4. bölüm · James Curious - Kaos Parçacığı

Bölüm 3: Mercer Row’dan Gelen Çağrı

Ümit Can Başköy

“Parçacık uyandı.”

Bozuk ses sustu.

Ama odadaki sessizlik geri dönmedi.

Hoparlörlerden yayılan metalik parazit kesilmiş olmasına rağmen James o iki kelimeyi hâlâ başının içinde duyabiliyordu. Ses, laboratuvardaki bir cihazdan çıkmamış gibiydi. Duvarların arasından, malikânenin altındaki kayalardan ve çok daha derinde kapalı duran bir yerden yükselmişti.

Fanusun çatlamış camındaki yansıması hâlâ ona bakıyordu.

James’in gerçek gözleri çelik grisiydi.

Yansımasının gözleri ise mordu.

James başını hafifçe yana çevirdi.

Yansıma aynı anda hareket etmedi.

Bir an gecikti.

Sonra dudakları kıpırdadı.

James hiçbir şey söylememişti.

Camdaki görüntü fısıldadı.

“Gel.”

James irkilerek geri çekildi.

Yansıma normale döndü.

“James?”

Selene’in sesi onu fanusun başına çekti.

James annesine baktı. Selene hâlâ elini onun kolunda tutuyordu. Parmaklarına dolanmış ince gümüş zincirler soluk ışığın altında titreşiyordu.

“Ne gördün?” diye sordu.

James cevap vermeden önce laboratuvarın ana ekranı yeniden yandı.

Mercer Row üzerindeki mor nokta genişledi.

Önce tek bir ışık lekesiydi.

Sonra nabız atar gibi büyüyüp küçülmeye başladı.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Her atımda malikânenin yeraltı haritasında yeni bir çizgi beliriyordu. Mercer Row’dan başlayan ince mor hat, Novera’nın doğu bölgelerinin altından geçiyor, Meridyen’e uzanıyor, ardından Northcrest Tepeleri’ne doğru kıvrılıyordu.

Çizginin sonu Curious Malikânesi’nin altında durdu.

Tam olarak Yeraltı 11. katta.

Bulundukları odada.

Adrian ekrana yaklaştı.

Yorgunluğu bir anda yüzünden silinmişti. Yerine James’in çocukluğundan beri çok iyi bildiği o keskin dikkat gelmişti.

Bir bilim insanı bir şeyden korktuğunda bunu bağırarak göstermezdi.

Daha dikkatli bakardı.

Daha az göz kırpardı.

Daha sessiz konuşurdu.

“Bu mümkün değil,” dedi Adrian.

Nate başını ekranın önüne doğru uzattı.

“Bugün bunu çok sık duyuyoruz.”

Adrian parmaklarını panelin üzerinde gezdirdi. Harita katmanlarını değiştirdi. Enerji ağı, elektrik sistemi, şehir iletişim hatları ve eski yeraltı geçişleri sırayla görüntülendi.

Mor çizgi hiçbirine tam olarak uymuyordu.

Ama hepsinin içinden geçiyordu.

James yatağın kenarına tutunarak doğruldu.

“Bu ne?”

Adrian çizgiyi büyüttü.

“İlk başta senin enerji dalganın Mercer Row’a ulaştığını düşündüm.”

“Yanlış mı düşündün?”

Adrian cevap vermedi.

Nate ekrana daha dikkatli baktı.

Mor çizginin içindeki küçük ışık parçaları aynı yönde ilerlemiyordu. Bir kısmı malikâneden Mercer Row’a gidiyor, diğerleri Mercer Row’dan geri dönüyordu.

Nate’in yüzündeki alaycı ifade kayboldu.

“Bu tek yönlü değil.”

Adrian ona baktı.

Nate ekrana işaret etti.

“Buradaki veri hareketine bakın. James’in sinyali doğuya gitmiş. Ama başka bir şey aynı hattı kullanarak geri geliyor.”

James’in göğsü yeniden gerildi.

“Mercer Row cevap mı verdi?”

Adrian gözlerini ekrandan ayırmadı.

“Hayır.”

Mor çizgi bir kez daha nabız gibi attı.

Bu kez Yeraltı 11. katın bütün ışıkları aynı anda titredi.

Adrian’ın sesi alçaldı.

“Mercer Row cevap vermiyor.”

Başını James’e çevirdi.

“Bağlantı kuruyor.”

Laboratuvarın ekranlarındaki saatler değişti.

02.43.

02.43.

02.43.

Bütün ekranlarda aynı saat belirdi.

Sonra tarihler silindi.

Yerlerine on yedi yıl önceki tarih geldi.

James’in doğduğu gece.

Nate bir ekrandan diğerine baktı.

“Bunu siz mi yaptınız?”

Adrian sertçe karşılık verdi.

“Hayır.”

Ekranlardan birinde eski bir güvenlik görüntüsü açıldı.

Görüntü siyah beyazdı.

Bir hastane koridoru görünüyordu.

Beyaz duvarlar.

Tavanda yanıp sönen ışıklar.

Koridorun sonunda çatlamış bir pencere.

James’in nefesi kesildi.

“Rüyamdaki yer.”

Görüntü birkaç saniye boyunca değişmeden kaldı.

Koridorda kimse yoktu.

Sonra görüntünün en ucunda karanlık bir insan silüeti belirdi.

Adam ayakta duruyordu.

Hareketsizdi.

Ama ölü gibi de görünmüyordu.

Daha çok bir şeyin onu orada bıraktığı hissini veriyordu.

Silüet başını yavaşça kameraya çevirdi.

Ekran karardı.

Başka bir monitör açıldı.

Bu kez aynı koridor farklı bir açıdan görünüyordu.

Sonra üçüncü ekran.

Dördüncü.

Beşinci.

Laboratuvardaki bütün monitörler aynı hastane koridorunu göstermeye başladı.

Nate geriye doğru bir adım attı.

“Bu bir video dosyasıysa nereden geliyor?”

Adrian farklı sistemlere erişmeye çalıştı.

“Dosya değil.”

“Canlı yayın mı?”

“Hayır.”

“Peki nedir?”

Adrian cevap vermedi.

Çünkü koridordaki silüet bütün ekranlarda aynı anda yürümeye başlamıştı.

Her adımında görüntü bozuluyordu.

James başının içinde ayak seslerini duydu.

Tak.

Tak.

Tak.

Silüet kameraya yaklaştı.

Yüzü hâlâ seçilemiyordu.

Ama James o bedeni tanıyordu.

Rüyalarında koridorun sonunda duran adamdı.

Ayaklarının dibinden siyah iz yayılan kişi.

Silüet kameranın hemen önünde durdu.

Başını kaldırdı.

Ekran bir anlığına netleşti.

Solgun bir yüz.

Koyu saçlar.

Derin çizgiler taşıyan yorgun bir alın.

Gözlerinin olması gereken yerde ışığı yutan iki siyah boşluk.

Dudaklarında küçük, yabancı bir gülümseme vardı.

James’in nefesi kesildi.

Adamı tanımıyordu.

Yine de yüzü James’in içinde bir yere dokunmuştu.

Bir hatıraya değil.

Bir yaranın kenarına.

Görüntü cızırdadı.

Bütün ekranlarda aynı anda tek bir kelime belirdi.

BULUNDU

James’in bileğindeki saat titreşti.

Ekranı karardı.

Sonra mor bir ok belirdi.

Doğu yönünü gösteriyordu.

Mercer Row’u.

“Bunu kapatın,” dedi Selene.

Adrian paneldeki ana sistem komutuna bastı.

Hiçbir şey olmadı.

Tekrar denedi.

Laboratuvar cevap vermedi.

Sadric kapının yanındaki güvenlik paneline yöneldi.

