sallanıyordu.
“Kartal! Ne yapıyorsun? Hamileyim ben. İnşallah beline ağırlık yapmıyorumdur.”
“Senin ağırlığın bu omuzlara az bile gelir,” dedi adam, karısını kollarında taşıyarak kendi yatak odalarına doğru yürürken. “Hem doktor ne dedi? ‘Yorulmasın,’ dedi. Senin bu odalarda devriye gezmen yasak.”
Yatak odasına girip Neva’yı devasa yatağın ortasına, en yumuşak yastıkların üzerine özenle yatırdı. Üzerine pikeyi çekerken kendisi de hemen yanına, dirseğinin üzerine yaslanarak uzandı. Parmakları Neva’nın saçlarında geziniyordu.
Neva, kocasının gözlerinin içine baktı. O buz mavisi irisin içinde, yalnızca kendisine ve doğacak çocuklarına ait o derin, yakıcı sahiplenmeyi görebiliyordu.
“Kartal…”
“Hı?”
“Korkuyor musun?”
Kartal’ın parmakları saçlarındaki hareketini bir an için durdurdu. Bakışları ciddileşti.
“Neden korkacakmışım?”
“Bilmem…” Neva derin bir nefes aldı. “Her şey o kadar kusursuz ki… Bu ev, bu aile, sen, ben… Sanki bir rüya gibi. Ya uyanırsak?”
Kartal, doğrulup ellerini Neva’nın iki yanağına yerleştirdi. Yüzünü kendine çevirdi ve o sert, otoriter ses tonuyla ama içinde sonsuz bir şefkat barındıran o cümleleri fısıldadı:
“Beni iyi dinle, Avukat.”
Neva gözlerini kırpıştırdı.
“Bu masada oturan herkes, bu malikânenin duvarları, dışarıdaki o fırtına… Hepsi şahit olsun. Ben bu hayatta neyi istedimse söke söke aldım. Ama seni ve içindeki o küçük kızımı aldığım gün, ilk defa bir şeyi kaybetmemek için tetiğe basmaktan vazgeçtim. Bizim hikâyemizi kimse kabusa çeviremez. Rüya falan değil; bu bizim gerçekliğimiz. Ve bu gerçeklikten uyanacak tek bir kişi bile yok.”
Neva’nın gözleri doldu ama bu kez mutluluktan. Başını eğip Kartal’ın avucunun içine yasladı.
“Fazla iddialısın, mafya bey.”
“Göreceğiz,” dedi Kartal, dudaklarına yaramaz ama kararlı bir tebessüm yayılırken. “Yarın sabah o bahçeye o istediğin papatyaları ektireceğim. Sırf sen gülümse diye bütün malikâneyi beyaza boyatırım gerekirse.”
Neva kahkahasını bastıramadı.
“Abartma, Kartal. Sadece papatya demiştim.”
“Yetmez,” dedi adam, eğilip karısının dudaklarına derin, nefes kesici bir öpücük kondururken. “Karahanlı kadınları azıyla yetinmez.”
Neva poşeti sorduğunda, Kartal tebessüm etti.
"Yarın açarsın, senin için almıştım."
Dışarıda yağmur şiddetini artırırken, odanın içindeki o sıcak ve sarsılmaz huzur, iki insanın birbirine yazdığı kurallarla mühürleniyordu.
Ve Karahan Malikânesi, o gece ilk defa gerçekten bir yuva olmuştu.
Kahvaltı masasında sabahın neşesi daha yeni yeni yerine oturuyorken, dış kapıdan gelen o sert, aceleci çalınma sesi bütün havayı bir anda buz kesti.
Neva, elindeki çay bardağını tabağa bırakırken kaşlarını hafifçe çatmıştı. Kartal’ın ise çene kasları anında taştan oyulmuş gibi sertleşti.
Masadaki herkesin bakışı kapıya çevrildi.
Hizmetçilerden biri kapıyı açmaya yeltendiğinde, Kartal eliyle “Dur,” işaretini yaptı.
Sandalyesini geriye iterken buz mavisi gözlerindeki o tehlikeli parıltı odayı kaplamıştı.
Yarım dakika geçmeden, ağır yemek salonunun kapısında keskin hatları ve yabancı bakışlarıyla duran o isim belirdi: Zekeriya.
İki kuzen…
Aynı kanı taşıyan ama kaderin ve geçmişin sillesiyle tamamen farklı yollara sapmış iki adam.
Zekeriya’yı kardeşi ve Nevzat'ı babası sanan Kartal aslında gerçeği öğrenirken, Zekeriya rest çekmişti.
bu durum evdeki bütün dengeleri altüst etmişti.
