13. bölüm · Kanlı Sevda

2. SEZON: KÜLLERİNDEN DOĞANLAR BÖLÜM 1: SESSİZ FIRTINA

Kurt Tutku

Karadeniz’in o kanlı gecesinin üzerinden tam altı ay geçmişti. Meydanda patlayan silahlar, toprağa düşen bedenler ve kopan fırtına geride derin bir sessizlik bırakmıştı. Herkes bölgenin büyük ağasının öldüğünü, efsanevi bordo bereli Kurt Malkoçoğlu’nun ise göğsüne yediği o son kurşunla tarihe karıştığını sanıyordu. Şehir, kurdun öldüğünü kabullenmiş, onun adına ağıtlar yakmıştı.
Ancak devletin derin dehlizlerinde ve Karadeniz’in sarp dağlarında hikaye henüz bitmemişti.
Ankara’da, dış dünyadan tamamen soyutlanmış, yüksek güvenlikli bir istihbarat hastanesinin odasında nabız cihazının ritmik sesi odayı dolduruyordu.
*Bip... Bip... Bip...*
Yatağın üzerinde, göğsündeki derin ameliyat izleriyle bir heykel gibi hareketsiz yatan adam, gözlerini aniden açtı.
Kurt Malkoçoğlu, altı aylık bir komanın ardından ölümün elinden sökülüp alınmıştı. 1.90'lık devasa cüssesi, aldığı ağır askeri eğitimler ve yaşama olan sarsılmaz inancı onu hayatta tutmuştu. Yataktan doğrulurken göğsündeki keskin acı yüzünü buruşturdu ama çenesini sıktı. Alnına düşen o koyu renk kıvırcık saçlarını eliyle geriye doğru itti. Gözleri boşluğa bakıyordu; altı ay öncesine göre çok daha karanlık, çok daha bulanık ve hırçın...
Odanın kapısı açıldı ve içeri Kurt’un üst düzey istihbarat amiri girdi. Kurt’un uyandığını görünce derin bir nefes aldı.
"Sonunda döndün, Kurt," dedi amir, sesinde saygı dolu bir ton vardı. "Seni öldü bilmeleri gerekiyordu, bu yüzden altı aydır kimliğini gizli tuttuk. Ama artık Karadeniz’de işler çığırından çıktı."
Kurt, pürüzsüz ve derin sesiyle sordu, ancak sesinde büyük bir boşluk vardı: **"Ben... kimim? Burası neresi?"**
Amir donakaldı. Doktorlar, altı aylık komanın ve beyne oksijensiz geçen o kritik dakikaların hafıza kaybına yol açabileceğini söylemişti ama bunu can hissiyle yaşamak başkaydı. Kurt; reflekslerini, askeri kas hafızasını ve tırnaklarıyla kazıdığı o sert mizacını kaybetmemişti. Ancak hayatındaki en önemli parçalar, özellikle de son birkaç yılı sislerin ardındaydı.
Amir, elindeki dosyayı yatağın üzerine bıraktı. Dosyanın en üstünde, siyahlar içinde, saçları rüzgarda savrulan o yeşil gözlü kadının fotoğrafı vardı.
Kurt fotoğrafa baktı. Kalbinde ani, tarifi imkansız ve çok keskin bir sızı hissetti. Bu sızı, göğsündeki kurşun yarasından daha çok acıtmıştı. Parmaklarını kadının yüzünde gezdirdi.
"Bu kadın..." dedi Kurt, yutkunarak. **"Onu hatırlamıyorum. Ama... canım yanıyor ona bakınca. Kim o?"**
"Adı Asya," dedi amir. "Babasının ölümünden sonra onun masasındaki boşluğu doldurdu. Aşiretin ve holdingin başına geçti. Herkes onun babasının intikamını almak için seni aradığını sanıyor ama o aslında senin mirasını, o topraklardaki adaleti korumak için çabalıyor. Fakat düşmanları çok fazla. Babasının eski ortakları Asya’yı köşeye sıkıştırmak üzere. Kurt... hafızan gitmiş olabilir ama ruhun hâlâ o toprakların koruyucusu. Karadeniz seni çağırıyor."
Kurt, fotoğraftaki yeşil gözlere bakmaya devam etti. Zihni bomboştu ama içindeki o ilkel koruma içgüdüsü, bir kurdun sürüsünü koruma dürtüsü gibi şaha kalkmıştı. Yataktan hızla kalktı, üzerindeki tıbbi kabloları tek bir hamlede söküp attı. Geniş omuzlarını dikleştirdi.