“Manuel sistemi devreye alıyorum.”

Kartını okuttu.

Panel kırmızı yandı.

ERİŞİM REDDEDİLDİ

Sadric’in yüzünde çok küçük bir değişim oldu.

Nate bunu fark etti.

“Bu pek iyi görünmedi.”

Sadric kartını yeniden okuttu.

ERİŞİM REDDEDİLDİ

“Malikâne sistemi beni dışarıda bırakıyor,” dedi.

Nate kaşlarını kaldırdı.

“Bu ev seni bile dinlemiyorsa gerçekten başımız belada.”

Sadric ona kısa bir bakış attı.

“Sonunda aynı fikirde olduğumuz bir konu çıktı.”

Derinden mekanik bir gürültü yükseldi.

Laboratuvar kapısının arkasındaki ağır güvenlik sürgüleri kendi kendine kapandı.

Sonra koridorun uzak tarafından başka kapıların kapanma sesleri duyuldu.

Birbiri ardına.

Tak.

Tak.

Tak.

Yeraltı 11. kat bölümlere ayrılıyordu.

Adrian ana güvenlik haritasını açmaya çalıştı. Harita birkaç saniyeliğine göründü. Karantina odaları, sağlık bölümü, kontrol merkezi ve Mühür Odası kırmızı çizgilerle birbirinden ayrılmıştı.

Sonra bütün planın üzerine siyah bir leke yayıldı.

Nate ekrana yaklaştı.

“Bu yazılım saldırısına benzemiyor.”

Adrian başka bir komut girdi.

“Biliyorum.”

“Hayır, tam olarak demek istediğim bu değil.”

Nate ekrandaki görüntüyü işaret etti.

“Bir şey sisteme girmiyor.”

Adrian ona döndü.

Nate’in sesi yavaşladı.

“Sistem onun şeklini almaya çalışıyor.”

Odanın ışıkları bir kez daha titredi.

Bu kez geri gelmediler.

Karanlık laboratuvarın üzerine kapandı.

Yalnızca fanusun camındaki mühürler soluk mor ışıkla yanıyordu. Zemindeki çemberler birer birer belirginleşti.

Selene fanusa döndü.

Mühürler James’e doğru değil, kapıya doğru uzanıyordu.

Camdaki ince çizgilerin uçları aynı yöne dönmüş, kapının karşısında görünmez bir noktayı işaret ediyordu.

Selene’in yüzü gerildi.

“Adrian.”

“Ne?”

“Mühürler değişti.”

Adrian elindeki taşınabilir ekranı açtı. Cihaz birkaç saniyeliğine çalıştı, sonra görüntüsü bozuldu.

“James’e tepki veriyorlar.”

Selene başını salladı.

“Hayır.”

Kapıya baktı.

“Mühürler James’i tutmaya çalışmıyor.”

James’in omuzlarından soğuk bir ürperti geçti.

Adrian’ın sesi alçaldı.

“O zaman ne yapıyorlar?”

Selene cevap vermeden önce kapının diğer tarafından bir şey süründü.

Metal üzerinde ince bir tırnak sesi.

Yavaş.

Düzensiz.

Kapının altındaki dar boşlukta siyah bir çizgi belirdi.

Önce saç teli kadar inceydi.

Sonra kalınlaştı.

Koyu bir sıvı gibi içeri doğru ilerledi.

Ama zemine damlamıyordu.

Zeminin gölgesiymiş gibi yüzeyin üzerinde kayıyordu.

Selene’in bakışları sertleşti.

“Bir şeyi dışarıda tutuyorlar.”

Siyah iz ilk mühür çizgisine değdi.

Mor sembol parladı.

İz geri çekildi.

Karanlığın içinde boğuk bir ses duyuldu.

Acı çeken bir hayvan gibi değildi.

Daha çok çok uzak bir yerden gelen metal sürtünmesi gibiydi.

Siyah çizgi birkaç saniye durdu.

Sonra ikiye ayrıldı.

Bir parçası kapının kenarından yükseldi.

Diğeri duvar boyunca ilerledi.

Adrian James’in önüne geçti.

“Fanusa geri gir.”

James ona inanamayarak baktı.

“Ciddi misin?”

“Bu bir tartışma değil.”

“Beni tekrar o şeyin içine koymayacaksınız.”

“James—”

“Hayır!”

Sesinin yükselmesiyle odadaki mor semboller titreşti.

Siyah iz de aynı anda ona doğru yöneldi.

Selene elindeki koyu taşı kaldırdı.

“Sesini değil, nefesini kontrol et.”

James dişlerini sıktı.

Kapının üzerindeki ekran kendiliğinden açıldı.

Karanlık yüzeyin içinde yüzsüz bir silüet belirdi.

Başının çevresinde siyah duman kıvrılıyordu.

Sonra hoparlörden fısıltı geldi.

“Kha-ren…”

James’in başının içindeki basınç bir anda arttı.

İki eliyle şakaklarını tuttu.

Gözlerinin önünde yıldızlar belirdi.

Parçalanmış gezegenler.

Siyah zincirler.

Kapalı bir kapı.

Ve kapının arkasındaki aynı ses.

Bizi buldular.

James sendeledi.

Selene onu tuttu.

“Burada kal.”

Siyah iz duvardaki ekrandan dışarı taştı.

Artık yalnızca gölge değildi.

Kabloların arasına giriyor, tıbbi cihazlara ulaşıyor, metal yüzeyleri siyahlaştırıyordu.

Adrian ana enerji sistemini kapattı.

“Yerel güç kesiliyor.”

Laboratuvar tamamen karanlığa gömüldü.

Ama siyah iz durmadı.

Acil durum bataryaları devreye girdiğinde odadaki bütün cihazlar aynı anda yeniden açıldı.

Ekranlarda yine aynı kelime vardı.

BULUNDU

Nate etrafına bakındı.

Sonra duvarın yanındaki ana bağlantı paneline koştu.

Sadric onu kolundan yakaladı.

“Nereye gittiğinizi sanıyorsunuz?”

“Bunu durdurmaya.”

“Nasıl?”

Nate panelin kapağını gösterdi.

“Bu şey bütün sistemi kullanıyor. Sistemin nereye bağlandığını bulmam gerek.”

Adrian sertçe konuştu.

“Hiçbir şeye dokunma.”

Nate başını ona çevirdi.

“Şu an cihazlarınız sizi dinlemiyor. Belki cihaz olmayan bir çözüm denemenin zamanı gelmiştir.”

Adrian karşılık verecekti ama siyah iz tavandaki metal kollardan birine sıçradı.

Kol şiddetle hareket etti.

Tarayıcı başlığı Selene’e doğru savruldu.

Sadric bir anda yer değiştirdi.

Selene’i omzundan çekerek geriye aldı. Metal kol başlarının birkaç santimetre üzerinden geçti ve duvara çarptı.

Sadric hiç zaman kaybetmeden müdahale çantasından küçük, siyah bir cihaz çıkardı. Cihazı metal kolun bağlantısına bastırdı.

Kısa bir elektrik boşalması oldu.

Kol hareketsiz kaldı.

Nate panelin kapağını açtı.

İçeride farklı renklerde yüzlerce kablo, fiber hat ve metal bağlantı uzanıyordu.

“Bu evin mimarı kablolardan nefret mi ediyormuş?”

Sadric gözlerini siyah izden ayırmadan cevap verdi.

“Büyük ihtimalle insanlardan nefret ediyordu.”

Nate diz çöktü.

Tabletini kablolardan birine bağladı.

Ekranda hızla veri akmaya başladı.

James hâlâ başını tutuyordu.

Fısıltılar çoğalıyordu.

Kha-ren.

İz açıldı.

Eve dön.

