4. bölüm / 5
KAN ve MÜHÜRBölüm 4
Bölümler 5Şu an: Bölüm 4
- 1 BÖLÜM 12.474 kelime
- 2 Bölüm 21.250 kelime
- 3 Bölüm 31.383 kelime
- 4 Bölüm 41.587 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm 52.123 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Maeron gittikten sonra bir süre daha olduğum yerde kalıp odaya baktım. Duvardaki rafa bizden önce gelenlerin bıraktığı eşyalar sıralanmıştı. Abime ait olduğundan emin olduğum kalemse rafın en sol köşesinden bana göz kırpıyordu. İç çekerek odaları dolaşmaya başladım. Aeden ve Leya, Brownen’ın yanındaki odayı seçmişti. Kath’le ben ise daha küçük bir odaya yerleşmiştik. En azından kalenin dış geçitlerine bakanlardan birini kapabilmiştik. Önündeki küçük balkondan aşağı ve yukarı uzanan taş basamaklar kalenin istediğimiz yerine gitmemize olanak sağlıyordu. Luke’un payına düşense Alysone’la aynı odaydı. Zavallı Luke…
Odalarımıza yerleşip üzerimizdeki lanet kıyafetlerden kurtulduğumuzda nihayet biraz olsun rahatlayacağımı sanmıştım.
Yanılmışım.
Aeden dinlenmemize fırsat bile vermeden hepimizi yuvarlak masanın etrafında topladı.
“Arenada dikkatli olmalısınız. Orası sıcak bir karşılama töreni değil. Orada bulunan herkes kimin av, kimin avcı olduğunu anlamaya çalışacak. Geçen avda, müsabakalardan sonra onarılması gereken ilk mühür Arlen’inki oldu. Güçsüz görünürseniz Arlen’in mührünü besleyecek kan size ait olur.”
Diğer on bir mühür için avlayacağımız yaratıkların kanı yeterliydi. Vaeller, yaratıklardan alınan gücü kullanarak mühürleri yenileyecekti. Ancak savaş tanrıçası Arlen’in avı bizdik. Zamanı geldiğinde de hayatımız için savaşacaktık.
“Geçen avda Melior’un verdiği gücün bazı yaraları iyileştirmeye yetmediğini acı bir şekilde hatırladık. Hatta bazen sahibini dahi kurtaramadığını da…” Brownen konuşurken bakışları masanın karşısından üzerime uzanıyordu. “Arlen’in mührü bu sefer bir Melioryalı’nın kanı ile onarılmayacak.”
Sözlerinin ardından odayı sessizlik bürüdü. On iki yıl önce aynı yerden yara almış en sevdiklerimizi Arlen’e kurban etmiştik. Onlara neler olduğunu bilememek, belki de en kötüsüydü.
Alysone sessizliği bozdu. “Vargorların Eshvaryalılar’dan yardım aldığına dair söylentiler duydum. Geçen avdan beri de aralarının fazlasıyla iyi olduğu söyleniyor. Birbirlerine neden bu kadar yaklaştıklarını bilmiyorum ama gözümüz onların da üzerlerinde olsun.”
Leya, Alysone’a katılarak kafasını salladı. “Prens Logan ile Kaelan iki ülke arasındaki ticaret anlaşmaları yüzünden sık sık bir araya geliyor. İyi dost olduklarını duymuştum.”
“Ne kadar dost olduklarını göreceğiz,” dedi Brownen. “Şimdilik bildiğimiz tek şey, kimseye güvenmememiz gerektiği.”
Avda yaşanabilecekleri Aeden’dan yüzüncü kez dinledikten sonra kapı çaldı. Vakit gelmişti. Maeron, Kuzey Meydanındaki kutlamaların başlamak üzere olduğunu haber verdi. Merdivenlere yönelmeden önce belimizdeki kılıçları işaret etti. “Müsabakalar dostça yapılacak, üzerinizdeki silahlara ihtiyacınız olmayacak.”
Aeden homurdanarak karşı çıktı. “Müsabakaların dostça olması etrafımızdakilerin düşmanımız olduğunu değiştirmiyor.”
Maeron kafasını iki yana salladı. “Baş vael Ghelies bundan hiç hoşlanmayacak.”
***
Kuzey meydanına yaklaştıkça çevredeki uğultu da artıyordu. Etraf tahminimden de kalabalıktı. Her krallıktan yedi kişi gelmesine rağmen hepimiz bir araya gelince sanki sayı artmış gibi gözüküyordu.
