2. bölüm · KAN, İNTİKAM VE ESARET (Bir Kurşun, İki Hayat)

1.Bölüm:Kan

Eylül Günaydın

Önceki Bölümde;
Kahramanı, sığınağı, dünyadaki tek dayanağı elinden vahşice koparılıp alınmıştı.Küçük ellerinin tersiyle gözyaşlarını sertçe sildi. Yüzüne, gözlerine bulaşan babasının kanı, o an ruhunun en derin dehlizlerine de bulaşmıştı artık. O mermerin üzerinde, babasının son nefesinin soğuduğu o kanlı gecede, on yaşındaki Tugay Aras Karahan çocukluğunu o cesedin yanına gömdü. Ve kalbinden yükselen o ilk hararetli kıvılcımla, kendisine o geceden sonra ant içmişti. Babasının katilini bulmaya. Ne olursa olsun babasının katilini bulacaktı.
Ne olursa olsun

~~~

(Günümüz - İstanbul)
İnsan bazen kendi hikâyesinin kahramanı olduğunu sanıyor. Oysa bazı hikâyelerde sen sadece, yıllar önce yazılmış bir intikamın en masum parçasısın. Bunu anlamam uzun sürdü. Çünkü hayat, insanın karşısına gerçekleri bir anda çıkarmıyor. Önce seni mutlu ediyor, güldürüyor, hayaller kurduruyor. Sonra da tek bir gerçekle bütün o hayalleri sessizce elinden alıyor.
Ben uzun yıllar boyunca kaderin insanlara adil davrandığını düşündüm. İyilik yapanın iyilik bulacağına, kimseye kötülük etmeyen birinin de kötülük görmeyeceğine inandım. Belki saftım, belki de sadece insanların içindeki iyiliğe inanmayı seviyordum. Çünkü ben hayatımı yaşatmaya adamıştım. Bir insanın nefes alışını yeniden duyabilmek, gözlerini tekrar açtığını görmek benim için dünyanın en büyük mutluluğuydu. Ölümün karşısında her gün duruyor, elimden geldiğince onu biraz daha geriye itmeye çalışıyordum.
Ama hayat bana çok geç öğretti…
Bazen en büyük acılar, senin yaptıklarından değil; senden yıllar önce yapılmış hatalardan doğuyormuş.
İnsan, kendi işlemediği bir günahın bedelini de ödeyebiliyormuş.
Bazen de hiçbir suçun olmadığı hâlde, bir başkasının nefreti tam kalbinin ortasına saplanabiliyormuş.
Ve ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Ama bir gün öğrendiğimde çok geç olacaktı.
Henüz bilmiyordum… O gün o adamı gördüğümde üzerindeki kan, sadece ona ait değildi. O kan, yıllar önce başlamış bir intikamın iziydi.
O gün sabah her şeyden habersiz uyanmıştım. İnsanın sonuçtan neler olacağını ön göremiyoruz. Elimi komodinin üzerine uzattım ve telefonumu elime aldım. Saat 08.48’i gösteriyordu.
“Geç kalıyorum.”
Bu cümleyi kendi kendime söylenerek yataktan kalktım. Banyoda yüzümü yıkadım, saçlarımı aceleyle topladım ve mutfağa geçtim. Kahvaltıyı özenerek hazırlayacak vaktim yoktu. Kendime hızlıca bir kahve yaptım, birkaç lokma atıştırdım. Doktor olmanın en zor yanlarından biri buydu. Bazı sabahlar insanın kendisine ayıracak beş dakikası bile olmuyordu.
Kahvemin son yudumunu da içtikten sonra yeniden odama çıktım. Gardırobumun kapağını açtım. Gözüm ilk olarak beyaz diz üstü elbiseme takıldı. Fazla düşünmeden onu giydim. Üzerine kot ceketimi aldım. Ve elime gelen ilk omuz çantamıda aldım ve yatağımın üzerine koydum.
İstanbul’un havasına güven olmazdı.
Sabah serin olur, öğlen bunaltıcı bir sıcak bastırır, akşam ise ince bir rüzgâr insanı üşütürdü. O yüzden yanıma ceket almadan çıkmayı pek sevmezdim.
Makyajımı her zamanki gibi hafif yaptım. Aynada kendime kısa bir an baktım. Yorgun görünüyordum ama bu görüntüye alışmıştım.
