1. bölüm · Kan Tılsımı
1.Bölüm
İris, eski model arabanın gıcırtılı sesiyle kasabanın merkezine girdiğinde, içini tarifsiz bir huzursuzluk kapladı.
Dar sokaklar ve paslanmış sokak lambaları, sanki zamanın burada durduğunu fısıldıyordu.
Kasabanın tabelasında "Ashmoor" yazıyordu; eski, solmuş harfler ne kadar eski ve terk edilmiş bir yer olduğunu belli eder gibiydi.
Ailesini trajik bir kazada kaybettiğinden beri, hayatı kontrolünden çıkmıştı. Babasının ardında bıraktığı borçlar, evlerini kaybetmesine sebep olmuştu.
Elindeki az miktarda parayla, buradaki küçük, harap bir evi satın alabilmişti. Bu kasaba hakkında duyduğu tuhaf söylentilere rağmen başka seçeneği yoktu.
Eve vardığında, ilk dikkatini çeken şey, pencerenin hemen dışındaki ölü ağaçtı. Dallarının şekli, sanki karanlık bir eli andırıyordu.
İçeri girdiğinde, evin havası soğuk ve küflüydü. Yine de bu, İris için bir sığınak olabilirdi.
"Daha kötü olamaz," diye düşündü kendi kendine, ama çok yanıldığının farkında değildi.
İlk birkaç gün, Ashmoor'un ne kadar garip bir yer olduğunu fark etmesi uzun sürmedi.
Gündüzleri bile sokaklarda insan görmek zordu. Dükkan sahipleri ürkek bir şekilde bakıyor, akşam üzeri ise kasaba sanki kendiliğinden boşalıyordu. Gün batar batmaz herkes evlerine çekiliyor, pencereler sıkıca kilitleniyordu.
İris, bu garipliğe anlam veremese de, kendi derdine odaklanmayı seçti. Ama kasabanın ağır havası, geceyi bir türlü huzur içinde geçirmesine izin vermiyordu.
O gece, ağır bir sessizliğin içinde, uzaktan gelen bir çığlık sesiyle irkildi. Saniyeler sonra, bir başka çığlık duyuldu. Bu sefer daha yakın.
Yataktan hızla doğrulup pencereye koştu. Perdelerin arasından kasabanın meydanını görebiliyordu.
İlk başta sadece karanlık vardı, ama gözleri alıştığında bir adamın yerde cansız yattığını fark etti. Başını kavramaya çalıştı, ama... başı yoktu.
İris'in gözleri büyüdü, nefesi kesildi. Tam o sırada, bir başka hareket dikkatini çekti.
Uzun boylu, siyah saçlı bir adam, yerdeki kopmuş kafayı eğilip eline aldı. Gözleri, bir an için İris'in penceresine kaydı.
Göz göze geldiklerinde, sanki dünyadaki tüm sesler kesildi. Adamın buz gibi, parlak gözleri İris'in ruhuna işliyordu.
Panikle perdeyi hızla kapattı ve duvara yaslanıp nefesini tutmaya çalıştı. Kalbi öyle hızla atıyordu ki, göğsü patlayacak gibi hissetti.
Bir dakika geçti, belki iki. Pencereye tekrar bakmaya cesaret edemedi. Ama sonunda dayanamayarak perdeden ince bir aralık açtı.
Adam gitmişti. Ceset de. Geriye sadece yerdeki koyu kırmızı kan lekesi kalmıştı.
İris, sabaha kadar gözünü kırpmadı. Kimseye ne gördüğünü anlatmayı planlamıyordu. Ama bir şey kesindi; bu kasaba düşündüğünden çok daha tehlikeliydi.
Ve siyah saçlı adam... onu bulmaya çalışacağını hissedebiliyordu.
Sabahı zorla etmişti İris. Odanın loş ışığında, kalbi hâlâ gecenin korkusunu taşıyordu. Korku, bedenini bırakmaya niyetli değildi.
Gözlerinin altındaki mor halkalar, ne kadar huzursuz bir gece geçirdiğini açıkça gösteriyordu.
Dışarı adım atmaya bile korkuyordu. Perdelerin arasından usulca baktığında, meydanda kimseyi göremedi.
Korkusu boğazına düğümlenmiş gibiydi. Ağır adımlarla yataktan kalktı, banyoya girdi. Soğuk suyla yüzünü yıkadıktan sonra, mutfakta bir şeyler hazırlamaya koyuldu.
Ama dünkü görüntü... kafasından bir türlü gitmiyordu. Siyah saçlı adam ve yerdeki o korkunç sahne, zihnine kazınmıştı.