**"Kim olduğumu, bu kadının benim için ne ifade ettiğini hatırlamıyorum,"** dedi Kurt, sesi odadaki havayı buz kestirdi. **"Ama içimdeki bu öfke gerçek. Gidip o yeşil gözlerin hesabını soracağım. Karadeniz’e dönüyoruz, amir. Taşlar yerine oturana kadar, hiç olmadığım kadar acımasız olacağım."**
İki gün sonra... Karadeniz’in sarp, sisli dağ yolunda siyah bir cip, virajları hızla alıyordu. Kurt, direksiyonda yolu izlerken zihnindeki parçaları birleştirmeye çalışıyordu. Yollar, ağaçlar, sis... her şey tanıdıktı ama bir o kadar da yabancı.
Malikanenin büyük salonunda ise Asya, babasının o eski ahşap masasında oturuyordu. Üzerindeki siyah takım elbise, dalgalı kumral saçları ve o asil duruşuyla artık bir kraliçe gibiydi. Ancak o hırçın yeşil gözlerinde altı aydır dinmeyen bir yas ve özlem vardı.
Masasının üzerinde, Kurt’un dağ evinde sol omzuna sardığı o kanlı sargı bezini saklıyordu. Ona her baktığında Kurt’un son sözlerini hatırlıyordu: *"Bu topraklarda kurda ölüm sökmez, yeşil göz. Ben geri geleceğim."*
"Geleceksin..." diye fısıldadı Asya, gözünden bir damla yaş masaya düşerken. "Söz verdin, Kurt. Beni bu karanlıkta tek başıma bırakamazsın."
Tam o sırada, odanın kapısı aniden kırılırcasına açıldı. İçeriye, babasının eski ortaklarından olan ve Asya’nın tahtını elinden almak isteyen bölgenin yeni kaçakçı reisi ve korumaları daldı. Adam, silahını masanın üzerine fırlatarak alaycı bir şekilde gülümsedi.
"Buraya kadar küçük hanım," dedi adam. "Babanın dönemi bitti. Bu masadan kalkacaksın, yoksa seni o çok sevdiğin Malkoçoğlu’nun yanına gömerim."
Asya, gözlerindeki yaşı saniyeler içinde sildi, yeşil gözlerini adama dikti ve milim geri adım atmadı. "Bu masanın da, bu toprağın da tek bir sahibi var," dedi dik bir sesle. "Ve o, buraya döndüğünde hiçbirinizi sağ bırakmayacak."
"Kim dönecek? O ölü general mi?" diyerek kahkahayı bastı adam.
**ÇAAAT!**
Malikanenin dev camları, dışarıdan gelen yüksek kalibreli bir keskin nişancı kurşunuyla tuzla buz oldu. Kaçakçı reisinin yanındaki baş koruma, daha ne olduğunu anlamadan yere yığıldı.
İçerideki herkes panikle silahlarına davranırken, malikanenin ana giriş kapısı büyük bir gürültüyle menteşelerinden sökülerek içeri doğru fırladı. Sis ve toz bulutunun arasından, uzun namlulu silahıyla 1.90'lık bir gölge belirdi.
Üzerindeki siyah uzun kabanı, geniş omuzları ve alnına düşen kıvırcık saçlarıyla Kurt Malkoçoğlu, cehennemden geri dönmüş gibi kapının eşiğinde duruyordu.
Asya, karşısındaki adamı gördüğünde nefesi kesildi. Yeşil gözleri inanamayarak açıldı, kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarpmaya başladı. "Kurt..." diye fısıldadı, sesi mutluluk ve şokla boğulmuştu. Koşup boynuna sarılmak istedi ama Kurt’un bakışlarındaki o yabancı, soğuk ve boş ifade onu olduğu yere çiviledi. Kurt ona bakıyordu, ama sanki hayatında ilk kez gördüğü bir yabancıya bakar gibiydi. Yine de içindeki o amansız dürtüyle Asya'nın önüne siper oldu.
Kurt, kıvırcık saçlarının altındaki o buz gibi, hafızasını kaybetmiş ama tehlikesinden hiçbir şey yitirmemiş gözlerini kaçakçı reisine dikti. Silahının namlusunu adama doğrulturken, o pürüzsüz ve efsanevi sesiyle, geçmişini hatırlamasa da raconun kitabını yeniden yazarak ilk büyük meydan okumasını yaptı:
**"Geçmişimi bu topraklarda bırakmış olabilirim... Ama bu masayı da, bu kadını da size yar etmeyeceğimi çok iyi biliyorum. Kurdun zihni bulanık olsa da pençesi hâlâ keskindir. Şimdi diz çöken mi olursunuz, yoksa toprağa gömülen mi, siz seçin!"**