3. bölüm · Kalplerdeki Çiçek Bahçesi

Papatya.

Elif Tekin

Kurumuş bir bahçenin içinde dolanıyorum. Her bir yanım, her kafamı çevirdiğim yer, solmuş çiçeklerle dolu. Gökyüzü tamamen siyaha bürünmüş, bulutlardan hafif hafif yağmur çiseliyordu. Üzerimde lacivert bir elbise var. Kalbimi karamsar bir his sarıp sarmalıyor. Kalbim, o karamsar hissi istemese de kabul ediyor.

Eğilip ellerimi çiçeklerin kurumuş yapraklarında gezdiriyorum. Yanlışlıkla koparıyorum bir yaprağı. Kalbimin sızladığını hissediyorum. Kopan yaprak ellerimin arasından kayıp toprağa düştü. Kuru toprağın üzerine düşen yaprak gözümün önünden kayboldu. Doğruldum. Etrafıma baktım. Burası neresiydi? Neden buradaydım?

Boynuma değen soğuk kolye zinciriyle irkildim. Ellerin sahibi her kimse eli sıcacıktı. Elleri tenime değdiğinde bedenimin ısıdığını hissettim. Boynuma takılan kolyeye baktım. Üzerinde nakış ile işlenmiş bir çiçek vardı. Üzerimdeki elbiseyle uyumlu olsun diye özenle seçilmiş gibi çiçek de maviydi. Ellerim çiçeğin olduğu yere gitti. Çiçeğe baktım dikkatle. Arkamı döndüm. Hakan'la göz göze geldim.

Bana baktı önce. Sonrasında kafasını solmuş olan çiçeklere çevirdi. Hakan bana baktı sonrasında. Gözleri kolyemde oyalandı. "Mavinin her tonu sana çok yakışıyor, Mavi..." diye mırıldandı Hakan. "Elbisen, gözlerin, ojelerin ve kolyen... Hepsi mavi. Ve bu maviliklerin içerisinde tek renksiz olan yer kalbin. Neden onu da bir renge ait kılmadın, Mavi? Ya da her renge? Kalbindeki çiçek bahçesini yeniden yaşat, Mavi. En güzel yerin olan gözlerinin maviliğinde bak kalbindeki çiçek bahçesine..."

Gözlerimi açtım, yatakta doğruldum ve etrafıma bakındım. Ellerim boynuma gitti. Boynum boştu. Kolye falan yoktu. Elimi yüzüme kapattım ve kafamı geri yastığa koydum. Sadece bir rüyaydı, diye geçirdim içimden. Derin bir nefes aldım. Saçma ve tuhaf bir rüyaydı...
Boğazımdaki kuruluğu ve ağrıyı fark ettim o anda. Yatağımın hemen yanında duran komidinden su şişemi aldım ve birkaç yudum aldım. Hâlâ rüyayı sindirmeye çalışıyordu beynim. Boğazımdaki ağrı hasta olacağımın bir işaretiydi. Kafamı iyice yastığa gömdüm. Hiç kalkmak istemiyordum yataktan. Gözlerimi kapatıp biraz dinlenmeye karar verdim.

Sessizce yatağımda uzanırken kapı çaldığında gözlerimi açtım. "Gir," dedim zar zor çıkan sesimle. Boğazım acıyordu konuşurken. Kapı açıldığında içeriye Arman abim girdi. "Hadi kalk, kahvaltı hazır." dedi bakışlarını telefonundan kaldırmayarak. Sessizce kafa salladım ve anladığımı belli eden bir mırıltı çıkardım. Arman abim kafasını telefondan kaldırıp bana baktı. Kaşları çatıldı. Gözlerine bir endişe yerleşti.

"Ne oldu lan sana?" dedi yanıma doğru adımlarken. "Hastayım..." dedim kısık bir sesle. Ayağa kalkacak hâlim yoktu ve boğazım çok şiddetli ağrıyordu. Tabii bir de bunların üstüne dünden kalma bir baş ağrısı da eşlik ediyordu. Arman abim yatağın kenarına oturdu ve elini alnıma koydu. "Yüzün kirece dönmüş iyice." dedi ateşimi eliyle ölçerken.