Arenanın çevresine uzun masalar kurulmuş, üzerleri yemeklerle doldurulmuştu. Buharı tüten etler, baharatlı sebzeler, bal ile tatlandırılmış ekmekler… Maeron bizim için hazırlanan yeri işaret ettikten sonra diğer vaellerin yanına ilerledi.
Masaya yaklaştıkça yükselen yemek kokusu aklımı birazdan yapılacak müsabakadan uzaklaştırmayı başarmıştı. Masadaki kuru üzüm kaplı ekmeklerden birine elimi uzattığımda arkamızdan tanıdık bir ses yükseldi.
“Prens Brownen.”
Asterya’dan General Shaw’ın kızı Emelie arkamızdan sesleniyordu. “Sizi burada gördüğüme sevindim,” dedikten sonra tuhaf bir bakışla bana baktı. “Seni burada göreceğimi sanmıyordum Isobel.”
Zorla gülümsemeye çalışsam da yüz kaslarım bunu reddetti. Oldum olası bu kıza kanım ısınmamıştı. Kendisini ülkeler arasındaki anlaşma zamanı dışında görmesem de gördüğüm birkaç günlük süre fazlasıyla yetiyordu.
“Ben de senin burada olacağını bilmiyordum,” dedim.
Emelie'nin bakışları yeniden Brownen'a döndü. “Prens Brownen, umarım görevler sırasında konuşacak daha fazla vaktimiz olur. Son görüşmemiz pek kısa sürmüştü. İki krallık arasındaki ilişkilerin güçlenmesinden oldukça memnunuz,” dedi.
Brownen, nezaket gereği hafifçe gülümsedi. “Öyle umuyorum. Asterya’nın dostluğu bizim için de önemli.”
Emelie başıyla Brownen’ı selamladıktan sonra “Arenada bol şans,” diyerek Prenses Florentia’nın yanına döndü.
“Biraz daha sıcakkanlı olabilirdin. En azından anlaşmanın hatırına…” dedi Brownen.
“İnan bana elimden gelenin en iyisini yaptım.”
Bir prens diğer krallıktan güç taşıyan biri ile evlenemezdi ancak ülkeler arasındaki anlaşmaları güçlendirmek için yönetime yakın biriyle evlenmek oldukça mantıklı bir hareketti. Emelie de Brownen’ın tam olarak bunu yapmasını umuyordu.
Yemek masasına oturup az önce bıraktığım ekmeği yemeye başlasam da bakışlarım istemsizce iki masa ilerdeki Emelie’ye kayıyordu. Kısacık sürede sinirlerimi bozmayı başarmıştı. Kath koluyla beni dürtene kadar da bakışlarımı üzerinden çekememiştim.
“Kıza dik dik bakmayı kes,” dedikten sonra Kath’in gözlerini kısıldı, sessizce “Yoksa Prens Brownen’ı mı kıskanıyorsun?” diye sordu.
“Hayır.”
Cevabımla Kath hınzırca gülümsedi. Bana inanmamıştı. “Onu kıskanmıyorum,” dedim kelimelerimi bastırarak. Hissettiğim şey kıskançlık değildi. Sadece Emelie’yi sevmiyordum hepsi bu. Yoksa Brownen’ın ona karşı bir ilgisi olmadığından emindim.
“Aranızda küçük çocuklar gibi mırıldanmayı kesin de müsabakalar başlamadan şunun tadına bir bakın.” Luke konuşmamızı sonlandırıp metal kaptaki güveci bize doğru uzatmıştı. İtiraz edecek hâlim yoktu; kaşığı elime alıp güveçten bir lokma aldım. Arenaya çıkacaksak, gücümüzü toplamamız gerekirdi.
***
Yemek faslı bittiğinde Ghelies hepimizi arenaya davet etti. Arena, toprağın oyulmasıyla oluşturulmuştu; müsabaka alanı zeminden birkaç basamak aşağıda kalıyordu. Taş merdivenlere oturup Ghelies’in talimatlarını beklemeye başladık.
Tam karşımıza Krovyalılar geçmişti. İri cüsseleriyle onları diğer krallıklardan ayırt etmek kolaydı. Beyaza çalan sarı saçları, güneşte yanmış tenleri… İçlerinden biriyle eşleşirsem buradan en az birkaç kırık kemikle ayrılacağımdan emindim.
