KAN ve MÜHÜR kitap kapağı

1. bölüm / 5

KAN ve MÜHÜR

BÖLÜM 1

Vaveyla Yazarı: Aylin Naz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: BÖLÜM 1

Daha güçlü vur, Isobel!”
Brownen’ın sesi savaş salonunun taş duvarlarında yine yankılandı. “Beni yenmek istiyorsan daha güçlü vurmak zorundasın!”
İki elimle kavradığım kılıcı, başka bir şey söylemesine fırsat vermeden üzerine doğru savurdum. Hamleme zorlanmadan karşılık vererek kılıçlarımızı birbirine kilitledi. Dengede tuttuğu kılıcıyla saldırmak yerine ne kadar direnebileceğimi sınıyordu.
Ayaklarımı kaymamak için yere sabitledim. Üzerimdeki baskıyı kırmaya çalışsam da uyuşmaya başlayan kollarımın gücü buna yetmiyordu. Kılıcım yavaşça aşağı doğru eğilmeye başladığında ani bir kararla geri çekildim.
Brownen boşluğu biçerek saçlarımı sıyırdı. Dengesini kaybetmişti. Afallamasını fırsat bilerek omzuna doğru hamle yaptım. Karşılık verememiş ve zırhında bir kesik oluşmuştu.
Dudaklarında oluşan gülümsemeyi gizledi, “Beklediğimden çok daha iyi,” dedikten sonra nefesini toparlayıp yeniden pozisyon aldı. Vakit kaybetmeden de saldırıya geçti. Sağdan savurduğu kılıcı engellediğimde pes etmeden bir kez daha saldırdı. Aynı hamle ama daha hızlı. Karşılık vermek zor değildi ancak savunmada kalarak onu yenemezdim. Yeniden saldırmasına fırsat vermeden üzerine yürüdüm. Üçüncü ya da dördüncü darbemde alttan vurup kılıcını yana doğru savurdum. Ardından keskin çeliği doğrudan üzerine çevirdim.
Boğazını işaret eden kılıcımın ucu güçsüzleşmiş ellerimin arasında titriyordu. Gözlerime doğru baktıktan sonra kılıcını yere indirdi. “Bu sefer sen kazandın. Katharina seni eğitirken benden daha iyi bir iş çıkarmış.”
Geçtiğimiz iki ay boyunca Lechcliff ile saray arasında mekik dokuduğu için Brownen’ı neredeyse hiç görememiş çalışmalarımın çoğunu Kath ile yapmak zorunda kalmıştım.
Gülerek “Senin aksine bana karşı gücünü kullanmaktan hiç çekinmedi,” dedikten sonra sağ kolumdaki morluğu gösterdim. “Kemiklerimin daha fazla kırılmasını istemiyorsam savaşmayı öğrenmeliydim.”
Karşılık vermedi, dediklerimi duymamıştı bile. Düello bittiğinden beri omuzlarının üzerinden krala doğru bakıyordu. Yüzünde oluşan asıklıksa hiç de iyiye işaret değildi.
Kafamı kaldırıp taştan oyulmuş locaya doğru baktım. Kral başını hafifçe yana eğmiş, kusurlarımı bulmak istercesine gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Yüzündeki memnuniyetsiz ifadeyse günlerdir gördüğümün aynısıydı. Ağır hareketlerle ayağı kalktı. Yanındaki korumasına bir şeyler fısıldadıktan sonra locadan çıktı.
Başaramamıştım. Agror’a gitmek için son şansımı da kaybetmiştim. Kasılmaktan ağrıyan parmaklarım açıldı, kılıç elimden kayarak yere düştü. Beni boğmaya başlayan zırhı aceleyle üzerimden çıkardım. Nefes almaya ihtiyacım vardı. Arenadan çıkmak için hamle yaptığımda Brownen’ın sesi arkamdan yükseldi.
“Daha antrenman bitmedi.”
Adım bile atamadan durdum. “Ne anlamı var ki? Muhtemelen listeye başka birinin adını ekleyecek!” Sesimdeki öfkeyi gizlemeye çalışsam da yapamamıştım.
“Sadece Agror’a gitmek için mi bunca sıkıntıya katlandın?”
“Hayır ama sizinle orada olmam gerektiğini en iyi sen biliyorsun. Beni anladığını sanıyordum.”
Cevap vermeden birkaç adım ötedeki yay ve okları işaret etti. “Ben yokken nişan alma konusunda ne kadar geliştiğini merak ediyorum.”