Kapının arkasındaki karanlık, zihninin içine tırmanıyordu.

Bir an için laboratuvarı görmedi.

Kendini hastane koridorunda buldu.

Beyaz duvarlar.

Yanıp sönen ışıklar.

Kapalı kapılar.

Koridorun sonunda siyah gözlü adam duruyordu.

James ona doğru bir adım attı.

“Sen kimsin?”

Adam gülümsedi.

“Duyuyorum.”

Arkasındaki kapı açıldı.

İçeriden bebek ağlaması geldi.

James’in ayaklarının altından siyah iz yükseldi.

Gerçek dünyada gözleri mora döndü.

Saçlarının diplerinde koyu mor renk yayıldı.

Selene yüzünü iki eli arasına aldı.

“James, bana bak.”

James onu duymadı.

Adrian bileğindeki tıbbi ölçeri kontrol etti.

“Enerji yükseliyor.”

“Onu geri getir,” dedi Selene.

“Nasıl?”

Selene Nate’e baktı.

“Nate.”

Nate hâlâ kablolarla uğraşıyordu.

“Bir dakika.”

“Nate!”

Nate başını çevirdi.

James’in gözlerini gördü.

Tableti elinden bıraktı.

“James!”

Hastane koridorundaki James durdu.

Ses uzaktan geliyordu.

“Dostum, yine o tuhaf moda giriyorsan haber ver. Bu kez hazırlıksız yakalanmak istemiyorum.”

James’in görüşündeki koridor titredi.

Siyah gözlü adamın yüzü bozuldu.

“Onu dinleme,” dedi adam.

Nate’in sesi yeniden geldi.

“James, beni duyuyorsan şu anda oldukça korkunç görünüyorsun. Bunu daha önce söyledim ama hâlâ geçerli.”

James’in dudakları kıpırdadı.

“Nate…”

Gerçek dünyada Nate ona yaklaştı.

“Evet. Benim. Hâlâ çok konuşuyorum. Hâlâ başım ağrıyor. Hâlâ burada ne yaptığımızı bilmiyorum. Yani her şey normal sayılır.”

Hastane koridoru çatlamaya başladı.

Adamın gülümsemesi kayboldu.

Siyah iz James’in ayaklarından çekildi.

James yeniden laboratuvarı gördü.

Tam o sırada duvar panelindeki siyah gölge kablolardan dışarı fırladı.

İnce, sivri bir uzantı gibi Nate’e doğru ilerledi.

“Nate!” diye bağırdı James.

Nate döndü.

Ama geç kalmıştı.

James elini kaldırdı.

Ne yaptığını bilmiyordu.

Yalnızca o şeyin Nate’e ulaşmasına izin vermek istemedi.

Parmaklarının arasında mor ışık toplandı.

Kütüphanedeki gibi bütün bedenini ele geçirmedi.

Saçlarının tamamı değişmedi.

Gözleri yalnızca bir anlığına mor parladı.

Mor enerji James’in avucundan çıkıp Nate’in önünde kavisli, ince bir yüzey oluşturdu.

Bir duvar.

Siyah iz mor alana çarptı.

Odanın içinden derin bir titreşim geçti.

Siyah enerji geri savruldu. Duvara çarptığında parçalara ayrıldı. Küçük gölgeler zeminin üzerinde kıvranarak kaçmaya çalıştı.

Selene zemindeki mühürleri etkinleştirdi.

Mor çizgiler siyah parçaların çevresinde kapandı.

Birbiri ardına söndüler.

Son kalan gölge kapının altına doğru kaçtı.

James elini bir kez daha kaldırdı.

Bu kez mor ışık daha küçük, daha keskin bir dalga hâlinde ilerledi.

Siyah izi kapıya ulaşmadan vurdu.

Gölge duman gibi dağıldı.

Laboratuvar sustu.

James’in gözlerindeki mor renk çekildi.

Dizleri çözüldü.

Yere düşmeden önce Adrian onu yakaladı.

James, babasının kollarında birkaç saniye hareketsiz kaldı.

Adrian’ın ilk yaptığı şey monitöre bakmak olmadı.

James’in yüzünü tuttu.

“Bana bak.”

James güçlükle gözlerini açtı.

Nefesi düzensizdi.

Ama bilinci yerindeydi.

Nate önünde oluşan ve hızla kaybolan mor yüzeye baktı.

Sonra James’e döndü.

“Bunu sen yaptın.”

James nefes nefese başını salladı.

“Biliyorum.”

“Beni korudun.”

James çok hafif gülümsedi.

“Bunu fazla duygusal hâle getirme.”

Nate’in yüzünde kısa bir rahatlama belirdi.

“Merak etme. Hâlâ korkunç görünüyorsun.”

Adrian, James’in göz bebeklerini kontrol etti.

“Baş dönmesi?”

“Biraz.”

“Görüş kaybı?”

“Hayır.”

“Ses?”

James cevap vermeden önce durdu.

Zihnindeki fısıltılar kesilmişti.

“Şimdilik yok.”

Adrian’ın bakışları James’in eline kaydı.

Parmak uçlarında soluk mor kıvılcımlar dolaşıyor, sonra derisinin içine çekiliyordu.

James eline baktı.

“Bunu ben yaptım.”

Adrian başını kaldırdı.

“Evet.”

“Kontrol ettim.”

Adrian’ın yüzü sertleşti.

“Hayır.”

James kaşlarını çattı.

“Gördün.”

“Yön verdin. Bu önemli bir fark.”

James kolunu babasının elinden çekti.

“Beni bir kez olsun tebrik edemez misin?”

Adrian’ın bakışlarında kısa bir acı geçti.

“Seni hayatta tutmaya çalışıyorum.”

“Bazen aynı şey değiller.”

Nate tekrar panelin yanına döndü.

“Baba-oğul tartışmasını biraz erteleyebilir miyiz? Çünkü kötü haberim var.”

Sadric başını ona çevirdi.

“Bugün sıraya koymak zor olabilir.”

Nate tabletini kaldırdı.

“Bağlantının yolunu buldum.”

Ekranda malikânenin iletişim ağı görünüyordu.

Mühür Odası’ndan başlayan siyah işaret, karantina kontrol ağına, oradan yeraltı iletişim sistemine ve ana veri hattına uzanıyordu.

“Bu sinyal kablolar üzerinden ilerliyor,” dedi Nate. “Ama elektrik gibi değil. Kabloyu yol olarak kullanıyor.”

Adrian yanına geldi.

“Kesebilir misin?”

“Yazılımsal olarak hayır. Çünkü artık komut kabul etmiyor.”

Nate paneldeki kalın bir bağlantıyı gösterdi.

“Fiziksel olarak evet.”

Sadric kablolara baktı.

“Hangisini?”

Nate sustu.

“Henüz bilmiyorum.”

Sadric’in yüzünde çok hafif bir sabırsızlık oluştu.

“Bu ayrıntının önemli olduğunu düşünüyorum.”

“Ben de öyle.”

Nate tablet üzerinden bağlantıları kontrol etti.

Üç ana hat yanıp sönüyordu.

“Birini çıkarırsam karantina kapıları tamamen kilitlenebilir.”

“Diğeri?”

“Yaşam destek sistemleri kapanabilir.”

“Üçüncüsü?”

Nate yüzünü buruşturdu.

“Büyük ihtimalle bütün kat karanlığa gömülür.”

Sadric ona baktı.

“İç açıcı seçenekler.”

“Ben seçenekleri üretmiyorum. Sadece kötüler arasından en az kötü olanı seçiyorum.”

Adrian ana sistem haritasını inceledi.

“Bağlantı veri omurgasını kullanıyor olmalı.”

Nate başını salladı.