Ghelies kuralları birer birer sıralarken sessizce dinliyor, ne yapacağımı bilemeden parmaklarımı oynatıyordum. Birazdan karşıma çıkacak kişiyi düşünmek bile midemi düğümlemeye yetiyordu.
Rakibini öldürmek yasaktı. Kılıç ve hançer gibi silahlar da… Buna rağmen biri rakibini öldürmeye kalkışırsa Ghelies müdahale edip sihir kullanmak zorunda kalacağından bahsetti. Son olarak her krallıktan iki kişinin seçileceğini açıkladı.
İki kişi…
Sayı düşündüğümden az olsa da bundan kaçamayacağımı fısıldayan sesi susturmaya yetmemişti. Ghelies elindeki listeyi açtı ve ilk şanslıları arenaya çağırdı.
İzlediğimiz birkaç müsabaka oldukça sorunsuz geçti. Sıra bize geldiğindeyse ilk çağrılan Kath oldu. Karşısına ise Eshvarya’dan Jack diye birisi çıktı. Koyu kızıl saçları ona baktığımda ilk dikkatimi çeken şeydi. Adeta tanrı Eshvar’ın vücut bulmuş haliydi. Keskin çene hattı, belirgin elmacık kemikleri ve insanın gözlerini kaçırmasını zorlaştıran yeşil renk gözleri... Kaşının üzerinden başlayıp elmacık kemiğine kadar inen yara izi ise onu heykellerden ayıran tek kusurdu.
Kath ilk hamlesini yapmak için öne çıktığında hâlâ Jack’e bakıyordum. Omuzları gevşekti, hareketleri ise gösterişten uzaktı. Kath’i ilk turda yere serdiğinde etraftaki fısıltılar arttı. Arenadaki tüm kızların hayranlıkla onu izlediğini fark etmek zor değildi. O ise bütün dikkatini Kath’in hamlelerine vermişti.
Kath kötü bir başlangıç yapmış olsa da ikinci turda işleri lehine çevirmeyi başardı. Üçüncü turu da kazandığında Jack’i yenmesine bizden başka sevinen olmadı.
Kath’in ardından sıra ikinci kişiye gelmişti. Baş vael Ghelies seçilen listesine baktıktan sonra ismimi anons ettiğinde kalbim yerinden çıkmak üzereydi. Kime karşı savaşacağımı söylediğindeyse sanki zaman durmuştu.
“Meliorlu Isobel Vargorya’dan Kaelan’a karşı.”
Kahretsin.
Anonsla birlikte kafamı sol tarafımızdaki Vargoryalılara çevirdim. Gülüyorlardı. Kaelan alaycı bir gülümseme ile yüzüme baktı. Beni alt etmesinin birkaç dakikadan uzun sürmeyeceğini bilmenin rahatlığını bakışlarından okuyabiliyordum.
“En azından Krovyalılar’dan birine denk gelmedim,” diyerek kendimi avutmaya çalışsam da birazdan kemiklerim yerine onurum parçalara ayrılacaktı.
Arenaya yürümek üzereyken Brownen elimden tuttu. Beni kendine doğru çekerek “Canını acıtmak için oynayacak. Sana zarar vermesine izin vermeden beyaz bayrağı çek,” diye fısıldadı.
Beyaz bayrağı çekmek demek tüm krallıkların gözünde küçük düşmek, av da hepsini karşımıza alma riski demekti. Bunu yapamazdım. Özellikle de bir Vargoryalı’ya karşı pes edemezdim.
Arenaya çıktığımda zihnimde yıllar içinde Brownen’dan defalarca işittiğim cümleler yankılanıyordu. Her zaman ilk işimin karşımdakinin zayıf noktasını bulmak olduğunu söylerdi. Kaelan’a baktım. Zayıf noktasını nasıl bulacağım konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Kılıç kullanmada usta olduğunu duymuştum. Gerçi duymamış olsam bile anlamak zor değildi. Geniş omuzları ve sıkı kolları onu ele veriyordu. En azından kılıcının elinden alınması, onu alıştığı kadar tehlikeli kılmayacaktı. Ben daha onun zayıf noktasını bulamadan Ghelies tokmağını gonga değdirdi. Dövüş başlamıştı.