Telefonu çalmaya başladığında irkilerek elindeki bardağı neredeyse düşürüyordu.
Cevapladığında, diğer taraftan gelen ses biraz olsun onu rahatlatmıştı.
"Efendim, Liya. Bir şey mi oldu sabah sabah?" dedi İris, sesinde hafif bir yorgunlukla.
"Arkadaşımı aramak için illa bir şey mi olmalı, anlamıyorum ki!" diye homurdandı Liya.
İris gülümsedi. Liya'nın bu çocuksu tavrı her zaman rahatlatıcıydı. Yaşları büyüse de bu tarafı asla değişmiyordu. Bir süre günlük şeyler hakkında konuştular.
Liya, kasaba ile ilgili birkaç garip hikâye anlatmaya çalışsa da İris onu pek dinlememişti. Kendi korkularıyla meşguldü.
Telefon görüşmesi bittiğinde, İris işinin başına döndü. Yazarlık yapıyordu ve bu iş, her zaman zihnini dağıtmasına yardımcı olurdu.
Saatler boyunca bilgisayar ekranına bakarak yazdı. Ama o karanlık gecenin yankıları, her yazdığı kelimede kendini hissettiriyordu.
Gece yarısına doğru, oturduğu yerden kalktı. Tam o sırada kapı çalındı.
İris'in bedeni gerildi. Gece gece kim gelirdi ki? Dışarıda kimin olduğunu bilmese de içindeki korku, beynine yayılmıştı.
Dünkü olaydan sonra kasabanın ne kadar tehlikeli bir yer olduğunu anlamıştı. Polisin bile ortalarda olmadığı bir yerde, kapıyı açmak büyük bir riskti.
Kapı bir kez daha çalındı. Nefesi hızlandı. Eline mutfaktan aldığı bıçağı sıkıca tutarak kapıya yaklaştı.
Sesini sakin tutmaya çalışarak, "Kim o?" diye sordu.
Kapının arkasından kalın bir erkek sesi duyuldu: "Arabam bozuldu, yolda kaldım. Telefonumun şarjı bitti. Rica etsem arkadaşlarımı arayabilir miyim?"
İris tereddüt etti. Ses tanıdık gelmiyordu. Yine de bu saatte bir yabancıyı geri çevirmek, başına daha büyük bir bela açabilir gibi hissetti.
Yavaşça kapıyı açtı. Karşısında uzun boylu, yapılı bir adam duruyordu. Siyah paltosu ve solgun yüzü, ona bir şekilde garip bir karizma katmıştı.
"Ben telefonu getireyim," dedi İris, onu içeri almamak için bahane arayarak.
Ama adam sözünü keserek, "İçeri geçebilir miyim? Dışarısı çok soğuk, saatlerdir sokaktayım," dedi, kalın sesi bu sefer daha kararlıydı.
İris istemeyerek de olsa "Tabii, buyrun," diyerek geri çekildi. Adam, kapıdan içeri girdiğinde etrafı dikkatlice süzdü. İris'in bu kasabaya yabancı olduğu her halinden belliydi.
İris, kanepeye oturmasını işaret ederek telefonunu bulmak için odasına yöneldi. Ama içeriye her adım attığında omuzlarının ağırlığını hissetti.
Bu yabancı, içgüdülerine göre güvenilecek biri gibi hissettirmiyordu.
Telefonu bulup döndüğünde, adam hâlâ kanepenin yanında ayakta duruyordu. Bir an için sessizlik hâkim oldu.
İris telefonu uzatmaya hazırlanıyordu ki, beklenmedik bir şey oldu. Adam hızla yanına gelerek ağzını kapattı.
İris bağırmaya çalıştı, ama sesi boğuk ve zayıf çıkıyordu. Gözleri panikle dolarken, güçlü kollarının ne kadar çaresiz olduğunu fark etti.
"Şşş, sakin ol, küçük kız," diye fısıldadı adam. Sesi alaycı ama soğuktu.
İris ağlamaya ve kurtulmaya çalışıyordu, ama adamın gücü karşısında tamamen çaresizdi.
Adamın gözleri değişmeye başladı; parlak maviden, gece gibi karanlık bir renge döndü. Dişleri uzuyor, sivri birer bıçağa dönüşüyordu.
Adam, İris'in boynuna doğru eğildi ve dişlerini derisine geçirdiği an, kızın bedeni titredi. Ağrı, tüm bedenine yayılırken, karanlık gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı.
Son gördüğü şey, adamın tekrar maviye dönen gözleriydi. Onun kollarında bilincini yitirirken, derin bir karanlığa sürüklendi.
