Kanlı Ay Matemi kitap kapağı

1. bölüm / 4

Ölüm Çiçeği

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Ölüm Çiçeği

“Onunki bir hata değildi; seçtiği hayatın kaçınılmaz sonuydu.” diyordu televizyonda "Gölge" adlı katilin yeni işlediği cinayeti sunan sunucu adam.
Yakutdere'deki ilk haftamdı ve buraya geldiğime çoktan pişman olmuştum. Kaderime bir kez daha lanet okumuştum.
Aslında hayalimdeki meslek olan doktorluğu yapacağım için büyük bir heyecanla gelmiştim buraya fakat hevesim kursağıma keskin bir bıçak gibi dizilmişti.
Burada altı yıldır aranan bir katil vardı ve hergün haberlerde işlediği farklı bir cinayeti görüyorduk.
Hergün yeni bir insan öldürmüyordu, hergün eski cinayetlerinin ortaya çıkması için etrafa kanıt bırakıyordu.
Gölge'nin cinayetleri işleme şekli çok ilginç ve garipti.
Polisler, kurbanını öldürdüğünü anlasın diye cesedi kısa bir anlığına önlerine çıkartıp çevreye kurbanından DNA örnekleri bırakıyordu daha sonra kimseye fark ettirmeden cesedi de yanına alıp kimse görmeden sis olup kaçıyordu. Sadece birkaç günde öğrenmiştim bunları.
Bunu nasıl başarıyordu hiç kimse çözebilmiş değildi. Adam ne kadar katil olsa da aynı zamanda dahi gibi bişeydi öteki yandan psikopattı.
Zaten kaderimde büyük harflerle "şanssızlık" yazıyorken başıma gelebilecek en normal şeydi bu.
Umuyordum ki yollarımız "Gölge"yle kesişmezdi.
Mutfaktaki çöpleri toplama işim bittikten sonra, çöp konteynerına atacağım için poşetin ağzını bağladım ve üzerimdeki kalpli pijama altım ve beyaz, askılı tişört-pijamama aldırış etmeden terliklerimi giyip dairemden çıktım. Yaz yeni bitmişti bu yüzden hava çok soğuk sayılmazdı, bende üzerime birşey almamıştım zaten.
Gökyüzünde bu akşam herkesin "Kanlı ay" diye andığı ay türü vardı. Gökyüzü çoktan siyaha büründüğü ve hava da açık olduğu için bugünki kanlı ay parıldayarak gökyüzüne süs olmuştu. Güzel bir görüntüydü.
Konteynerlar apartmanıma birkaç metre uzaklıktaydı, adımlarımı hızlandırarak çöp konteynerlarının önüne geldim.
Konteynerlara yaklaştıkça gördüğüm görüntü, adımlarımı bir çiviyle olduğum yere sabitledi. Beynim önümdeki görüntüyü algılayamadı.
Görüş açımdaki görüntü, bütün algılarımın kapanmasına neden olmuştu.
Önümde bembeyaz ten rengi, gökyüzüne bomboş bakan açık gözleri, ağzında kan lekeleri olan bir erkek cesedi vardı.
Bu görüntüye karşısında aklıma tek bir şey geliyordu: Tebrikler Gölge'nin öldürdüğü adamın cesedine ratlamıştım. Bu kasabada biri öldüğü an akla gelen ilk isim Gölge olur. O yüzden bu düşüncem konusunda hiçbir şüphem kalmamıştı.
Hafifçe esen rüzgar o an bana o kadar soğuk gelmişti ki damarlarımda dolanan kanın donduğunu hissetmiştim. Karşımdaki görüntü hem midemi bulandırıyor hemde içimdeki acıma duygusunu körüklüyordu.
Ne yapacağıma bilemezken, sadece şokla aralanmış dudaklarımla, donuk bir şekilde cesede bakıyordum.
Katil buralarda mıydı?
Kurbanın cesedini gördüğümü görürse benide öldürür müydü? Şüphem yoktu ki o an ölürdüm.
Ellerimi telaşla telefonumu çıkarmak adına pijama altımın ceplerine soktum.
Telefonumu yanıma almamıştım.
Siktir.
