11. bölüm · KAN, İNTİKAM VE ESARET (Bir Kurşun, İki Hayat)
10.Bölüm:İki Hayat
(Üç Gün Sonra)
Göz kapaklarım ağır ağır açıldı. Önce bir beyaz tavan gördüm. Ardından kafamı bir sağa bir sola çevirdim, burası benim kaldığım odam değildi. Hafifçe yerimden doğrulmaya çalıştım ama karnımda hissettiğim acıyla kıpırdayamadım.
Ne olmuştu ki? Neredeydim ben? Hafızamı zorlamaya başladım. Karahan Malikânesi… Silah sesleri… Kırılan cam… Sonra…
Ben…
Ben vurulmuştum.
En son hatırladığım şey ise Tugay’ın sesiydi.
Tugay neredeydi? Ona ne olmuştu? O iyi miydi?
Tam bunları düşünürken odanın kapısı usulca açıldı. Başımı o yöne çevirdiğimde içeri giren kişiyi gördüm. Gelen oydu.
Tugay’dı.
“Derin.” Dedi. Yerimden tekrar doğrulmaya çalıştım ama bu seferde Tugay durdurdu. “Dur kalkma… yorma kendini.”
Ona baktım. Günlerdir uyumamış gibiydi. Gözlerinin altı çökmüş, sakalları uzamıştı. Her zamanki sert ve soğuk ifadesinden eser yoktu.
“İyi misin?” Diye sordu. Yatağımın baş ucuna otururken.
“Bilmem.” Dedim geveleyerek, aslında iyi olup olmadığımı ben bile bilmiyorum. “İyiyim galiba… Ama… ne oldu? Neresi burası?”
“Burası…” dedi “Benim evim… yani babamın bana yıllar önce aldığı evdi… Buradan başka da güvenli bir ev düşünemedim o yüzden… Seni de buraya getirdim.”
“Annenler nerede?”
“Annemleri, Ömer’le birlikte başka eve götürdüm.”
Anlık gelen bir öksürmemle beraber ayağa kalktı. Tekrardan “İyi misin?” Diye sordu. “Doktor çağırayım mı?”
Bir yandan öksürmeye çalışıyor bir yandan da ona cevap vermeye çalışıyordum. Öksürüklerimin arasında “Doktor olan birine…” dedim “Doktor çağırıyorsun.”
Aslında uygun olmayan bir zamanda espri yapmaya çalışıyordum. Onun gülmesini bekledim ama gülmedi aksine daha endişelenmesine sebep olmuştum.
Sahi ya, emirler yağdırdan, sert bakan, kimseye acımayan, acıma duygusu olmayan bu adama ne olmuştu? Benim vurulmam nelere sebep olmuştu? Bir anda bana haftalar öncesinde söylediği bir söz gelmişti.
“Doktor Hanım… Seni ya da bu hayatta tanıdığım hiç kimseyi tehlikeye atamam, anlıyor musun”
“Doktor çağırayım mı?” Dedi bir kez daha onu kolundan tuttum ve durdurdum. “İyiyim.” Dedim “Gerçekten.” Pek inanmadı ama yinede başını salladı ve tekrar yatağın baş ucuna oturdu.
Odada kısa bir sessizlik oldu ve o sessizliği kapının çalması böldü. Tugay “Girin.” Dedi.
İçeriye bir hizmetçi girdi elinde de bir tepsi yemek vardı. Tugay ayaklanıp tepsiyi aldı ve kucağıma koydu. Tepside çorba, su bir de bazı ilaçlar vardı sanırım antibiyotikti.
“Ye.” Dedi emreder gibi.
“Canım istemiyor.”
“Canının isteyip istememesi önemli değil yemen gerekiyor.”
“İştahım yok.”
“Doktor Hanım… lütfen yer misin?”
Yine… “Doktor Hanım.” dedi.