“Evet ama hatlar birbirine yedekli bağlı. Birini kesince diğeri devralabilir.”

James yatağın kenarına oturdu.

“Yani ne yapacağız?”

Nate panelin derinindeki kalın, siyah bağlantıya baktı.

“İlkel bir şey.”

Sadric:

“Bu cümlenin ardından genellikle bir şeyler patlar.”

Nate iki eliyle kabloyu kavradı.

“Sistemi kapatamıyoruz çünkü sistem artık bizim değil.”

Bağlantının kilidini çevirdi.

“Ama kablolar hâlâ bizim.”

Bütün gücüyle çekti.

Kalın veri hattı yuvasından çıktı.

Bir anda laboratuvardaki bütün ekranlar söndü.

Işıklar kapandı.

Fanusun mühürleri karardı.

Kapı sürgülerinden ağır bir mekanik ses geldi.

Sonra acil durum sistemi kendi bağımsız hattıyla devreye girdi.

Beyaz ışıklar geri geldi.

Ekranlar karanlık kaldı.

Sadric kapı paneline kartını okuttu.

Bu kez yeşil ışık yandı.

ERİŞİM ONAYLANDI

Kapının kilitleri açıldı.

Nate rahat bir nefes verdi.

“Gördünüz mü? İlkel ama etkili.”

Sadric kapıyı kontrol etti.

“Bir gün bu yaklaşımınızın malikâneye maliyetini hesaplayacağım.”

“Fatura James’e gitsin.”

James ona baktı.

“Niye bana?”

“Ev senin.”

“Henüz değil.”

Sadric araya girdi.

“Bu konuşmanın miras hukukuna dönüşmesini istemiyorsak hareket etmeliyiz.”

Selene duvara baktı.

Siyah iz kaybolmuştu.

Fakat geçtiği metal panelin üzerinde yeni bir şekil kalmıştı.

Bir daire.

Dairenin çevresinde kırık yön çizgileri.

Pusulaya benzeyen ama hiçbir yönü düzgün göstermeyen bir sembol.

Tek bir ucu doğuya uzanıyordu.

Mercer Row’a.

James sembole yaklaştı.

“Bu rüyamda çizdiğim şekle benziyor.”

Selene parmaklarını işaretin birkaç santimetre üzerinde tuttu.

Dokunmadı.

“Bu sembol bir yönlendirme.”

Adrian:

“Ya da tuzak.”

James başını ona çevirdi.

“Her iki durumda da oraya gitmemiz gerekiyor.”

“Hayır.”

Adrian’ın cevabı anında geldi.

James ayağa kalktı. Dizlerindeki zayıflık yüzünden bir an sendeledi ama Nate kolundan tuttu.

James Adrian’a bakmayı sürdürdü.

“Az önce malikânenin en gizli katlarından birine ulaştı.”

“Bu seni doğrudan kaynağın içine götürmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.”

“Kaynak zaten beni buldu.”

“Ve seni neredeyse tekrar ele geçirdi.”

“Kaçarsam duracak mı?”

Adrian sustu.

James bir adım yaklaştı.

“Beni yıllardır burada sakladınız. On sekiz yaşıma kadar beklediniz. Her şeyi ölçtünüz. Her şeyi takip ettiniz. Sonuç ne?”

Adrian’ın çenesi kasıldı.

“Hayatta kaldın.”

“Yaşamakla hayatta kalmak aynı şey değil.”

Selene gözlerini kapattı.

Nate, James’in yanında sessizce duruyordu.

Sadric kapının dışındaki koridoru kontrol etti.

James devam etti:

“Mercer Row’daki şey yalnızca benimle bağlantılı değil. Hastaneyle, doğum kaydımla, rüyalarımdaki adamla, kütüphanedeki varlıklarla bağlantılı. Burada beklersek tekrar gelecek.”

Nate elini kaldırdı.

“Bu konuda James’e katılıyorum.”

Adrian ona döndü.

Nate hemen ekledi:

“Bu cümleyi söylediğime ben de şaşırdım.”

Adrian’ın bakışı değişmedi.

Nate daha ciddi bir sesle konuştu:

“Dr. Curious, o şey gizli laboratuvarınıza kadar ulaştı. Duvarlarınızın, mühürlerinizin ve şifrelerinizin arasından geçti. James’i saklamak artık onu korumuyor. Sadece kaynağın bir sonraki hamlesini beklememize neden oluyor.”

Adrian ona birkaç saniye baktı.

“Sen daha birkaç saat önce bu olayların varlığından haberdar değildin.”

“Doğru.”

Nate James’e baktı.

“Ama birkaç saat önce en yakın arkadaşımın gözleri mor değildi ve karanlık yaratıklar bizi kütüphanede öldürmeye çalışmıyordu. Hızlı öğreniyorum.”

Sadric sessizce konuştu:

“Bu konuda şüphemiz kalmadı.”

Selene duvardaki pusula sembolüne yaklaştı.

Gözlerini kapatıp avucunu işaretin önünde tuttu.

Mor çizginin çok altında soluk bir titreşim vardı.

“Bağlantı kapanıyor,” dedi.

Adrian ona döndü.

“Ne kadar süre?”

“Bilmiyorum.”

“Dakika mı? Saat mi?”

Selene gözlerini açtı.

“Giderek zayıflıyor. Ama bu iyi bir şey değil.”

James:

“Neden?”

“Çünkü bizi çağırmak için açık tuttuğu yolu kapatıyor olabilir.”

Nate:

“Yani şimdi gitmezsek koordinatı kaybedeceğiz.”

Adrian sertçe karşılık verdi.

“Koordinatı biliyoruz.”

Selene başını salladı.

“Yerini biliyoruz. Girişini değil.”

Odanın içinde sessizlik oldu.

James duvardaki sembole baktı.

“Ben gideceğim.”

Adrian:

“Tek başına hiçbir yere gitmiyorsun.”

“Tek başıma gitmeyeceğim.”

Nate ona döndü.

“Bu cümlede benim de yer aldığımı hissediyorum.”

James:

“Yer alıyor.”

Nate birkaç saniye düşündü.

“Tamam.”

Adrian’ın sesi yükseldi.

“Hayır.”

Sadric kapının yanında kollarını birleştirdi.

“Dr. Curious.”

Adrian ona döndü.

“Sen de mi?”

“Bay James’i burada tutmaya çalışabiliriz.”

Sadric’in bakışları laboratuvarın hasar görmüş panellerinde dolaştı.

“Ama kendisinin buna izin vereceğine dair elimizde hiçbir tarihsel veri bulunmuyor.”

James çok hafif gülümsedi.

Adrian bu gülümsemeyi görmezden geldi.

Sadric devam etti:

“Daha önemlisi, Mercer Row’daki bağlantı malikânenin sistemlerine girmiş durumda. Kaynağı tanımlamadan kalıcı bir savunma kuramayız.”

Adrian:

“Ben giderim.”

Selene başını ona çevirdi.

“Hayır.”

“James’in yanında olmalıyım.”

“James’in verilerini buradan takip edebilecek tek kişi sensin.”

“Selene—”

“Bağlantı yeniden açılırsa mühürleri burada tutmam gerekiyor. Sen de hücresel değişimi izleyeceksin.”

Adrian’ın yüzü sertleşti.

“Onu göndermemi istiyorsun.”

Selene’in sesi inceldi.

“Hayır.”

James annesinin yüzüne baktı.

Selene gözlerini ondan ayırmadan konuştu:

“Gitmesine izin vermek istemiyorum.”

Bir an durdu.

“Ama artık onu yalnızca kapıların arkasında koruyamayacağımızı biliyorum.”

Adrian başını iki yana salladı.

“Bu delilik.”