"Hastayım ya hani." dedim kısık ve tiz çıkan sesimle. Cidden şu an kulak tırmalayan bir sesim olduğuna yemin edebilirdim. "Çıkmayan sesinle bile bana laf yetiştirmeye çalışıyorsun ya, helal olsun Zelal sana." dedi ve yataktan kalktı. "Ben anlamam hasta bakmadan. Annemi çağırayım." Sen zaten neyden anlarsın ki, dedim içimden. Arman abim odadan çıktı ve koridor da anneme seslenmeye başladı. "Anne, senin bu kızın biraz daha zorlarsa ahiretlik olacak." dediğini duydum anneme.

Birkaç dakika sonra annem içeri girdi. Yanıma geldi ve, "Neyin var kızım?" diye bir soru yöneltti. "Boğazım falan ağrıyor ya..." dedim kısık bir sesle. Annem bir iç çekti. "Ben diyorum kızım sana o kısacık şeyleri giyme diye. Kış günü giyiyorsun bir de ya. Bak, giydin üşüttün yine kendini." Sabır çektim kendi kendime. Her olay illa giyinişime gelecekse, bırakın, camdan aşağı atlayayım ben.

"Ben sana ıhlamur yapayım. Limon sıkarız içersin." Kafa salladım. Hâlim yoktu kolumu kaldırmaya. Bana ne söylese kafa sallar geçerdim yine.

Annem odadan ayrıldığında kafamı yastığıma iyice gömdüm. Telefonum gelen bildirimle titrediğinde komidinde duran telefonumu elime aldım ve gelen bildirime baktım. Ilgın mesaj atmıştı. Kendisi benim öğretmenlik yaptığım okulun anaokulu yerinde öğretmenlik yapan bir anaokulu öğretmeniydi. Ben buraya ilk atandığım gün tanışmıştık. O günden beridir tüm zamanlarımızı birlikte geçirirdik.

Kendi kendime düşüncelere dalmışken telefonum çaldığında irkildim ve telefonu açtım. Ilgın yine her zamanki gibi neşeli olan sesiyle beni karşıladı. "Günaydın!" dedi sesindeki neşeyi belli ederek. "Günaydın..." diye mırıldandım kısık bir sesle.

"Sesine ne oldu?" diye sordu Ilgın durumu garipseyerek. "Hastayım." dedim kısaca. Sesim her konuşmamda biraz daha azalıyordu. "Geçmiş olsun, Zelal'im." dedi Ilgın samimiyetle. "Geleyim mi yanına?"

"Cık,"ladım. Gerek yoktu doğrusu. Ama inat edip yanına geleceğini biliyordum.

"Peki geliyorum o zaman. Öptüm canım." dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Cidden yakın arkadaş arsızlığı diye bir şey vardı ve eğer bunun için bir rol modeli gerekiyorsa ortaya atacağım ilk kişi Ilgın olurdu.

Telefonu komidine geri koydum. Sonsuza kadar yatakta kalamayacağımı bildiğim için derin bir nefes alıp yataktan kalktım. Başımdaki ağrı geçmemeye yeminli gibiydi. Şakaklarıma masaj yaparak mutfağa doğru ilerledim. İçeri girdiğim gibi burnuma ıhlamur kokusu geldi. Tezgâha kalçamı yasladım ve kahvaltı hazırlayan anneme baktım.

"Dikilme de yardım et bari." Kafa salladım ve hasta da olsam anneme yardım etmeye başladım. Annem elime salatalık ve domatesi tutuşturduğunda anneme baktım. "Bakma bön bön, kes hadi."

Kesme tahtasını ve bıçağı alıp salatalıkları kesmeye başladım. Arkadan babamın izlediği haber kanalının sesi geliyordu. Kapı çaldığında ellerimi yıkadım ve kapıyı açmaya gittim. 2 seçenek vardı. Ya Ilgın, ya da Aylin gelmişti. Kapıyı açtığımda Aylin'i gördüm. Hakan ise Aylin'in arkasında durmuş, Aylin'i kapüşonundan tutuyordu. Diğer elinde ise telefon vardı ve telefona bakıyordu. Aylin öne doğru atılacağı esnada Hakan tuttuğu için öne gidemedi.