İlk günden beri bana hep böyle sesleniyordu. Esaretimin başladığı günden beri ismimi neredeyse hiç kullanmamıştı. O zamanlar bu hitap bana mesafeli, soğuk ve sinir bozucu gelirdi. Ama şimdi… Ne zaman “Doktor Hanım.” dese, içimde açıklayamadığım bir şey kıpırdıyordu. Belki de istemeden alışmıştım. Belki de o iki kelime artık sadece bir hitap değildi; bana aitmiş gibi hissettiren tuhaf bir seslenişe dönüşmüştü.
Babam da bana doktor olduğum günden beri hep “Güzel doktor kızım.” derdi.
“Gerçekten canım bir şey istemiyor.”
“Derin.” Dedi ciddiyetle “Doktorsun en iyi sen bilirsin. Bak… Seni yerde kanlar içinde gördüğü aklım çıktı.” Derin bir nefes aldı ve devam etti “Şimdi de hâlâ en ufak bir şey de sana bir şey olacak diye korkuyorum o yüzden… lütfen biraz da olsa ye.”
Ne? Bu adam benim için korkmuş muydu? Ama haklı ben bir doktordum biliyorum bir şeyler yemem gerekiyordu.
Başımı salladım. ama o an fark ettim ki kolumu kıpırdatacak halim yoktu aynı zamanda kolumda da bir serum takılıydı. O an Tugay bunu fark etmiş olacak ki. Sağ eline kaşığı sol elinede kaseyi aldı. Çorbayı kaşıkla karıştırdı ve üfledi ardında da bana içirmeye başladı.
Evet şuan inanmıyor olabilirsiniz ama buz gibi olan bu adam bana çorba içiriyordu. Artı benim içinde endişeleniyordu. Beni bu esarete sokan kişi oydu ama çıkaracak kişi de oydu. Ne olduğunu bilmiyorum ama benim vurulmam Tugay’ı baya sarsmış gibiydi.
Çorbadan beş kaşık daha aldıktan sonra midemin bulandığını hissetim. “Yeter.” Dedim yüzümü ekşiterek.
İtiraz etmedi kaseyi tepsiye geri koydu ve ilaçları ve bir bardak suyu bana uzattı “Biri antibiyotik diğeri ağrı kesici.”
İlaçları avucuma aldım ve ağzıma götürdüm üstünede su içtim.
Tugay, kucağımdaki tepsiyi dikkatlice yan taraftaki komodinin üzerine bıraktı. Ardından yeniden yatağın kenarındaki yerine oturdu. Birkaç saniye boyunca bana sessizce baktı.
Sonra yavaşça elini kaldırdı. Parmakları alnıma yaklaşırken istemsizce başımı geri çektim.
“Ne yapıyorsun?” diye sordum, hafif bir şaşkınlıkla.
“Ateşine bakacağım.” dedi sakin bir sesle. “Korkma.”
Bu kez geri çekilmedim.
Avucunu usulca alnıma koydu. Eli beklediğimden sıcaktı. Yaklaşık bir iki saniye boyunca hiç kıpırdamadan öylece bekledi. O kısa sessizlikte sadece ikimizin nefes alışları duyuluyordu.
Elini yavaşça geri çekti. Yüzündeki gergin ifade, ilk kez biraz olsun yumuşadı.
“Güzel…” dedi, derin bir nefes vererek. “Ateşin yok.”
Bir an sustu. Gözlerini benden ayırmadan devam etti.
“Üç gündür ateşin bir türlü düşmüyordu. Sürekli yükseliyordu. Doktorlar enfeksiyon riskine karşı sürekli kontrol ediyordu. Her seferinde yeniden ateşlendiğinde…” Cümlesinin devamını getiremedi. Boğazını temizleyip gözlerini kaçırdı. “Şimdi normal olması iyi.”
Sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışıyordu ama yine de endişesini saklayamıyordu. İlk kez, o sert ve duygularını gizleyen adamın gözlerinde gerçek bir korku görüyordum.
Sonra kapı tekrar çaldı “Girin.” Dedi Tugay.
Kapı açıldı ve içeri ellili yaşlarının sonlarında, omuzlarına kadar uzanan kumral saçlı, beyaz önlüklü bir kadın girdi. Elinde siyah deri bir doktor çantası vardı. Yüzündeki sakin ifade, yılların verdiği tecrübeyi yansıtıyordu.