Daha da telaşlanmaya başlarken bir insan ya da bir dükkan görmek adına etrafıma bakındım ve konteynerların hemen arkasında bir fırın olduğunu gördüm.
Çöpümü konteynera atmadan resmen koşarak fırına girdim.
Kapıyı sertçe, hızla açmıştım bu yüzden fırındaki iki kişinin de dikkati bana çevrilmişti.
İçerde benim dışımda müşteri olarak takım elbiseli koyu kumral diyebileceğimiz oldukça yapılı bir adam daha vardı.
Şuan bu çokta önemli bir detay değildi.
Koşarak geldiğim için nefes nefese kalmıştım, bu da şuan önemli değildi.
Telaşla, biraz bağırarak konuşmaya başladım,
"Çöp konteynerında ceset var!"
İki adam da ilk baş birbirlerine baktı daha sonra tekrar bana döndüler.
"Yok kızım saçmalama ne cesedi? Hani biliyoruz etrafta katil dolaşıyorda bizim katil o kadar acemi değil öyle ulu orta yere ceset bırakmaz." Dedi fırında çalışan, yaşlı adam.
"Bu konuda niye yalan söyleyeyim gerçekten ceset var." Israr ediyordum.
Takım elbiseli adam ciddiyetle beni süzerken fırıncı adam alayla gülmüştü.
"Vallahi hanım kızım, hadi çocuklar sıkıldıkça buraya gelip bu şakayı yapıyor da, bari sen yapma."
İnanmıyorlardı bana.
Gerçekten çattık.
"Beyefendi, şaka yaptığım falan yok telefonumu evde unutmasaydım fotoğrafını çekecektim ama maalesef yanıma almayı unutmuşum. Bana inanın gerçekten ceset gördüm. Görmesem bu kıyafetlerle ve elimde çöp poşetiyle buraya haber vermeye mi gelirdim?"
"Tamam Selami abi, kız doğru söylüyor da olabilir, sonuçta hergün haberlerde farklı senaryolarla polislerin önüne cesetler çıkıyor. Belki bu da Gölge'nin taktiği falandır." Dedi takım elbiseli adam.
"Sen polis misin kızım?" Diye sordu adının Selami olduğunu öğrendiğim fırıncı amca.
"Hayır, değilim."
"Nesin?" Diye saçma bir soru yöneltti takım elbiseli adam.
"Ne miyim?" Afallamış ifadem yüzümde yerini almışken bir yandan yüzüne bakıyordum.
"Meslek olarak yani." Diye sorusunu düzeltti takım elbiseli adam.
"Doktorum." Bende onu cevapladım.
"Daha önce seni hiç görmemiştim yeni mi geldin buraya kızım?" Diye sordu Selami amca.
"Evet yeni atandım da konumuz şuan bu değil. Ceset gördüm diyorum, siz bana mesleğimi soruyorsunuz. Gelin benimle de gösteriyim size cesedi."
Cıklayarak teklifimi reddetti takım elbiseli adam.
"Gitsek bile artık ceset orada değildir. Gölge'nin taktiği bu sonuçta."
Sabır dilercesine iç çektim,
"Ne yapacağız o zaman? Gölge'nin öldürdüğü adamın cesedini ilk ben gördüm ve kanıtım bile yok." Dedim.
"Büyük ihtimalle bir sonraki kurbanı da sensin." Gayet normal birşey söylüyormuşçasına konuştu takım elbiseli adam.
Çok şaşırmamıştım, bu düşünce zaten aklımdaydı fakat aklımdakileri başkasının ağzından duymak bu düşünceyi sindirmemi engellemişti. Hissetiğim şokla dudaklarım bir karış açılmıştı.
"Yok oğlum saçmalama Gölge kadınları öldürmüyor." Diyerek takım elbiseli adamın cümlesini düzeltti Selami amca.
Şok dalgasını atlattıktan sonra dudaklarımı yalayıp cevap verdim.
"O zaman ceset niye benim önüme çıktı?"
