Kanlı Ay Matemi kitap kapağı

3. bölüm / 4

Yarım

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Yarım

-Gölge

Elinizi bir kere kana bulaştırınca lekesini ömrünüzün sonuna kadar ruhunuzdan çıkaramıyordunuz.

Bir kere ellerinizde tuttuğunuz; Tanrı'nın yarattığı aciz varlığın canını alabilme gücünü hissettiğinizde, o adrenalin bir kere sizin kanınıza sızdığında bir daha asla ondan kurtulamıyordunuz. Kurtulmak istemiyordunuz. Tüm vücudunuz o duygunun esiri oluyordu, sürekli o duyguyu hissetmek istiyordu.

Kurbanınız, canını bağışlamanız için acı acı yalvarışları kulaklarınıza dolarken eş zamanda damarlarınızda güç ve kudret duygusu dolaşmaya başlayacak ve bir uyuşturucu edasıyla vücudunuzun bütün hücrelerini ele geçirecek, sizi buna bağımlı kılacaktı. Bir canlının geriye kalan varlığı tamamen sizin insafınıza kalıyordu.

Bu duygunun esiri olacaktınız.

Kurtuluşu olduğunu düşünen herkes bu duygunun esiriydi ve bunun imkansız olduğunun farkındaydı.

Ben de bu duygunun esiriyim ve kurtulmak yakın gelecek planlarımda kesinlikle yok.

Açıkçası hayatımdan memnunum. Büyük günahlar işliyorum, bunun farkındayım fakat kimin umurunda ki? Büyük günahlarımı umursayacak Tanrı'nın gerçekliği bile şüpheliyken sonrasını düşünmeyecektim.

İnsan öldürmek dışında başkasının günahına da ortak olmuştum. Melek'in hayatını etkileyecek gerçekler bendeydi. Melek'in bile haberi olmadığı gerçekleri biliyordum. Mesela Melek, ikizi olduğunu bilmiyordu ya da babasının yaşadığını bilmiyordu. Ben biliyordum. Ve fazlasını...

Babası benim için çalışıyordu. O arabada kaza geçirmesi de tamamen benim ve abimin işiydi. Ne kadar artık abim benimle çalışmıyor olsa da o zamanlar bana yardımcı oluyordu. Bana Gölge, ona da Kül derlerdi. Abime Kül demelerinin sebebi gayet mantıklıydı. Abim, öldürdüğü insanların cesetlerini yakıyordu, arda kalan külleri de Yakut Dere'ye atıyordu.

Oldukça acımasız. Evet, bunu zaten biliyorduk. Biliyorduk ve yapmaya devam ediyorduk. Bizi günahkar yapan da buydu zaten. Abim artık yapmayı bıraksa da ben bırakamamıştım. O uyuşturucu his, hâlâ damarlarımdaydı.

Melek'in sırrını babasından öğrenmiştim. Annesi, Rodya ölmeden önce üç çocuğuna da notlar bırakmıştı. Notları babasından almıştım.

Tabii ki okumuştum notları. Üzücü müydü, orasını ben bilmem. İrina'ya da okutmuştum ve o duygusal bir not olduğunu söylemişti. Bende pek bir duygu uyandırmamıştı açıkçası. Aslında İrina da pek duygusal bir kadın sayılmazdı fakat içindeki anne içgüdüleri ortaya çıkmıştır herhalde. Sonuçta bu her kadının doğasında olan bir şey.

Bu üç notu da Melek'e kargolayacaktım. Kısa bir süre önce Koral'ın teklifini kabul ettiğini öğrenmiştim. Kendi gözlerimle görüp, kendi kulaklarımla duymuştum. Fakat bilmiyordu ki Koral, yalancı piçin önde gideniydi. Ağzından çıkan lafa güvenmemesi gerektiğini bilmiyordu, Melek.

Melek o gün benim kurbanıma denk gelmeseydi hiçbir zaman onu hedefim haline getirmezdim. Ben kadınları öldürmüyorum. Yanlış geliyor. Ama gelip görelim ki benim kurbanıma denk düşmüştü. Ayrıca babasının bana çalıştığını ve geçmişini öğrenince daha ilgi çekici bir kurban haline gelmişti gözümde. O günkü acemi davranışım tamamen uyuşturucu yüzündendi. Aslında her zaman birini öldürmeden önce uyuşturucu kullanırdım fakat o gün dozunu kaçırmıştım. Gerçekten kaçırmıştım. Arkamı toplayan İrina olmasaydı o gün patlayabilirdim, varlığım ortaya çıkabilirdi. Uyuşmadan insan öldüremezdim, o kadar kanın içinde uyuşuk bir zihinle durmak bile bazen beni affallatıyorken katillik ayıkken yapabileceğim şey değildi. Katilken uyuşuk olduğumu İrina dışında bilen tek bir kişi vardı ve o da bunu bildiğini gizliyordu. Gizlemezse başına gelecekleri biliyordu çünkü.

Bugün bir adamımı kargocu kılığına sokup Koral'ların malikanesine yollayacaktım. Melek'in nöbeti 2 saat sonra bitecekti. Benim planlarıma göre kargo 15.49'da malikaneye gidecek, evde olan birine verilip kimin için olduğunu söyleyecekti. Melek eve gelir gelmez bu mektupları okuyacaktı. Bilmediği bir şey vardı ki ben aynı mektupları ikizine de kargolamıştım. Ona birkaç gün önce kargolamıştım ve eğer Melek'i bulmak isterse diye hem Melek'in kendi evinin hem de Koral'ın malikanesinin adresini de yazmıştım. İyilik meleği tarafım ağır basmıştı. İkizi, Ruslan Rusya'da askerlik yapıyordu, bu yüzden de orada yaşıyordu. Açıkçası oraya kargo yollama işi de, Ruslan'ı bulma işi de beni baya zorlamıştı. Ruslan hakkında da baya bilgiler biliyordum. 5 yaşına kadar abisi ve babasıyla Türkiye'de yaşamıştı sonra babaannesine yollanmıştı, bu yüzden de ilkokul ve ortaokulu Trabzon'da okumuştu. Liseye geçtiğindeyse Rusya'daki anneannesine yollanmıştı. Sadece birkça yıl anneannesiyle birlikte kalmıştı çünkü Moskova'da askeri lisede okuyup direkt asker olmuştu. Bu yüzdende yıllardır tek başına yaşıyordu. Melek, sadece 5 yaşına kadar Rusya'da yaşamıştı. Birbirlerinden hep ayrıydılar. Nedenini henüz öğrenememiştim, öğrenecektim. Yeni hedefim buydu.

O kadar emindim ki Ruslan, her işini bırakıp Melek'i bulmaya gelecekti. Asker olduğu için kolay erişim sağlayabilirdi neticede fakat aynı zamanda asker olduğu için Türkiye'ye gelemeyebilirdi de. Özel Kuvvet Subayı olduğundan özel görevlere gidiyordu. Ben, görev tarihlerine kadar bir araştırma yapmamıştım. Yapsaydım öğrenirdim, ne kadar zor gibi görünse de sonuç olarak her şey bilgisayarlardaydı. Güvenlik duvarını kırarsanız herşey iki elinizin altında olacaktır.

İki ikiz de annesinin el yazısını biliyordu, bunu biliyordum. Bu yüzden anında anlayacaklardı annelerinin mektuplarını. Korktuğum bir şey vardı bu planda. Ruslan'ın Koral'ların tarafına geçmesi.
O bir askerdi bu yüzden çok işime yarayabilirdi.

İyi bir insan mı yoksa iyi insan kılığındaki kötü polis mi olduğunu gelince anlayacaktık.

-Melek Yıldıran

Saatler sonra nöbetim bitmişti fakat hastaneden çıkamıyordum çünkü son hastam olan yaşlı bir teyze, beni Koral'la gördüğü için bu tip adamlarla konuşmamam gerektiği konusunda nasihat veriyordu.
Teyzeye kesinlikle katılıyordum. Bence de benim o tip adamla ne işim olurdu? Fakat buradan çıkınca onun evinde gidecektim.

Teyze, şu an kocası tarafından nasıl 3 kez aldatılıp yine de affettiğini anlatırken canımın salçalı makarna çektiğini hissettim.

O protein bar ve kantindeki tos dışında yediğim diğer şeyler yetmemişti bana. Ben zaten çok yemek yiyen biriydim, ne diye düzgünce yemek paketlememiştim ki? Bu kadar yemeğe nasıl kilo almıyorum, onu anlamış değildim.