Bıkkınlıkla yüzüne baktım. Hiçbir şey olmamış gibi antrenmana devam etmemi bekleyemezdi.
“Yoksa paslandığından mı korkuyorsun?”
Kafasına koymuştu, antrenmanı bitirmeden çıkmama izin vermeyecekti. Daha fazla itiraz etmeden işaret ettiği takımı aldım. Başarısız olduğum gerçeğini aklımdan çıkarıp en uzaktaki hedef tahtasının kırmızı noktasını gözüme kestirdim. Birbiri ardına attığım üç ok, kırmızı noktanın içinde yan yana sıralandı.
Brownen, hedeflere uzunca baktıktan sonra, “Fena değil. Yanına alabildiğince ok al. Belki bu sayede Agror’da hayatta kalabilirsin,” dedi.
Duyduklarımın gerçekliğinden emin olamıyordum. Yüzüne şaşkınlıkla bakarken konuşmaya devam etti. “Bu sabah karar verildi. Sen de geliyorsun.”
Agror’dan çağrı geldiğinden beri duymayı beklediğim cümleleri, bunun imkânsız olduğuna inandıktan sonra işitmiştim.
“Bunu neden daha önce söylemedin?” diye sordum heyecanlı ve sitemkar bir sesle.
“Eğer söylemiş olsaydım bu kadar iyi bir atışı göremezdim,” dedi gülümseyerek. Ancak o gülümsemenin ardındaki tereddüdü bakışlarından anlıyordum. Sakladığı bir şey vardı.
“Kralı nasıl ikna ettin?”
Sorumu duymazlıktan geldi. Yeni bir ok takımını alarak atış yapmaya başladı. Attığı her ok hedefi tam ortasından vuruyordu. Tıpkı abisi gibi doğuştan bir savaşçıydı. Son ok da hedefe ulaştığında dudakları keyifle yukarı kıvrıldı.
“Kabul etmek zorunda kaldı.”
Başka bir açıklama yapmadan elindeki yayı bir köşeye bırakarak pelerinini aldı. Giyinmek için zırhını çıkardığında omzunda açtığım yarayı daha net görebilmiştim. Tahmin ettiğimden daha derindi. Üzerindeki kıyafeti kana bulamıştı. Kendime engel olamayarak parmaklarımı yarasının üzerinde gezdirdim. Brownen hiçbir şey demeden beni izliyordu.
“Bunu yapmana gerek yoktu,” dedikten sonra elimi geri çektim. İçimden bir ses bilerek kaybettiğini fısıldıyordu.
Omuzundaki yaraya gülümseyerek baktığında kesik yer arkasında beyaz bir iz bırakarak kapanmaya başladı. Çok geçmeden iyileşerek onlarca yara izinden birine dönüştü. Arena kapısının açılmasıyla hızla yanından uzaklaştım. Gelen Aeden’dı. Brownen’ın önünde saygıyla eğildi.
“Prens Brownen, işinizi bölmek istemezdim ancak Kral ve General Frost sizi taht odasında bekliyor.”
Aeden, arenadan ayrılmadan Brownen’ı beklemeye başladı. Onun sağ koluydu, uzun zaman önce Brownen’a bağlılık yemini etmişti. Neşeli bir insan sayılmazdı ancak iyi sır tutar, fazla konuşmazdı. General Mueller ile Lechcliff’teki çatışmaya katıldığından beri de yüzündeki ciddi ifade kalıcı bir hal almıştı. Ancak bugün yüzü normalden de asıktı. Özellikle bakışları bana kaydığında gözlerinde sanki bir öfke vardı.
“Aeden sizle gelmem konusunda hiç memnun değil anlaşılan.” Dedim fısıldayarak.
“Sadece orada ilk günden öleceğinden korkuyor.”
Ölmemle ilgili bir sorunu olduğunu sanmıyordum. Hayatımı önemseyeceği kadar yakın olamamıştık hiçbir zaman. Brownen mor pelerinini üzerine geçirdi. Dağılmış kahve saçlarını elleriyle düzelttikten sonra sabırsızlanmaya başlayan Aeden’a döndü. “Neden çağırdıklarını biliyor musun?” diye sordu.
“Bu konuda bilgilendirilmedim ancak tahmin edebiliyorum.”
Kelimelerini vurgularken bakışlarını benden ayırmamıştı. Haklıydım, Agror’a onlarla gidecek olmamdan kesinlikle rahatsızdı ve hislerinde yalnız da değildi.