Sadric sakince cevap verdi:

“Bu gece için tekrar eden bir tema.”

Adrian ona sert bir bakış attı.

Sadric başını hafifçe eğdi.

“Özür dilerim, efendim.”

Nate fısıldadı:

“Hiç de özür dilemiş gibi görünmüyorsun.”

Sadric ona bakmadan karşılık verdi:

“Görünüş yanıltıcı olabilir.”

Adrian sonunda James’in karşısına geçti.

“Sadric’in söylediği her şeyi yapacaksın.”

James cevap vermedi.

“Bu bir şart.”

“Peki.”

“Nate, sen de.”

Nate göğsüne işaret etti.

“Benim de mi şartlarım var?”

Adrian’ın bakışı onu susturdu.

Nate başını salladı.

“Evet. Tabii. Şartlar iyidir.”

Adrian tekrar James’e döndü.

“Enerji seviyen yükselirse geri döneceksiniz.”

“Kaynağa ulaşmış olsak bile mi?”

“Özellikle kaynağa ulaşmışsanız.”

James karşılık vermek üzereydi.

Selene elini omzuna koydu.

“Şimdi savaşma.”

James annesine baktı.

Selene’in sesi alçaldı.

“Gücünü oraya sakla.”

---

Yeraltı 11. kattan çıktıklarında koridorlarda hâlâ yanıp sönen birkaç acil durum ışığı vardı.

Nate yürürken etrafa bakıyordu. Bu kez merakını saklamaya çalışmıyordu.

“Burası gerçekten on birinci kat mı?”

Sadric asansör panelindeki gizli kontrolleri kapattı.

“Evet.”

“Altında ne var?”

“On ikinci kat.”

Nate James’e baktı.

“Bu adamla nasıl yaşıyorsun?”

James duvara yaslanarak yürüdü.

“Çoğu zaman çok iyi yemek yapıyor.”

Sadric asansör kapısını açtı.

“Bu değerlendirmenin yeterince kapsamlı olmadığını düşünüyorum.”

Asansöre girdiklerinde panel Nate’in bulunduğu tarafta karardı. Sadric avucunu gizli okuyucuya yerleştirdi.

Kapılar kapandı.

Nate ekrana baktı.

“Katları gizledin.”

“Evet.”

“Ben zaten on birinci katta olduğumuzu biliyorum.”

“Bilmeniz gereken miktar her geçen dakika artıyor. Bu eğilimi yavaşlatmaya çalışıyorum.”

Asansör hareket etti.

James duvara yaslandı. Başının içindeki basınç azalmıştı ama tamamen geçmemişti. Mercer Row yönünden gelen çok hafif bir çekim hissediyordu.

Sanki göğsünün içindeki görünmez bir ip doğuya bağlanmıştı.

Selene ona küçük, koyu bir taş uzattı.

Taş, gümüş bir çerçeve içindeydi. Üzerinde ince dairesel çizgiler vardı.

“Bunu yanında taşı.”

James taşı aldı.

“Ne işe yarıyor?”

“Benim seni bulmama yardım edecek.”

“Beni mi koruyacak?”

Selene kısa süre sustu.

“Kaybolduğunda seni geri çağıracak.”

James taşı cebine koydu.

Selene iki elini yüzüne götürdü.

“İçindeki sesi duyarsan onunla tartışma.”

James’in dudaklarında yorgun bir gülümseme belirdi.

“Ben herkesle tartışırım.”

“Biliyorum.”

Selene alnını onun alnına değdirdi.

“Bu yüzden endişeliyim.”

Adrian, James’in bileğine yeni bir ölçüm bandı taktı. İnce siyah yüzeyde mor bir çizgi belirdi.

“Bu cihaz enerji seviyeni, kalp ritmini ve hücresel değişimi takip edecek.”

James:

“Bunu çıkarırsam?”

Adrian başını kaldırmadan cevap verdi.

“Sadric seni bayıltıp yeniden takar.”

Sadric:

“Tercihim bu yönde olmaz. Ancak gerekirse uygulayabilirim.”

Nate başını salladı.

“Bu ailede tehditler fazla sakin söyleniyor.”

Adrian küçük bir metal enjektörü Sadric’e verdi.

“Değerleri kritik seviyeye çıkarsa bunu kullan.”

James enjektöre baktı.

“İçinde ne var?”

Adrian:

“Geçici hücresel baskılayıcı.”

“Daha önce denediniz mi?”

Adrian sustu.

James kaşlarını kaldırdı.

“Bunu cevaplamaman hiç güven vermedi.”

“Hayvan modellerinde işe yaradı.”

Nate geri çekildi.

“James’i deneysel ilaçla mı vuracağız?”

Adrian:

“Gerekirse.”

James iç çekti.

“Mercer Row’daki karanlık varlıklar şu an ailemden daha güven verici görünmeye başladı.”

Sadric:

“Bu düşüncenizin kısa sürede değişeceğini tahmin ediyorum.”

Asansör kapısı açıldı.

Yeraltı 2. kattaki Operasyon Bölümü’nün küçük hazırlık odasına çıkmışlardı.

Nate kapının dışına bakmaya çalıştı ancak koridor camları bir anda opaklaştı.

“Bunu özellikle benim için yaptın.”

Sadric:

“Sonunda aynı fikirde olduğumuz ikinci konu.”

Hazırlık odasının duvarları açıldı.

İçeride koyu renkli saha ceketleri, iletişim cihazları, fenerler, tıbbi paketler ve taşınabilir tarayıcılar vardı.

Sadric James’e siyah bir ceket uzattı.

Dışarıdan sade görünüyordu ama iç kısmında ince koruma katmanları ve sensörler bulunuyordu.

James ceketi giydi.

“Bunu ne zaman hazırladınız?”

Sadric:

“On üçüncü yaş gününüzden kısa süre sonra.”

James durdu.

“O zaman bile mi?”

Sadric cevap vermeden Nate’e başka bir ceket uzattı.

Nate ceketi aldı.

“Benim bedenimi nereden biliyorsun?”

“Bay James’in yakın çevresindeki kişiler için temel ölçülerin tutulması güvenlik protokolüdür.”

Nate dondu.

“Benim ölçülerimi mi tutuyorsunuz?”

Sadric küçük iletişim cihazını onun avucuna bıraktı.

“Şu an bu konuşmanın ayrıntılarına girmek istemeyeceğinizi düşünüyorum.”

Nate James’e baktı.

“Seninle arkadaş olmak neden sürekli daha rahatsız edici hâle geliyor?”

James ceketin fermuarını çekti.

“İlk gün söylemiştim.”

“Hayır, ilk gün bana kalemimi kırdığın için yenisini alacağını söylemiştin.”

“Almıştım.”

“Altın kaplamalıydı.”

“Güzeldi.”

“Kullanamadım. Çok ağırdı.”

Sadric Nate’e taşınabilir bir tarayıcı ve çok amaçlı veri cihazı verdi.

“Bunlar işinize yarayabilir.”

Nate cihazı inceledi.

Gözleri ilk kez gerçekten parladı.

“Bütün bunları neden daha önce göstermediniz?”

Sadric:

“Dünkü en büyük güvenlik tehdidimiz siz değildiniz.”

Nate başını kaldırdı.

“Dünkü mü?”

Sadric kapıya yöneldi.

“Bugün sıralama değişti.”

---

Garaja indiklerinde James doğrudan motosikletine yöneldi.

Sadric tek kelime söyledi.

“Hayır.”

James durmadan devam etti.

“Motorla daha hızlı gideriz.”

“Henüz düz bir çizgide yürümekte zorlanıyorsunuz.”

“Motor dengemi bulmama yardım ediyor.”

“Ambulans da sizi dengeli biçimde taşır. Yine de ilk tercihimiz değildir.”