Teyze, beni psikolog bellemişti. Aklına geleni anlatıyordu şu an. Benim çıkmam lazım, gerçekten sıkılmıştım buradan. Nöbetim boyunca kaç sigara içip ne kadar yemek yediğimi sayamamıştım. Bütün gece sağlıksız bir yaşam örneği sunmuştum hastanedekilere.

Dün gece ne kadar önüme geleni yemiş olsam da hâlâ açtım. Salçalı makarna isteğim beni dürtüklüyordu şu an.

"Anladım, teyzeciğim. Böylelerini hayatımıza almamak lazım haklısın. Daha detaylı bir yardım isterseniz psikologlarımız üst katlarda olmalı." Diyerek teyzeyi böldüm.

"Evet kızım, evet. Dikkat et yani kısacası kendine."
Onca anlattığı şeyden sadece dikkatli olmam gerektiğini çıkaracaktıysam kendini boşuna yormuştu. Biliyordum çünkü Koral'ın tekin biri olmadığını. Ama henüz hangi yönden tekin olmadığını anlamış değildim. Mafyaydı, bu yeterli bir sebep.

Teyze çantasını toplarken hâlâ bir şeyler konuşuyordu. Bana konuştuğunu düşünmediğimden dolayı çok dinlemedim.

Sonunda odada yalnız kaldığımda masadaki tek tük eşyalarımı elime alıp, çantamı toplamak adına arka odaya geçtim. Dün akşam işe başladığım herkes gitmişti ve ben diğer doktorlarla tanışmıştım. Herkes oldukça samimiydi. Fazla samimi. Fakat hoş bir enerjileri vardı, rahatsız edici değillerdi.

Arka oda bomboştu, tek ben vardım. Elimdeki tek tük eşyaları umursamazca çantama atıp arka taraftan çıktım.

Koral, bütün nöbetim boyunca hastanedeydi. Hiç çıkmamıştı. Boş bulduğu odalarda kısa kısa uyumuş, arada bir kantine çıkıp hem bana hem kendine kahve almıştı. Kendince hastanede takılmıştı. Şu an ise acil servisin girişindeki bekleme koltuklarında tek başına oturuyordu.

Bugün sabahın erken saatlerinde hastane fazlasıyla kalabalıklaşmıştı. Gündüz de oldukça yoğundu. Tüm bunlara rağmen kendimi yorgun hissettmiyordum. Düzgün uyumamış, normal beslenmemiş olmama rağmen enerjim gayet yerindeydi. Bedenimdeki uyku kalıntılarıyla en az iki gün daha hiç uyumadan yaşayabilirmişim gibi.

Koral, tek başına oturduğu geniş koltukta bacaklarını açmış, kafasını koltuğun başlığına dayamış ve gözlerini kapamıştı. Uyumadığına emindim. Önüne doğru yürüdüm ve bir süre sadece yüzüne boş boş baktım. Uyuyor olamazdı, değil mi?

Omuzunu parmağımla hafifçe dürttüm. Tepki vermemişti, biraz daha sertçe dürttüm. Hâlâ kımıldamamıştı. Göğsü düzenli bir şekilde inip kalkıyordu, gerçekten uyumuştu.

"Koral." Bir elimle omuzunu kavrayıp bedenini hafifçe sarstım.

"Hımmm?" Boğazından derin bir mırıltı yükseldi.

"Kalkmayı düşünüyor musun?" Hâlâ sarsıyordum.

Bu sefer ses de çıkarmamıştı.

Hafifçe üzerine doğru eğildim ve kulağına yaklaştım.
"Gölge seni de öldürecekmiş. Not bıraktı." Dalga geçmek gelmişti içimden. Kulağına fısıldadım.

"Siktirsin oradan. Soktumunun piçi, bana hiçbir bok yapamaz." Gözleri kapalıydı ve sesi oldukça sakin çıkmıştı.

"Beni öldürecekmiş." Yeniden fısıldadım.

"Kılına dahi zarar veremez. Artık benim yanımdasın. Bana yaklaşmaya götü yemez." Ağzının içinde mırıldanıyordu.

Acaba doktorlar yanlışlıkla buna serum falan mı taktı? Ne bu uyku?

"Ya of, hadi kalk. Dinlenmek istiyorum ben, hem ayrıca acıktım da." Bu sefer yüksek sesle konuştum.

"5 dakika daha, lütfen." Ağzının içinde homurdandı.

Bu böyle olmayacaktı.

Dün akşam evden çıkmadan önce çantama attığım sudan biraz kalmıştı. Çantamdan plastik şişeyi çıkarıp kapağını açtım ve dibinde kalmış hatrı sayılır miktardaki suyu Koral'ın yüzüne boşalttım.

Suyla ani temas onu şoka uğratarak anında uyanmasını sağlamıştı. Bedeni koltukta aniden doğruldu.

"Ne yapıyorsun be?" Yüzünden akan suyu avuç içiyle silerken, uykudan derinleşmiş bir tonda konuştu.

Oldukça ciddi bir ifadeyle ona baktım.
"Uyanmıyordun. Bana başka seçenek bırakmamıştın."

"İnsan gibi dürtseydin uyanırdım, kızım. Sırılsıklam oldu üzerimdeki senin yüzünden." Çocuk gibi mızmızlanıyordu şu an.

"İnsan gibi dürttüm zaten, uyanmadın. Sabah kadar seni bekleyecek halim yok. Hiç iyi bir hizmet sunmuyorsun bana. Müteffikin için yeterli hizmet koşulların yok, Koral." Bilmiş bilmiş baktım ona.

Dramatik uyanma seansı bitince koltuktan ayaklandı.
"Sen yeterli hizmeti eve gidince göreceksin." Derken önümden geçip yürümeye başladı.

Cevap vermeye tenezzül etmedim.

O önden, ben arkadan hastaneden çıktık. Gökyüzünde boğucu bulutlar vardı, onlar yüzünden etraf griye bürünmüştü. Oldukça sert bir rüzgar esiyordu ve ben bu rüzgarın altında kısa kolluydum.

Aslında kolay üşüyen biri değilimdir ama buranın rüzgarı o kadar sertti ki tenimi delip, damarlarımın içinde dolaştığını hissedebiliyordum. Bu hislere ek olarak bir de rüzgarın uğultusu kulaklarımızı boyuyordu. Bu havaları severdim. Soğuğu tenimde hissetmek iyi gelmişti.

Hastaneden çıktıktan sonra, binanın arkasındaki otopark yerine daha farklı bir yere doğru yürümeye başlamıştık. Nereye gittiğimizi, Koral'ın arabayı nereye park ettiğini bilmiyordum ve kestiremiyordum da.

Hastanenin ana girişine döndüğümüzde biraz daha ileri yürüdük ve önümüzdeki yol ayrımından sağa döndük. Biraz daha yürüdükten sonra siyah bir Porsche'nin önüne geldik.

O, sürücü koltuğuna geçerken ben de beklemeden yolcu koltuğuna geçtim. Araba kilitli değildi bu yüzden ikimizde direkt binmiştik.
Gariptir ki ikimizden de tek bir kelime çıkmıyordu.

Arabaya biner binmez kucağımdaki çantayı arka koltuğa bırakıp kemerimi taktım. Koral'da kemerini takıp arabayı çalıştırdı. Araba çalışmaya başladığı an radyodan çalan yüksek sesli şarkı kulaklarımıza doldu. Aşırı yüksek bir volümdeydi. Koral rahatsız olmuş gibi yüzünü buruşturdu ve radyonun sesini kıstı.

Bütün bedenimi koltuğa yasladığımda kafamı camdan dışarıya çevirdim. Araba, hastaneden uzaklaşıp şehrin içine girmişti. Geldiğim yoldan farklı bir yola çıkmıştım. Burada bir sürü gökdelen vardı, nasıl bir kasabaydı burası? Kasaba dediğin küçük ve huzurlu bir yer olmaz mıydı? Burası ne küçüktü ne de huzurluydu. Bir kasabada olması gereken hiçbir şey burada yoktu.

"Evinde makarna var mı? Canım çok salçalı makarna çekti. Eğer yoksa bir markette durur musun makarna alacağım." Diyerek uzun süren sessizliğimi böldüm.

"Evimde makarna var. Önce senin evine gideceğiz ya, eşyalarını toplayacaksın ya." Alay eder gibi konuşmuştu.

"Benim evime gittiğimizi biliyorum. Sorum o değildi. Gereksiz cevaplar vermene gerek yok yani." Ona bakmadan konuşuyordum.

Evimin ters yönüne sürüyordu ama evime gideceğimizi mi söylüyordu? Farklı bir yol vardı herhalde. Ben bilmiyordum sonuçta burayı.

