8. bölüm · KAN VE MASKELER
8. Bölüm: Boş Mezarın Soğukluğu
Ceren’in telefonunun ardından Bora, emniyetin gizli odasından nasıl çıktığını, arabasına nasıl bindiğini hatırlamıyordu. Direksiyonu tutan elleri kaskatı kesilmişti. "Öldü sandığın annenle ilgili..." cümlesi zihninde devasa bir çekiç gibi dövünüyordu. Klinik psikolog Ceren Yılmaz sıradan bir kadın değildi, insanların zihnini okuyan bir kadındı. Durup dururken böyle bir iddiayla karşısına çıkmayacağını biliyordu ama kabullenmek... Yıllardır kalbine gömdüğü o feci kazanın bir yalan olduğunu düşünmek ruhunu parça parça ediyordu.
Kliniğin önüne arabayı sertçe park edip içeri daldığında, Ceren çoktan oraya varmıştı. Ayakta dikiliyor, kollarını göğsünde kavramış halde onu bekliyordu. Deponun kapısında ise Doruk duruyordu. Doruk’un yüzü kireç gibiydi; çünkü Erkan’a attığı o büyük kazığın ve Suzan’ın şehre sızdığı gerçeğinin her an patlayacağını biliyordu.
Bora, Ceren’in omuzlarından kavrayıp onu kendine doğru çekti. Gözlerindeki o sarsılmaz polis maskesi tamamen düşmüştü. Karşısındaki adam sadece gerçeği arayan yaralı bir evlattı.
"Ne dedin sen Ceren?" dedi Bora, sesi öfkeyle karışık bir çaresizlikle titreyerek. "Annem hakkında ne biliyorsun? Saçmalık bu! Annem altı yıl önce o uçak kazasında öldü!"
Ceren, Bora’nın gözlerindeki o ham acıyı gördüğünde yutkundu. "Bora, sakin ol ve beni dinle," dedi sesini yumuşatarak. "Bugün ofisime sahte adı Leyla olan gizli bir kadın geldi. Estetik yaptırmıştı ama duruşu, aurası sıradan değildi. Bana iki çocuğunu arkasında bırakıp öldü süsü verdiğini söyledi. En önemlisi... masamdaki Kumsal’ın dosyasını gördü ve beni açıkça tehdit etti. 'O küçük kızın etrafındaki duvarları yıkma, altında kalırsın' dedi. Bu bir tesadüf olamaz Bora."
Bora başını hızla iki yana salladı, Ceren’in ellerini omuzlarından sertçe itti. "İnanmıyorum," diye fısıldadı arkaya doğru sendelerken. "Yalan... O kadının kim olduğunu bilmiyorum ama annem olamaz. Annem toprak altında!"
Bora arkasını dönüp hızla kliniğin kapısına yöneldi. Gitmek istediği tek bir yer vardı. İnkarının, acısının ve hafızasının kalesi olan o yer. Ceren bir an bile düşünmeden onun arkasından koştu. Doruk ise klinikte tek başına, arkalarından bakakaldı. İçindeki ses "İşler bitti, her şey patlıyor" diye feryat ediyordu.
İstanbul’un dışındaki o sessiz aile mezarlığına ulaştıklarında yağmur şiddetini artırmıştı. Kurşuni gökyüzü, mermer taşların üzerine amansızca ağlıyordu. Bora, arabadan fırlayıp çamurlu patikadan yukarı doğru koştu. Üzerinde “Suzan Çevik - Erkan Çevik” yazan o ikiz mermer mezar taşının önünde durdu.
Ceren, paltonun yakalarını kaldırarak arkasından yetişti. Bora, mezar taşının üzerine ellerini dayamış, nefes nefese mermere bakıyordu.
"Bak!" dedi Bora, parmağıyla taştaki ismi işaret ederken. Gözlerinden süzülen şeyin yağmur mu yoksa yaş mı olduğunu ayırt etmek zordu. "Burada yatıyorlar! Altı yıldır buradalar! Ben buraya gelip toprak kokladım Ceren! Sen bana gelmiş, o kadın yaşıyor diyorsun!"
Ceren yavaşça ona doğru bir adım attı. Çamurlu toprağa aldırmadan Bora’nın tam yanında durdu. "Bora... uçak kazasından sonra cesetleri bulabildiniz mi?" diye sordu, bir psikoloğun o şefkatli ama gerçeği arayan yumuşak tonuyla.
Bora duraksadı. O soru, kalbindeki o kilitli kapıya sert bir darbe vurdu. Başını öne eğdi, omuzları ilk kez bu kadar çökmüştü.
"Hayır," diye fısıldadı Bora. Sesi yağmurun sesine karıştı, hıçkırık gibi boğuk çıktı. "Bulamadık... Altı yıl önce, Karadeniz’in en fırtınalı gecelerinden biriydi. Babamın özel şirketi gümrük işleri yapıyordu. Rusya'ya acil bir iş uçuşu koydular. Annem de onunla gitti. Uçak, kalkıştan kırk dakika sonra radardan çıktı ve denize gömüldü. Emniyet, sahil güvenlik haftalarca aradı. Sadece uçağın birkaç parçasını ve babamın ceketini bulabildiler. Deniz o gece onları bizden aldı... ya da ben öyle sandım."
Bora’nın sesi tamamen kırıldı. O güçlü, her şeyi kontrol altında tutan dağ gibi adam, o boş mezarın başında ilk kez ufalanıp dökülüyordu.
Ceren’in içi sızladı. Kendi kardeşini kaybettiği o kazanın sessizliğini hatırladı. Bora'nın bu çaresizliğini çok iyi tanıyordu. Dayanamadı; elini uzattı ve Bora'nın mermer taşı sıkan, soğuktan morarmış elinin üzerine koydu. Parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi.
Ufak, sıcacık bir temastı bu. Ama o fırtınanın ortasında Bora için dünyaya tutunacağı tek daldı.
Bora, Ceren’in parmaklarının sıcaklığını hissettiğinde irkildi ama elini çekmedi. Aksine, o sıcaklığa sığındı. Ceren gözlerinin içine bakarak, "Bora, eğer o uçaktan sağ çıktılarsa... ve Kumsal'ı bu yüzden dilsiz bırakıp kaçtılarsa, bunu öğrenmek zorundasın. Kız kardeşin için, kendin için. O mezar boş olabilir ama senin içinin soğuması için gerçeğe ihtiyacımız var," dedi.
Bora gözlerini Ceren’e çevirdi. Aralarındaki mesafe tamamen kapanmıştı, nefesleri birbirine karışıyordu. O an Bora, bu kadının sadece zihnini kurcalayan bir yabancı olmadığını, hayatındaki o mutlak karanlığı aydınlatabilecek tek fener olduğunu ilk kez hissetti.
"Eğer yaşıyorsa..." dedi Bora, sesi zehir gibi keskinleşerek. "Eğer bizi o cehennemde bırakıp kaçtıysa... Onu kendi ellerimle bulurum Ceren. Ve bu kez, o mezarı gerçekten doldururum."
