6. bölüm · Kalplerdeki Çiçek Bahçesi
Lale.
Kahvaltı masanın etrafında oturan ailem kendi aralarında konuşurken ben sessiz sessiz önümdeki haşlanmış yumurtanın kabuğunu soyuyordum. Aklım Hakan'da kalmıştı. Aşık olmak böyle bir şey miydi? En alakasız yerde bile onu düşünmem normal miydi?
Annem beni dürttüğünde irkilerek kendime geldim ve anneme baktım. "Hım?" diye mırıldandım yumurtanın kabuğunu soymaya devam ederken. "Tuzu getir kızım." dedi annem beni yine dürterek.
Yumurtayı tabağıma bıraktım. "Dürtme anne, duyuyorum seni." Sandalyeden kalktım. Baharatlıkların olduğu yerden tuzluğu aldım ve masaya koydum. Sonrasında sandalyeme geri oturdum.
"Zelo, hazır kalkmışken bana su versene." dedi Cemal abim.
"Oturdum ama." dedim ve kabuğunu soymuş olduğum haşlanmış yumurtadan bir ısırık aldım.
"İyi. Kalk, ver o zaman." Göz devirdim Cemal abime. "Kalk kendin al abi." dediğimde abim konuşmak için ağzını açtığında babam girdi araya.
"Cemal, ayakların çalışıyor mu oğlum?" Cemal abim, babama çevirdi bakışlarını. "Çalışıyor." Babam çayından bir yudum aldı.
"İyi. Kalk kendin al o zaman." dedi Cemal abimin dediği sözü taklit ederek. Cemal abim oflayarak ayağa kalkacağı esnada babam ensesine vurdu abimin. "Oflama babana. Bu kız köleniz değil, kardeşiniz." diye azarladı babam, Cemal abimi.
Cemal abim kalkıp kendine su doldurduktan sonra somurta somurta yemek yemeye devam etti. Anneme çevirdi sonrasında bakışlarını. "Bak anne, gördün mü? Oğlunu nasıl susuz bırakıyorlar, görüyor musun?"
Annem Cemal abimin omzuna vurdu hafifçe. "Abartma oğlum. Baban da haklı. Bu kız sizin köleniz değil ki."
"Bizim değil ama senin kölen galiba anne." dedi Arman abim sohbete sonradan dahil olarak. Az daha püskürteceğim çayımı yutmaya çalışırken elimi ağzıma kapattım. Annem bakışlarını hızla Arman abime çevirdi. Annem hariç herkes gülmeye başladığında ben bir yudumluk çayda boğulmamaya çalışıyordum.
Gülüş sesleri azalmaya başladığında kolumdaki kol saatinden saate baktım. Okul vakti yaklaşıyordu. Çay bardağımın dibinde kalan çayı da yudumladıktan sonra sandalyemden kalktım.
"Ben gidiyorum, okula geç kalacağım yoksa. Hadi afiyet olsun size." dedim ve aceleyle mutfaktan çıktım. Önce lavaboya gidip ellerimi yıkadım ve dişlerimi fırçaladım. Sonra ise odama gidip üzerime beyaz bir sweatshirt ile mavi bir pantolon giydim. Saçlarımı taradım ve atkuyruğu yaptım. Perçemlerimi öne çıkardım. Aynadan kendime baktım. Her şey güzel duruyordu. Çantamı koluma taktım. Kapıya doğru ilerlemeye başladım.
"Kaçtım ben!" diye seslendim aileme. Hepsi dikkatli olmamı söylediğinde ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Okula giden sokaklardan geçerek okula vardığımda öğretmenler odasına girdim.
"Hoş geldin, Zelal." dedi İngilizce öğretmeni Yeliz. Çantamı ortadaki büyük masaya koydum ve Yeliz'e baktım tebessüm ederek. "Hoş buldum, Yeliz. Nasılsın? Tuğra iyileşti mi?"
Yeliz evliydi ve tek çocuk annesiydi. Geçtiğimiz günlerde Tuğra hastalandığı için ne o, ne de Tuğra okuldaydı. Şimdi ise Yeliz okulda olduğuna göre Tuğra iyileşmiş olmalıydı.
Yeliz yorgun bir nefes bıraktı dışarıya. "İyiyim, çok şükür. Sadece Tuğra ile ilgilenirken yoruldum biraz. Ortalıkta hastalık var galiba. Dikkat edin bak siz de. Hele Aylin çok dikkat etsin. Valla Tuğra her sabah kalkıp kustu, yataktan da kalkmadı. Zor bir hastalıktı yani."