Koltuğa iyice gömülüp camdan yolu izlemeye devam ettim. Aslında çok güzel bir yere benziyordu burası. Büyük gökdelenler ve iş yerlerinin ışıkları gece çok güzel gözüküyordu. Dün geceden hatırlıyorum. Birkaç dakika sonra evime giden tanıdık bir yola girmiştik. Adresimi bana sormadan bulmuştu demek.

"Evimi nereden öğrendin? Bana adresimi bile sormadın."

"Adresini öğrenmek benim için en kolay şey, Melek. Ayrıca ilk karşılaştığımız gün gittiğin yoldan da yorum yapabilirdim ama bu konuda yorum yapmadım. Adresini öğrenmiştik. Efnan ve Giray sağ olsun."

Nasıl bulduklarını sorgulamam saçmaydı aslında. Sonuçta Gölge de adresimi biliyordu. Sorgulamam gereken kişi Gölge'ydi. Ben tarafımı seçmiştim.

Birkaç dakika daha arabada yol aldıktan sonra evimin olduğu binanın önüne gelmiştik. Koral umursamazca yan bir şekilde bina girişine arabayı park etmişti. Komşularım görse şikayetçi bile olurlardı. Benim problemim değildi bu yüzden arka koltuktan çantamı alarak arabadan indim.

Koral da peşimden hızla inip bana yetişmişti. Kapıya şifreyi girdikten sonra asansöre yöneldim. Bu sefer asansörü kullanabilirim çünkü yanımda Koral var.

Asansör zaten zemin katta olduğu için hızla bindik ve 5. katın tuşuna bastım. İkimiz de konuşmuyorduk. Benlik problem değildi de Koral susmazdı genelde.

Asansör katta durduktan sonra dairemin önündeydik. Çantamdaki karmaşadan anahtarımı bulduktan sonra kapıyı açtım. İçeriye adımımı atmak için ayağımdaki terliklerimi çıkartacaktım fakat antredeki aynamın yere düşüp paramparça olduğunu gördüm. Ayna yüzüstü düşmüştü ve çevresinde her yer kırık camlarla kaplıydı. Kasıtlı yapılmış bir şey olduğunu anlamam çok uzun sürmedi. Kimin yaptığını kestirmem de çok uzun sürmedi.

Arkamdaki Koral'a dönüp baktığımda onun çatık kaşlarıyla dağılmış antremi incelediğini gördüm.

"Bunu sen yapmamışsındır herhalde?" Kafası karışmış bir şekilde bana döndü.

"Neden böyle bir şey yapayım ki?" Sorularına soruyla cevap vermek bu aralar hobim olmuştu.

"Bilmiyorum ama sen yapmış olsan çok şaşırmazdım. Beklerim yani senden böyle bir şey."

Samimiyetsiz bir şekilde gülümsedim.
"O zaman evindeki aynaları koruma altına alıp dikkat etsen iyi olur."

Kapıdan anahtarımı çıkartıp çantama geri attıktan sonra yerde dağılmış bir şekilde yatan aynanın üzerinden geçerek içeriye adımımı attım.

İlerledikçe karşıma çıkan şeyler iyice absürtleşiyordu. Beyaz parkelerim kırmızı lekelerle kaplıydı ve kan kokusu almaya başlamıştım. Burnum beni yanıltıyor da olabilirdi tabii. Fakat bu görüntü önümdeyken pek yanılabileceğimi sanmıyorum.

Birkaç adım daha atarak salona girdim. Koral peşimden beni takip ediyordu, adım seslerini duyabiliyordum.

Salon darmadağın bir durumdaydı. Koltuklarım paramparça bir haldeydi ve içlerindeki pamuklar etrafa dağılmıştı. Kanpemdeki yastıklarda kan olduğunu düşündüğüm leklerle kaplıydı.

"Biri burada tiyatro yapmış resmen." Koral arkamdan konuştu.

"Bunu yapabilecek tek bir kişi var değil mi?" Ona döndüm.

Dudaklarını birbirine bastırıp kaşlarını havalandırdı ve kafasını aşağı yukarı hafifçe salladı.

"Neden böyle bir şey yapmış peki? Amacı ne yani bunu yaparken?"

"Gölge'nin hiçbir eyleminde amaç aramamak lazım. Bir amacı olsa katil olmazdı zaten."

"Katillikle alakası yok ki, evimin içine sıçmış." Evimin halini gördükçe sinirlenmeye başlıyordum.

"Sen bizim tarafa geçince kudurmuştur. Sana bir şey yapamayacağını anlayıp evine zarar verme kararı almıştır." Soğukkanlı bir şekilde konuşuyordu.

Vücudumda bulunan öfke tüm bedenimi ele geçirmeden önce sakin kafayla evin tamamını gezmeliydim. Kim bilir daha nelerle karşılaşacaktım.

Salondan çıkarak hızlandırdığım adımlarla yatak odama girdim. Çıkmadan önce yapılı olan yatağım hâlâ aynı şekildeydi; tek bir farkla. Yatakta kan izi vardı. Birinin bedenine boylu boyunca kırmızı boya sürülmüş ardından yatağa yatırılmışçasına bir kan izi vardı. Kokusu midemi bulandırıyordu.

Koral odaya girdiğinde arkamda durmak yerine önüme geçip yatağa yaklaştı ve yorganıma dokunmaya kalkıştı. O yorgana temas edemeden, ben önce davrandım ve kaldırdığı elini tuttum.

"Kendinden Dna örneği bırakmamalısın. Burayı biz temizleyemeyeceğimize göre burası böyle kalacak. Zaman geçtikçe koku binaya yayılacak ve komşular bu durumu polise bildirecek. Bildirdiklerinde bizden iz bulsunlar istemezsin."

"Sen zeki birisin bunu daha önce söylemiş miydim? Ama bir şeyi unuttun. Komşular senin burada yaşadığını bilmiyor mu?"

"Beni henüz kimse görmedi. Bu binada komşuluk diye bir şey pek yok. Herkes birbirinden bihaber."

"Dna örneği bırakmayalım diyorsan eşyalarını toplayamayacaksın."

"Evet. Boşver önemli değil bir şeyim yoktu zaten. Kendime sonra kuyafet falan sipariş ederim ben."

"Peki, o zaman. Çıkalım mı?"

Kafamla onu onayladıktan sonra koridora çıkıp kapıya doğru adımlamaya başladım. Koridorun sonunda, kapıya dönmeden önce mutfaktan burun direğimi sızlatacak yoğunlukta bir koku aldım. Sola dönerek mutfağa girdim ve duvar kenarında duran küçük yemek masamın üzerinde Türk kahvesi bardağında taşmış bir şekilde duran kanları gördüm.

Midemde bulunan bütün herşeyin ağzıma geldiğini hissettiğim sırada Koral da bu görüntüyü görmüştü.

"Hani kan görmek senin hoşuna gidiyordu? Dün gece bana öyle diyordun."

"Sorun kan görmek değil, sorun kokusu. Taze kan böyle ağır kokmaz. Baksana bu kokuda herkesin midesi bulanır." Bir elimi ağzıma, diğer elimi mideme götürüp kendimi mutfaktan dışarı attım.

"Demek ki Gölge'nin midesi bulanmamış." Beni cevaplarken o da mutfaktan çıktı.

Midem gerçekten çok kötü olmuştu. Bu evin kokusunu biraz daha almak hatta bu evi biraz daha görmek dahi istemiyordum.

Koral'ın gelip gelmemesini umursamadan, hızlı adımlarla daireden çıkıp koşar adımlarla merdivenleri indim.

Temiz havaya çıktığımda ağzımdaki elimi açarak derin derin nefesler aldım.

Gölge'nin benimle alıp veremediği ne vardı anlamıyordum. Ben bir şey yapmamıştım ona. Sırf kurbanını gördüm diye yeni kurbanı seçilmek çok saçmaydı. Elini kolunu sallaya sallaya insan öldürmesi topluca çok saçmaydı.

Evimdeki kan kimindi bilmiyorum. Tek bildiğim o kanın taze olmadığıydı. Taze kan daha metalik kokardı ve benim midemi bu denli bulandırmazdı. Az önceki koku çok farklıydı. Sadece kan böyle kokamazdı. Bardağın içindeki şey sadece kan olamazdı. Her neyse o sade kan değildi.