"Selami abi de haklı şimdi, o yüzden bilemiyoruz. Belki o an polislerin göreceğini düşünüp oraya koymuştur cesedi. Adam psikopat sonuçta, sağı solu belli olmaz. Neyse, hadi beni cesedi gördüğün yere götür bakalım hâlâ orada mı." Selami amcadan ekmek poşetlerini alırken konuştu hâlâ adını bilmediğim takım elbiseli adam.
"Ya katil orada beni bekliyorsa?" Diye sordum tereddütle.
"Kadınları öldürmüyor dedik ya. Ayrıca tek başına gitmiyorsun yanında ben olacağım." Yanıma yaklaşırken terslercesine bana cevap verdi takım elbiseli adam.
Yanıma geldiğinde fırının kapısını çıkmam için açtı.
Önden ilerlemeye başlamıştım.
"Tamam onu anladım da hani adam seri katil ya sonuçta, ne yapacağını bilemeyiz, az önce siz dediniz bunu."
Konteynerların önüne geldiğimizde hâlâ bir cevap verme gafletinde bulunmamıştı.
Tam da dediği gibi ceset konteynerda değildi. Bir boş konteynera birde takım elbiseli adama boş gözlerle baktım.
"Haklıymışsınız, ceset yok." Dedim umutsuzca.
Takım elbiseli adam dudaklarını aralamış bana cevap verecekken telefonuna gelen yüksek bildirim sesiyle odağı telefonuna kaydı.
Elini pantolonunun cebine atıp telefonunu çıkardı ve bir ekrandaki mesaja bir bana bir de çevremize baktı. Daha sonra dudaklarından çok sessizce benim zar zor duyabileceğim tonda bir küfür çıktı.
"Siktir."
Çatık kaşlarımla yüzüne baktım.
"Ne oldu?"
Beni pek ilgilendirmezdi ama merakıma yenik düşmüştüm işte.
Takım elbiseli adam telaşlı bakışlarıyla etrafına bakınıyordu.
Ne olmuştu şimdi birden böyle?
"Bak bir anlaşma yapmamız lazım. Hayatın için."
Hâlâ etrafına bakınırken konuyu değiştirip bana cevap vermişti.
"Ne diyorsunuz ya? Ne anlaşması? Bir de hayatım için anlaşma? Tehtid falan mı ediyorsunuz siz beni? Hayırdır kimsiniz sizde benim hayatımı alacaksınız, beyefendi?"
Sinirle, ses tonumu yükselterek konuşmuştum.
Takım elbiseli adam ani çıkışıma şaşırmıştı ki bakışları etrafı süzmekten bana kaymıştı.
"Ne? Hayır, hayır ben seni hayatınla tehtid etmiyorum. Aksine hayatını kurtarmaya çalışıyorum. Bak dinle beni, çok yüksek ihtimal katilin sıradaki kurbanısın. Katil yıllar önce benim de erkek kardeşimi öldürmüştü bu yüzden ben de yıllardır katili arıyorum çünkü bu kasabaki polisler bu olaylara o kadar alıştı ki artık o kadar ciddi tepkiler göstermiyorlar. Eğer Gölge'nin sıradaki kurbanı sensen, senin canını almama ihtimali yok."
Ne zırvalıyordu ya bu adam?
Hani Gölge kadınları öldürmüyordu?
Bu adamın neden bir dediği diğer dediği ile tutmuyordu?
Ama aslında şaşırmamak lazımdı böyle şansız bir kadere bu olay gayet makul kaçardı.
"Hani kadınları öldürmüyordu bu katil? Ayrıca nereden öğrendin sıradaki kurbanının ben olduğumu vahiy falan mı indi?"
Bir elimi belime koymuştum diğer elimde de hâlâ çöp poşeti vardı.
"Bak gökyüzüne, bu gece kanlı ay var. Bu yıllardır Yakutdere'de yaşananlara göre katilin kurallarını yıktığı gece olarak bilinir. Yani demem o ki bu gece Gölge, kurduğu kurallardan istediğini yıkabilir. Ayrıca bugünün ayrı bir anlamı da şu ; Gölge'nin öldürdüğü kurban bu gece kimin önüne çıkarsa sıradaki kurban o olur. Yani üzülerek söylüyorum ki senin ölmeme ihtimalin yok. Tabii benimle anlaşmayı yaparsan bu değişebilir. Bunları da bu kasabadaki yıllardır yaşadığım deneyimlerime güvenerek söylüyorum vahiy falan gelmedi yani."