Dediklerini dinlerken kafa sallıyordum anladığımı belirterek. Zil çaldığında ders kitaplarını elime aldım. "Geçmiş olsun yine, Yeliz. Ben sınıfa geçeyim." Yeliz kafa salladığında el sallayıp öğretmenler odasından çıktım.
Bir kat yukarı çıkıp sınıfın olduğu kata geldim ve sınıf kapısına doğru ilerledim. Karşıma çıkan öğretmenlere nezaketen minik bir baş selamı verip yoluma devam ediyordum. Sınıf kapısını açtığımda içerideki büyük gürültü benim içeri girmem ile son buldu.
💐
Okuldan çıktığımda okul bahçesinin kapısında durup etrafıma baktım. Hakan'ın arabasını gördüğümde kaşlarım çatıldı. Ne alakaydı? Yine mi gelmişti beni okuldan almaya? Neydim ben? Evin yolunu bilmeyen ilkokul çocuğu mu? Derin bir nefes aldım.
Kafamı soluma çevirdiğimde Hakan'ı gördüm. Yanında bir kadın vardı ve muhabbet ediyorlardı. Kadın, Hakan'a dikkatli dikkatli bakıyor ve sanki çok komik bir şey konuşuyorlarmışcasına gülüyordu. İçimi çok büyük bir huzursuzluk ve kıskançlık ele geçirdi.
Derin bir nefes aldım. Hakan'ın yanına gidip gitmemek arasında kalmıştım. O kadın neden yanındaydı? Neden gülüyordu? En önemlisi o kadın kimdi?
Hakan kafasını çevirdi ve bana baktı. Gülümsediğini gördüm. Kafamı önüme çevirdim. Olduğum yerde duruyordum. Adım sesleri duyduğumda içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü. Kıskançlığımın tüm hücrelerimi sarıp sarmalamasına ramak kaldığını hissediyordum.
Hayır, kıskanç bir insan değildim. En azından birisi kalbimdeki çiçek bahçesini canlandırmadan önceye kadar...
Hakan tam yanımda durduğunda içimdeki kıskançlık duygusuyla başa çıkmaya çalışıyordum.
"Mavi," dedi Hakan elleri cebindeyken. Hakan'a baktım. Üzerinde lacivert polo yaka bir gömlek, gömleğin altında ise beyaz bir pantolon vardı. Kıyafetlerimizin benzediği fark ederek üzerime baktım. Bende de mavi bir pantolon ve beyaz bir sweatshirt vardı. Bu tuhaf uyumumuz hoşuma gitse de içimdeki kıskançlık hissi bu duyguyu bastırmıştı.
Boğazımı temizledim. "Hakan," dedim sanki onu yeni görmüşüm gibi. "Sen ne arıyorsun burada?" dedim sakin bir ses tonuyla.
"Geçiyordum buradan," dedi yine aynı yalanı atarak. "Allah Allah," dedim şaşırmış gibi. "Ne hikmetse hep işin okulun olduğu yerlerde." dedim ve iç çektim. Hakan gülümsedi.
"Her yolum sana çıkıyor demekki." dedi. Sözlerindeki samimiyeti hissetmek karnımda kelebeklerin kanat çırpmasına neden olmuştu. Afallamış gibi hissettim kendimi. Sanki ilk adımlarını atan bebek, daha ilk adımını atamadan yere düşmüş gibiydim. Ve ben kalbimi bebekleştirmeyi bilen birini seviyordum...
Aptalca bir sırıtış vardı yüzümde. Ama kıskanç ve huzursuz tarafım gözlerimin önüne Hakan ve o kadını getirince sırıtışım gitti. Hakan bu ani değişimimi fark ettiğinde kaşları çatıldı. "Ne oldu?" dediğinde omuz silktim sorun yok, dercesine.
Hakan iç çekti. "Yapma güzelim... Bir şey olmuş işte."
Omuz silktim. "Bir şey olmadı, Hakan Yiğit." dedim, sözlerim istediğimden daha da soğuk çıkmış gibi gelmişti kulağıma.
"Sen az önce benim tam adımı mı kullandın?" dedi kaşları çatılırken.
"Bilmem, öyle mi yaptım?" dedim sanki yaptığımı bilmiyormuş gibi.
Hakan kafa salladı. "Evet, Mavi. Tam olarak öyle yaptın." Derin bir nefes aldı. "Hadi bin arabaya, eve gidelim." dediğinde omuz silktim.