***
Arenadan çıktığımda serin rüzgâr yüzüme çarpıyordu. Neredeyse kurak geçen yazın ardından hava birkaç gün içinde insanı üşütecek kadar soğumuştu. Tüm yorgunluğuma rağmen adımlarımı hızlandırdım. Luke ve Kath'le antrenmandan sonra her zamanki gibi kış bahçesinde kızıl söğüt şarabı içmek için sözleşmiştik.
Bizden başka kimse oraya uğramazdı. Kraliçe Myrna öldüğünden beri de bakımsızdı. Bir zamanlar Meliordaki en güzel çiçeklerin yetiştiği yer, şimdi sarayın içinde unutulmuş camdan bir kulübeydi.
Yaklaştıkça Luke ve Kath'in fısıldamaları kulağıma gelmeye başladı. Aralık bıraktıkları kapıdan içeri girdim. Yerdeki birbirine dolanmış bitki köklerine takılmamaya çalışarak yanlarına ilerledim. Beni beklerken şişelerden birini çoktan yarılamışlardı.
Geldiğimi fark eden Luke, doldurduğu kadehi bana doğru uzattı. Kadehi dudaklarıma götürmeden önce ikisine baktım.
“Kral— Kral listeye adımı eklemiş. Agror'a ben de geliyorum.” Dedim kekeleyerek. Arenada olanların etkisini henüz üzerimden atamamıştım. Yüzlerinde küçük bir tebessüm belirdi. Fakat beklediğim şaşkınlığı göremedim.
Kath şarabından bir yudum aldı. “Biliyoruz,” dedi. Günlerdir kabul edilmem için benimle birlikte uğraşmış olmamıza rağmen sesinde ne heyecandan ne de sevinçten bir iz vardı.
Kaşlarımı çattım. “Biliyor muydunuz?” diye sordum.
Luke dudakları büzüp elini sarı saçlarına götürdü. Birkaç saniye ne diyeceğini bilemeden öylece durdu.
“Ben Aeden'la Brownen atışırken duydum,” dedi sonunda. “Sana söylemek istedim ancak Brownen, arenadaki işin bitene kadar susmamı söyledi.” Sözlerinin sonuna doğru sesi iyice alçalmıştı. Neden bu kadar çekindiğini anlamaya çalışarak Luke'a baktım. Kath ise daha fazla beklemeden araya girdi.
“Brownen generallerin onayını alıp listeye adını kendisi ekledi. Dün gece yarısı babamı ikna etmek için kapımıza geldi. Bugün de kralın seni arenada bir kez daha görmesini istedi.”
“Fikrinin değişeceğini sanmış.” Dedikten sonra durdum. “Başaramadım…Kral çalışmamın tamamını bile izlemedi.”
“Artık bunun bir önemi olduğunu sanmıyorum.” Kath haklıydı, krala rağmen gitmeme karar verilmişti.
“Bu Aeden’ın nefret dolu bakışlarını açıklıyor. Yetersiz gördüğü biri için Brownen’ın generallere ricada bulunmasını küçük düşürücü bulmuş olmalı.”
Kath baştan aşağı bana baktı. Arenada her gün gördüğüm yargılayıcı bakışla kaşlarını çattı. “Haklı olduğu yerler var Isobel. Eskisi kadar kötü olmasan da hâlâ bazı konularda zayıfsın. Özellikle yakın dövüşte…”
“Onunla aynı fikirdesin.”
“Aynı fikirde olsaydım seni eğitmek için günlerimi harcamazdım. Kaldı ki Aeden’ı endişelendirenin bu olduğu bile sanmıyorum. Agrordan döndüğümüzde -eğer dönebilirsek- Brownen’ın katlanacağı sorunları bir düşün. Kral burada kalmasına izin vermez.”
Endişeli gözlerini üzerimden çekip kadehine dikti. “Sadece o da değil, destek veren generaller de bundan payını alacaktır.”
“General Mueller Brownen’a destek mi verdi?”
“Ben de en az senin kadar şaşkınım. Hatta Brownen onu ikna etmek için çabalamadı bile. Lechcliff’ten döndüğünden beri onda bir gariplik var. Bir şey anlatmıyor ancak…” Kath cümlesini bile tamamlayamadan derin bir iç çekti. “Sadece bu durumun sürgünle sonuçlanmasından korkuyorum.”