Birkaç saniye sonra kendimi gökyüzüne bakarken buldum. Göz açıp kapayıncaya kadar beni yere sermişti. Hamlesinin nereden geldiğini bile görememiştim. Biri gitti, kaldı iki tur.
Kaelan’a baktım. Yüzündeki o itici gülümseme daha da genişlemişti. Bakışlarım üzerinde gezinirken, hafifçe aralanmış yakasının altındaki yeni iyileşmeye başlayan yanık izini fark ettim.
Acaba yarasını Lechcliff’te mi almıştı? Vargor hanedanı daha önceki çatışmaların hiçbirine bizzat katılmamışken bu kez neden farklıydı? Belki de yara sandığım kadar yeni değildi. Hayır, öyle görünmüyordu. Üstelik Brownen’ın therynlerden bahsettiği o konuşma... Yoksa theryni kontrol etmek için mi oradaydı?
Aklım birbirine tutunmayan düşüncelerle doldu. Düşüncelerimi toparlamaya çalıştıkça başka bir ihtimal beliriyordu. Birbirinden kopuk parçaları bir araya getirmeye uğraşıyor, sonra hangisinin nereden geldiğini unutuyordum.
“Ayağa kalk, hadi!” Arkamdan gelen Aeden’ın sesiyle düşüncelerim dağıldı. Acıyla doğrulup ayağa kalktım.
İkinci turda da saldırmak için bir saniye bile beklemedi. Sola kayarak ilk yumruğundan sıyrıldım. Ancak ikincisi doğrudan göğsüme geldi ve bir anlığına nefesimi kesti. O adrenalinle olanca gücümle kasıklarına doğru bir tekme attım. Birkaç adım geriye doğru sendelese de yere düşmedi. Hiç vakit kaybetmeden sağ yumruğumu suratına doğru savurdum. Yumruğum yüzüne bile değemeden elimi havada yakaladı. Elim avcunun içinde kaybolmuştu. Parmaklarını sıktığı an elimi kırması içten bile değildi. Yeniden tekme atıp elinden kurtulmaya çalıştım. Ancak buna hazırlıklıydı. Tuttuğu elimi sırtıma dayayarak beni döndürdü. Artık hamle yapmamın imkânı yoktu. Nefesini ensemde hissedebiliyordum. Her geçen saniye kolumu biraz daha yukarı çekiyor çektiğim acıyı katlıyordu.
“Pes et” diye fısıldadı kulağıma “Eğer biraz daha direnmeye çalışırsan seni Brownen bile iyileştiremeyecek.”
“İsteğini yap. Kolumu kır… Yine de pes etmeyeceğim.”
“Güçsüzsün ama cesursun,” dedikten sonra kolumu biraz gevşetti. Bir anlığına beni bıraktığını sanıp rahat bir nefes aldım. Ancak o omzumu yerinden çıkartana kadar durmadı. Acı ile yere kıvrıldığımda ikinci turu da kaybetmiştim.
Benim yerden kalkmamı bile beklemeden kazanan olarak adını anons ettiler. Vargoryalılar adını haykırıp tezahürat ediyorlardı. Bizimkilere doğru baktım. Sonuca şaşırmamışlardı ancak hüzünlerini anlayabiliyordum. Brownen ona baktığımı fak edince yüzüne bir tebessüm iliştirdi. “Sorun değil.” diye mırıldandı. En azından öyle dediğini umuyorum. Dudaklarını düzgün okuyamayacak kadar canım yanıyordu.
Ayağa kalktığımda Kaelan önüme dikildi. Benimle dalga geçmesini beklerken tüm ciddiyetiyle bana baktı. “Hayatta kalmak istiyorsan av başlamadan buradan git. Arkana bile bakmadan kaç. Çünkü av sırasında hiçbir Melioryalıya şimdiki gibi merhamet etmeyeceğim.”
Kaelan’ın yanından ayrılıp bizimkilere doğru yürüdüm. Brownen hemen yanıma gelip omzuma baktı.
“İyi misin?”
“İyiyim,” dedim, omzumu oynatmayı deneyerek. Sesim düşündüğümden daha zayıf çıkmıştı.
Brownen bir şey söylemeden beni süzdü. Yanında duran Alysone’a baktığımda ise gözlerindeki öfkeyi gördüm. Aeden’ın bakışları ise daha da sertti. Gözlerini üzerimden ayırmadan bekledi.
“Kendini hedef haline getirdiğin için teşekkürler.”
Bölüm etkileşimi