Gölge'nin psikopatlık seviyesi kafamı karıştırmaya başlamıştı. Hastanede karşılaştığım adamı Gölge varsayıyordum, başka kimse olamazdı. Peki o zaman neden direkt orada beni öldürmemişti? Oyun mu oynuyorduk? Bir oyunun içindeydim de benim mi haberim yoktu? Oyun mu oynanıyordu gerçekten, yoksa ben yalnızca oynananın içinde hareket eden bir parça mıydım? Bunu ben seçmedimse, seçen kimdi? Ve ben, seçilmediğim bir ihtimalin içinde yaşamayı ne zaman kabul ettim? Etmemiştim. Bana sorulmaştı. Bir girdaba kapılır gibi kapılmıştım bu oyuna sadece.
Bazen etrafıma dağıtılmış kartlara bakıyorum; elime verilenleri ben mi aldım, yoksa bana mı verildi? Aynı masada oturuyor gibi görünsem de, masanın sahibi ben değilim sanki. Masa benimdi ama başkasının kuralları geçiyordu. Kurallar yazılmış, ama mürekkebi kuruyan satırlarda benim adım hiç geçmiyor, kuralların altında bir benim imzam eksik kalmıştı. Oysa beni çevreleyen bu oyunun yaratımındaki baş rol ben değil miydim? Baş roller her zaman kazanırdı. Ben kendimi baş rol görüyordum, tıpkı diğer herkes gibi. Herkes baş rolse kazanan kim olacaktı? Bitiş çizgisi oldukça bulanık.
Kazananı kim ilan ediyor, kaybedeni kim siliyor? Kaybeden gerçekten silinir miydi ki? Kaybetsem direkt silinecek miydim? Herkes direkt silinir mi ki?
Belki de en başından beri hile vardı. Belki de kartlar hiç adil karılmadı. Ama eğer böyleyse... o zaman bu oyunun dili de değişebilir. Aynı ellerle yeniden dağıtılır kartlar ve aynı eller yeniden hilelerini yaparlar. Aynı masa, başka bir düzene zorlanır fakat hile hiçbir zaman o masayı terk etmez. Başka düzen, aynı kişiler, farklı hileciler.
Hayatımız pahasına oynadığımız bu kumarda hileler eşitlenmiş olurdu. Herkesin günahı eşitlenirdi.
Ve ben... sadece izleyip boyun eğen olmam. Günahkarlığa adımımı atarım böylece.
Bana biçilen rol buysa bile, onun içinde kalmak zorunda değilim. Çünkü mağduriyet, sadece bir sonuç değilse; bir başlangıç da olabilir.
O zaman oyun bitmez.
Sadece el değiştirir. Eller değiştiğinde güçlü taraf ben olursam herkes arkasını kollamalı. Kimseye acımam kalmamıştı artık.

Esen rüzgar ve temiz hava midemi sakinleştirmişti fakat hiçbir şey aklımdakileri sakinleştiremezdi. Bedenimde hissetiğim tek duygum, öfkem, gitgide bütün hücrelerime yayılıyordu. Düşüncelerimi kontrol eden yegane duygu öfke olmaya başlıyordu. Bu hoş değildi çünkü bir kere gözüm dönünce bir daha sakin kafaya sahip olamıyordum.

Ben sakinleşirken Koral çoktan arabaya binip, arabayı çalıştırmıştı bile. Bana sakinleşmem için zaman tanıması hoşuma giden bir davranış olmuştu.

Biraz ileri geri yüyürüp, esen rüzgarın beni sakinleştirmesini bekledikten sonra sakinleştiğimi hissettiğim zaman ben de arabaya döndüm. Sakince koltuğa oturup kemerimi taktım. Koral birkaç saniye boş boş bana baktı. Ben ona bakmıyordum ama gözlerini üzerimde hissediyordum.

"İyi misin?" Gayet sakin ve normal bir şekilde sordu.

Bakışlarımı kısa bir an ona çevirip sinirle ona baktım. Bana bunu sormadan önce gayet iyiydim.

"Evet." Dedim ters ters.

"Gölge'ye istediğini veriyorsun şu an." Önüne dönüp tek eliyle direksiyonu çevirip arka yola çıktı.

"Nasıl yapıyormuşum onu?" Bu sefer tamamen ona döndüm.

"Sinirlisin. Gölge'nin istediği de bu zaten. Sinirlenmen." O, yola odaklıydı.

"Gölge nereden sinirlendiğimi nereden görecek sanki."

Kısa bir an güldü.
"Sen Gölge'nin seni izlemediğini mi düşünüyorsun? Gölge kurbanlarının hep bir nefes yakınında olur. Ölüm döşeğinde olsan hayatını kurtaracak kadar, kendi elleriyle canını alacak kadar."

Bu sefer ben alayla güldüm.
"Gölge ve kurbanının canını kurtarmak. Aynı cümlede komik duran kelimeler bunlar. Komik olma, Koral."

"Gölge birini gözüne kestirdiyse Azraille bile yarışır."

"Of, ne Gölge'ymiş be. Sikik adamın teki. Bir de beni öldürecekmiş. Siktirsin lan oradan."
Birden celallenmiştim. Haklıydım da. Bıkmıştım tüm bu saçmalıktan.

Koral, benim patlayışıma karşı kısa bir an bana baktı sonra önüne geri döndü.

Ben öfkeyle, tüm bedenimi koltuğa yasladım. Cam açma tuşuna basarak camı sonuna kadar açtım ve esen rüzgarın içeri girmesini sağladım. Koral bir şey yapmadı ya da bir şey demedi.

Araba, hastaneye giden rotanın aynısından gidiyordu. Olabilirdi, sonuçta kasabanın merkezi o taraftaydı. O devasa melikenin önüne gelmiştik. Yanından geçeceğimizi sanarken Koral, sinyal verdi ve malikanenin giriş yoluna girdik. Büyük bir şokla, yaslandığım koltuktan doğruldum.

"Evin burası mı?" Şokla sordum.

Koral sırıtırken cevap verdi.
"Evet, beğenemedin mi?"

"Koral, burası devasa bir yer."

Kendini beğenmiş bir şekilde gülümsedi.
"Değil mi?"

Girişteki büyük, siyah, metal kapı iki yana doğru adamlar tarafından açıldı ve biz arabayla bahçeye girdik. Bahçede beyaz, işlemeli sütunlar vardı. Aynı sütunlar gibi saksılar vardı ve saksıların içinden kırmızı güller sarkıyordu. Ayrıca sütundan eski Yunan tanrılarının heykelleri vardı bahçede.

Biz evin girişine giden düz yoldan gitmek yerine sola dönüp arka bahçeye doğru ilerlemeye başladık. Evin arkasına arabayla dolanmak bile dakikalarımızı almıştı.

Arka bahçenin sol tarafında geniş bir garaj vardı. Sağ tarafında ise büyük denebilecek bir havuz vardı. Kasvetli havada karanlık çökmüş arka bahçeyi aydınlatan tek şey, havuzdan yayılan mavi ışıktı. Ön bahçe loş sarı bir ışıkla aydınlatılmıştı. Her sütunun altından loş sarı ışık yayılıyordu.

Garajın önünde bekleyen bir adam kapının yanındaki tuşa basarak kapının havaya doğru açılmasını sağladı, böylece biz de garaja girdik.

İkimiz de arabadan indik ve garajdan çıktık. Az önce burada olan adam gitmişti. Bu sefer garajın tuşuna Koral basıp kapıyı kapattı.

"Burası gereksiz büyük değil mi? Baksana ev hem enlem hem boylam olarak çok büyük."

"Biraz öyle. Ama güzel böyle." Önden yürümeye başlayınca ben de peşinden onu takip etmeye başladım.

Uzun bir süre önce bahçeye ulaşmak adına yürüdük. Ön bahçeye geçtiğimizde sütunlarla kaplı yoldan evin girişine doğru yürümeye başladık.

Bir süre de eve ulaşmak için yürüdükten sonra sonunda kapıdaydık. Koral o kadar hızlı yürüyordu ki ben ona yetişmek için resmen arkasından koşuyordum.

Kapıya geldiğimizde anahtar çıkartıp açmasını bekledim ama onun yerine zile bastı.

Kısa bir an zil sesi bizim kulaklarımıza da gelmişti. Kapıyı üzerinde önlüklü, orta yaşlı bir kadın açtı.

Koral'la ikisi kafasıyla birbirlerine sessizce selam verdikten sonra Koral içeri girdi. Ben de peşinden girdim. Girerken selam vermek adına kadına bakmıştım ama kadın benden bakışlarını kaçırıp yere bakmıştı. Anlamlandıramamıştım.