Yatağın üstüne koyduğum çantama içine kartlığımı, telefonumu, araba anahtarımı ve birkaç küçük eşyamı koydum. Omzuma astım.
Portmantonun kapağını açıp siyah ince topuklu ayakkabılarımı giydim. Ev anahtarımı aldım, kapıyı arkamdan kilitledim. Anahtarı tekrar çantama koyarken koridorun sessizliği dikkatimi çekti.
Apartmanın merdivenlerinden yavaş yavaş indim.
Sabah saatlerinde bina her zamanki gibi sakindi. Alt kata indikçe dışarıdan gelen şehir sesleri daha belirgin hâle geliyordu.
Kapıyı açıp dışarı çıktığımda yüzüme hafif serin bir rüzgâr çarptı. Gökyüzü griyle mavinin arasında kararsız kalmış gibiydi.
Arabama doğru yürüdüm.
Çantamdan anahtarımı çıkardım, kilidi açtım ve sürücü koltuğuna oturdum.
Kontağı çevirdiğimde radyoda tanıdık bir şarkı çalmaya başladı.
Bir süre sonra Hastanenin yakınlarına geldim arabamı park ettim. Anahtarı kontaktan aldım, inip arabayı kilitledim. Ve hastanenin kapısına doğru ilerledim.
İçeri girdiğim ilk anda klasik olan ve alışık olduğum o hastane kokusunu aldım. Aslında bu kokuyu çok seviyordum. Küçüklüğümden beri annemlere hep ‘Anne ben büyüyünce doktor olacağım, dünyadaki herkesi iyileştireceğim ve sizi de.’ Derdim.
Şimdi ise tıpı kazandığım ilk günden beri tek odağım insanlar oldu.
“Günaydın Derin.” Dedi hastane koridorlarında yürüyen kadın sesi. Bu ses hastanedeki arkadaşımın Akça’ya aitti. Saçlarını dağınık bir topuz yapmış, üstüne bir bluz, bluzun üstünede hastane önlüğü ve etek giymiş altına da topuklu ayakkabı aynı zamanda topuklu ayakkabıları koridorda yankılanıyordu.
“Günaydın.” Dedim gülümseyerek bir adım daha yanına yaklaşarak.
“Kahvaltıya iniyoruz Derin. Geliyor musun?”
“Yok sağ ol Akça, size afiyet olsun.”
“Tamam Derin, görüşürüz.”
“Görüşürüz Akça.” Dedim.
Akça yanında bir diğer ve tanıdığım kişiyle beraber Elif’le kahvaltıya inmeye gidiyorlardı. Hastanedeki odama doğru yürürken düşüncelerim etrafımı sarmıştı.
Annem bana küçükken hep ‘İnsan önce vicdanını kaybederse, sonra kendini kaybeder.’ derdi. Bu cümleyi doktor olduğumdan beri hep aklımdaydı. Hatta doktor olmamı sağlayanda bu cümleydi aslında. Annemle babam beni hiç hatta hiçbir şeyde beni zorlamadılar. Bazı anne babaların aksine, benim annemler ‘Sen ne istersen o olursun.’ Derdi hep.
Belki de bu yüzden hiçbir zaman kimsenin canını acıtacak biri olamadım. Babam ise çalışkanlığıyla örnek olmuştu bana. Ne kadar yoğun olursa olsun akşam eve geldiğinde mutlaka sofraya bizimle otururdu. Çocukluğum sevgiyle geçti. Kavgaların değil kahkahaların içinde büyüdüm. Belki de bu yüzden dünyanın herkes için böyle bir yer olduğunu sandım.
Üniversiteyi kazandığım gün annemin gözlerindeki gururu hiç unutamam. Tıp fakültesi kolay değildi. Gecelerce uyumadığım, sınavlardan çıktığımda ağladığım günler oldu. Ama hiçbirinde vazgeçmeyi düşünmedim. Çünkü bir gün beyaz önlüğü giyip bir insanın hayatını kurtaracağımı biliyordum. Ve o gün geldiğinde bütün yorgunluğumun buna değeceğine inanıyordum.
Ben Derin İdil Soykan. Yirmi altı yaşındayım. İnsanların bana söylediğine göre fazla merhametliyim. Bense bunun bir kusur olduğunu hiç düşünmedim. Bir insanın canını kurtarmak için saatlerce ameliyathaneden çıkmamam gerekiyorsa çıkmazdım. Aç kalırdım, susuz kalırdım ama yine de vazgeçmezdim.