James motosikletin gidonuna dokundu.

“Sadric.”

“Bay James.”

İkisi birkaç saniye birbirine baktı.

Nate aralarında durmaktan vazgeçip geriye çekildi.

“Ben tarafsızım. Ama az önce bilinç kaybı yaşadığı için araba fikri mantıklı.”

James ona döndü.

“Sen kimin tarafındasın?”

“Hayatta kalanın.”

Sadric koyu antrasit renkli, uzun gövdeli bir araca yöneldi. Dışarıdan zarif bir grand tourer gibi görünüyordu fakat camları güçlendirilmiş, gövdesi zırhlı ve iç sistemleri malikânenin güvenlik ağına bağlıydı.

Nate aracı süzdü.

“Bunun normal bir araba olmadığına eminim.”

Sadric sürücü kapısını açtı.

“Bugün normal olan hiçbir şeyi kullanmıyoruz.”

James ön koltuğa geçti.

Nate arkaya oturdu.

Araç garajın merkezindeki platforma ilerledi.

Platformun çevresindeki metal çizgiler yandı.

Tavan açılmadı.

Bunun yerine bütün zemin yavaşça yükselmeye başladı.

Nate camdan dışarı baktı.

Garaj duvarları aşağıda kalırken araç karanlık bir şaftın içinde yukarı çıkıyordu.

“Bu bir araç asansörü.”

James:

“Evet.”

“Bahçeye mi çıkıyor?”

“Evet.”

“Evinizin normal bir kapısı var mı?”

James düşündü.

“Var.”

“Nerede?”

“Sanırım ana girişte.”

Platform çimlerle kaplı bir yüzeyin altında durdu.

Üst kapak iki yana açıldı.

Araç gece havasına yükseldi.

Platform çevredeki bahçeyle aynı seviyeye geldiğinde Sadric aracı ileri sürdü. Arkalarında zemin kapanarak yeniden kusursuz bir çim yüzeyine dönüştü.

Nate arka cama baktı.

“Bunu kimse fark etmiyor mu?”

Sadric:

“Fark edenlerin çoğu tekrar bakma fırsatı bulamıyor.”

Nate’in yüzündeki ifade dondu.

Sadric birkaç saniye sonra ekledi:

“Güvenlik kameraları nedeniyle.”

Nate derin nefes verdi.

“Bunu baştan söyleyebilirdin.”

Sadric aracı Northcrest Yolu’na çıkardı.

“Cümlenin etkisini azaltmak istemedim.”

---

Northcrest Tepeleri geceleri başka bir dünyaya benziyordu.

Ormanlık yollar siyah ağaçların arasından kıvrılıyor, tepelerin üstünde sis ince tabakalar hâlinde hareket ediyordu. Malikânelerin ışıkları uzakta, ağaçların gerisinde tek tek görünüyordu. Şehrin geri kalanından yükselen parıltı, tepelerin altında geniş bir ışık denizi oluşturuyordu.

Sadric aracı hızlı ama sarsıntısız kullanıyordu.

James ön camdan Novera’ya baktı.

Göğsündeki çekim doğuya doğru güçleniyordu.

Bileğindeki ölçüm bandında mor çizgi sabit görünüyordu.

Adrian’ın sesi iletişim cihazından geldi.

“Bağlantı kontrolü.”

Sadric:

“Net.”

Nate kulağındaki cihazı düzeltti.

“Ben de duyuyorum.”

James cevap vermedi.

Adrian:

“James?”

“Duyuyorum.”

Bu kelime ağzından çıktığı anda rüyalarında tekrar tekrar işittiği adamın sesi zihninde yankılandı.

Duyuyorum.

James yüzünü pencereye çevirdi.

Araç Northcrest Kapıları’ndan geçerek daha alçak yollara indi.

Brightvale’in ilk sokakları görünmeye başladı.

Burada ışık daha sıcaktı.

İki katlı evlerin pencerelerinde lambalar yanıyor, küçük marketlerin kepenkleri kapanıyor, birkaç insan köpeklerini gezdiriyordu. Valepark’ın kenarındaki yürüyüş yolunda bir çift hâlâ konuşarak ilerliyordu.

Normal hayat.

Nate arka koltukta Willowmere yönüne baktı.

James bunu fark etti.

“Evin orada.”

Nate başını salladı.

Bir pencerenin ışığı uzaktan seçiliyordu.

“Annem şu an benim sağlık odasında olduğumu sanıyor.”

Sadric gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.

“Bu bilgi, şartlar göz önüne alındığında bütünüyle yanlış sayılmaz.”

Nate:

“Şu an gizli bir operasyona gidiyorum.”

“Sağlığınız açısından oldukça riskli bir ortamdasınız.”

Nate James’e baktı.

“Onunla tartışmak neden bu kadar zor?”

James:

“Çünkü bütün cümlelerini önceden hazırlıyor.”

Sadric:

“Hayır, Bay James. Sizin davranışlarınızın tahmin edilmesi kolay.”

Brightvale geride kaldı.

Yol genişledi.

Meridyen Bölgesi’nin kuleleri önlerinde yükseldi.

Şehrin gece silüeti altın, beyaz ve mor ışıklarla parlıyordu. Vale Kulesi’nin keskin cam yüzeyi, Orbis Kulesi’nin dairesel tepesi, Körfez Kuleleri’nin uzaktaki ışıkları ve Meridyen’in merkezinde yükselen Ufuk Kulesi görünüyordu.

Kulenin tepesindeki Novera Işık Anıtı beyaz-altın ışıkla parlıyordu.

James ona baktığı anda anıtın ışığı söndü.

Yalnızca bir saniyeliğine.

Sonra mor renkte yandı.

Pusulamsı yıldızın doğuya bakan ucu diğerlerinden daha parlaktı.

James öne eğildi.

“Gördünüz mü?”

Sadric:

“Evet.”

Nate arka camdan kuleye baktı.

“Bu şeyin normalde mor yanmaması gerekiyor, değil mi?”

Adrian’ın sesi iletişimden geldi.

“Işık Anıtı’nın sistemlerinde enerji dalgalanması kaydediyorum.”

James:

“O da Mercer Row’u gösteriyor.”

Adrian:

“Yalnızca elektriksel bir arıza olabilir.”

Selene’in sesi ilk kez hatta karıştı.

“Değil.”

Adrian sustu.

Selene devam etti:

“Şehir onu hissediyor.”

Ufuk Kulesi geride kaldı.

Meridyen’in düzenli, geniş caddeleri doğuya doğru uzandıkça değişmeye başladı.

Kulelerin sayısı azaldı.

Yeni binaların arasına daha eski taş yapılar girdi.

Sokak aydınlatmaları seyrekleşti.

Reklam ekranları birer birer karardı.

Araç Mercer Row sınırına yaklaşıyordu.

Nate tabletini açtı.

“Şehir ağı zayıflıyor.”

Sadric:

“Bu bölgede altyapı sorunları normal.”

Nate ekrana baktı.

“Bu normal zayıflama değil. Sinyal geri gitmeye başladı.”

James ön paneldeki saate baktı.

03.12.

Bir saniye sonra:

03.11.

Sonra:

03.10.

“Saat geri gidiyor.”

Sadric araç sistemini manuel moda aldı.

Dijital göstergeler kapandı. Yerlerine analog ekranlar açıldı.

“Elektronik navigasyonu devre dışı bırakıyorum.”

Yol kenarındaki dijital tabela titredi.

Normalde:

MERCER ROW — 4 KM

yazması gerekiyordu.

Yazı silindi.

Yerine tek bir cümle geldi.

GERİ DÖN

Nate tabelayı işaret etti.

“Bunu da altyapıya mı bağlıyoruz?”