Ağzından çıkan her bir kelime bedenime sinir hücrelerini hücum ettirirken sakinleşmek adına derin bir nefes aldım. Fakat nafileydi sakinleşemezdim.
"Ne saçma. Siz bu kasabada resmen yaşamaya değil hayatta kalmaya çalışıyorsunuz. Bu saçma seri katil olayının önüne ilk başlarda bir sınır koymadığınız için adamın biri hergün istediği insanı öldürebiliyor. Siz kafayı mı yediniz? Niye kimse buna dur demiyor? Kimin istediği zaman birini öldürme hakkı var bu dünyada? Adamın biri çıkıp saçma kurallar koyup kafasına göre insan öldürmeye başlamış sizde buna dur demeden öylece bu duruma alışarak yaşamaya mı çalışıyorsunuz? Birde kural koymuş, bu gece istediği kuralı yıkabilirmiş falan filan. Sikerler!"
Resmen öfkeyle, bağırarak konuşmuştum.
Bağırdığım için beni susturmak adına aramızdaki mesafeyi kapatıp elini ağzıma kapamıştı, avuç içiyle dudaklarımı birbirine bastırıyordu.
"Bağırma. Eğer bizi duyuyorsa Gölge'nin öfkesini diriltirsin."
"Sikerim öfkesini." Hâlâ ağzımı kapıyordu ama ben dudaklarımı oynatabildiğim kadarıyla konuşmuştum fakat o anlamış gibi değildi.
Benim öfkeme karşı o şaşırtıcı şekilde gayet sakindi.
"Bak dinle beni. Bu duruma ben de çok karşıyım dediğim gibi elin adamı kafasına estiği için benim kardeşimi öldürdü. Bu siktiğimin olayları hergün benimde sinirimi bozuyor ama tek başıma hiçbir şeyi değiştiremem. Ayrıca şuan hayatın tehlikede, sunacağım anlaşmayı bir dinle belki işine yarayacak birşeydir."
Avucu hâlâ ağzımı kapatıyordu ve yakın zamanda da açacak gibi değildi.
Sabrımı koruyarak konuşmaya devam etmesini bekledim.
"Eğer dediklerimi dinleyip bağırmadan cevap vereceksen ağzını açacağım."
Cevap veremediğim için öylece yüzüne bakıyordum.
Sonunda ağzımı açma kararı verince avuç içini dudaklarımdan çekti.
"Sizene, ağız benim ağızım ister bağırarak cevap veririm ister sessiz cevap veririm bu sizi ilgilendirmez. Ayrıca tanımadığım bir adamın anlaşmasını niye kabul edeyim ben. Ne sanıyorsunuz kendinizi? Benim koruyucu meleğim falan mı? Ya da çakma mafya falan mısınız ya siz beyefendi?" Yine bağırarak konuşmuştum.
Derin bir iç çektikten sonra avuç içi tekrar dudaklarımı buldu. Ben ani haraketler yapıp kaçmaya çalıştığım için diğer kolunu da belime dolayıp beni kendine çekti.
Ne yapıyordu bu siktiğimin adamı?
Elimdeki çöp poşetini yere atıp belime dolanan kolundan kurtulmak adına bütün gücümle ona karşı geliyordum ama adam gram etkileniyor gibi durmuyordu. Bir elimle omuzuna art arda vururken diğer elimi de ağzımı kapayan elinin üzerine sarmıştım.
"Sakin olur musun artık?" O hâlâ koruduğu sabrıyla sakince konuşmuştu.
Ben durur muydum dudaklarımın üzerindeki eline tırnaklarımı geçirip, tırnaklarımla elinin üstünü çizmiştim. Tırnaklarım çok uzun sayılmazdı ama ince yara şeklinde bir iz bırakmıştım elinin üzerinde.
Çok kısık bir inleme dudaklarından kaçmıştı.
Oysaki tırnaklarımın onu acıtmayacağına adım kadar emindim.
Benim sert haraketime karşı ağzımı kapatan eli baskısını arttırdı.
