17. bölüm · Kan fısıltıdı

Kan Fısıltısı 17. bölüm

Zümranur Çantaş

Mağaranın içi titriyordu.

Taş kapı artık sadece çatlak değildi.

Aralanmıştı.

İçeriden siyah bir sis çıkıyordu.

Sanki kapının arkasında bir dünya vardı.

Belgin geri çekildi.

— “Bu… hiç iyi değil.”

Mert silahını kaldırdı.

— “Kimse yaklaşmasın.”

Ama biri zaten yaklaşmıştı.

Ahsen.

Ahsen kapının önünde durdu.

Nefesi hızlanmıştı.

İçeriden gelen soğuk rüzgâr saçlarını savuruyordu.

Emre arkasından geldi.

— “Ahsen, geri çekil.”

Ahsen başını salladı.

— “Bir şey var içeride.”

Emre onun kolunu tuttu.

— “Bu tehlikeli.”

Ahsen yavaşça kapının içindeki karanlığa baktı.

Ve o anda…

Bir şey gördü.

İçeride bir şehir vardı.

Yıkılmış.

Karanlık.

Ve kapının ortasında…

Bir taht.

Tahtın üzerinde oturan bir gölge.

Ve o gölge…

Ahsen’e baktı.

Ahsen’in kalbi duracak gibi oldu.

Gölge fısıldadı.

“Gel…”

Ahsen geri sıçradı.

Nefesi kesildi.

Emre hemen onu tuttu.

— “Ne gördün?”

Ahsen titriyordu.

— “Bir şey… beni çağırdı.”

Emre onun yüzünü tuttu.

— “Bana bak.”

Ahsen gözlerini ona çevirdi.

Kalbi hâlâ hızlı atıyordu.

Emre yumuşak bir sesle konuştu.

— “Buradasın. Yanımdasın.”

Ahsen bir an ona baktı.

Ve aniden…

Onu kendine çekti.

Dudakları Emre’nin dudaklarına değdi.

Bu öpüşme kısa değildi.

Korku, özlem ve bastırılmış duyguların karışımıydı.

Emre de karşılık verdi.

Onu kaybedecekmiş gibi tutarak.

Öpüşme bittiğinde Emre fısıldadı:

— “Seni o karanlığa bırakmam.”

Aynı anda…

Mağaranın başka bir tarafında…

Çiğdem yalnız yürüyordu.

Kafası karmakarışıktı.

Efe’nin polis olması…

Onu parçalamıştı.

Tam dönecekti ki…

Ayağı kaydı.

Taş zeminden aşağı doğru yuvarlandı.

— “Ah!”

Derin bir çukura düştü.

Ayağı sıkıştı.

Hareket edemiyordu.

Ve çukurun içinden…

Bir şey kıpırdadı.

Karanlıkta iki soluk göz açıldı.

Çiğdem’in kalbi duracak gibi oldu.

— “Hayır…”

Yaratık ona doğru sürünüyordu.

Tam o anda—

Bir el onu çekti.

Efe.

Efe hiç düşünmeden çukura atlamıştı.

— “Ben buradayım.”

Yaratık hızla yaklaşıyordu.

Efe Çiğdem’i arkasına aldı.

Bir taş aldı ve yaratığa fırlattı.

Sonra Çiğdem’i yukarı itti.

— “Çık!”

Çiğdem yukarı tırmandı.

Ama Efe aşağıda kalmıştı.

— “Efe!”

Efe de tırmanıp çıktı.

Nefes nefeseydi.

Bir an birbirlerine baktılar.

Çiğdem’in gözleri doluydu.

— “Neden yaptın?”

Efe cevap verdi:

— “Çünkü sana bir şey olmasına izin vermem.”

Çiğdem’in duvarları çatladı.

— “Ama sen…”

Efe onun sözünü kesti.

Bir adım yaklaştı.

— “Polis olabilirim.”

— “Ama sana hissettiklerim gerçek.”

Çiğdem bir saniye durdu.

Sonra…

Onu kendine çekti.

Ve öptü.

Bu öpüşme…

Öfke, korku ve sevginin karışımıydı.

Uzun.

Gerçek.

Öpüşme bittiğinde Çiğdem fısıldadı:

— “Beni bir daha kandırma.”

Efe başını salladı.

— “Söz.”

Ama tam o anda…

Kapıdan gelen ses tüm mağarayı doldurdu.

Çatlak büyüdü.

Ve içeriden…

Birden fazla gölge çıktı.

Belgin korkuyla fısıldadı:

— “Onlar geliyor…”

Ve Mert ilk kez şunu düşündü:

Bu savaş…

İnsanlara karşı değildi.