"Abla..." dedi abisine bir şey dememi bekliyormuş gibi. "Hakan bıraksana çocuğu." Hakan bana baktı. Aylin'in kapüşonunu bıraktığında Aylin terliklerini çıkarıp bacaklarıma sarıldı. Hasta olduğum için Aylin'e pek yaklaşmak istemesem de elimle sırtını ovdum. O sırada tırnaklarım dikkatimi çekti. Lacivert ojeyle kaplı olan tırnaklarıma baktım. Aklıma rüyam geldiğinde irkilerek kendime geldim. Elbisen, gözlerin, ojelerin ve kolyen... dedi içimden bir ses. Hayır bu sadece bir rüyaydı. Gerçeklik payı yoktur hiçbir rüyanın. Bilinçaltının oynadığı bir oyundur rüyalar. Ama... Bunu bilmeme rağmen, neden bu kadar çok istiyordum rüyama inanmayı?

Hakan'ın dışarıda kaldığını fark ettiğimde geriye çekilerek içeri girmesi için yol açtım. Hakan ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. İçeri girdiğinde kapıyı kapattım. Aylin dizlerime vurduğunda dikkatimi Aylin'e verdim. "Oyuncak bebekleyin neyede abla?" dediğinde odamı işaret ettim. "Odamda güzelim. Gir odama al." Aylin kafa salladı neşeyle ve odama doğru ilerledi.

Hakan'ın üzerinde spor kıyafetler vardı. Büyük ihtimalle spora veya yürüyüşe gidecekti "Yürüyüşe mi? Spora mı?" diye sordum. "Yürüyüşe gidecektim ama Aylin sabah biraz huzursuzlandı, bırakmadı beni."

"Niye?"

Omuz silkti. "Bilmem. Yürüyüşe çıkmadan önce kafasından öptüm. O da uyandı o esnada. Elimi tuttu sonra, bırakmadı elimi. Bir daha uyuyakaldı sonra. Bende uyanmasın diye kalkmadım."

Kafa salladım anladığımı belli etmek için. "Oturma odasına geç istersen." dedim ve oturma odasını işaret ettim elimle. Hakan kafa salladı. Elini alnıma koyduğunda kaşlarımı çattım. "Ne yapıyorsun acaba?" diye sorduğumda gülümseyerek elini alnımdan çekti.

"Solgun duruyorsun, ateşin var mı diye baktım."

Tebessüm etmek gelmişti içimden. Öyle de yaptım. Tebessüm ettim. "Biraz rahatsızım. Ciddi bir şeyim yok ama."

Hakan kafa salladı. "İstersen hasta-" Sözünü tamamlamasına izin vermeden sözünü kestim. "Hayır Hakan. Hastaneye gidecek kadar hasta değilim." Hakan iç çekti. Bıkmış gibiydi benim bu hallerimden. Çünkü her seferinde hastaneye gitmemek için direnir, sonrasında hastanede serum alarak günü sonlandırırdım. Ama bu sefer böyle olmayacak gibi hissediyordum. En azından serum alacak kadar hasta olduğumu düşünmüyordum.

"Ne olacak senin bu inadın, Mavi?" Omuz silktim sorunu umursamayarak. Hakan kendi kendine sabır çekerken annem mutfak kapısından kafasını uzatıp Hakan'a baktı.

"Hoş geldin oğlum." dedi annem gülümseyerek. Hakan bakışlarını benden çekip anneme çevirdi ve anneme tebessüm etti.

"Hoş buldum teyze." Annem ikimize bakıp göz kırptı. Hayırdır? der gibi bir hâli vardı. "Bir şey yok anne." dedim omuz silkerek. "Kızınızın çok inadı var sadece." diye mırıldandığını duydum Hakan'ın. Hakan'ı dirseğimle dürttüm. Hakan bana baktı. Ben de Hakan'a bakıp susmasını işaret ettim işaretparmağımı dudaklarıma bastırarak.

