5. bölüm · Kader kafesi

4.BÖLÜM

𝓝𝔂𝔁𝓪𝓻𝓪 🦢

Yine aynı yerdeydim. Cılız bedenim, babam olduğundan emin olduğum adamın arkasındaydı. Babamın tam karşısında duran adama bakmak için hareket ediyordum fakat babam buna izin vermeyip inatla beni arkasında tutuyordu.

Hiçbir şey net değildi. Yüzler bulanık, sesler boğuktu. Babam ve adam bir şey konuşuyordu fakat ne konuştuklarını anlayamıyordum. Rüyanın devamında neler olacağını biliyordum, fakat olacakları engelleyecek gücü kendimde bulamıyordum.
Ve sonunda oldu.

Bir silah patlama sesi.

Babam ve karşısındaki adam aynı anda yere yığıldı.

Uykumdan sıçrayarak uyandığımda bunun bir rüya, rüyadan öte kabus olduğunu biliyordum. Rüyayı bilsem de her defasında aynı acıyı ve korkuyu hissediyordum.
Babamın ölümünden sonra aynı rüyayı birkaç kere daha görmüştüm.
Tabii bu rüyayı gördüğüm zamanlarda kendi yatağımda oluyordum. Şu an olduğu gibi hiç bilmediğim bir yerde, başka birinin yatağında değil.

Rüyanın etkisinden biraz da olsa çıkmayı başardığımda etrafa göz gezdirmeye başladım.

Bembeyaz bir odadaydım. Oda ne çok küçük ne de çok büyüktü. Sade mobilyalarla donanmış odanın misafir odası olduğundan hiç şüphem yoktu.

Ayağa kalkmak için yorganı üstümden atarken odanın kapısının çalındığını duydum. Ben daha cevap veremeden kapı açıldı ve bir adam içeriye tepside yemek uzattı. Odanın içinde bir süre gözlerini gezdirdikten sonra hiçbir şey demeden kapıyı sertçe kapattı.

Ne kadar süredir tutulduğumu bilmiyordum. Nerede olduğumu da. Tek bildiğin şey: buradan kurtulmak için güce ihtiyaç duyduğumdu.
Yataktan kalkıp adamın kapının önüne bıraktığı tepsiyi elime aldım ve yatağa geri oturdum.

Bir yandan tepsideki kahvaltılıkları yerken bir yandan da kaçış yolu düşünüyordum. Bu kadar üst düzey bir koruma sisteminden kaçmam neredeyse imkansızdı.
Bütün özel eşyalarımı da benden almışlardı.

Bunları düşündükçe yediğim lokmalar boğazıma diziliyordu ve umutsuzluğa kapılıyordum.
Aklıma ailem ve arkadaşlarım geldi. İlayda ve Beril bana ulaşamayınca polise gitmişlerdir kesin. Beni arıyorlardır şu an, diye düşündüm.
Fakat şu an nerede olduğumu, kimin eline düştüğümü ve benden ne istediklerini ben bile bilmiyordum. Belki polis beni bulamadan öldürülecektim.

Bunun ihtimali bile tüylerimi diken diken ederken daha fazla düşünmemek için odayı gezmeye karar verdim. Kucağımdaki tepsiyi sakince yatağa bıraktıktan sonra ayağa kalktım.

İlk olarak kapıya yöneldim. Kapı kolunu çevirip kilitli olup olmadığına baktım. Tahmin ettiğim gibi kilitliydi. Sonrasında ise kapının hemen yanındaki dolaba yöneldim. Dolabın kapağını açıp içine baktım. İçinde sadece nevresim takımı ve birkaç havlu bulunan dolap beni hayal kırıklığına uğratmıştı.

Yanılmıyorsam üzerimdeki kıyafetler üç günden fazla süredir üstümdeydi ve kötü kokmaya başladıklarını hissediyordum.
İç sıkıntısıyla oflayarak dolabın kapağını kapattım.

Şansımı pencereden yana denemeye karar verdim. Belki nerede olduğumu anlarsam bir şey düşünebilirdim. Pencereye doğru ilerlerken kapı bir anda açıldı. Aniden açılan kapının korkusuyla yerimde sıçrarken “Yuh! Yavaş, insan bir kapıyı çalar.” Diye sitem ettim.

Kim olduğuna bakmak için arkamı döndüğümde kapıyı açanın bana yemek getiren adam olduğunu fark ettim.
Hiçbir şey söylemiyordu ama dışarı da çıkmıyordu. Ne yani kaçacağımı mı düşünüyordu? İyice sinirlenmeye başlıyordum. “Ne bakıyorsun? Beni çıkartmayacaksan çıkıp git.” Dedim hiddetle. Cevap yok.

Adam bu sefer kapıyı kapatmaya yelteniyorken bir el kapıyı tutarak onu durdurdu.

Nefesimi tutmuş kimin içeri gireceğine bakıyordum. Ve içeri o girdi. Beni kaçırtan o adam.

Adam içeri girip kapıyı kapattı ve bana döndü. Yavaş adımlarla bana yaklaşırken içimdeki korkuyu belli etmemeye çalışıyordum. O üstüme yürüdükçe ben de geri adım atarak ondan uzaklaşmaya çalışıyordum.
En son sırtım duvarla buluşunca gözlerimi sımsıkı kapattım bana yapacağı şeyi bekledim.