“Derin Hanım.” Dedi gülümseyerek “Nasılsınız… Kendinizi iyi hissediyor musunuz?”
“Sanırım…” dedim “İyiyim.”
“Ben sizi yalnız bırakayım.” dedi Tugay ve ayağa kalktı. O an içimi tarif edemediğim bir korku sardı. Refleksle uzanıp kolunu tuttum. Parmaklarım bile bunu neden yaptığımı bilmiyordu.
Tugay durup bana baktı. Göz göze geldik.“Gitme…” dedim, sesim neredeyse fısıltıydı. “Kal.”
O an odada birkaç saniyelik sessizlik oldu. Tugay önce tuttuğum eline baktı, sonra gözlerime. Yüzündeki sert ifade bir anlığına çözüldü.
“Tamam.” dedi sadece.
Ben de yavaşça elimi kolundan çektim. Hiçbir şey söylemeden yeniden yatağın yanındaki sandalyeye oturdu.
Bu hissettiğim şey neydi, bilmiyordum. Bana zorla esaret yaşatan bu adamın yanında, ilk kez kendimi güvende hissediyordum. Bu his bana yabancıydı. Kafamın içinde bir ses durmadan bir şeyler fısıldıyordu ama onu susturmaya çalıştım. Hayır… Böyle düşünemezdim. Düşünmemeliydim.
“Geçmiş olsun.” dedi bana yaklaşırken. “Ben Doktor Aysel. Uzun yıllardır Karahan ailesinin doktorluğunu yapıyorum.”
Başımı hafifçe salladım.
“Memnun oldum.”
Doktor çantasını yatağın yanındaki komodine bıraktı.
“Şimdi sizi bir kontrol edeceğim.”
Önce serumumu inceledi. Ardından tansiyonumu ve nabzımı ölçtü. Daha sonra dikkatlice pansumanı açtı.
“Biraz canınız yanabilir.” Başımı salladım. Doktor Aysel pansumanı büyük bir dikkatle açtı. Soğuk havanın yarama değmesi bile irkilmeme yetmişti. İstemsizce yüzümü buruşturdum.
Tam o sırada Tugay bir adım öne çıktı.
“Yavaş…”
Doktor göz ucuyla ona baktı.
“Bu normal.” dedi sakinliğini bozmadan. “Kurşun iç organlarına ciddi bir zarar vermeden çıkarıldı ama yine de ağır bir yara. Birkaç gün daha dikkatli olmamız gerekiyor.”
Doktor yarayı dikkatlice inceledi.
“Beklediğimden daha iyi görünüyor.” dedi. “Kurşunu zamanında çıkarmamız büyük avantaj olmuş. Dikişlerde herhangi bir enfeksiyon belirtisi yok.”
Pansumanı değiştirirken ben acıyla gözlerimi kapattım.
İçimden belli belirsiz bir inilti kaçınca, yatağın kenarında duran elimin üzerine sıcak bir dokunuş hissettim.
Gözlerimi yavaşça açtığımda Tugay’ın büyük ve sert görünen elinin, benim elimin üzerinde durduğunu gördüm.
Ne sıkıyordu…
Ne de çekiyordu.
Sadece oradaydı.
Sanki bana, tek kelime etmeden “Buradayım.” diyordu.
O an ilk defa, onun sessizliğinin bile insanı rahatlatabileceğini fark ettim.
Doktor yeni pansumanı yaptıktan sonra ayağa kalktı.
Tugay ister istemez elimi bıraktı ve doktora döndü.
“Ateşi de sonunda normale dönmüş.”
Sonra bakışlarını Tugay’a çevirdi.
“Üç gündür neredeyse her saat başı beni arıyordun.” dedi hafifçe gülümseyerek. “Şimdi biraz olsun rahatlayabilirsin.”
Tugay bakışlarını benden ayırmadan konuştu.
“Tamamen iyileşmeden rahatlamam.”
Doktor başını iki yana sallayıp hafifçe güldü.
“İlk defa seni bu kadar telaşlı görüyorum, Tugay.”
Tugay cevap vermedi.