Ağzımı kapatıyordu ama ben sesimin çıkabildiği kadar bağırmaya başlamıştım. Sesim çıkmıyordu tabii.
"Boşuna kendini yoruyorsun şuan." Dedi.
Parmakları da yanaklarıma yaptığı baskısını arttırınca çığlıklarımı yutup hırçın hareketlerimi kesmiştim.
Kısa bir an sonra sakinleştiğimi fark edince önce belimdeki kolunu sonra ağzımdaki elini yavaşça bedenimden çekti.
Elini ağzımdan çekince bakışları bir an yanaklarımda ve dudağımın çevresinde takılı kaldı.
Büyük ihtimalle elinin yaptığı baskıya kızarmış olan beyaz tenime bakıyordu.
"Ne anlaşması?" Dedim ağzımı kaparken debelendiğim için derin nefesler alırken.
"Sen benimle geleceksin, benim evimde benimle yaşayacaksın. Böyle yapacaksın ki katil senin peşindeyken benim sınırlarıma girsin ve onu bulabileyim. Bu durumda ikimizde kazanmış olacağız. Ben seni koruyacağım sen ise katili bir mıknatıs gibi bana çekeceksin." Dedi. Cümlesinin bitimiyle ellerimi belime koyup sanki az önce dünyanın en saçma şeyini söylemiş gibi bir ifadeyle ona baktım.
Sinirlerim gitgide daha da yükselmeye başlamıştı bunu hissediyordum.
Hissettiğim öfke vücudumdaki kanı yüzüme yollayıp suratımın kızarmasına sebep olurken ben konuşmadan önce derin bir nefes aldım.
"Beyefendi siz ne saçmalıyorsunuz ya!? Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu sizin? Daha adınızı bile bilmiyorum siz bana gelmişsiniz benimle yaşa kendini katili bulmak için kullandırt diyorsunuz. Ayrıca buraya gelirken dediniz ki ben yanındayken katil sana bir şey yapamaz. Bu saçmalığa bir son verin çünkü böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceğim!" Ses tonum yine hissettiğim öfkeyle istemsizce yükselmişti.
"Bak beni anlamıyorsun herhalde. Hayatın tehlikede ve seni kurtarmaya çalışıyorum sakince düşünür müsün lütfen?" Onunda öfkesi dirilmeye başlamıştı.
"Bunun sakince düşünülecek bir yanı yok beyefendi." Diyip arkamı dönüp evimin yönüne doğru ilerlemeye başladım.
Adımlarım kısa sürmüştü çünkü dördüncü adımımda kolumu saran sıcak bir el hissetmiştim.
Eliyle beni kolumdan kendine doğru döndürdükten sonra bana bir kart uzatırken,
"Bu benim kartvizitim eğer fikrin değişirse ararsın." dedi.
Somurtan öfkeli ifademle bir ona birde karta baktım. Daha sonra hiçbir şey söylemeden kartı sertçe elinden çekip aldım ve yürümeye devam ettim. Fikrim değişmeyecekti sadece sussun diye almıştım.
Bu sefer beni durduran sıcak bir el olmamıştı ama arkamdan baktığını hissediyordum.
Sunduğu anlaşma, saçmalığın daniskasıydı kabul etmeme ihtimal bile yoktu.
Hava neredeyse zifiri karanlık olmuştu, bu durum kanlı ayı kırmızısını daha da belirginleştirmişti.
Evden çıktığımda fark ettiğim ve güzelliğiyle beni büyüleyen ay, şuan benim sonum olmuştu.
Kendimi korkmuş ya da üzgün hissetmiyordum sadece hâlâ öfke kırıntıları vardı.
Ne kadar şansız ve bahtsız biri olsamda böyle konularda sanki bedenimin etrafında bir koruma kalkanı varmış gibi hissediyordum. Her zaman bir güç tarafından korunuyormuş gibi hissediyordum.
Belki de bu yüzden doğumum sırasında ölen kişi ben değildim de annemdi.
Ya da belki de bu yüzden 17 yaşımda yaptığımız kaza sonucu ölen ben değildim de babamdı.