Gözlerim kapalı beklerken adım seslerinin kesildiğini duydum. Dayanamayıp gözlerimi açtığımda adamın biraz uzağımda durduğunu ve bana baktığını gördüm. “Ariad Headon.” Dedi ve odanın öbür ucundaki pencereye yürümeye başladı.

Benden uzaklaştığında rahatça bir nefes verdim ve söyleyeceklerini dinlemeye başladım.
“Benim kim olduğum hakkında bir fikrin var mı? Veya niye burada olduğun hakkında?” Diyerek aramızdaki sessizliği bozdu. “Yok.” Diyerek kısa bir cevap verdim.
“Kim olduğumu bilmiyorsun ama benim hakkımda yazı paylaşıyorsun. Öyle mi?”

“Nasıl yani…” ben daha cümlemi bitiremeden aniden bana döndü ve üzerime yürümeye başladı.
“Benimle sakın oynama. Senin hakkında birçok şey biliyorum ve bu bildiklerimi kullanmaktan hiç çekinmem. Kim tarafından tutuldun ve bu kadar bilgiyi nerden biliyorsun? Amacın ne? Beni zor kullanmaya zorlama!”

Tek nefeste kurduğu cümleler beni şoka sokmuştu. Neyden bahsettiğini anlamak için zihnimi yoklarken aklıma kaçırılmadan önce profesörün yayınladığı raporum geldi. Ondan mı bahsediyordu yoksa? Eğer öyleyse bile bu araştırmam onu neden bu kadar sinirlendirmişti?

“Ben hiçbir şey bilmiyorum. Oradan buradan okuduğum bilgileri yazdım sadece. Kimseyi ifşa ettiğim falan yok.” Dedim. Kendisinin mafya ile bağlantılı olduğunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi.

Mafya ile ters düşmek, isteyeceğim en son şey olduğu için daha uzlaşmacı olmaya karar verdim. Fakat karşımdaki adam bunu anlamıyordu.

“Sana benimle oynama demiştim Ariad.” Dedi ve bir hışımla odadan çıktı.
Arkasından gidip ona cevap verecektim ki kapıdaki adamlardan biri beni durdurdu ve kapıyı yüzüme kapattı. Kulağımı kapıya dayayıp dışarıdakileri dinlemeye çalıştım.
Fakat sesler birbirine karıştığı için hiçbir şey anlayamadan kulağımı çektim.
Son çare olarak kapıyı açmayı denedim fakat tahmin ettiğim gibi kapı kilitliydi.

Umutsuzluk üstüme kara bulut gibi çökerken bu belanın beni nasıl bulduğunu algılayamıyordum.

Raporumu yayınlayan profesöre sövmeden duramıyordum. Burada olmamın sorumlusu kendisiydi. Buradan kurtulduğumda gidip hesap soracaktım o adamdan.

Tabii kurtulabilirsem…

(…)

Saatler geçmek bilmiyordu.

Duvarın köşesindeki gölgeyi izlemekten başka yapacak bir şeyim kalmamıştı. Aynı çizgi, aynı çatlak… kaçıncı kez saydım bilmiyorum. Düşünmekten başım zonkluyordu. Profesör. Rapor. O adam. Ailem. Hepsi birbirine giriyor, hiçbir şey netleşmiyordu.

“Delireceğim…” Diye fısıldadım.

Tam o anda kapıdan gelen kilit sesiyle aniden kapıya döndüm. Kapı sertçe açıldı ve iki tane adam apar topar içeri girdi.

Ben daha bir şey söyleyemeden kollarımdan tuttular. “Bırakın!” Diye çıkıştım, refleksle kendimi geri çektim ama nafileydi.

Beni tutarken aralarında ispanyolca bir şey konuşuyorlardı. Ne konuştuklarını çok seçemesem de benim hakkımda konuştuklarını anlayabilmiştim.
Ve Ares Bey hakkında..

Beni kaçıran adamın ismi Ares idi.

“¡Camina!”(yürü!) dedi içlerinden biri sertçe, beni öne doğru iterek.
Direndim. Gerçekten direndim. Ayaklarımı yere sabitlemeye çalışıyordum, omzumu ellerinin altından kurtarmaya çalıştım ama güçleri… dayanamayacağım kadar fazlaydı.

“Beni nereye götürüyorsunuz!” dedim dişlerimi sıkarak. Beni anlamayacaklarını biliyordum fakat yine de kaderime bu şekilde razı olmak istemiyordum.

Tabii ki cevap vermediler.

Koridora çıktığımızda evin geri kalanının da beni hapsettikleri oda gibi beyaz ve oldukça düzenli olduğunu gördüm. Uzun koridordan geçtikten sonra beyaz mermer merdivenlerden aşağı indik. Her adımda içimdeki huzursuzluk büyüyordu.

Alt kata doğru indikçe hava ağırlaşıyor, ortam kararıyordu.
Beni evin bodrumuna getirmişlerdi.

Kapılardan birinin önünde durdular. Metal kapıyı gürültülü bir şekilde açtılar. İçeri sürüklendim ve onu gördüm.

Ares.

Sanki saatlerdir oradaymış gibi rahattı. Bir sandalyeye yaslanmış, parmaklarını birbirine kenetlemiş, elini izliyordu. Kapının sertçe açılmasıyla bize doğru baktı.
Göz göze geldik. Yüzünde sinir bozucu bir sırıtış vardı yine.
“Sonunda geldin.”