Sessizliği bile her şeyi anlatmaya yetiyordu.
Doktor Aysel konuşmaya devam etti “İlaçlarına aynen devam edeceğiz. İki gün boyunca mümkün olduğunca dinleneceksiniz. Ayağa kalkmaya çalışmayın. Dikişleriniz henüz çok yeni.”
“Tamam.”
Doktor kapıya doğru yöneldi. Doktoru eşlik etmek için Tugay’da ayağa kalktı
Doktor tam çıkacakken durdu. Tugay’da durdu
Arkasını dönmeden konuştu.
“Ve sen, Tugay…”
Tugay yavaşça yere baktığı başını kaldırdı.
“Bu kadar uykusuz kalmaya devam edersen, yakında seni de tedavi etmek zorunda kalacağım.”
İlk kez…
Tugay’ın dudaklarının kenarında belli belirsiz, yorgun bir tebessüm oluştu.
“Önce o iyileşsin.”
Doktor gülümseyerek odadan çıktı. Kapı usulca kapanırken odamız yeniden sessizliğe büründü.
Bu kez o sessizlik bana korkutucu gelmiyordu.
Çünkü ilk kez…
Yanımda oturan adamın bana zarar vermesinden değil, başımdan ayrılmasından korkuyordum.
Kapıyı kapattı ve yanıma ayak ucuma oturdu. Tekrardan “İyisin değil mi?” Diye sordu.
“İyiyim… Esaret Bey.” Bunu dememle yüzünde ufacık bir tebessüm oldu ama o tebessümüde kısa sürdü ve eski ciddiliğine geri döndü.
Bu adam bir öyle bir böyleydi hangi oydu. Bana içini göstermeye çalışıyordu ama bir yandan da kapatmaya çalışıyordu. Sanki bir anda sinirlenmiş olacak ki, elini yumruk yaptığını gördüm.
Gördüğümü fark edince yumruğunu yavaşça gevşetti. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Ağır adımlarla pencerenin önüne gidip dışarı baktı. Dışarısı sessizdi ama onun içinde kopan fırtınayı hissedebiliyordum.
Birkaç saniye sonra derin bir nefes alıp bana döndü.
“Bir şeye ihtiyacın olursa seslen.”
“Ya sen?”
Kaşlarını hafifçe çattı.
“Ben buradayım.”
“Uyuyacak mısın?”
“Sen uyuduktan sonra.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Üç gündür uyumamışsın.”
Omuz silkti.
“Senin için değerdi.”
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Bu cümleyi öyle sakin söylemişti ki… Sanki günlerce uykusuz kalmak, gözünü bile kırpmadan başımda beklemek dünyanın en normal şeyiymiş gibi. Ben ise ne diyeceğimi bilmiyordum.
Çünkü ilk kez…
Bana bakan o buz gibi gözlerin ardında, beni kaybetmekten korkan bir adam görüyordum.
Tugay birkaç saniye daha sessiz kaldı. Çenesini sıktı. Sanki söyleyecekleriyle kendi içinde mücadele ediyordu.
Sonra gözlerini pencereden ayırmadan, boğuk ama kararlı bir sesle konuştu.
“Seni… esaretimden kurtarıyorum.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Ne?” diye fısıldadım.
Bu kez bana döndü. Gözlerinin içine baktığımda, orada alıştığım sertlikten çok yorgunluk vardı.
“Ancak…İyileştiğin gün…” dedi yavaşça. “Esaretimden kurtulacaksın. Doktor Hanım…”
Birkaç saniye sustu. Sonra sesini biraz daha sertleştirdi. Sanki biraz önce söylediği sözleri geri toplamak ister gibi…
“Ama o güne kadar…”
Yavaş adımlarla yatağıma yaklaştı.
“Benim korumam altındasın.”
Kaşlarımı çattım.
“Yani…”
Tugay sözümü kesti.
“Kimsenin sana yaklaşmasına izin vermeyeceğim.”
O an anladım. Beni serbest bırakıyordu…
Ama beni bırakmıyordu. Esaret bitiyordu. Fakat aramızdaki görünmez bağ… Yeni kuruluyordu.