Hayatımda eksik olan tek şey belki de kendime ayırdığım zamandı. Arkadaşlarım evlenmeye başlamıştı. Kimileri çocuk sahibi olmuştu. Benimse tek önceliğim hastalarımdı. Aşk hiç kapımı çalmamış değildi ama ben her seferinde ‘Şimdi sırası değil.’ diyerek geri çevirmiştim. Oysa bilmiyordum… Çok yakında hayatıma öyle biri girecekti ki, onun gelişi sadece kalbimi değil, bütün geçmişimi de değiştirecekti.
Odama vardığımda bu düşünceler beni rahat bırakmadı. İlk defa kendimi kendi düşüncelerime boğmuştum.
Hayat bana birçok şey öğretmişti aslında neler olacağını ya da neler yaşanacağını dünyanın sadece benden ibaret değilde başkalarınında hayatlarının ne kadar zor olduğunu anladım. Doktor olduktan sonra bunları çok iyi anladım. Ve daha bir çok şey daha anladım.
Saatler bir süre sonra nedenini anlamadığım bir şekilde o kadar çok hızlı ilerlemişti ki, günün ne zaman bittiğini bile anlamamıştım. Bu akşam için bir nöbetimde yoktu saat 20:34 gösteriyordu. Eve gitmek için sandalyemden kalktım önlüğümü askılığa asıp kot ceketimi alıp üstüme giydim. Çantamıda omzuma asıp odanın kapısını açıp çıktım.
Bir süre düşündüm merdivenlerden mi? İnsem asansöre mi? Evet hiç bir derdim kalmamış gibi birde bunu düşünmüştüm. Sorgulamayın.
Neyse bir süre düşündükten sonra asansörden inmeye karar verdim. Hastane altı katlıydı ben de o kattaydım. Asansöre bindim, 1 yazan tuşa bastım. Aşağıya inmem neredeyse beş saniye sürdü. Hastanenin koridorunda çıkışa doğru yürümeye başladım. Hastane koridorlarında çok kişi yoktu.
Hastanenin bitmek bilmeyen, antiseptik kokulu o ağır mesaisinin ardından nihayet çıkış kapısına ulaşabilmiştim. Üzerimde yirmi dört saatin yorgunluğu, zihnimde ise bir an önce eve gidip sıcak bir duş alma isteği vardı. Hastanenin döner kapısından dışarıya, İstanbul’un serin akşam havasına doğru adım atmıştım. Derin bir nefes aldım. Özgürlük hissi tam içimi rahatlatacaktı ki, her şey saliseler içinde tersine döndü.
Tam hastanenin bahçe çıkışına, loş sokak lambalarının aydınlattığı o kaldırıma gelmiştim ki, kulakları tırmalayan keskin bir fren sesiyle irkildim.
Önümde, adeta asfalta kazınır gibi simsiyah, camları zifiri karanlık lüks bir araba durdu. İlk anın şaşkınlığıyla donakaldım. Beynim yorgunluktan yavaş çalışıyordu; belki de hastanede acil bir durum vardı, can havliyle bir hastayı yetiştirmeye çalışıyorlardı diye düşündüm. Bir doktor refleksiyle arabaya doğru bir adım atacak gibi oldum. Fakat arabanın kapıları aynı anda açıldığında, içimdeki o insani refleks yerini buz gibi bir korkuya bıraktı.
Arabadan iri yarı, heybetli, siyah takım elbiseli dört adam indi. Görünüşleri, duruşları ve o soğuk ifadeleri... Adeta caddenin ortasında 'Ben kötü adamım' diye bağıran, yeraltı dünyasının karanlığını üzerlerinde taşıyan tiplerdendi.
Bu dört adam, hiç zaman kaybetmeden, planlı bir hareketle etrafımı sarıverdiler. Kaçacak, arkama dönecek tek bir boşluk bile bırakmamışlardı. Çember daralırken, olayın ciddiyetini, sıradan bir hasta yakını vakasıyla karşı karşıya olmadığımı o an, tüm hücrelerimde hissettim.
"Doktor Hanım," dedi içlerinden biri. Sesi pürüzlü ve emrediciydi.
Beni hastaneden çıkarken uzaktan görmüş olmalılar ki, veya çıkış kapısından doğrudan bana hitap ediyorlardı. O an kalbimin atışları öyle bir hızlandı ki, göğüs kafesimi delip dışarı çıkacak sandım. Şakaklarımda atan kanın sesini duyabiliyordum. Avuçlarımın içi saniyeler içinde buz gibi terle kapandı.