Aralarındaki o derin kırgınlık, ödenmemiş hesaplar ve “amca-baba” mevzularının yarattığı gerginlik odaya bıçak gibi saplandı.
Masadaki herkes sessizliğe bürünürken, Kartal sandalyeden tamamen kalktı. Karısının yanından geçerken Neva, endişeyle Kartal’ın bileğine hafifçe dokundu.
Kartal eşine kısa ama güvence veren bir bakış attıktan sonra Zekeriya’ya doğru bir adım attı.
Normal şartlarda kapı dışarı edilmesi gereken o adamı, Kartal’ın yaptığı hamle herkesi şaşırttı.
"İkimiz, Konuşmamız lazım Ab- Kartal.."
“Madem kapıya kadar geldin, Zekeriya…” dedi Kartal, sesindeki o tehlikeli sükûnetle.
“Bizimle masaya otur. Nasılsa yabancı yok masada.. Sabah kahvaltısının tadını bozan çok oldu ama bir eksik fazla fark etmez.”
Zekeriya, kuzeninin bu beklenmeyen daveti karşısında anlık bir şaşkınlık yaşasa da bozuntuya vermemeye çalışarak içeri adımını attı.
Tam o sırada Sancar, masanın altından Orhan’a doğru dirseğini geçirdi.
“Oha,” diye fısıldadı Sancar, sesini alçak tutarak ama duyulacak mesafede.
“Biri kahvaltıya tuzluk arıyordu, Zekeriya’yı getirdiler. Acaba tabağına zehir mi koysak, yoksa doğrudan depodaki mermilerden mi ikram etsek?”
Orhan, Sancar’ın bu muzipliğine gözlerini devirerek karşılık verdi.
“Saçmalama, Sancar! Adam daha çayını içmeden gömersek menünün tadı kaçar. Hem bak, yüzündeki o ‘ben aslında çok akıllıyım’ ifadesine kurban olurum. Kesin yine başına bir bela açtı da Kartal Abi’nin arkasına sığınmaya geldi.”
Kartal, ikisinin fısıldaşmalarını duymazdan gelerek Zekeriya’yı salonun daha sakin, köşedeki işlemeli masasına doğru yönlendirdi.
"Sen onlara aldırma biz alıştık.."
Kartal gayet misafirperver davranmıştı.
“Sabahın köründe Karahan Malikânesi’nin kapısını çaldığına göre, masama oturmaktan ziyade eteğinde dökmen gereken taşlar var, Zekeriya. Öt bakalım; seni buraya getiren rüzgâr hangi cehennemden esiyor?”
Zekeriya, karşısındaki adamın o keskin bakışlarından kaçmaya çalışarak yutkundu. Gözlerini masaya dikti.
“Hazar…” dedi, adı anıldığında bile sesindeki o tedirginliği gizleyemeyerek. “İstanbul’a geldi, Kartal.”
Kartal’ın kaşları hafifçe kalktı. Yüzünde alaycı ama bir o kadar da tehlikeli bir tebessüm belirdi.
“Hazar ha?"
"Annesiyle akraba ziyareti falan mı yapıyormuş. Yeni Haberim oldu. Buraya, bu kapının önüne henüz uğramadıysa şanslısın.”
Kartal hemen başını salladı ancak omuzlarındaki gerginlik hâlâ üzerindeydi.
“Uğramaz tabii… Şimdilik.”
Kartal, kuzeninin bu telaşlı ve huzursuz hâlini yakalamakta gecikmedi.
Başını hafifçe yana eğip buz mavisi gözlerini Zekeriya’nın gözlerine sabitledi.
“Zekeriya…” dedi, ses tonu bir kurşun kadar ağırdı.
“Sen neden bu kadar endişe içindesin? Hazar senin akraban, el âlemin yabancısı değil. Annesi Halamız. altından kalkamayacağın bir şeyler mi karıştırıyorsunuz yine?”
Zekeriya renk vermemeye çalışarak ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Güya sakin bir ses tonuyla karşılık vermeye çalıştı:
“Yok be Kartal, ne karıştırması… Bilirsin işte, Hazar’ın sağı solu belli olmaz. Onun kafası senin benim gibi çalışmaz; biraz… farklı çalışır. Adamın ne zaman ne yapacağı, hangi fitili ateşleyeceği kestirilmez. Sadece… tırsıyorum işte, ortalık yine karışmasın diye. Yoksa bende memnun değilim babamın katilinin ayağına gelmeye.."
Kartal, bu cevaba karşı sesli bir şekilde güldü. Ama bu gülüşte neşe değil, dondurucu bir alay vardı. Sandalyesine yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Tırsıyorsun demek?” dedi Kartal, alaycı bir tavırla başını sallayarak.