"Gerek yok, kendim de gidebilirim."
Hakan iç çekti. "Mavi, inatlaşma. Hadi gel." dedi Hakan ısrarla.
"Hakan beni niye minik çocukmuşum gibi okuldan almaya geliyorsun?" diye sordum Hakan'a. Yüzünde minik bir tebessüm oluştu.
"Yolum buraya düşüyor. Şans eseri." dedi son cümlesine biraz baskı yaparak.
"Şans eseri? " dedim onun gibi kelimeyi baskılı ve biraz daha imalı söyleyerek, tek kaşım havadayken. Onaylar bir şekilde kafasını salladı.
"İnanmıyor musun?" dedi gülümserken. Çok güzel bir gülümsemesi vardı. Öyle ki gamzeleri resmen "biz buradayız!" diye bağırıyordu. Yüzümde istemsizce bir tebessüm oluştuğunu fark ettiğimde kendime gelmek için derin bir nefes alıp etrafa bakındım.
Tek gülüşüyle kalbimi yerle bir etmesi hiç iyi değildi.
Hakan, benden cevap beklerken tek kaşı havadaydı ve yüzünde sorgular bir ifade vardı. "Cevap?" dedi bana bakmayı sürdürerek. Etrafta anlamsızca dolanan bakışlarım en sonunda Hakan'ı bulmuştu.
"Şans eseri geliyor oluşun inanmam için yeterli bir sebep değil bence."
Hakan omuz silkti gülerek. Gülüşünün sesi kulaklarıma hoş bir şarkı gibi gelse de hâlâ içimdeki huzursuzluğu dindirememiştim.
"Hadi Mavi. Eve gidiyoruz, arabayla." Tam itiraz etmek için ağzımı açtığımda o benden önce davranacak sözüme daha başlayamadan beni durdurdu. "İtiraz istemiyorum." dedi kesin bir dille. Göz devirdim. Oflayarak ve içimdeki yenilmişlik hissini kabullenerek arabaya doğru ilerledim. Hakan'ın bir şeyler mırıldandığını işitsem de pek anlamlandıramadım mırıldandıklarını.
Araba açıldığında yolcu koltuğuna oturdum. Kapıyı kapatmaya yöneldiğimde Hakan benden önce davranıp kapıyı kapattı. O sürücü koltuğuna geçip, arabayı kullanmaya başladı ve yolculuğumuz oldukça sessiz geçti.
💐
Hakan Yiğit Özgün.
Arabadan indiğimizde Zelal yüzüme bile bakmadan apartmana girmişti. Neye sinirlendiğini çok iyi biliyordum. Yaren ile konuştuğumu görüp, kıskanmış olabilme ihtimali çok yüksekti ve bence kesinlikle kıskanmıştı. Oysaki lisede tanıştığımızdan beri onun benim kalbim olduğunu biliyordu. Hatta kurak olan kalbimde açan tek çiçekti o. Ve incitmemek için elimden gelen her şeyi yapardım.
Zelal'in arkasından apartmana girdim ve merdivenleri çıkmaya başladım. O önümden ilerliyordu. kendi evimin katına geldiğimde durdum ve Zelal'a baktım. Zelal umursamadan çıkmaya devam ediyordu ve yüzündeki o somurtma ifadesi hâlâ yerini koruyordu.
"Akşam erken uyuma," dedim arkasından. Zelal adımlarını durdurdu. Korkuluklara yaslandı ve bana baktı. "Niye?" dedi anlam veremeyerek.
"Sen sadece uyuma, Mavi. Tamam mı?" Zelal derin bir nefes aldı ve gönülsüzce kafa salladı. Sonrasında adımlarını yeniden atmaya başladı ve yukarıya, kendi evine çıktı. Onun bu inatçı, somurtkan ve kıskanç halini izlemek hoşuma gidiyordu. Yüzümdeki bir sırıtışla eve girmek yerine merdivenlerden inmeye başladım.
Bugün gönlünü yeniden alacaktım. Bakamaz diye korktuğundan dolayı çiçekleri çok sevse de yaklaşmazdı pek çiçeklere. Ama yine de çiçekleri çok sevdiğini biliyordum.
O kadar güzel kalpliydi ki, bakamamaktan korktuğu için çok sevse de uzak duruyordu çiçeklerden.
Yanına çiçekle gidip, ona çiçeği verdiğimde mırın kırın edecekti. Ben bakamam ki, neden çiçek alıyorsun, tarzı sözlerde bu nazlanmasını takip edecekti. Ama yine de sevecekti, biliyordum.