İçerisi de tıpkı dışarısı gibi devasaydı. Kolonlar mermer, ince sütunlardan oluşuyordu. İçeriye girip kafanızı kaldırınca bütün katları görebiliyordunuz. En üst katın iki koridorunun ortasındaki tavandan sarkan devasa, taşlı bir avize vardı. Çok büyük olmasına rağmen loş bir ışık salıyordu etrafa. İlk kata çıkmak için sağ ve sol tarafta iki tane merdiven vardı. İki merdivenin arasındaki boşlukta bir giriş vardı. Buradan baktığımda havuz tarafına çıkan bahçe kapısını ve geniş koltukları görüyordum. Oradan konuşma sesleri geliyordu.

Merdivenlerin biraz gerisinde iki tarafta da kapı vardı. Kapıdan içeriye baktığımda iki kapının ardında da tezgah görüyordum bu yüzden iki kapının da mutfağa çıktığını düşünmüştüm. İçeride ağır, odunsu bir oda kokusu vardı.

"Yeni evine hoş geldin." Koral iki merdivenin arasındaki boşluğa geçip bana dönmüştü ve iki kolunu genişçe açmıştı.

"Umarım hoş bulurum." Derken bakışlarım hâlâ etraftaydı çünkü burası büyüleyici derecede güzeldi.

"Bulursun tabii. Burada oldukça güvenlisin. Gölge buraya adımını dahi atamıyor."

"Biraz daha Gölge hakkında konuşursak, Gölge'den önce davranarak ben kendimi öldüreceğim."

Minik, zengin bir kahkaha attı.
"Tamam o zaman, sen kendini öldürmeden önce içeri geçelim"

İki merdiven arasındaki girişten girip gözümün önünden kaybolunca ben de peşinden içeri geçtim.

Herkes buradaydı. Oturma odasının sol tarafında büyük bir bilardo masası vardı. Kenan ve Mete orada bilardo oynuyordu. Efnan bahçe camının tarafındaki tekli koltuğa oturmuş çatık kaşlarıyla telefonuna bakıyordu. Anıl ve Giray geniş kanepeye oturmuş, ellerindeki oyun kollarıyla PlayStation'dan dövüş oyunu oynuyorlardı.

Mete, Kena'nın topa vurmasını bekliyordu bu yüzden geldiğimizi ilk fark eden o olmuştu. Beni görünce elindeki ıstakayı bilardo masasının kenarına dayadı ve altındaki kot pantolonun arka cebine eline attı. Cebinden üç tane zarf çıkartıp bana uzattı.
"Bugün sana kargo geldi. Kapıyı ben açınca bütün gün bende kaldı bunlar."

Bir elindeki üç zarfa bir de onun yüzüne bakıyordum. Bana kim mektup yazabilirdi ki? Anneannemler olsa Rusya'dan buraya kargoyla uğraşmaz direkt ararlardı beni, ki onlarla da en son yıllar önce konuşmuştum. Trabzon'dan babaannemlerden olabilirdi ama onlar da benim varlığımı unutmuşlardır çoktan.

Peki zarfta mektup olduğu ne malumdu?

Bana uzattığı üç zarfı da elinden alıp kısaca,
"Teşekkür ederim." deyip geniş koltuktaki boşluğa geçtim.

Ben koltuğa oturunca Giray ve Anıl bana bakmışlardı. Anıl hemen ayaklanıp yanıma geldi.

"Vayy, benim yeni bestiem gelmiş. Hoş gelmiş." Dedi Anıl.

"Hoş bulurum umarım." Geçiştiriyordum çünkü bu elimdeki zarfları o kadar merak ediyordum ki içim içimi yiyordu.

"O elindekiler ne? Yoksa ilk trafik cezanı mı yedin?" Anıl alayla konuştu. Susmuyordu.

"Hayır, benim arabam bile yok. Bunların ne olduğunu ben de bilmiyorum."

"Açıp okusana o zaman." Anıl bilmiş bilmiş konuşunca ona cevap vermek adına ağzımı aralamıştım ki arkadan Giray araya girdi.

"Sen bir susup oturmadın ki kız okusun." Soğuk bir ses tonu vardı.

"Tamam ya, ben anladım sizi. Siz utanmasanız ağzıma kilit takarsınız." Anıl kendi kendine triplenmişti.

Koltuğun diğer ucunda oturan Koral da aramıza katılma kararı vermişti.
"Yok oğlum, utandığımızdan değil. Senin ağzını kapalı yakalayamıyoruz ki kilidi takalım." Diyerek güldü.

Buna Giray da gülmüştü.

Anıl bu sefer susup eski yerine oturdu. Koltuktaki herkesin odak noktası bana kayınca en üstteki zarfı açtım. 4'e katlanmış bir kağıttı ve kağıdın en altında
Uğur'a yazıyordu. Annemin el yazısıyla.

Annemin el yazısını tanımamam mümkün değildi çünkü hem çok kendine özgü bir yazısı vardı hem de okumayı öğrendiğim ilk an okuduğum şey kitap değil annemin üniversite günlüğü olmuştu. Yıllarca onu okumuştum.

Peki annemin, abime yazdığı bir şeyin bende ne işi vardı. Merakla kağıdı açtığımda bir mektup olduğunu anladım.

Uğur'um, ilk göz ağrım benim. Sana bencillik yapıyormuşum gibi hissediyorum. Kızma bana, sadece yapmam gerekeni yapıyorum.
Annen seni çok seviyor bunu hiç unutma. Artık yanında olamayacağım ama bulunduğum yerden hep seveceğim seni. Ne yaparsan yap, nasıl bir insan olursan ol seveceğim seni. Annelerin sevgisi sonsuzdur, oğlum. Ölüm bile bir annenin sevgisinin önüne geçemez. Hissetiremeyeceğim belki ama çok seveceğim seni.
Öldüğümü öğrenince sakın ağlama oğlum, tamam mı? Şimdi o anı bir düşünce bile içim sızlıyor. Sakın ağlama, bebeğim. Senin orada dökeceğin göz yaşı benim ruhuma akar.
Kardeşlerine çok iyi bak. Onlar daha bebek olacaklar, baban ve senden başka kimseleri olmayacak.
Kendine kardeşlerinden de iyi bak. Büyüyünce Sakın baban gibi sigara içme, oğlum. Diğer her konuda babanı örnek al ama sigara içme.
Onun kadar sağdık, onun kadar sevgi dolu ol.
Kalp kırma, affedici ol.
Bu zamana kadar sana kötü bir anne olduysam affet beni. Elimden gelenin en iyisini yapsam bile bazen yetersiz hissediyorum sana karşı. Sen öyle bir çocuksun ki elimden gelmeyeni bile hak ediyorsun. Elimden gelmiyor ama gelmesi için çok çabalıyorum bazı şeyleri, sana karşı. Hak ettiğin bu çünkü.
Özellikle bu olayda en çok sana yazık ediyorum. Biliyorum bunu, farkındaydım. Beni affetmemek hakkındır ama affet beni. Senin affına ve sevgine ihtiyacım var benim, oğlum. Sen, benim biriciğimsin bunu hiç unutma. Sen, varlığını hissetmekten öte görebildiğim tek çocuğumsun. En değerlimsin sen. Sen doğmadan önce en değerlimin annem ve baban olduğunu sanırdım. Değilimiş. Senmişsin en değerlim, oğlum.
Kendine çok iyi bak ve asla arkamdan ağlama.
- Seni çok seven, annen.
(09/09/1998)

İçimde bir şeyin sızlamaya başladığını en derinimden hissettim. İçimdeki sızı dışında burun direğime de acı veren bir sızı girmişti. Eğer ağlarsam bu sızı geçecekti ama gözümden tek damla yaş akamıyordu.

Bir dakika, ne? Kardeşlerine çok iyi bak mı? Kardeşleri? Abimin tek kardeşi benim. Ben değil miyim? Benim de mi kardeşim vardı? Haberim yok muydu?

Telaşla bu notu Giray'la aramdaki boşluğa koydum. Diğer zarfı açtım. Bunda en altta Melek'e yazıyordu. Annem bana mektup yazmıştı. Elimi kalbime dayayıp derin bir nefes aldım. Burada okuyacaklarım için kendimi hazır bile hissetmiyordum.

Bu sırada Giray aramızdaki notu alıp incelemeye başlamıştı. Anıl ve Koral da aynı şekilde notun başına toplanmıştı.

Onlar şu an umurumda bile değildi. Hızla bu kağıdı da açtım. Ellerim şiddetle titremeye başlamıştı. Titreyen ellerimle kağıdı açıp okumaya başladım.