Sonra o sertliği tekrardan gitti. “Seni…” dedi sesi yumuşak ve sakindi. Derin bir nefes aldı, devam etti. “Yanımda koruyabileceğimi sandım. Aslında seni esaret altında tutmamın sebebi seni korumaktı… Çünkü seni yanımda gerçekten görmüş olabilirlerdi… Ama yine de yanındayken de seni korumayı beceremedim…”
“Allah kahrettsin.” Dedi sinirle ayağa kalkarken ellerini saçlarında arasına geçirdi. Bir anda odanın içinde dönüp dolaşmaya başlamıştı. Ne yapacağını ve yapacağı şeyi tartıyor gibi duruyordu.
Sonra bana döndü yanıma yaklaştı ve eğildi. “Özür dilerim…” dedi “Özür dilerim. Özür dilerim… seni koruyamadım özür dilerim…”Sesi kırıktı, çatlamıştı.
“Bu senin suçun değil.” Dedim doğrulmaya çalışırken.
“Benim suçum.” Dedi.
“Değildi…”
“Öyleydi Derin… Görmüyor musun?”
“Görmüyorum, değildi...”
Ayağa kalktı tekrar odanın içinde turlar attı. Daha fazla öfkelendi ve odadan çıktı. Bense kendimle kalakalmıştım. Ama bir süre sonra bahçeden bağırma sesleri duymaya başladım. Tugay’dı bunu biliyordum içinde tuttuğu bütün duygularını bağırarak atmaya çalışıyordu.
Ayağa kalkmaya çalıştım. Canım acısa bile kalktım. Pencere doğru yürüdüm ve yerde çimlerde dizlerinin üzerine çökmüş ve sadece bağırıyordu. O an yanına inmek istedim ona sarılmak bile istedim ama yapamadım.
Yapmak istedim ama yapamadım. Bu adam karanlıktı, güneş değildi, karanlıktı… ve bu karanlığın içerisinde kendi boğuluyordu. Ne yapacağını oda bilmiyordu. Sadece yapıyordu.
Bir süre sonra kalktı çimlerden, çıktı gitti büyük kapıdan arabasına bindi ve öylece gitti.
Sonra başımı camdan ayırdım bir soluma baktım bir sağıma, odada bir tekli koltuk vardı. Oraya doğru yürüdüm ve oturdum. Canımı acıtmadan dizlerimi çektim, başımı arkaya yasladım.
Gözlerimi kapattım sadece dinlendirmek için kapattım uyumak için değildi. Ama bir süreden sonra uyuyakalmıştım.
Kapı açılma sesiyle hafifçe irkilmiştim ama gözlerimi açmadım. Bana doğru yaklaştı, gelen kişinin kim olduğunu biliyordum Tugay’dı gerçi tahmin etmek çokta zor değildi çünkü bu evde ben ve Tugay’dan başka biri yoktu.
Beni belimden ve ayaklarımdan güçlükle kaldırım yatağa bıraktı. Üzerimi de örtüp odadan çıktı. O çıktıktan sonra gözlerimi açmadım. İçtiğim ilaçların etkisi olmalıydı ki uykum ağırdı ve beni kolayca içine çekti.
O gece…
İlk kez bir şeyi fark ettim.
Beni esir alan adam…
Aslında kendi geçmişinin, kendi vicdanının ve kendi verdiği sözlerin esiriydi.
Benim vurulmam…
Sadece bedenimi yaralamamıştı.
Tugay’ın yıllardır ördüğü o kalın duvarlarda da derin bir çatlak açmıştı.
Belki de…
Kurşun bana değil…
İkimize birden isabet etmişti.
Biri bedenimi yaralamıştı.
Diğeri ise onun ruhunu…
Ve ikimiz de…
Aynı yaranın içinde, birbirimizden habersiz iyileşmeye çalışıyorduk.
O an bunun farkında değildim.
Ama kader…
İki hayatı çoktan birbirine bağlamıştı.
Bir kurşun…
İki hayatı değiştirmişti.
Ve artık hiçbir şey…
Eskisi gibi olmayacaktı.