Ve tabii ki de en sevdiği tatlılardan biri olan, çilekli Magnolia. Magnolia yemeyi çok seviyordu ve okuldan geldiğimizde, her istediğinde yapıyordum. Sırf o istedi diye. Ve kalbi kırıldığı zaman genelde tek istediği tatlı bu oluyordu. Hâlâ değişmemişti Mavi. Biliyordum.
Arabaya bindim ve eve yakın olan çiçekçilerden birine doğru sürdüm. Çiçek dükkanının önüne arabamı park ettim ve arabadan indim. Çiçekçiye girdim ve Filiz'e baktım.
"Aa, Hakan. Hoş geldin." dedi Filiz gülümseyerek. Her seferinde Zelal bana darılıp, kırıldığında buraya çiçek almaya geldiğim için Filiz ile arkadaş gibiydik.
"Hoş buldum Filiz." dedim ve çiçeklere baktım.
"Yine Zelal kırıldı galiba." dedi Filiz, alıştığı için nokta atışı yapmıştı. Kafa salladım çiçeklere bakarken. Filiz'in bu duruma sesli olmasa da güldüğünü işittim.
"Nesi komik bunun Filiz?" dedim çiçeklerden kafamı kaldırıp Filiz'e baktığımda. Filiz omuz silkti. "Hiç. Hadi seçimini yap, bekletme Mavi Kızını." Filiz'in dediği şey ile bu sefer ben güldüm. Mavi Kızım...
"Şu lalelerden bir buket alayım." dedim Filiz'e gözüme güzel gözüken mavi laleleri işaret ederek. Tıpkı Zelal'in, Mavi Kızımın gözleri gibi maviydi ve dikkat çekici bir güzellikleri vardı. Filiz kafasıyla onaylayıp hızlıca lalelerden bir buket yaptı. Ücreti ödedikten sonra çiçekleri alıp, Filiz'e iyi gün geçirmesi için dileklerimi sunup dükkandan çıktım. Arabaya binmeden önce çiçekleri yolcu koltuğuna bıraktım. Geriye sadece restorana gitmek kalmıştı.
Arabayı apartmana doğru sürüp apartmanın kapısının önüne arabayı park ettim. Telefonumu çıkarıp Zelal'i aradım. Uzun bir çalıştan sonra en sonunda aramayı yanıtladı.
"Efendim, Hakan Yiğit?" dedi Zelal yine okul çıkışındaki ses tonunu koruyarak. Derin bir nefes aldım. Bu hallerini cidden çok seviyordum.
"İn aşağı, güzelim." dedim onun huysuzluğuna sakin bir şekilde karşılık vererek.
"Gelmem ben." dedi itiraz ederek. Yine inatçı keçilik yapıyordu.
"Gelmiyor musun?" diye sordum o görmese de tek kaşım havaya kalkmıştı. Gelmeyeceğini belli eden bir onaylama sesi çıkardı. "Gelmiyorum." dedi inadını sürdürerek.
Derin bir nefes aldım. "İyi," dedim sakin bir ses tonuyla. "Ben geliyorum, güzelim. Hazırlansan iyi edersin." dedim ve telefonu kapatıp arabadan indim. O gelmezse, ben almasını bilirdim. Arabayı kilitleyip apartmana giriş yaptım. Hızlı adımlarla merdivenlerden çıkıp Zelal'lerin evinin kapısına geldim. Kapıyı çaldım ve birisinin açmasını bekledim.
Kapı açıldığında Havva ablayla göz göze geldim. "Selamünaleyküm." dedim gülümseyerek. Havva abla da gülümsedi. "Ve aleykümselam, Hakan oğlum. Hoş geldin, geç içeri."
"Kızınız odasında mı acaba, Havva Hanım?" dedim Havva ablanın biraz olsun suyuna gitmek için çok resmiymiş gibi konuşarak. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdiğimde Havva abla gülerek omzuma vurdu. "Sıpa seni." dedi Havva abla gülmesini durdurup. Yüzündeki o tatlı gülümseme yine de eksik olmamıştı.
"Niye soruyorsun kızımı? Ne yapacaksın?" dedi Havva abla imayla göz kırparak.
"Gönlünü alacağım, ablam." dediğimde kafasını salladı. "Hee, ondan bozuk bunun morali.. Şimdi anlaşıldı." dedi Havva abla olayın farkına yeni vardığını belli ederken.