Melek'im, bir tanecik kızım. Sen benim çocukluk hayalimdin...
Küçük bir kızken bile büyüyünce kız annesi olmak isterdim ben. Annem gibi bir anne olup, kızımı büyütmek isterdim. Annem benim bu hayattaki en değerlim en büyük şansımdı, ben de bir kıza anne olup onun her şeyi olmak isterdim. Her şeyin olur muydum ki ben, kızım? O kadar iyi bir anne olabilir miydim ben? Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Kızımla dedikodu yapmak isterdim, kızımın saçlarını yapmak isterdim, kızımla alışveriş yapmak isterdim... Şans benim yanımda olup bana, her hayallerimi süsleyen bir kız çocuğu vermişti fakat kızımı büyütüp, onunla büyümem için yeterli bir ömür vermemişti.
Bir yerden verip bir yerden alarak kendince bir denge kurmuştu. Adil bir denge olmamıştı.
Seninle hiç tanışma şansımız olmayacak. Bunu bilmek canımı yakıyor. Benim yakıyor ama senin canını yakmasın, annem. Sakın üzülme bunu öğrenince.
Ben ne kadar yanında olamayacaksam bir o kadar da aslında yanında olacağım, kızım. Senin varlığın daha bu dünyada yokken, sadece hayalin varken bile çok seviyordum seni. Şimdi elimi karnıma dayadığımda varlığını hissediyorum ve o eski sevgimin gitgide büyüdüğünü hissediyorum. Eskiden ve şu an bile seni bu denli sevdiysem kim bilir doğduğunda ne kadar seveceğim seni. Yanında olamayacak olmam seni sevmeyeceğim anlamına gelmiyor. Belki hissedemeyeceksin ama seni herşeyden çok seveceğim, kızım.
Bir yanım bana benzeyeceğini umuyor, diğer yanımsa bana benzeyeceğini biliyor.
Senin büyüyüşünü göremeyecek olmak beni kahrediyor. Mesela, acaba en sevdiğin renk ne olacak, büyüyünce hangi mesleği yapacaksın, en sevdiğin ders ne olacak, en sevdiğin yemek ne olacak? Hepsini şimdiden çok merak ediyorum.
Ben, Rus Dili ve Edebiyatı okudum, kızım. Sen sakın okuma, pişmanlık. Eğer bana bir şans daha verselerdi tıp okumak isterdim. Sen gönlünden ne geçiyorsa onu oku, o mesleği yap. Hayatının hiçbir saniyesinden pişmanlık duyma.
Asil ol, gururlu ol, kendini kimseye yedirme. İyi bir insan olacağını bildiğim için iyi bir insan ol demiyorum sana. Çok erken evlenme, hayatının tadını doyasıya çıkar. Yaşlanınca, dönüp bakacağın güzel anılar yarat kendine.
Hayat herkese zor ama kadınlar için daha zor. Zorluklara kendini hazırla, kızım. Baban, abin ve kardeşin hayatta olduğu sürece senin elin sıcak sudan soğuk suya girmeyecek bunu biliyorum ama sen herşeye kendini hazırla. Ne zaman, ne olacağı bilinmez, kızım.
Bazen bu hayattaki tek amacım sanki anne olmak gibi hissederdim. Size bu notları yazarken anladım ki tek amacım gerçekten size annelik yapmakmış. Ne kadar birkaç ay sonra bir daha anne olamayacak olsam da aslında her zaman anneniz olacağım.
Melek'im, eğer bir gün beni çok özlersen, annene ihtiyacın olursa elini kalbine koy ve adımı geçir dudaklarından. Anneler hisseder ya kızım, ben de hissedip gelirim yanına. Beni hissedemezsin ama yanında olurum. Kızımın bana ihtiyacı olduğu her an yanında olmam gerekiyor çünkü. Belki Tanrı o zaman bana acır ve ruhumu yanına gönderir.
Baban ve abin seninle tanışmaya çok meraklı eminim sana prensesleri gibi davranacaklar.
Sen onların küçük prensesi, benim kutsal meleğim olacaksın.
Sana kendimden bir parça olan Hac kolyemi bıraktım. Taşlı bir şey. Bütün kızlar taşlı, pullu şeyleri sever. Umarım sen de seversin.
Seni çok seviyorum anneciğim.
Lütfen affet beni.
-Seni çok seven, annen
(09/09/1998)

Elim direkt kalbime gitti ve içimden bağırarak anneme seslendim. Anne, şu an sana her zamandan daha çok ihtiyacım var.

Kutsal bir melektim ben annem için. Annem şu an da beni seviyor mudur?

Anne, neredesin? Ne yapıyorsun, annem?

Hayattaki tek amacı anne olmak gibi hisseden bir kadından anneliği alınmıştı. Anneliğini bırak, hayatı alınmıştı. Hem de hayali olan kızı tarafından.

Hayatımın hiçbir döneminde, hiçbir şey için kendimi bu denli suçlu hissetmemiştim. Annem üzülmemem gerektiğini söylüyordu ama bu mümkün müydü ki? Nasıl üzülmeyebilirdim? Hiç tanışamadığım annemin bana yazdığı mektup avuç içimde dururken ben nasıl üzülmeyeyim? Ben üzülmeyeyim de kim üzülsün?

Göğsümün sıkıştığını hissediyordum, nefesim gitgide sıklaşıyordu.

Gözyaşlarım, gözümü yakarken bedenim kendisini daha fazla tutamadı.
Yıllar sonra ilk kez o an gözümden yaşlar akmaya başlamıştı. İçimdeki sızının acısını tarif etmek imkansızdı.

Ben, Melek Yıldıran yıllar sonra hüngür hüngür ağlıyordum. Odadaki herkes benim hıçkırıklarımın sesine dönünce hiçbiri o an umurumda değildi.

Bu mektupta odaklanmam gereken o kadar çok detay vardı ki hangisi ilk odağım olmalıydı emin olamıyordum. Elimi, boynumdaki hac kolyesine etrafına sıkıca dolayıp ağlamaya devam ettim. O sırada Efnan oturduğu yerden kalkıp yanıma gelmişti ama ben fark etmemiştim bile. Bedenim amansızca titriyor, göz yaşlarım durmaksızın akıyordu.

Benim bir kardeşim vardı. Annemin hayalindeki çocuktum. Annemin hayalindeki bölümden mezundum. Annemin tahmini gibi ona benziyordum. Kalbim sıkışırken derin nefesler almaya çalıyordum. Efnan'ın elini sırtımda hissediyordum ama şu an zihnime hiçbir şeyi anlayamıyordu.

Bu mektubu da Giray'la aramdaki boşluğa koyup titreyen ellerimi umursamadan diğer zarfı açtım.

Ruslan'a. Kardeşime. Kardeşim vardı benim. Benim?

İmkanım varmışçasına ağlamam daha da şiddetlendi. Zar zor o kağıdı da açtım.

Ruslan'ım. Seninle çok geç tanıştık. Kardeşinin arkasına saklanmışsın bunca zaman, oğlum. Melek'te gizlemiş seni bunca zaman. Nasıl hissedemedim seni anlamıyorum ama sen hissetmişsindir anneni. İkinize yetebildim mi ben bunca zaman? Aldığım tüm vitaminler, yediğim tüm yemekler sadece Melek'e kadardı. Sana yetebildim mi ben oğlum? Doktorun sağlıklı olduğunu söylüyor ama ben seni hissetmeden inanmam.
Çok seviyorum oğlum seni. Sen de beni sev. Benim sizin sevginize ihtiyacım var. Hissetmeyeceğimi düşünmeyin, anneler hisseder.
Sizi doğururken öldüğümü öğrenince sakın kendinizi suçlamayın. Ben bu kararı verirken sizi hiç suçlamadım. Büyük bir mutlulukla size kendimi feda ediyorum. Siz de hep mutlu olun. Sakın arkamdan üzülmeyin.
İyi bir insan, gururlu bir adam ol oğlum. Gururundan ödün verme. Eğer aşık olursan, gururunu hiçe say ama. Aşk gururu kaldıramaz. Aşk gururlu insan işi değildir zaten.
Kardeşine iyi bak olur mu? Siz birbirinizin her şeyisiniz. Şu an bile birliktesiniz, siz birlikte olmak için yaratıldınız. Kimse sizi ayırmaya çalışmasın. Çalışırlarsa da izin vermeyin. Siz ikizsiniz, birbirinizi illa hissedersiniz. Ben seni geç fark etmiş olsam bile Melek hep seninleydi. Sen de hep Melekleydin. Unutmayın siz birbirinizin herşeyisiniz.
Abini de çok sev. Eğer şu an seni biliyor olsaydı, senin için arabalarıyla daha dikkatli oynardı.
Sen bu aileye sürpriz olacaksın ama korkma, seni de Melek kadar çok sevecekler.
Adının anlamı gibi cesur ve güçlü ol, oğlum. Kendine çok iyi bak. Kötü yollara girme, kalp kırma. Kalp kırmak en büyük günahtır.
Abinle konuş bu konuları. Ona bir sürü nasihat verdim. Sana nasıl adam olunur öğretsin. Babanla da konuşabilirsin ama o zaten sana öğretir. Sana bir hediye bıraktım ardımdan. Haclı bir bileklik. Aynısından babanda da var. Umarım seversin.
Çok seveceğim seni.
Affet beni, oğlum.
- Seni çok seven, annen.
(09/09/1998)

İkizim varmış. Benim. İkizim. Varmış.