Yutkunmaya çalışarak konuşan adamın gözlerinin içine baktım. Korkumu gizlemek, bir doktor vakarı sergilemek istiyordum ama bacaklarımın titremesine engel olamıyordum.
"Zorluk çıkarma Doktor Hanım," dedi adam, ses tonunu yapay bir sakinlikle yumuşatmaya çalışarak. "Merak etmeyin, amacımız size zarar vermek değil. Ama patronumuzun durumu acil. Çok acil."
Patron mu? Kimdi bu patron? Nasıl bir dünyanın içindeydi ki adamları hastane kapısından doktor kaçırıyordu?
Hayatımda ilk defa bu kadar yoğun, nefesimi kesen bir korku dalgasının altında kaldığımı hatırlıyordum. Panik, bir sarmaşık gibi boğazıma dolanırken arkaya doğru bir adım atmak istedim ama arkamdaki iki gölge yolu çoktan kapatmıştı. Tam o sırada, önümdeki adam elini ceketinin içine doğru götürdü. Kumaşı hafifçe araladı.Ve o an, sokak lambasının cılız ışığı altında, adamın belindeki o simsiyah, soğuk çelik silahı gördüm.
Zaten deli gibi atan kalbim, o namlunun varlığını hissetmesiyle birlikte adeta durma noktasına geldi. Nefesim göğsümde tıkandı, dünya etrafımda hafifçe döndü. Birkaç saniye önce sadece yorgun bir doktorken, şimdi bir silahın gölgesinde yaşam mücadelesi veriyordum. Zihnimde binbir çeşit senaryo patladı: Ne yapacaktım? Çığlık atsam, hastanenin güvenlikleri yetişene kadar beni bu arabaya bindirirlerdi. Gitmeyi reddetsem, beni orada vururlar mıydı?Önümde iki korkunç ihtimal vardı: Ya bu adamlarla gidecek, o ölüm döşeğindeki gizemli adamın hayatını kurtaracaktım... Ya da tam burada, bu karanlık kaldırımda bana ve geleceğime zarar vereceklerdi.
O an, içimdeki o panik ve dehşet duygusunun ortasında, bir doktor olduğumu hatırlatan o yemin zihnime çakıldı. Bir insanın hayatı söz konusuydu. Ne kadar kirli bir dünyadan olursa olsun, şu an bir yerlerde can çekişen biri vardı. Tereddüt ettim, gitmek istemeyen mantığımla, bir hayatı ölüme terk edemeyen mesleki ahlakım birbirine girdi. Ama aslında, seçme şansım yoktu. Belindeki o silahla bana başka bir yol bırakmamışlardı; mecburen, o karanlık arabanın açık kapısına doğru yürümek zorundaydım. Hem kendi hayatımı korumak hem de o bilmediğim adamı ölüme terk etmemek için...
O an, sadece sıradan bir kurşun yarasını dikmeye, bir hastanın hayatını kurtarmaya gittiğimi sanıyordum. Saf, insani bir niyetle o siyah arabanın koltuğuna oturmuştum.Oysa attığım o tek bir adımın, beni geri dönüşü olmayan, kanla yazılmış bir yolun içine sürüklediğinden tamamen habersizdim. Ben bir hastayı kurtarmaya, ölüme meydan okumaya gidiyordum... Fakat bilmiyordum; o kurtardığım adamın, o karanlık malikânenin içinde kendi esaretimin kapısını araladığımı hiç ama hiç bilmiyordum.

~~~

Bölüm Sonu

1. Bölümün sonuna geldik… 🤍
Umarım ilk bölümü keyifle okumuşsunuzdur. Eğer hikâyeyi beğendiyseniz, bana destek olmak için beğenmeyi, yorum yapmayı ve kaydetmeyi unutmayın. Sizin her desteğiniz beni hem çok mutlu ediyor hem de yeni bölümleri yazarken bana büyük bir motivasyon oluyor.
Yorumlarınızı okumayı sabırsızlıkla bekliyorum. Sizce ilk bölüm nasıldı? En çok hangi sahne dikkatinizi çekti? Tahminlerinizi ve düşüncelerinizi benimle paylaşmayı unutmayın.Bir sonraki bölümde görüşmek üzere…
Kendinize çok iyi bakın. Hepinizi çok seviyorum. Hoşça kalın! 🤍