“Kimlerin Brownen’a arka çıktığını biliyor musun?” diye sorarak araya girdi Luke.
“Hayır. Neden?”
“Babamın gönderilmesi hiç de fena olmaz.”
Duyduklarıyla Kath’in yüzünde bir tebessüm belirdi. General Harrison’dan kurtulma düşüncesi bile insanı rahatlatıyordu. Akademideki görevler sırasında bize az eziyet etmemişti.
Kafamı kötü düşüncelerden arındırmak istercesine iki yana salladım. “Kimse sürgüne gönderilmeyecek. Kral bunu bir anlığına bile başkaldırı olarak görseydi, ceza vermek için Agror'a gitmemizi bile beklemezdi.”
Luke duyduklarından sonra omzunu silkti. “Belki de orada öleceğimizi düşündüğünden gerek görmemiştir.”
Ortam bir anda sözleriyle buz kesti. Günlerdir yaşadığı sıkıntıyı şarabın verdiği umursamazlığa gömdüğünden aklına ilk geleni söylüyordu.
“Ne var? Ölebileceğimizi ilk defa duymuş gibi bakmayın bana,” dedikten sonra şişede kalanı kadehine bile doldurmadan kafasına dikti. “Neden gelmek istediğini hiç anlamıyorum. Eğer bana seçme şansı verilseydi Agror’a adım bile atmazdım.”
“Sadece anlamlı bir şeyler yapmak istiyorum.” Dedikten sonra duraksadım. Birden abisinin göreve gidişini seyreden on iki yıl önceki küçük kız çocuğuna dönüşmüştüm. Veda ederken geri döneceğine dair abisinden söz almış ve zamanı geldiğinde korkmadan aynı göreve gideceğine söz vermiş olan kıza…
“Melior’a karşı kendimi borçlu hissediyorum. Savaş akademisine katılırken şimdiye kadar en azından birkaç savaşa katılırım diye umuyordum ancak—”
Sözlerimi tamamlamama fırsat bile vermeden “Wesrhill savaşına katılmıştık.” Diye itiraz etti Luke. İki yıl önce Wesrhill’de geçirdiğimiz bir haftalık eğitimi hâlâ savaş deneyimi olarak adlandırması karşında bıkkınlıkla iç çektim.
“Ben çadırdan bile çıkamadan sadece harita inceledim. Sen ise gönderildiğin taburda sadece iki gün kaldın.”
“Üç gün… Üç gün demek daha doğru olur. Sıhhiye çadırına anca öğleden sonra vardım.”
Kath küçümseyici bir gülümsemeyle baktı. “Sadece bir sıyrıktı Luke. Kumaş parçası sarsan yeterdi.”
“Kapanması üç hafta sürecek kadar derindi.”
Luke, ilk yarasını Wesrhill’de omzundan okla vurulduğunda almıştı. Ben onu gördüğümde kolu çoktan sargılıydı. Abarttığını bilsem de Kath’in küçümsediği kadar önemsiz olmadığından emindim.
Kath duyduklarına gözlerini devirerek karşılık verdi. “İyi ki Brownen bizimle geliyor. Ufak yaralarınla orada mızmızlanmanı çekmek zorunda kalmayacağız.”
Tanrıça Melior’un emanetine güveniyordu. Aslında ava giden tüm askerler yaralarını iyileştirmesi için ona güveniyordu.
Gecenin kalanında Agror’dan bahsetmek yerine rahatlamayı seçmiştik. Devirdiğimiz birkaç şişeden sonra birbirimizden aldığımız destekle kış bahçesinden çıkıp saraya doğru ilerledik. Luke ayakta dahi duramıyordu; neredeyse bütün ağırlığını Kath’e yüklemişti. Onu, düşük rütbeli muhafızların kaldığı kuzey kısmındaki Auloris’e bırakacaktık. Babasıyla yaşadığı atışmalar sonucu önümüzdeki bahar görev yeri belli olana kadar burada kalmaya karar vermişti. Böylece eğitimler dışında mümkün olduğunca birbirlerini görmüyorlardı.
Auloris’in kapısındaki muhafızlardan birine Luke’u emanet edip ana binaya doğru ilerledik.
Kath ile kaldığımız yerler birbirine yakın sayılırdı. Aralarında yalnızca birkaç koridor vardı. O, generallerin bulunduğu güney koridorlarına daha yakındı; bense Brownen’a. Vedalaşıp kapımın önüne geldiğimde Kath arkamdan seslendi. Elinde tuttuğu iki hançeri bana uzattı.