Birlikte var olmak için yaratıldığım ikizimle hayatım boyunca hiç tanışmamıştım. İlla hissetmem mi gerekirdi ikizimi, anne? Nasıl hissedemedim bunca zaman? O beni hissetmiş midir ki? Ne yapıyordu şu an? Neredeydi? Bunca zaman nasıl hayatta kalmıştı? Ben, babam ve abimle büyümüştüm peki o? Nasıl gelmişti bu yaşına?

Kendimi yarım hissediyordum ama bunu annem yüzünden sanırdım. Meğer benim bir diğer yarım, ikizim varmış. Tanımadığım.
Tanışamadığım.

Annem, bize bu mektupları yazarken biz ilk ve son kez üç kişi hepbirlikteymişiz. Annem, ben ve ikizim.

İlk ve son kez annemin karnında birlikteymişiz. Hep yanında olmam gerekirdi, annem öyle demiş. Hiç yanında olamamıştım. Anne, hayal kırıklığına uğradın mı?

Titreyen elimi ağzıma götürüp avuç içimi sıkıca dudaklarıma bastırdım.

Yanımda yere çökmüş bana endişeyle bakan Efnan'a döndüm. Sonra diğer yanımda çatık kaşlarıyla bana bakan gruptaki erkeklere döndüm. Ardından dümdüz önüme dönerek derin bir nefesi içime çektim. Elimi ağzımdan çektiğimde yanaklarımdan süzülen yaşlarla birlikte,
"Benim ikizim varmış." dedim.

Herkes şokla birbirine bakarken ben ellerimle yüzümü sıkıca kapattım. Ağlıyordum. Yıllar sonra ilk kez.

Annem, arkamdan ağlamayın demişti ama ben ağlıyordum. Sözünü dinlemedim annem, affet beni. Çünkü çocukların seni affetti. Bunca yıl sana hiç kırgın ya da kızgın değildik. Çocukların sana hiç küsmemişti.

O halde bile ikizimi düşünüyordu annem. Ruslan'a yetemediğini düşünerek vicdan azabı çekiyordu. O böyle bir anneydi işte. Acaba çocuklarını görebilseydi nasıl bir anne olurdu?

Abim biliyor muydu ikizim olduğunu? Abimin bu notlardan haberi var mıydı ki? Bana bu notları kim bırakmıştı?

Hızla Mete'ye döndüm.
"Bu notları sana kim bıraktı?" Titreyen sesimle konuştum.

"Bilmiyorum, yani kargocuydu." O da gergince cevapladı.

Ruslan'a olan notu da aramızdaki boşluğa bıraktım.
Efnan, endişeyle saçımı okşuyordu. Kendince yanımda olmaya çalışıyordu. Efnan'a döndüm.
"Benim ikizim varmış." Önce alt dudağımın titrediğini hissettim ardından kollarımı Efnan'ın boynuna dolayarak ona sarıldım ve ağlamaya devam ettim.

"Duydum, duydum. Sakinleş. Bulurum ben sana ikizini. Ben şimdi hemen bulurum sana diğer yarını." Sırtımı sıvazlıyordu. Onun da sesi titriyordu, ağlıyor muydu o da?

"Bulur musun cidden?" Ağlamaktan harap olmuş sesimle konuştum.

"Bulurum. Bulurum, canım. Sen şimdi sakinleş ben sana herkesi bulurum."

Benim abimi aramam lazımdı. Ona bunu söylemeliydim. Ama şu an cidden sıfır noktasındaydım. En düştüğümü sandığım zamanlarda bile bu kadar düşmemiştim ben.

Berbat bir haldeydim. Efnan beni hiç bırakmadı ta ki ben ayrılana kadar. Sarılmamızı kesince bir elini tereddütle yüzüme yaklaştırarak göz yaşımı sildi.

"Gel bir elini yüzünü yıkayalım senin, sakinleş bir. Sonra buluruz sana ikizini."

"Yaşıyor mudur ki? Bunca zaman nerede kalmıştı da benim ondan hiç haberim olmamıştı? Nasıl gizlemişler ikizimi, neden gizlemişler, Efnan." Yakarırcasına konuşmuştum.

Efnan gözlerini kapatıp kısa bir an dudaklarını birbirine bastırdı. O da ağlıyordu.

"Bilmiyorum Melek, bilmiyorum. Ama öğreniriz, merak etme öğreniriz biz." Arkadamızdakiler pür dikkat bizi dinliyorlardı eminim.

"Evet, Melek. Şüphen olmasın." Kenan'ın sesini duyunca arkamı döndüm.

Hepsi buruk bir gülümsemeyle bana bakıyordu. İki kişi hariç. Giray bütün odağını elindeki nota vermişti. Koral ise kafasıyla Efnan'a işaret veriyordu.

İki dudağımı birbirine sıkıca bastırıp kafamı aşağı yukarı hafifçe salladım. Şu an büyük ihtimalle hayatımda göründüğüm en savunmasız halimdeydim ama umursamıyordum. Onlar da zaten yargılamıyorlardı beni. Efnan ayaklanıp hafifçe koluma girdi.

"Gel ben seni tuvalete götüreyim. Kendine getirelim seni. Bizim alıştığımız Melek bu değil ki. Hadi gel eski haline döndürelim seni."

"Evet, besitiem ya. Hadi bak eski haline dön, söz korkunç bakışlarına laf atmayacağım." Anıl neşemi yerine getirmek istercesine sırıtarak konuştu.

Neşem var mıydı ki benim? Bedenim neşe diye bir duygunun varlığını biliyor muydu?

İstemsizce ve gerçekten gülümsedim. Koltuktan ayaklanıp Efnan'ın koluna girdim. Bütün bedenimin ağırlığını ona vermiştim. Kendi bedenimi taşıyacak güç, şu an bedenimde yoktu.

Beni merdivenlerden çıkartıp üst kata götürdüğünde nereye gittiğimizi anlayamıyordum bile. Aklımda sadece o mektuplar vardı.

"Efnan, bana kıyafet verir misin?"

"Veririm tabii."

Nedenini sorgulamadan direkt kabul etmesi kendimi biraz iyi hissettirmişti.

Nereye gittiğimizi inceleyememiştim ama sonuç olarak bir koridordaki banyoya gelmiştik. İçeri girdiğimizde kendimi direkt olarak lavabonun önüne baktım.

Aynadaki yansımam beni korkutmuştu. Gözlerim kıpkırmızı olmuştu, ağlamaktan yanaklarım kızarmıştı, yüzüm anlayamadığım bir sebepten şişmişti. Şaşırtıcı bir şekilde maskaram gözümden akmamıştı. Bitik halime umutsuzca bakarken arkamda Efnan'ın yansımasını gördüm.

"Bu kadar ağlamanın sonunda bile nasıl bu kadar güzel kalabiliyorsun?" Minik bir gülümsemeyle bana bakıyordu.

"Güzel değilim ki. Yani şu an. Normalde de kendimi güzel bulmam ama annemi güzel bulurum. Ben de annemin kopyası olduğum için güzel görmeye çalışıyorum kendimi. Annem kadar olmasa da."

Mektubumda onun hayali olduğumu ve çok iyi bir anne olup her şeyim olmak istediğini söylemişti. Bir de olamayacağını düşünerek tereddüt etmişti. Ama bil ki anne, sen yokken bile benim her şeyimsin. Bir hiçken bile her şeyimsin.

"Eminim annen de çok güzel bir kadındır." Derken burukça gülümsüyordu Efnan.

Sadece iç çektim. Ne düşünmem, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Her şey allak bullak olmuştu. Hayatımda hiç tanışmadığım bir ikizim vardı benim. İnanılacak gibi değildi.

Efnan aklımdan geçenleri anlamış gibi,
"Sen önce sakinleş sonra hepimiz bir olup yapmamız gereken şeyi buluruz. Bak biz artık arkadaşız, bir takımız, biz biriz artık ve illa her zaman yolunu buluruz. Koral ağabeyim halleder. Sen şu an sadece sakinleş."