“Bak Zekeriya, sana kulağına küpe olacak bir akıl vereyim: Eğer Hazar’ın kafası senin dediğin gibi farklı çalışıyorsa ve sen onun yanında havaya bakarak ıslık çalıyorsan, yakında o kafayı gövdenin üstünde bulamayabilirsin. Korkaklık hamle kazandırmaz, sadece ölümünü erteler. Ayrıca, senin baban benim ailemden bir kadına zarar vermeye kalktı.."
Zekeriya bu sert uyarı karşısında yutkundu, cevapsız kaldı.
Ancak Kartal, dışarıdan ne kadar alaycı görünürse görünsün, içten içe taşları yerine oturtuyordu.
Zekeriya’nın bu kadar tırsması boşuna değildi. Hazar… Nevzat’ın o karanlık, hesapsız mirasını devralmak ya da ortalığı kana bulamak için Rusya’dan kalkıp İstanbul’a gelmişti.
Kartal çok iyi biliyordu ki Hazar buraya akraba ziyareti için değil, Karahanlı mülkünün kökünü kazımak ya da en azından masayı devirmek için gelmişti.
Neva’nın odada, kızlarının geleceği için kurduğu o masalsı hayaller bir yanda duruyordu; dışarıda ise fırtına, bu kez Hazar’ın ayak sesleriyle kopmaya hazırlanıyordu.
“Dün gece Nevzat’ın eski adamlarından birkaçını toplamış. İstanbul’da eskiden ona bağlı olan herkesle görüşüyormuş. Hatta bazılarıyla çoktan anlaşmış.”
Kartal’ın dudaklarının kenarında soğuk bir tebessüm belirdi.
“Demek çocukluk hatıralarını tazelemeye gelmiş.”
“Dalga geçme! Bu adam senin sandığın gibi hareket etmiyor. Nevzat’ın elindeki bütün kirli bağlantıları biliyor.”
“Zekeriya.”
Kartal’ın tek kelimelik hitabı, karşısındaki adamın susmasına yetti.
“Benim ailemin adını ağzına alan herkesin neyle karşılaşacağını gayet iyi bildiğini düşünüyorum. Sen bana Hazar’ın kimlerle görüştüğünü anlat. Geri kalanını düşünmek benim işim.”
Tam o sırada salonun kapısı açıldı.
Sancar, elindeki telefonla içeri girdi. Her zamanki rahat tavrından eser yoktu.
Doğrudan Kartal’ın yanına yaklaşıp telefonunu masaya bıraktı.
“Abi, bir sıkıntımız var.”
Kartal başını kaldırdı.
“Dinliyorum.”
“Dün gece limana gelen araçlardan biri bizim depoların bulunduğu bölgeye girmiş. Plakayı araştırdık. Araç Hazar’ın adamlarından birine ait.”
Kartal’ın yüzündeki tebessüm tamamen silindi.
“Ne arıyorlarmış orada?”
“Şimdilik bilmiyoruz. Ama güvenlik kameralarından bir görüntü yakaladık.”
Sancar telefonun ekranını Kartal’a çevirdi.
Görüntüde, limanın karanlık bir köşesinde duran üç adam vardı. İçlerinden biri aracın bagajını açmış, diğeri etrafı kontrol ediyordu. Üçüncü adamın yüzü kameraya dönük değildi.
Kartal görüntüyü birkaç saniye izledi.
Ardından başını kaldırdı.
“Orhan nerede?”
“Bahçede. Adamları kontrol ediyor.”
“Çağır. Bir de limandaki bütün giriş çıkışları kapatın. Hazar’ın adamlarından biri daha o bölgeye yaklaşırsa önce kim olduğunu öğreneceksiniz, sonra bana haber vereceksiniz.”
Sancar başını salladı.
“Anlaşıldı, abi.”
Tam arkasını dönmüştü ki Kartal yeniden seslendi.
“Sancar.”
“Buyur abi.”
“Neva’nın olduğu tarafa tek bir yabancı yaklaşmayacak. Güvenliği iki katına çıkarın. Ama bunu karıma hissettirmeyeceksiniz.”
Sancar’ın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“Abi, Neva Hanım'ın gözünden bir şey kaçırmak, İstanbul'un ortasında saklanmaktan daha zor. Bence şimdiden geçmiş olsun.”
Kartal, ona sert bir bakış attı.
“Çok konuşuyorsun.”
“Ben de onu diyorum zaten. Evde konuşmamaya çalışıyorum ama başaramıyorum.”
Zekeriya istemsizce gülümsemişti. Ancak Kartal’ın yüzündeki ifade değişmedi.
“Çıkabilirsin.”
Sancar, Zekeriya’ya kısa bir bakış attıktan sonra salondan ayrıldı.
Bölüm etkileşimi
