1. bölüm · KAN, İNTİKAM VE ESARET (Bir Kurşun, İki Hayat)
Giriş
Herkese merhaba! 🤍
Ben Eylül. Öncelikle bu hikâyeye bir şans verip ilk bölüme kadar geldiğiniz için her birinize çok teşekkür ederim.
Karşınızda ikinci kurgum ve inanın, bu hikâyeyi yazarken her satırına ayrı bir emek, duygu ve heyecan kattım. Karakterleriyle güleceğiniz, üzüleceğiniz, öfkeleneceğiniz ve bazen de nefesinizi tutarak okuyacağınız bir yolculuk sizleri bekliyor.
Umarım Kan, İntikam ve Esaret (Bir Kurşun, İki Hayat) kalbinizde küçük de olsa bir iz bırakır. Bölümleri okurken düşüncelerinizi yorumlarda benimle paylaşmayı, hikâyeyi beğenirseniz oy vermeyi ve desteklemeyi unutmayın. Sizin her yorumunuz ve her oyunuz bana yeni bölümleri yazarken büyük bir motivasyon oluyor.
Şimdiden hepinize keyifli, bol heyecanlı ve bol duygulu okumalar diliyorum. Umarım bu uzun yolculukta son sayfaya kadar birlikte oluruz.
İyi okumalar.
~~~
(2007 İstanbul)
Zamanın ruhu kirletemediği, masumiyetin henüz katledilmediği o eski İstanbul gecelerinden biriydi. Karahan Malikanesinde, on yaşındaki Tugay Aras, çocuk kalbinin taşıdığı o hafif, tasasız yorgunlukla uyumak için üst kattaki odasına çıkıyordu. Evin içinde yalnızca iki ses yankılanıyordu: Tugay'ın merdivenleri tırmanan küçük adımları ve alt katta, çalışma odasında evrakları karıştıran babasının güven veren tıkırtıları... Annesi o gece evde değildi; şehir dışındaydı. Ev, baba ve oğulun sığınağı gibiydi o an.
Tugay, odasına girdi. Gece lambasının solgun sarı ışığı altında yatağına uzandı, çizgi karakterli battaniyesini üzerine çekip gözlerini kapattı. Dünyanın en güvenli limanında, babasının kanatları altında olduğundan o kadar emindi ki... Çocuk aklıyla, ertesi gün babasıyla yapacağı planları düşünüyor, onun devasa gölgesinin huzuruna sığınıyordu.
Tam çocuksu bir uykunun o huzurlu dehlizlerine dalacak, zihni ağırlaşacaktı ki, alt kattan gelen o ses, gecenin sessizliğini bir cam gibi tuzla buz etti.
Sert, bir evi yankılatan kapı açılma sesi.
Evin ana giriş kapısı, menteşelerinden sökülürcesine büyük bir şiddetle, zorlanarak açılmıştı. Tugay’ın kahverengi göz kapakları aniden aralandı. O uykulu mahmurluk, yerini saniyeler içinde vahşi bir korkuya bıraktı. Küçük kalbi, göğüs kafesinde adeta kapana kısılmış bir kuş gibi çırpınmaya başlamıştı. Şakaklarında atan kanın sesini duyabiliyordu. Yattığı yataktan hızla doğruldu. Korku, buzdan bir el gibi sırtından aşağı süzülürken, odasının aralık duran kapısına doğru bakarak, titreyen bir sesle babasına seslendi:
"Baba?.."
Ses gelmedi. Evin içindeki o güven veren tıkırtılar kesilmiş, yerini ağır, tehditkar ve adeta nefes bile alınmayan kör bir sessizliğe bırakmıştı. Tugay, yutkundu. Boğazı kurumuş, aldığı nefes boğazına batmaya başlamıştı. Bir kez daha, bu kez içindeki o çocuksu sığınma dürtüsüyle, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak seslendi:
"Baba! Sen misin?"
Yine hiçbir cevap alamadı. O derin, uğursuz sessizlik küçük çocuğun iliklerine kadar işledi. Evin sıcaklığı bir anda kaybolmuş, sanki her yer buz kesmişti. Battaniyesini küçük, titreyen elleriyle hırsla üzerinden çekti. Çıplak ayakları soğuk parkeye bastığında vücudu ürperdi ama kalbindeki korku o kadar büyüktü ki, bu soğukluğu hissetmedi bile. Odasının kapısına doğru temkinli, adeta parmak uçlarında adımlarla ilerledi, koridora çıktı.
Etrafı süzdü, karanlık koridorda babasının o koruyucu gölgesini aradı. "Baba..." dedi yeniden. Fakat bu kez o 'baba' diye seslenişleri, artık göğsünde tutamadığı birer ağlamaklı hıçkırığa dönüştü. Gözleri yaşlarla buğulanırken, iki katlı villanın merdiven başından aşağıya doğru baktı. Merdiven boşluğu, aşağıdan yukarıya doğru yükselen bir tehlike gibi karanlıktı.