Bu güç iyi değildi. Bütün ailemi benden almıştı. Tabii gerçekten böyle bir güç tarafından korunuyorsam.
Birden esen soğuk rüzgar dalıp gittiğim ay manzarasından beni kurtaran şey olmuştu.
Hava iyice karardığı için doğal olarak soğumuştu da. Üzerimde bakışlar hissediyordum. Etrafıma bakındım fakat boş sokakta benden başka kimse yoktu.
Koşar adımlarla apartmanımın önüne geldim, kapıdaki kilide şifreyi girdikten sonra hızlıca apartmana girdim ve asansöre binip dairemin olduğu kat olan 5. katın tuşuna bastım.
Aslında 5 benim uğursuz sayımdı hatta bu yüzden bu evi tutmak istememiştim ama başka bir seçeneğim yoktu. Ben böyle şeyler konusunda çok hassastım ve çokta önem verirdim.
Asansör 5. katta durduğunda indip ve sağa dönüp direkt dairemin önüne geldim.
Anahtarımı cebimden çıkartacakken bütün bedenimin donduğunu ve beynimin bugün ikinci kez düşünmeyi bıraktığını hissettim.
Kapımın önünde Gölge imzalı bir çiçek duruyordu.
Eğilip yerden çiçek buketini kollarımın arasına aldım ve içindeki not kağıdını çıkardım.
“Her bahar açan çiçekler hayatı müjdelerdi; ama bazı kalpler vardır ki içlerinde yalnızca ölüm çiçeklerini yetiştirir. Fakat ne biz çiçeklerin açtığı bir bahardayız ne de senin kalbinde ölüm çiçekleri yetişiyor. Ölmek için fazla güzelsin ama bir kez gözüme iliştin, artık kaçışın yok bebeğim. Sevgilerle Gölge" yazıyordu kağıtta. Bedenim hissetiğim şokla buz kesilmişti. Takım elbiseli adam haklıymış gerçekten sıradaki kurbanı benmişim.
Bedenimi saran ve beni koruduğunu hissettiğim o gücün parçalara ayrılarak etrafımı terk ettiğini hissettim. Çok savunmasızdım şuan.
Ayrıca bu bukette dikkatimi çeken farklı bir şey daha vardı.
Çiçek olarak bana Japon ve Çin efsanelerinde "Ölüm çiçeği" olarak anılan Kırmızı Örümcek Zambağını yollamıştı. Japon ve Çin efsanelerine göre bu çiçek mezarlık yakınlarında yetiştiği için halk arasında, ruhlar öteki dünyaya geçerken bu çiçeklerin arasından geçer diye anılıyordu. Bu bilgiyi abimin eşinden öğrenmiştim. Tanrının bile unuttuğu bu şehirde bu çiçeği nereden bulmuştu bu katil?
Gölge bana bu çiçeği yolladıysa evimin adresini biliyordu ve beni öldürmesi pekte zor olmayacaktı.
Şuan gerçekten şıçmıştım.
Her an ölebilirdim. Ölüm resmen başucumdaydı.
Ne yapacağımı bilemezken cebime attığım takım elbiseli adamın kartvizitini çıkardım.
İsmi Koral Asi Mirzanlı'ymış.
Birde telefon numarası yazıyordu.
Kartviziti ve Gölge'nin notunu cebime atıp anahtarlarımı cebimden çıkardım. Çiçeği almamıştım, kapının önüne bırakacaktım. Kapının kilidini açıp eve girdim ve ardımdan iki kez alttan iki kez üstten olacak şekilde kapımı kilitledim.
Hızlı adımlarla salona geçip hem notu hemde kartviziti cebimden çıkarttım.
Evdeki sessizlik beni geriyordu. İçimde, her an bir yerden Gölge'nin çıkacağı korkusu vardı. Koltuğun altından çıkabilirdi, yatak odamdan çıkabilirdi, dolaplarımın birinden çıkabilirdi. Her yerden çıkabilirdi.
Kimsem olmadığı için aklıma Koral'ı aramaktan başka bir fikir gelmiyordu. Dışarı çıkarken salonda unutmuş olduğum telefonu alıp numarayı girdim.