"Dur kız susturma çocuğu. Zaten ne dediğini anlamadım." dedi annem beni azarlar gibi. Hakan tam konuşacakken sözünü kestim. "Hiç ya. Kendi kendine mırıldanıyordu." Annem bu sefer iç çekti. "Kız dur. Çocuk konuşsun. Konuş Hakan'ım, dinlemiyorum ben Zelal'i." Göz devirdim anneme.

Hakan gülümseyerek bana baktı. "Kızınız çok inatçı. Hastaymış ama konu hastaneye gitmek olunca çok inat ediyor."

Kolumla yine dürttüm Hakan'ı. Annem bu halimize güldü.

💐

Yatakta uzanmış telefona bakıyordum. Hâlâ ateşim vardı. Annemler dışarı çıkmıştı. Evde sadece Arman ve Cemal abim vardı. Abimlerin içerideki bağırış sesleri yüzünden bir türlü uykuya dalamıyordum.

Yataktan kalktım. Ayaklarımı yere sürte sürte odamdan çıkıp, oturma odasına gittim. Bahçeye inmek istiyordum hava almak için. Oturma odasına girmem ile kafama buruşturulup top haline getirilmiş kağıdın çarpması bir oldu. Arman abim ve Cemal abim kahkaha atmaya başladığında yerden kağıdı aldım ve kağıdı açtım. Kağıdın içinde futbol taktikleri vardı. Kağıdı yine buruşturup abimlere doğru fırlattım. Cemal abim kağıdı havada yakaladı.

"Ben bahçeye iniyorum haberiniz olsun." Abimler kafa salladı. Arman abim bana bakıp, "Üzerine kalın bir şey al." diye uyarıda bulundu. Kafa salladım abimlere. Odama doğru ilerleyip kalın bir hırka aldım. Üzerime hırkayı giydim ve kapüşonunu kapattım. Evin kapısına doğru ilerledim ve kapıyı açtım. Ayakkabılarımı giyip, merdivenlerden inmeye başladım.

Bahçeye indim ve çardaklara doğru ilerlemeye başladım. Çardakta oturan tanıdık kişiyle göz göze geldim. Hakan'dı çardakta oturan. Çardakta Hakan'ın yanına oturdum.

"Yataktan çıkabildin galiba sonunda?" Güldüm.

"Çıkabildim ama hâlâ hastayım ya." Hakan bir iç çekti. "Direnmesen, hastaneye gitmeyi kabul etsen, hastaneye giderdik ama onu da kabul etmiyorsun ki."

"Sevmiyorum Hakan hastaneleri." Hakan bana baktı. "Gerçekten mi ya? İnsanlar sırf zevkine gidiyordu hastaneye." Koluna vurdum. Pek halim yoktu ama yine de elim ağırdı. Hakan halsizce vuruşuma güldü.

"Hakan... Kafamı omzuna koysam olur mu?" diye mırıldandım. Hakan'ın burnundan güldüğünü işittim. "Koy kafanı omzuma." Kafamı omzuna koydum. Hakan yine güldü.

"Ne var bu kadar gülünecek?"

"En son lisede bu çardakta, yine sen hastayken başını omzuma koymuştun. Aklıma o anlar geldi. Hiç değişmemişsin, Mavi." dedi bana da hatırlatarak. Tebessüm ettim istemsizce.

Lisedeydik. Ben yine hastalanıp okula gitmemiştim. Hakan okuldan daha yeni gelmişti. Hava almak için dışarı çıkmıştım. Bahçede, çardakta oturuyordum. Hakan yanıma doğru gelmişti. Yanıma oturduğu gibi iyi olup, olmadığımı sormuştu. Bende onu "İyiyim," diyerek geçiştirmiştim. Hakan bu sözüme pek inanmasa da sesini çıkarmamıştı.

Hastalığın verdiği yorgunlukla gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Kafamı Hakan'ın omzuna koymuştum. Hakan bu duruma gülmüştü. Ama yine de omzuna kafamı koymama izin vermişti. Sonrasında gözlerim daha fazla açık kalamayarak kapanmıştı ve uyuyakalmıştım.

Şimdi ise yine o çardakta, yine o bahçede, yine onunla birlikteydim. Aradaki tek fark büyümüş olmamızdı. Her şey, zamanın ne kadar hızlı geçtiğinin bir kanıtıydı...