Titreyen, korkudan birbirine dolanan küçük ayaklarıyla merdiven basamaklarını birer birer inmeye başladı. Her basamakta kalbinin gümbürtüsü kulaklarında patlıyor, içindeki çocuksu seziş ona geri dönmesi gerektiğini fısıldıyordu. Ama o, babasına ulaşmak istiyordu. Henüz yolun yarısına gelmişti ki, alt kattaki antre ve babasının silüeti görüş alanına girdi. Babası, koridorun tam ortasında, arkası merdivenlere dönük bir şekilde duruyordu. Karşısında ise gölgelerin içinden sıyrılmış bir başka karaltı vardı. Babasının o güçlü, sarsılmaz omuzlarının ilk kez hafifçe çöktüğünü, yüzünde dehşet ve çaresizlik dolu bir ifadenin belirdiğini gördü Tugay.Ve tam o sırada, o büyük, görkemli evi kökünden sarsan, küçük bir çocuğun kulak zarlarını patlatırcasına acımasız olan o güçlü ses yankılandı.
Bir silah sesi.
Öldürülen biri.
Ve öldüren birinin yüzü.
O yüzü gören en net şekilde gören Tugay Aras.
Zaman o salisede durdu, dünya ekseninden kaydı. Kurşun, namludan çıkıp eti ve kemiği parçalarken, küçük Tugay’ın dünyası o saniyede başından aşağı yıkıldı. Bir can, acımasızca koparıldı; bir baba, oğlunun gözleri önünde, mermerlerin üzerine doğru dizlerinin üzerine çöktü ve yavaşça yana devrildi.
Ama gecenin en karanlık, en amansız anı bu değildi. O kurşunu sıkan elin sahibi, namludan sızan dumanın ardındaki o katilin yüzüydü. Tugay, merdivenin basamağında adeta taşa dönüşmüş, nefes bile alamadan donakalmışken, katil silahı indirdi ve başını hafifçe yukarı, merdivenlere doğru kaldırdı.Sadece bir salise... Ufacık, zamansız, sanki asırlar süren bir an boyunca, on yaşındaki o masum çocukla, elinde ölüm kusan silahı tutan o buz gibi, ruhsuz adam göz göze geldi. Katilin o acımasız, hiçbir pişmanlık barındırmayan donuk çehresi, keskin hatları ve o karanlık gözleri, Tugay’ın körpe hafızasına kızgın bir demirle kazınır gibi yerleşti. O yüz, o gece Tugay'ın çocukluğunu öldüren adamın yüzüydü. O yüzü hayatı boyunca unutamayacağını, nereye bakarsa baksın o çehreyi göreceğini o an, o salisede anladı.
Katil, yukarıda kendisini izleyen tanık bir çocuk olduğunu fark etmenin verdiği o anlık panikledi ama gözlerini Tugay'dan kaçırmadı. Alaycı bir gülüşle güldü, sonra Çelik gibi soğuk adımlarla arkasını döndü ve evden çıktı. Dış kapı arkasından büyük, yankılı bir gürültüyle kapandı.
Tugay orada, merdivenin ortasında öylece kalakalmıştı. Vücudu buz kesmiş, damarlarındaki kan çekilmişti. Gözlerinin önünde babası vurulmuştu. Katilin o donuk yüzü ve alaycı gülüşü hâlâ göz kapaklarının arkasında, zihninin en derin yerinde asılı duruyordu. Kulaklarında sadece o sağır edici silah sesinin çınlaması vardı.
Zorlukla, artık kendisini taşımayan, jöle gibi titreyen ayaklarıyla kalan basamakları indi. Koşmadı, koşamadı; ayakları yere basmıyor, sanki dipsiz bir boşlukta yürüyordu. Babasının yanına ulaştığında, dizlerinin üzerine yığılırcasına çöktü. Holdeki o bembeyaz, asil mermerler, saniyeler içinde kıpkırmızı, sıcak ve koyu bir kan gölüne dönmüştü. Ve o kan, durmaksızın, Tugay'ın çıplak dizlerine doğru yayılmaya devam ediyordu.
Tugay’ın gözyaşları yanaklarından sel gibi akıyor, mermerdeki o sıcak kan havuzuna karışıyordu. Küçük ellerini, babasının yüzüne, o saniyeler içinde solan ve hızla soğumaya başlayan yanaklarına koydu. Ellerine babasının kanı bulaştı.
"Baba..." dedi bir kez daha. Sesi nefessiz, boğuk bir fısıltı halindeydi. Dudakları titriyor, babasını uyandırmak ister gibi yanaklarını okşuyordu. Ama bu kez cevap vermeyeceğini, o gözlerin bir daha kendisine gülümseyerek bakmayacağını çok iyi biliyordu. Çünkü ölümün o soğuk, geri dönüşsüz, o korkunç anlamını, masumiyetini kaybettiği o saniyede öğrenmişti. Babası ölmüştü.
Kahramanı, sığınağı, dünyadaki tek dayanağı elinden vahşice koparılıp alınmıştı.Küçük ellerinin tersiyle gözyaşlarını sertçe sildi. Yüzüne, gözlerine bulaşan babasının kanı, o an ruhunun en derin dehlizlerine de bulaşmıştı artık. O mermerin üzerinde, babasının son nefesinin soğuduğu o kanlı gecede, on yaşındaki Tugay Aras Karahan çocukluğunu o cesedin yanına gömdü. Ve kalbinden yükselen o ilk hararetli kıvılcımla, kendisine o geceden sonra ant içmişti. Babasının katilini bulmaya. Ne olursa olsun babasının katilini bulacaktı.
Ne olursa olsun
~~~