Hayatımda her şeyin planlı ve kontrolüm altında olmasına o kadar alışıktım ki şu anki durum; raydan çıkmış bir treni yönetiyormuşum gibi hissettiriyordu. Yönetemiyorum bile. Her şey ilk kez kontrolümden çıkarak beni savunmasız bırakmıştı. Yeni doğan bir bebekmişim de sokağa bırakılmışım gibi bir durumdu şu an.

Derin bir nefes alıp musluğu açtım. İlk baş güzelce ellerimi yıkadım ardından bir avuç dolusu suyu yüzüme çarptım. Yetmedi aynısını bir kez daha yaptım. Bir kez daha ve bir kez daha. Kendime gelene kadar tekrarladım bunu.

İkizim nasıl biriydi acaba? Bir kez daha suyu çarptım.
Benziyor muyduk ki? Bir kez daha.
Birlikte büyüseydik nasıl olurduk şu an? Bir kez daha.
Babam neden bizi ayırmıştı, babam mı ayırmıştı? Ve bir kez daha.

Düşüncelerden kurtulamıyordum. Efnan'ın endişeli bakışıyla yansımada karşılaşınca musluğu kapatarak doğruldum. Suyun yüzümden üzerime akmasına takılmadım. Aksın.

Efnan eline ne zaman peçete almış ne zamandır bana uzanıyordu bilmiyordum. Elinden alıp yüzümü sildim. Lavabonun yanındaki çöpe fırlattım, ıslanıp büzüşen peçeteyi.

"Gel, odama gidelim sana kıyafet vereyim." Önden ilerleyerek banyodan çıktı.

Banyonun olduğu koridordan çıktan sonra merdivenlerin devamını tırmanırak bir üst kata daha çıktık. Bir üst katta her katın aynısıydı. Uzunca bir koridorun ikinci kapısından içeri girdiğimizde dağınık bir oda beni karşılamıştı.

Yüksek tavanları süsleyen alçı işlemeler ve duvarlardaki altın varaklı kabartmalar vardı. Odanın camları zeminden tavana kadardı ve bej renkli salaş perdeler süzülüyordu. Bir cam boylamasına açıktı ve bu da dışarıdaki rüzgarın içeriye özgürce girmesini sağlıyordu.

Beyaz çarşafları dağılmış, geniş, iki kişilik bir yatak odanın tam ortasında duruyordu. Üzerinde birkaç parça siyah kıyafet ve birkaç çift çorap vardı. Yatağının iki yanında küçük komodinler vardı. Komodinlerin üzerindeyse klasik abajurlar vardı.

Odanın içinde bir tane kapı vardı. Kapının tam yanında katlamalı bir boy aynası duruyordu.

"Odamın dağınıklığının kusuruna bakma. Toplatmadım da bugün." Odanın içindeki kapıyı açarak içeri girmişti.

Peşinden onu takip etmek yerine odanın ortasında durdum. Gözlerimi sıkıca yumup açık pencereden esen rüzgarı bütün bedenimde hissettim. Henüz gece değildi fakat buna rağmen hava oldukça karanlıktı. Derin bir sis vardı ve hava soğuktu. Ben üşümüyordum.

Bir süre odanın ortasında, rüzgarın altında sakinleştim. Efnan, bir elinde siyah bir tayt ve beyaz, büyük bir sweatshirtle diğer elinde bir çift çorap ve ev pandufularıyla geldi.

"Benim kıyafetlerim sana olur herhalde. Zaten sen de oldukça zayıfsın o yüzden direkt kendi bedenimdeki kıyafetlerimden getirdim." Ellerindekileri bana uzattı. Ellerindekiler alıp yatağa koydum.

"İçeride giyinebilir-" Efnan cümlesini bitiremeden ben, scrubsımın üzerini çıkartmıştım.

Efnan bir an göğüslerime bakakaldı sonra anında arkasını döndü.

Minik bir şekilde kıkırdadım. Gülecek durumda değildim ama Efnan'ın yüz ifadesi komiğime gitmişti.

Getirdiği beyaz sweat'i kafamdan geçirdim. Çok rahattı. Yere eğilip terliklerimi çıkardım, ardından scrubsımın pantolonunu indirdim. Tayt dar olduğu için giymek adına baya efor sarf etmiştim. Son olarak çoraplarımı çıkartıp onun getirdiği yeni çiftle değiştirip pandufları giydim.

"Kendi kıyafetlerimi ne yapayım?" Sorumla birlikte Efnan bana geri döndü.

"Şimdilik kalsın burada. Koral ağabey odanı gösterince oraya götürürüz." Eski neşesi yerine gelmişti. Gülümsüyordu.

"Ben salçalı makarna yapmak istiyorum." Konuyu çabucak değiştirdim.

Bir an boş boş yüzüme baktı. Sonra minik bir kahkaha attı.

"Tamam, aşağıda çalışan ablalara söyleyeyim hazırlasınlar sana."

"Hayır, ben kendim yapmak istiyorum."

Aslında karnım aç değildi canım makarna istemeyi de bırakmıştı ama kafam dağılsın diye yapacaktım.

"Ona da tamam. Gel gidelim mutfağa yap sen makarnanı." Yanıma gelip yumuşakça koluma girdi.

"Efnan, Ruslan iyi midir şu an?" Odadan çıkarken buruk bir şekilde sordum.

Ruslan'ın kim olduğunu bilmiyordu galiba. Sonuçta o mektubu okumamıştı. Bir an çatık kaşlarla yüzüme baktı sonra anlamış gibi burukça gülümsedi o da.

"Bilmiyorum ki. Umarım iyidir. İyidir yani. Sizi ayıran kişinin bir bildiği vardır illa ki. Tabii ki yaptığı doğru demiyorum ama bir bildiği vardır. Boş yere ikizleri neden ayırsınlar ki? Bence iyidir. Çok endişelenme biz bulacağız sana onu. Giray ağabeyim çok iyidir insanları bulma konusunda. Halleder o." Merdivenlerden inmeye başlamıştık.

İç çektim.
"Çok endişeleniyorum. Görsem tanımayacağım bir ikizim varmış benim. Nasıl bunca zaman hiç haberim olmadı anlamıyorum. Aklım almıyor."

"Görsen tanırsın, emin ol. Kardeşler birbirini tanır. Hem siz sadece kardeş değil, ikizsiniz. Birlikte var oldunuz siz. Nasıl tanımayasın? Merak etme tanımasan bile hissedersin. Diğer yarın ya o senin. Tanımaman imkansız."

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Tanır mıydım ki cidden onu? Hissedebilir miydim kardeşimi?

Kalbim sıkışmaya başladığında daha fazla bunu düşünmek istemiyordum. Son katın merdivenlerinden de inince tam dış kapının önünden dönerek mutfağa girecektik ki kapı çaldı.

Efnan'la birbirimize bir an baktık sonra ikimiz de kapıya yöneldik. Normalde bu evde kapıları çalışanlar açmıyor muydu? Neden şu an bedenim birden kendini öne atarak kapıya yönlendirmişti ki?
Bir umut bir şey bekliyordum. Bir işaret.

Efnan'ın kolundan çıkarak adımlarımı hızlandırdım ve hızla kapıyı açtım.

Karşımda devasa bir adam duruyordu. Devasa boyu, devasa bir vücudu vardı. Bakışlarım gözlerine çıktığı an bedenime bir yıldırımın çarptığını, beni olduğum yere sabitlediğini hissettim.

Karşımda durmuş bana bakan gözler, kendi gözlerimden başkası değildi. Göğsüme bir ağrının girdiğini hissedince elim hızla kalbime gitti.

Karşımdaki adam şaşırmış gibi duran ifadesiyle bana bakıyordu. Adam hiç yabancı değildi. Varlığımın başından itibaren yanımdaydı aslında. Karşımda tanışamadığım ama şu an hissettiğim ikizim duruyordu.

Kısacık saçları vardı. Hatta yok gibiydi saçları. Beyaz bir teni vardı. Aynı göz rengi, aynı göz şeklim vardı onda da. Üzerinde ince bir mont vardı, çenesine kadar çekmişti fermuarı. Altında siyah bir eşofman altı vardı. Üşümüyor muydu böyle? Ben üşümüyordum, peki o?

İkimiz de birbirimize bakıyorduk. Birbirimizi tanımamamız mümkün değildi.

Bir elim kalbimde diğer elim yanımda unutulmuş şekilde sarkıyordu.

Aynı anda dudaklarımız aralandı.

"Ruslan?"
"Melek?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…