“Sabahı beklemek istemedim. Babamın koleksiyonundan. Saf Selis metali. Dayanıklı olduğu kadar keskin de.”
Elimi metalin yüzeyinde gezdirdikten sonra Kath’e baktım.
“Bana güvendiğin için teşekkür ederim.”
Hafifçe gülümsedi, ardından yumruğunu omzuma dokundurdu.
“Hemen duygusallaşma. Orada birbirimizin arkasını kollamamız gerekecek. Ben sadece kendimi düşünüyorum.”
Başka bir şey söylemeden arkasını dönüp odasına ilerledi.

***
Güneş ufukta belirmeye başladığında penceremin önünden ayrıldım. Meliorya’ya veda etme zamanı gelmişti. Yatağımın kenarına bıraktığım çantamı son kez kontrol ettim. Birkaç parça kıyafet, sargı bezleri, hançerler ve çantanın dışına sarkan oklar… Kılıcımı yanıma alacaktım. Unuttuğum bir şey yoktu. Yatağımda uyuyan Pefi’nin beyaz tüylerinde belki de elimi son kez gezdirdim. Artık gitmeye hazırdım.
Odamdan çıktığımda gözlerim istemsizce Brownen’ın kapısına kaydı. Çoktan hazırlanmış olmalıydı. Koridorun sonundaki odasına doğru ilerledim. Kapısının önüne dikildiğimde odadan taşan sesler belirginleşmişti. Kral onun yanındaydı. Odama geri dönüp Brownen’ın yanıma gelmesini bekleyecektim ancak bu düşüncem Kralın “Sana eşlik etmesi için başka birini seç,” diye haykırdığını duyunca kayboldu. Olduğum yerde nefes bile almadan konuşmalarına kulak kabarttım.
“Böyle bir göreve hazır değil. Onun yerini alabilecek onlarca askerimiz var.”
“Onun görevi bu ve eminim ki—”
Kral, Brownen’ın beni savunmasından hoşnut olmamış olacak ki sözünü kesti ve acıyan bir sesle “Abisi bile görevlerden sağ çıkamadı. Orada bir gün bile dayanamaz!” Diye bağırdı.
Abimden bahsettiğini duyunca boğazıma bir yumru oturdu. Duyduklarımdan sonra kapıdan birkaç adım geriye çıktım. Belki de haklıydı, o bile eve sağ salim dönememişken benim hiç şansım yoktu.
“Çünkü Vargoryalıların tuzağına düşmüşlerdi,” dedi Brownen. Sesinde öfke vardı. “O yıl giden herkesi kaybetmemişiz gibi konuşuyorsunuz.”
Kral derin bir iç çekti. “Bu, Meliorya’nın son şansı. Oraya sadece av için gitmiyorsun,” dedi.
Sesler koridorda yankılanırken birkaç adım daha geriledim. Konuşmaları artık kulağımda boğuk bir uğultuya dönüşüyordu. Midemde artan bulantı yüzünden odama koşmadan önce duyabildiğim son şey Brownen’a “Her şeyi mahvedecek!” diye bağırması oldu.
Odamın kapısına nasıl ulaştığımı bile fark etmeden içeri girdim. Kapıyı kapattığım anda sırtımdaki çantayı çıkarıp bir köşeye fırlattım. Odanın içinde birkaç tur attıktan sonra yatağın kenarına oturup Pefi’yi kucağıma aldım. Başımı onun beyaz tüylerine yasladım. Çıkardığı mırıltılar dışında hiçbir şey duymak istemiyordum.
Yatakta ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Bana saatler sürmüş gibi gelen bekleyiş, kapının çalınmasıyla son buldu.
Başımı kaldırdığımda General Frost kapının önünde duruyordu. Yüzündeki düşünceli ifade içimdeki huzursuzluğu daha da artırdı. Kral’dan bir mesaj getirmemiş olmasını umuyordum.
“Hazır mısın?” diye sordu.
Bakışlarımı yere, az önce fırlattığım çantaya çevirdim.
“Evet. Gerekebilecek her şeyi koydum.”
Birkaç saniye sessizce bana baktı.
“Bunu yapmak istediğine emin misin, Isobel? Eğer bunu sadece—”
Aynı cümleyi gitmek istediğimi söylediğimden beri işitiyordum. Sözünü bitirmesine fırsat bile vermeden araya girdim.