Birkaç çalıştan sonra Koral'ın sesinden farklı bir erkek ses duydum.
"Buyurun size nasıl yardımcı olabilirim?" Dedi telefonun diğer ucundaki erkek sesi.
"Koral Beyle görüşebilir miyim?"
"Tabii bir bakayım müsait mi diye. Adınızı alabilir miyim lütfen?"
"Melek Yıldıran"
"Tabii Melek hanım, hemen sizi Koral Beyle görüştüreceğim."
Can sıkıcı bir bekletme şarkısı çalmaya başlamıştı.
Bekletme şarkısıyla geçen kısa bir süreden sonra telefonun diğer ucundan Koral'ın sesini duydum.
"Buyurun?" Bugün duyduğum rahat ses tonu yerini ciddi ses tonuna bırakmıştı. Arkadan korna sesleri geliyordu.
Arabada mıydı bu adam?
"Rahatsız ettiğim için özür dilerim ben bugün anlaşma yapmaya çalıştığın kadın, Melek. Gölge bana ölüm çiçeği anlamına gelen bir buket ve not yollamış. Dairemin kapısına bırakmıştı. Nereden öğrendi benim adresimi?"
Öfkeli, derin bir nefesi ciğerlerine çektiğini duydum ardından kornaya bastı.
"Siktir. Notta ne diyordu?" Ses tonu artık ciddi değildi ama gergindi.
"Her bahar açan çiçekler hayatı müjdelerdi; ama bazı kalpler vardır ki içlerinde yalnızca ölüm çiçeklerini yetiştirir. Fakat ne biz çiçeklerin açtığı bir bahardayız ne de senin kalbinde ölüm çiçekleri yetişiyor. Ölmek için fazla güzelsin ama bir kez gözüme iliştin artık, kaçışın yok bebeğim. Sevgilerle Gölge, diyor. Ev adresimi nereden buldu diye sordum ama sen görmezden geldin o sorumu."
"Sorunu görmezden gelmedim ikinci plana attım sadece. Bak, artık anlaşmayı kabul etmek zorundasın hayatın tehlikede. Yoksa zaten anlaşmayı kabul etmek için mi aradın beni?"
Gerçekten ben ne diye aramıştım bu adamı?
Anlaşmayı kabul edemezdim. Bu şehirde kimseye güvenemezdim, böyle olayların içinde şans eseri karşılaştığım bir adama bu kadar kolay güvenemezdim. Benim kadar şansız biri için şans eseri karşılaşma diye bir şey olabileceğine inanmıyordum. Olaylar her an benim aleyhime dönebilirdi. Ki zaten olaylar oldukça benim aleyhimeydi.
"Hayır anlaşmayı kabul etmek için aramadım." Dedim tereddütlü çıkan sesimle.
"Niye aradın peki o zaman?"
Bir an susup düşündüm. Mantıklı bir açıklamam yoktu. Ne diyecektim ki?
"Gölge'nin ev adresimi bulup, evime ölüm çiçeğiyle bir not gönderdiğini söylemek için. Her an bir odadan çıkıp beni öldürebilir."
"Gölge'nin tarzı öyle değildir merak etme. Evinden çıkmaz. Sen evden çıktığında ölebilirsin ama."
Bu katil cidden delirmişti. Psikiyatriye falan gitmeliydi. Zihinsel problemleri vardı.
"Yani? Ne yapacağım ben? Kendimi eve kilitleyip hiç çıkmayacak mıyım?"
"Hiç çıkmazsan evinde öldürür."
Kafam karışıyordu bu yüzden kaşlarımı çattım.
"Hani evimde öldürmezdi?"
"Çıkmazsan öldürür." Çok kısa ve net cevaplar veriyordu ama ben anlamlandıramıyordum.
"Çok mantıksız. Ne diye katil olmuştu ki? Amacı ne bunun?"
Yine sabır dilercesine içine çektiği derin nefesi duydum.
"Onu bizde bilmiyoruz işte. Bilsek sence hâlâ bununla uğraşıyor olur muyduk."
"Beni azarlayacaksan telefonu kapatıyorum." Dedim tehtid edercesine.