Sadric:

“Şimdilik hayır.”

İkinci tabela yandı.

GEÇ KALDIN

James’in göğsündeki baskı arttı.

Üçüncü tabelanın ekranı karardı.

Sonra mor harfler belirdi.

EVE GEL

James’in nefesi kesildi.

O anda yolun sağındaki terk edilmiş bir araç farlarını yaktı.

Motoru kendi kendine çalıştı.

Eski sedan kaldırımdan indi ve doğrudan Sadric’in aracına yöneldi.

“Tutunun,” dedi Sadric.

Direksiyonu sertçe kırdı.

Araç eski sedanın önünden kayarak geçti. Lastikler ıslak zeminde keskin bir ses çıkardı.

Nate koltuğun kenarına tutundu.

“Bu araba boş!”

Arka tarafta başka bir motor sesi yükseldi.

Terk edilmiş ikinci araç çalışmıştı.

Farları siyah dumanın içinden yanıyor, sürücü koltuğunda kimse görünmüyordu.

Araç hızla arkalarından geldi.

Sadric gazı artırdı.

Dar Mercer Row yolu önlerinde kıvrılıyordu.

Sağ tarafta kapalı dükkânlar, eski apartmanlar ve karanlık servis yolları uzanıyordu. Sol tarafta boş sanayi yapıları vardı.

Arkalarındaki araç tamponlarına çarptı.

Nate öne savruldu.

“Emniyet kemeri,” dedi Sadric.

Nate kemerini çekti.

“Bunu biraz önce söyleyebilirdin!”

“Araca bindiğinizde takmanız beklenir.”

İlk terk edilmiş araç yan sokaktan tekrar çıktı.

Bu kez önlerini kesmeye çalışıyordu.

Sadric frene basmadı.

Aracı dar boşluğa yöneltti.

İki otomobilin arasından birkaç santimetre farkla geçti.

Yan aynalardan biri koptu.

James arka cama baktı.

İkinci aracın motor kaputundan siyah duman yükseliyordu.

Duman yolun üzerinde canlı bir gölge gibi uzanıyor ve onlara doğru ilerliyordu.

“Sadric.”

“Görüyorum.”

Nate tabletini açtı.

“Yol sistemine erişmeye çalışıyorum.”

“Elektronik bağlantı kurma,” dedi Adrian kulaklıktan.

“Bize saldıran şey zaten elektronik sistemi kullanıyor.”

Nate parmaklarını hızla ekranın üzerinde gezdirdi.

“Bu yüzden önce ben kullanacağım.”

Yolun ilerisine ait trafik haritası açıldı.

Bir bakım bariyeri görünüyordu.

Nate sisteme komut gönderdi.

Bariyer hareket etmedi.

“Haydi…”

Arkalarındaki araç yeniden çarptı.

James’in başı koltuğa vurdu.

Gözlerinin önünde mor ışık parladı.

Siyah duman arka camın üzerinde yayılmaya başladı.

Camın dış yüzeyinde ince çatlaklar belirdi.

Kha-ren.

Ses yeniden zihnine girdi.

James ellerini sıktı.

“Beni duyuyor.”

Selene’in sesi iletişimden geldi.

“Sen onu dinleme.”

Camın arkasındaki siyah gölge içeri girmeye çalışıyordu.

James döndü.

Elini cama doğru kaldırdı.

Mor enerji parmaklarının arasında toplandı.

İlk dalga kontrolsüz çıktı.

Arka camdan geçmedi.

Ama aracın bütün elektrik sistemi bir anlığına aşırı yüklendi. Yol kenarındaki lambalar sırayla patladı.

Nate:

“Biraz daha küçük yapabilir misin?”

James dişlerini sıktı.

“Deniyorum.”

“Denemenin sonuçları şehrin elektrik faturasını etkiliyor.”

Sadric keskin bir viraj aldı.

“Bay Harlow, şu an destekleyici olmanız tercih edilir.”

“Benim destek biçimim bu.”

James gözlerini kapattı.

Nefesini düzenlemeye çalıştı.

Kütüphanedeki öfkeyi değil, laboratuvardaki anı düşündü.

Nate’in önüne çıkardığı mor duvarı.

Korumak.

Yok etmek değil.

Yön vermek.

Gözlerini açtı.

Mor ışık bu kez yalnızca avucunun içinde kaldı.

James elini siyah gölgeye doğru çevirdi.

İnce bir enerji çizgisi camdan geçerek araca yapışan karanlığa ulaştı.

Siyah oluşum geri çekildi.

Terk edilmiş aracın etrafındaki duman dağıldı.

Farları söndü.

Araç kontrolünü kaybedip yol kenarındaki metal bariyere çarptı.

James koltuğa yaslandı.

Nefesi kesilmişti.

Bileğindeki ölçüm bandı kırmızı yanıp söndü.

Adrian’ın sesi anında geldi.

“Enerji yükseldi. Tekrar kullanma.”

James:

“Bizi takip ediyordu.”

“Bir kez daha kullanırsan dönüş protokolünü başlatacağım.”

“Burada geri dönemeyiz.”

“Bu bir tartışma değil.”

Nate yol haritasına baktı.

“Bariyeri buldum.”

İlerideki bakım kapısı açılmaya başladı.

Sadric aracı dar geçitten içeri soktu.

Ardından bariyer kapandı.

Öndeki terk edilmiş araç metal kapıya çarparak durdu.

Motoru sustu.

Siyah duman birkaç saniye bariyerin üzerinden yükseldi.

Sonra geceye karıştı.

Araç içindeki herkes bir süre konuşmadı.

Nate koltuğuna yaslandı.

“Bunu daha önce hiç yapmadım.”

Sadric:

“Belli olmadı.”

Nate başını kaldırdı.

“Bu iltifat mıydı?”

“Hayır.”

James gözlerini kapatıp nefesini düzenledi.

Sadric aynadan ona baktı.

“İyi misiniz?”

“Evet.”

“Yalan söylüyorsunuz.”

“Senin yanında bunu yapmak zor.”

“Bu nedenle buradayım.”

Araç Mercer Row Merkez’e girdi.

Ve bütün hareket bir anda kesildi.

Sokaklar boştu.

Rüzgâr yoktu.

Uzaktaki tabela ışıkları titremiyordu.

Köşe başındaki eski lokantanın açık tabelası yanıyordu ama içeride kimse görünmüyordu. Bir apartman penceresinde perde hafifçe hareket ediyor, arkasında hiçbir silüet bulunmuyordu.

Sadric aracı yavaşlattı.

Mercer Meydanı önlerinde açıldı.

Meydanın merkezinde büyük, eski bir saat yapısı duruyordu.

Kırık Saat.

Taş kaidesinin üstünde yükselen dört yüzlü saat, yılların pasını ve çatlaklarını taşıyordu. Her yüzü farklı bir zamanı gösteriyordu.

Bir yüz 02.43.

Diğeri 11.17.

Üçüncüsü 06.32.

Sonuncusu durmuştu.

James araca yapışmış gibi saate baktı.

“Orada dur.”

Sadric:

“Bunun iyi bir fikir olduğuna dair hiçbir işaret yok.”

“Dur.”

Sadric aracı meydanın kenarında durdurdu.

James kapıyı açtı.

Adrian’ın sesi kulaklığından geldi.

“James, araçtan çıkma.”

James indi.

Gece havası ağır ve soğuktu.

Nate de arkasından çıktı.

Sadric birkaç saniye onları izledi, ardından kendi kapısını açtı.

“Talimatlara uyma oranınızın düşük olacağını tahmin etmiştim.”

James Kırık Saat’e doğru yürüdü.

Saatin mekanizmasından ince tıkırtılar gelmeye başladı.