“Korkularımın esiri olamam. Bunu yapmam gerek.”
Gözleriyle baştan aşağı beni süzdü. Düşünceli bakışları yerini hüzünle yoğrulmuş gururlu bakışlara döndüğünde yanıma yatağa oturdu. Başımı nazikçe okşadıktan sonra “Ne kadar uğraşırsan uğraş hayatta bazı şeyleri değiştiremeyeceğini kabul etmen gerek kızım.” Dedi.
“Biliyorum. Merak etme oraya bu yüzden gitmiyorum.”
Elini cebine attı ve içinde yeşil bir sıvı bulunan küçük bir cam şişe çıkarıp bana uzattı. “Yetr zehri… Birkaç damlası bir khorgu bile dakikalar içinde öldürür.”
Elindeki şişeyi adeta havada kaptım. Yetrlerin nesli daha ben doğmadan önce tükenmişti.
“Bunu nasıl buldun?” diye sordum merakla.
“Uzun zaman önce elime geçti. Önümüzdeki savaşta kullanmayı düşünüyordum ancak senin orada daha çok ihtiyacın olacak.”
Ben teşekkür bile edemeden yanımdan kalktı. “Taht odasında görüşürüz” diyerek odadan çıktı.
Elimdeki şişeye baktım. Bununla bir Vargoryalıyı kolayca öldürebilirdim. Hançerime zehri sürüp fırlattığım anda ağzından ve gözlerinden kanlar fışkırarak ölmesi sadece birkaç saniye sürerdi. Belki de abime yaptıklarının intikamını bu şekilde alabilirdim. Düşüncelere dalmışken kapım bir kez daha çaldı, Brownen gelmişti. Elimdeki şişeyi cebime koyup hızla ayağı kalktım. Yüzü az önceki tartışmadan dolayı hâlâ asıktı.
“Gidelim mi?” diye sordu. Tüm o bağrışmaya rağmen demek ki hâlâ gidecektim.
Az önce hiçbir şey duymamışım gibi kafamı salladım. Fırlattığım çantamı sırtıma geri taktım. Başımı eğerek “Evet, Prens Brownen,” diye yanıtladım. Cevabımla yüzündeki gamzeler belirginleşti, iç ısıtan gülümsemesini görmek gerginliğimi bir nebze azaltmıştı. Kafasını iki yana salladı. “Bana böyle seslenmeden nefret ediyorum.”
Taht odasına giden yolda ikimizden de çıt çıkmadı. Tartışmalarının kalanını sormak istesem de iyi bir fikir olmadığını düşünüp vazgeçtim. Kral Roland’ın huzuruna son gelen bizdik. Aedan, Luke, Katharina, Leya ve Alysone; babalarının, yani generallerin önünde sıralanmışlardı. Brownen Kral’ın yanına geçerken ben de General Frost’un yanına geçtim.
Taht odasında ağır bir sessizlik hakimdi. Kral Roland birkaç saniye boyunca hepimizi inceledi. Bakışlarını üzerimizde tek tek gezdirdikten sonra konuşmaya başladı.
“Gideceğiniz yer, Meliorya’nın sınırlarının çok ötesinde. Agror’a ayak bastığınız andan itibaren karşınıza çıkacak her şey, bugüne kadar bildiklerinizden farklı olacak. Diğer krallıkların askerleriyle birlikte hareket edeceksiniz. Eski hesaplar ya da anlaşmazlıklar bu görevin önüne geçmeyecek ancak geçen sefer yaşananları unutmayın. Vargorların aynı fırsatı bir kez daha bulmasına izin vermeyeceksiniz. Sizden istediğim tek şey, ne olursa olsun görevinizi tamamlamanız ve bu süreçte birbirinizi geride bırakmamanız.”
Kral’ın konuşması sona erdiğinde görevliler, Agror’da giymemiz için özel olarak hazırlanmış dagrary derisi zırhlarımızı getirdi. Tahmin ettiğimden çok daha hafifti. Tam anlamıyla koruma sağlamasa da birkaç kılıç darbesini üzerimizden savuşturmaya yeterdi. En azından bütün gün bir kilo metal zırhın altında hareket etmek zorunda kalmayacaktık.
Zırhı üzerime geçirmeden önce parmaklarım, göğsündeki altın işlemelerin üzerinde gezindi.
Isobel Frost — Baş Danışman.
Agror’da Brownen’ın baş danışmanı ben olacaktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

82okunma 20beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18