"Belli ediyor mu?" dediğimde kafasını salladı. "Eve geldiğinden beri odasından çıkmadım. Kaç yaşına geldi hâlâ evde genç kız yetiştiriyormuş gibi hissediyorum. Ah, ah. Ben onun yaşında öyle miydim? Bak bu yeni nesil var ya, hep çıt kırıldım oğlum." dedi Havva abla bana biraz dert yanarak. İstemsizce dudaklarımda bir gülümseme belirdi.
"Alırım ben onun gönlünü merak etme ablam." dedim yüzümdeki gülümseme hâlâ yerini korurken. Havva abla Zelal'in odasını işaret etti. "Hadi git al gönlünü, oğlum." dedi ve destek verircesine sırtıma vurdu.
Havva abla mutfağa gittiğinde Zelal'in odasının kapısına tıklattım. "Güzelim," dedim dışarıdan. Kapısı açıldığında Zelal yine yüzündeki huysuz ifadeyle bana bakıyordu.
"Ne var?" dedi huysuzca. Gözlerimi üzerinde gezdirdim. Hâlâ pijamalarıyla duruyordu. Pijamalı haline gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp güzelim mavi gözlerine baktım.
"Giyinmemişsin?" dedim tek kaşım havadayken. Omuz silkti.
"Gelmeyeceğim demiştim." Derin bir nefes aldım.
"Seni her türlü alırım," dedim sakince. Aramızdaki zıtlaşma hoşuma gidiyordu. Zelal gözlerini kıstı alayla. "İyi, al da görelim." dediğinde güldüm. "Hay hay," dedim ve elini elime alıp boynumun arkasına attım. Diğer elimle ise bacaklarından tutup kaldırdım ve kolaylıkla omzuma attım.
Zelal yaptığım hareketle şaşırdığını belli eden bir ses çıkarıp sırtıma vurdu. "Hakan Yiğit Özgün, beni derhal yere bırak." dediğinde burnumdan güldüm.
"Seni her türlü alırım, demiştim." dedim sırıtarak.
"Hakan Yiğit Özgün." dedi sert bir sesle Zelal.
"Efendim, Zelal 'Mavi' Koral?" dedim sakin bir sesle.
"Beni derhal yere indir." dedi yine aynı ses tonuyla. Omzumdayken bile hâlâ inatçıydı. "Peki." dedim ve Zelal'i yere indirdim. Ayakları yer ile temas ettiğinde dengesini hafif kuramasa da dengesi tamamen bozulmadan kendini dengede tutmayı başardı.
"Hadi git üzerini giyin. Bekliyorum." Zelal oflayarak odasına girip kapıyı kapattı. Yüzümdeki sırıtışla duvara yaslandım ve Zelal'in giyinmesini bekledim. Zelal'i beklerken canım sıkılmasın diye cebimden telefonumu çıkarıp haberlere bakmaya başladım.
Çok geçmeden odanın kapısı açıldığında Zelal'e baktım. Gözlerim Zelal'in bedeninde gezdi. Telefonu cebime attım gülümseyerek. Üzerine beyaz bir sweatshirt, altına ise beyaz bir eşofman giymişti. Gayet rahat duruyordu kombinin içinde. Saçlarını ise sıkı bir at kuyruğu yapmıştı.
"Hadi," dedim kafamla ilerlemesini işaret ederek. Gitmek istemediği için ofladı. "Nereye gidiyoruz?" dedi huysuzluğunu ses tonunda da barındırarak.
"Sürpriz," dedim ve yürümesi için elimi sırtına koydum ve hafif ittirdim. İttirmem ile yürümeye başlamıştı. İsteksizdi adımları. Yüz ifadesi de belli ediyordu bu isteksizliğini. Onun bu haline gülmek istesem de gülersem sinirlenirdi.
Birlikte evden çıkıp merdivenlerden inmeye başladık. Zelal hâlâ ofluyordu. Apartmandan çıkıp arabaya yaklaştık. Onun için yolcu koltuğunun kapısını açtığımda koltukta duran çiçeği gördü. Gözlerindeki sinirlilik hafif silindi ve yerini daha çok şok olmuş bir ifadeye bıraktı. Onun bu şaşkınlığına sırıttım.
"Hakan..." dedi bakışları çiçeklerden bana kayarken. "Bunlar ne böyle?" dedi ve eline buketi aldı. Eline çok yakışmıştı çiçek buketi.
