4. bölüm · Kan fısıltıdı

Kan Fısıltısı4 bölüm

Zümranur Çantaş

UK)

Sabah, aşiretin taş duvarlarına ağır ağır doğdu.
Güneş vardı ama sıcaklık yoktu.
Sanki güneş bile bu topraklarda temkinliydi.

Avluda yerde hâlâ kan izleri duruyordu.
Gece yıkanmıştı ama izler silinmemişti.
Bazı şeyler suyla temizlenmezdi.

Belgin, avludan geçerken ayaklarını yavaş attı.
Her adımda dün geceyi yeniden hatırlıyordu.
Silah sesi.
Çığlık.
Toprağa düşen bir beden.

Kalbi sıkıştı.

Büyük salon dolmaya başladı.
Yaşlılar, gençler, korumalar…
Herkesin yüzünde aynı ifade vardı:
Kaygı.

Mert baş köşede ayakta duruyordu.
Omuzları her zamankinden daha dikti.
Ama gözlerinin altındaki yorgunluk saklanamıyordu.

— “Bu saldırı,” dedi Mert,
— “bir uyarı değil.”
— “Bu, bize açılmış bir savaştır.”

Salonda uğultu yükseldi.

— “Ama bu sadece dış düşman değil,” diye devam etti.
— “Bu, içimizdeki kan bağına da bir testtir.”

Belgin, bu cümlede bir ağırlık hissetti.
Kan bağı…
Bu sadece aile demek değildi.
Bu, kimin kimin için öleceği demekti.

Ahsen salonun kenarında oturuyordu.
Ellerindeki bandajları çözerken yüzü sertti.
Ama içi kaynıyordu.

Ringde düşman belliydi.
Burada ise…
Düşman gölgelerin içindeydi.

Emre kapının yanında duruyordu.
Resmi olarak oradaydı.
Ama aslında oraya ait değildi.

Ben polisiyim, diye düşündü.
Ama her geçen dakika, bu gerçeği biraz daha kaybediyorum.

Ahsen’le göz göze geldiler.
Ahsen bakışlarını hemen kaçırdı.

Nedense,
en çok ona bakınca zayıf hissetti.

Bu, onun için kabul edilemezdi.

Ozan avlunun dışındaki merdivenlerde sigara içiyordu.
Sessizdi.
Her zamanki gibi.

Tuğba uzaktan onu gördü.
Kalbi hızlandı.
Gitmek istedi.
Ama ayakları onu taşımıyordu.

Sonunda cesaretini topladı.

— “Ozan…”

Ozan başını kaldırdı.
Şaşırmış gibiydi.

— “Tuğba?”

Bu tek kelime,
Tuğba’nın içini titretti.
Adını söylemişti.
Onu fark etmişti.

— “İyi misin?” diye sordu Ozan.

Tuğba başını salladı.
— “Bilmiyorum,” dedi kısık sesle.

Ozan bir an durdu.
Sonra sigarasını söndürdü.

— “Burada kimse gerçekten iyi değildir,” dedi.
— “Ama yalnız da değilsin.”

Bu cümle,
Tuğba’nın kalbine küçük bir umut bıraktı.

Çağtay, Hakan’la birlikte arka koridorda yürüyordu.

— “Bir şeyler saklanıyor,” dedi Hakan.
— “Hissediyorum.”

Çağtay başını salladı.
— “Ben de.”
— “Ve bu, sadece mafya değil.”

İkisi de biliyordu.
Bu topraklarda bazı sırlar,
paradan ve güçten daha eskiydi.

Belgin, eski arşiv odasına indi.
Kimsenin pek girmediği bir yerdi burası.

Duvarlarda eski semboller vardı.
Bazıları silinmişti.
Bazılarıysa…
Sanki yeni çizilmiş gibiydi.

Bir defter buldu.
Derisi eskimişti.

İlk sayfada tek bir cümle yazıyordu:

“Kan döküldüğünde, mühür zayıflar.”

Belgin’in eli titredi.

— “Bu ne demek?” diye fısıldadı.

O anda ışıklar bir anlığına söndü.
Oda buz gibi oldu.

Ve Belgin,
arkasında bir nefes hissetti