"Benim azarlamamla birşey olmaz. Beni dinlemezsen canından olacaksın." Hattın diğer ucundan ani ve sert bir fren sesi yankılandı. Ardından tekerleklerin yere sürtünme sesi yankılandı.
Fren sesini duymazdan gelerek derin bir iç çektim.
"Seni dinlemiyor değilim. Duyduklarım mantıklı değil. Yaptığın plan çok saçma. Neymiş seninle yaşayacakmışım, sen beni korurken ben katili üzerimize çekecekmişim. Nesin sen mafya falan mı?" Dedim alayla.
Bir silahın patladığını duydum. Silah. Patlama.
Bu adam tam olarak nasıl bir olayın ortasındaydı ve neden böyle bir ortamda benimle konuşuyordu?
İlk patlama sesinden sonra bir tane daha duydum. Ardından bir tane daha. Son kez silah sesi kulaklarımı doldurduktan sonra Koral'ın gülme sesi, kulaklarımdaki silah sesinin izlerini sildi.
"Eh, biraz öyle gibiyim." Diyerek alayla ekledi.
Bir katil, bir mafya. Ben ne diye sürekli böyleleriyle karşılaşıyordum?
"Neyse, konumuz o değil şuanda. Ben ne yapacağım?"
"Anlaşmamı kabul etmek her zaman bir seçenek."
"Çok saçma bir seçenek."
"Yanılıyorsun. Gerçekten Gölge'yi tuzağa düşürebileceğimiz tek plan bu. Hem eğer sen benimle kalmaya başlarsan beni de kurbanı olarak seçecek. Ve tabii ki iki kurban bir kurbandan daha kârlıdır. Bu yüzden ağımıza düşecek."
Sakinleşmem lazımdı. Sinirim her saniye daha da artıyordu.
"Peki, ben neden bir katilin cirit attığı şehirde, hayatımda ilk kez, daha bugün tanıştığımbir adamın teklifini kabul edeyim?"
Kasıtlı olarak bir an sustu ve sonra cıklayarak sessizliği kırdı.
"Başka pek bir seçeneğin yok gibi de ondan."
Bir yandan haklı olabileceğini düşünüyordum.
Polise haber verebilirdim aslında.
Sadece bu şehirde değil genel olarak hayatımda kimsem yoktu. Bir abim vardı fakat o kendi kurduğu ailesiyle ilgilenmekten kardeşini unutmuş bir durumdaydı. Kendi başıma bir şekilde hayatta kalabilir miydim ki?
Eğer gerçekten Koral'ın dediği gibi, bu katil gözüne kestirdiği her kurbanını öldürüyorsa benim elinden kaçma ihtimalim yoktu.
Biz hâlâ aramadayken ben zihnimdeki düşünceleri tartıyordum.
Ben zihnimin sessizliğinde kaybolurken Koral'ın hattından araba sesleri gelmeye devam ediyordu.
"Başka seçeneğim yoksa, bende yeni bir seçenek yaratırım kendime." Diyip sessizliğimi böldüm ve ardından aramayı sonlandırdım.
Rastgele, bana teklif sunan bir adama hemen inanmamalıydım.
Hayatta kalmam gerekirdi. İntihar edemeyeceğimden, ölmekten korktuğumdan falan değil ya da yaşamak için elle tutulur bir sebebim olduğundan da değil. Benim annem beni doğururken ölmüştü. Ben yaşayayım diye ölmüştü. Benim doğumum için ölmüş bir annem varken, tanrı canımı alana kadar intihar edemezdim, birinin canımı almasına izin veremezdim. Anneme bunu yapamazdım.
Ne kadar kendisiyle hiç tanışma şansına sahip olamamış olsam da o, tanışma şansına sahip bile olamadığı kızı için ölmüştü. Bunu öğrendiğim günden beri içimdeki vicdan azabı git gide artıyordu.
Asla ama asla bu kadar çabuk pes edip ölmeyecektim.
Gerekirse Gölge'yi öldürürdüm ama ben ölmezdim.
Birinin asabadaki bu kuralları yıkması geriyordu. Biraz zor olacaktı ama imkansız değildi.
Zoru hallederdim, imkansızı zaten halletmiştim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…