Dört yüzün akrep ve yelkovanları kendi kendine hareket etti.

Önce farklı yönlerde.

Sonra hızlandılar.

Metal dişliler inliyor, eski yapı içten sarsılıyordu.

Nate tarayıcıyı kaldırdı.

“Enerji yükseliyor.”

Sadric James’in önüne geçmeye çalıştı.

“Geri çekilin.”

Saatin bütün yüzleri aynı anda durdu.

Aynı zamanı gösteriyorlardı.

02.43.

Kırık Saat çalmaya başladı.

İlk vuruş.

James’in gözlerinin önüne beyaz bir hastane koridoru geldi.

İkinci vuruş.

Mor yıldırım hastanenin çatısından içeri girdi.

Üçüncü vuruş.

Bir bebek ağladı.

Dördüncü vuruş.

Genç Selene, kanlı olmayan ama yorgun elleriyle metal bir kapıya tutunuyordu.

Beşinci vuruş.

Adrian bir dosyayı açtı.

Dosyada James’in adı vardı.

Altında kırmızı harflerle:

DOĞUM KAYDI: HATA

Altıncı vuruş.

Siyah gözlü adam karanlık bir odada ayakta duruyordu.

Gözleri açıktı.

İçinde başka bir şey hareket ediyordu.

Yedinci vuruş.

Bir bodrum kapısı göründü.

Üzerinde sayı yoktu.

Yalnızca tek bir ifade vardı:

SIFIR KORİDORU

Sekizinci vuruşta James dizlerinin üzerine düştü.

Nate hemen yanına geldi.

“James!”

James iki eliyle başını tuttu.

“Gördüm…”

“Ne gördün?”

“Hastaneyi.”

Sadric çevreyi kontrol ediyordu.

Meydanın bütün sokak lambaları aynı anda söndü.

Sonra meydanın doğu ucundaki tek bir lamba yandı.

Ardından onun ilerisindeki.

Sonra bir diğeri.

Işıklar sırayla yanarak karanlık sokak boyunca bir yol oluşturdu.

Doğuya.

Eski Sağlık Bölgesi’ne.

Sadric ışık hattına baktı.

“Bu açık biçimde bir tuzak.”

James güçlükle ayağa kalktı.

“Biliyorum.”

Nate tarayıcısını kaldırdı.

“Ve yine de gidiyoruz.”

Sadric ona baktı.

“Bay Harlow, en azından tehlikeyi tanımanızda ilerleme var.”

Kırık Saat bir kez daha çaldı.

Bütün yüzleri aynı anda çatladı.

Saat durmuştu.

Ama James, mekanizmanın içinden hâlâ fısıltı duyuyordu.

Eve gel.

---

Mercer Row Doğum ve Acil Bakım Kanadı, sokağın sonunda karanlığın içinden yükseldi.

Bina eski fotoğraflarda göründüğünden daha büyüktü.

Dört katlı ana gövdesinin iki yanında daha alçak kanatlar uzanıyordu. Taş cephe yılların kirini taşımış, pencerelerin çoğu kırılmış ya da tahtalarla kapatılmıştı. Eski acil servis tabelasının harfleri dökülmüş, yalnızca birkaç soluk parça kalmıştı.

MERCER ROW
DOĞUM VE ACİL BAKIM KANADI

Girişte paslanmış ambulans rampası bulunuyordu.

Zincirler ana kapıyı yıllardır kapalı tutuyordu.

Pencerelerin arkasında hiçbir ışık yoktu.

Ama bina boş görünmüyordu.

Bekliyor gibiydi.

Sadric aracı girişten biraz uzağa park etti.

İletişim cihazını kontrol etti.

“Dr. Curious?”

Cızırtı.

Sonra Adrian’ın sesi geldi.

“Duyuyorum. Sinyal çok zayıf.”

James bu kelimeyi duyunca binaya baktı.

Duyuyorum.

Selene’in sesi araya girdi.

“James, taş hâlâ yanında mı?”

James cebindeki koyu taşı tuttu.

“Evet.”

“İçeri girmeden önce bekle.”

James gözlerini kapıya dikti.

“Bizi buraya kadar çağırdı.”

Sadric araçtan indi.

Elinde küçük bir fener ve siyah müdahale çantası vardı. Silah taşımıyordu. Ama James, Sadric’in çantasında ne olduğunu bilmediği için bunun rahatlatıcı olup olmadığından emin değildi.

Nate tarayıcıyı açtı.

Ekran birkaç saniye çalıştı.

Sonra tamamen siyah oldu.

“Harika.”

Cihazı kapatıp yeniden açtı.

Bu kez ekranda tek bir kelime belirdi:

HOŞ GELDİN

Nate cihazı James’e gösterdi.

“Bu sana mı, bana mı?”

James:

“Büyük ihtimalle bana.”

“İlk kez buna alınmıyorum.”

Üçü hastanenin girişine yaklaştı.

James her adımda göğsündeki çekimin güçlendiğini hissediyordu.

Sanki bedeninin içinde ikinci bir kalp atıyordu.

Kapının üzerindeki zincirler hareketsizdi.

Sadric eldivenlerini giydi.

“Önce çevre kontrolü yapacağız.”

James kapıya doğru yürümeye devam etti.

“James.”

Sadric’in sesi bu kez daha sertti.

James durdu.

Ama kapıya yaklaşmasıyla zincirler kendiliğinden gerildi.

Metal halkalar tek tek açıldı.

Zincirler yere düştü.

Ses boş sokakta yankılandı.

Nate bir adım geriye çekildi.

“Bunu sen mi yaptın?”

James başını salladı.

“Hayır.”

Eski acil servis tabelası cızırdadı.

Yıllardır elektriği olmayan harflerin arkasında soluk mor ışık yandı.

Hastanenin içinden bir ses geldi.

Bir bebek ağlaması.

İnce.

Uzak.

Gerçek olamayacak kadar temiz.

Nate’in yüzündeki renk çekildi.

“Bana bunun eski bir kayıt olduğunu söyleyin.”

Sadric cevap vermedi.

Çünkü içeriden başka bir ses yükseldi.

Bir erkek sesi.

Sakin.

Boğuk.

Çok uzaktan gelen ama James’in kulağının hemen yanında söylenmiş gibi yakın.

“Duyuyorum.”

James dondu.

Ana kapının kırık camında kendi yansımasını gördü.

Kendisinin yanında Nate ve Sadric duruyordu.

Ama arkalarında dördüncü bir kişi vardı.

Uzun boylu bir adam.

Koyu bir gömlek.

Solgun bir yüz.

Tamamen siyah gözler.

Ekranlarda gördükleri adam.

James hızla arkasına döndü.

Sokak boştu.

Tekrar cama baktı.

Adam hâlâ oradaydı.

Yansımanın içindeydi.

Dudaklarında James’in rüyalarından tanıdığı küçük, yabancı gülümseme belirdi.

James cama doğru bir adım attı.

“Sen kimsin?”

Adamın siyah gözlerinin içinde bir şey hareket etti.

Bir gölge.

Bir duman.

Ya da gözlerin arkasından dünyaya bakmaya çalışan başka bir varlık.

Adam başını hafifçe yana eğdi.

Dudakları kıpırdadı.

“Ben Elias Joe Mercer.”

İsim James’in içinde kapalı duran bir yere çarpmış gibi yankılandı.

Elias’ın gülümsemesi biraz daha genişledi.

“Eve hoş geldin, James.”

Hastanenin bütün ışıkları aynı anda yandı.

Kırık pencerelerden mor-beyaz ışık dışarı taştı.

Binanın derinliklerinde ağır bir kapı açıldı.

Ve yerin altından zincirlerin sürüklendiği bir ses yükseldi.