"Çiçek buketi." dedim omuz silkerek. Göz devirdi sözlerime karşılık olarak. Gülümseyerek ona baktım. Gözleri geri lalelere baktı. Elini bir lalenin yaprağına dokundurdu. "Nereden geldi aklına bana çiçek almak?" diye sorduğunda arabaya yaslandım.
"İçimden geldi." dedim onu izlerken.
"Ama ben bunlara bakamam ki..." diye mırıldandığında yüzümdeki gülümseme hâlâ yerini koruyordu. Bunu diyeceğini biliyordum.
"Birlikte bakarız." dedim rahatça.
"Birlikte derken?" dedi tek kaşı havadayken.
"Bildiğin, birlikte bakarız." dedim dediğimin tamamen arkasında dururken. Zelal'in kaşları inanmaz bir tavırla yeniden havalanırken gülümseyerek sürücü koltuğuna ilerledim. Ben sürücü koltuğuna ulaştığımda Zelal çoktan yolcu koltuğuna oturmuştu. Arabaya bindiğimde Zelal hâlâ çiçeklere bakıyordu. Dudaklarındaki minik gülümsemeyi fark ettim.
"Sevdin galiba çiçekleri?" diye sordum arabayı çalıştırırken.
"Hep seviyordum ki..." dediğinde restorana doğru sürmeye başladım. Ona baktım göz ucuyla. Hâlâ çiçeklere bakıyordu, yüzünde hâlâ minik bir sırıtış vardı ve gözlerinin içi parlıyordu. Her zaman küçük bir kız çocuğu gibi olmasını seviyordum.
"Biliyorum..." dediğimde bakışlarını üzerimde hissettim. Gülümseyip göz ucuyla ona baktım. Zelal benim bakışımı fark ettiğinde gülmeye başladı.
Yolun geri kalanında Zelal'i zorla da olsa benimle muhabbet ettirmiştim. Zelal'in hâlâ morali bozuk gibiydi. Restoranın önüne geldiğimizde arabayı durdurdum ve arabayı restoranın önüne park ettim. Zelal etrafına baktı. "Niye restoranın önündeyiz?"
"Sürpriz."
"Ne sürprizi bitmez insanmışsın be." diye söylenirken kapıyı açıp arabadan indi ve kapıyı kapattı. Arkasından gülerek arabadan indim, kapıyı kapattım ve arabayı kilitleyip Zelal'e doğru yürürken konuştum. "Alışman lazımdı bu zamana kadar."
"O nedenmiş?" dedi birlikte restorana doğru ilerlerken. Buket hâlâ elindeydi. Bırakmak istemiyor gibi bir hali vardı. Şikayetçi değildim. Çünkü çok güzel duruyordu çiçeklerle.
"Çok nedeni var," dediğimde göz devirdiğini gördüm. "Şaka yapmıyorum, Mavi."
"Tüh," dedi üzülmüş gibi. "Gülseydim tam yeri olurdu yani." dedi sonrasında. Alınmış gibi Zelal'e baktım. Omuz silkti umursamazca. Restoranın kapısını açtım ve önce onun geçmesi için kenara çekildim. O içeri girdiğinde onun arkasından ben de içeri girdim. Elimle oturması için cam kenarındaki masayı işaret ettim.
Masaya oturduğumuzda yanımıza çalışanlarımdan biri olan Selim gelmişti. "Hoş geldiniz." dedi Selim. Zelal elindeki buketi yanındaki boş sandalyeye koydu.
"Hoş bulduk Selim." dedim Selim'e bakarken. "Sen Zelal'e sabah yaptığım magnolyadan getirir misin? Bir de bana filtre kahve getir." dediğimde kafa salladı ve yanımızdan uzaklaştı. Zelal'e baktım, gülümsemesi magnolyayı duyunca daha da belli olmaya başlamıştı. Gülümsemesi biraz... Bağımlılık yapıyordu. İnsanın her zaman görmek isteyeceği türden bir gülümsemesi vardı.
"Unutmamışsın..." dedi bana bakarken. Omuz silktim gülümseyerek.
"Unutmak ne mümkün ki?" Kafasını iki yana sallayarak güldü sözlerime.
"Tuhaf adam," dedi gülümserken.
"Güzel kadın," dedim gülümsemesine karşılık verirken. Zelal biraz afallamış gibi olduğunda Selim siparişleri masaya bırakıp yanımızdan uzaklaşmıştı. Zelal'in yanakları hafif kızarırken sessizce magnolyayı yemeye başlamıştı. Ben ise içimdeki keyifle kahvemden bir yudum aldım...
