2. bölüm · James Curious - Kaos Parçacığı

Bölüm 1: Frekans Artıyor

Ümit Can Başköy

James Curious, camın kırıldığı sesi duyduğunda uyandığını sandı.

Ama hâlâ rüyanın içindeydi.

Önünde uzun, beyaz bir hastane koridoru uzanıyordu. Işıklar yanıp sönüyor, duvarların üstünde mor bir parlama dolaşıyordu. Koridorun sonunda bir pencere vardı. Pencerenin camı çatlamıştı. Çatlağın arkasında gökyüzü dönüyor, siyah bulutumsu bir karanlık mor bir ışığın çevresine sarılıyordu.

Sonra kırmızı bir şimşek düştü.

Hayır.

Düşmedi.

Yırtıldı.

Gökyüzü yırtıldı.

James koşmak istedi ama ayakları yere çakılmış gibiydi. Hastane koridorundaki bütün kapılar aynı anda açıldı. İçlerinden sesler geldi. Bebek ağlaması. Metal sürtünmesi. Elektrik cızırtısı. Kısık bir nefes. Sonra bir adamın sesi.

“Duyuyorum.”

James başını çevirdi. Koridorun sonunda bir adam vardı. Yüzü karanlıkta kalmıştı. Ayakta duruyordu ama canlı gibi görünmüyordu. Sanki biri onu unutmuş, bedeni hâlâ orada kalmıştı.

Adamın ayaklarının dibinden siyah bir iz yayıldı.

İz zeminde ilerledi.

James’e doğru.

James geri çekilmek istedi.

Çekilmedi.

Koridorun duvarındaki ekran bir anda yandı.

CURIOUS, JAMES

DOĞUM KAYDI: HATA

İLK KAYIT: ERİŞİM REDDEDİLDİ

Ekrandaki harfler eridi. Mor ışık koridoru doldurdu. Siyah iz James’in ayak bileğine değdiği anda bir ses, bu kez çok daha yakından fısıldadı.

“İz uyanıyor.”

Cam yeniden kırıldı.

James bu kez gerçekten uyandı.

Nefes nefeseydi.

Odasında karanlık vardı. Büyük pencerenin dışında Novera sabahı yavaşça griye dönüyordu. Şehir henüz tam uyanmamıştı; uzaktaki kulelerin camlarında soluk ışıklar yanıyor, sokak lambaları birer birer sönüyordu.

James birkaç saniye boyunca hareket etmedi.

Sonra gözlerini tavandan çekip pencereye baktı.

Cam sağlamdı.

Kırık yoktu.

Yine de o sesi hâlâ duyabiliyordu.

Bileğindeki saat hafifçe titreşti.

Sadric Voss’un sakin sesi odanın sessizliğini kesti.

“Günaydın, Bay James. Bu gece üç saat kırk iki dakika uyudunuz.”

James gözlerini kapattı.

“Buna günaydın mı diyorsun Sadric?”

“Teknik olarak sabah oldu. Kalitesi tartışılır.”

James yorganı üstünden attı. Siyah saçları dağılmıştı. Çelik grisi gözleri uykusuzluktan daha da soğuk görünüyordu. Yatağın kenarına oturdu, yüzünü avuçlarının arasına aldı.

“Bana bugün güzel bir şey söyle.”

“Bugün hava açık. Motorunuz hazır. Ve kahvaltınızda sevdiğiniz şekilde hazırlanmış yumurta var.”

James başını kaldırdı.

“Bu üçü de senin kontrolünde olan şeyler.”

“Bu yüzden iyi haber sayılıyorlar.”

James istemeden gülümsedi. Çok kısa sürdü.

Odasının karşı duvarındaki aynaya baktı. Loş ışıkta kendi yansıması ona geri baktı. Siyah, antrasit ve koyu mor tonlarla döşenmiş oda, bir gencin odasından çok karanlık bir sığınağı andırıyordu. Büyük yatak. Deri koltuk. Yarı açık gitar kutusu. Dağınık defterler. Duvarda anlamını kendisinin bile tam bilmediği semboller. Raflarda bilim kitapları, romanlar, eski haritalar ve birkaç tuhaf taş obje.

Aynadaki James de ona baktı.

Bir anlığına gözleri mor göründü.

James dondu.

Gözlerini kırptı.

Ayna normale döndü.

Saat yeniden konuştu.

“Kalp atışınız yükseldi.”

James aynadan uzaklaştı.

“Rüya yüzünden.”

“Not etmenizi öneririm.”

“Biliyorum.”

“Bunu her seferinde söylemeniz, her seferinde unutmayacağınız anlamına gelmiyor.”

James masasına yürüdü. Siyah deri kaplı defteri açtı. Bu alışkanlığı annesinden kalmıştı. Selene Curious, James küçükken ona rüyalarını yazmasını öğretmişti. “Bazı rüyalar unutulmak istemez,” demişti bir gece. James o zamanlar bunun şiirsel bir anne cümlesi olduğunu sanmıştı.

Artık emin değildi.

Kalemi aldı.

Yazdı.

Cam.

Hastane.

Kırmızı şimşek.

Siyah iz.

Duyuyorum.

Kayıt hatası.

İz uyanıyor.

Sonra kalemi durdu.

James derin bir nefes aldı.

Ama eli durmadı.

Kalemin ucu sayfanın boş kısmında ince, keskin çizgiler çizmeye başladı. Önce bir merkez. Sonra merkezden dışarı taşan kırık uçlar. Sonra dairenin yarısı. Sonra yarım kalan bir pusula gibi moru çağıran sert bir şekil.

James elini geri çekti.

Kalem sayfada bir milim daha ilerledi.

James kaşlarını çattı.

“Harika,” dedi kısık sesle. “Şimdi kalem de bana karşı.”

Sadric’in sesi geldi.

“Kalemin psikolojik durumunu ayrıca raporlamamı ister misiniz?”

James başını saatine çevirdi.

“Sen gerçekten her şeyi duyuyor musun?”

“Hayır, Bay James. Sadece tahmin etmesi kolay olanları.”

James defteri kapattı.

“Ben spor yapıp duş alacağım.”

“Not edildi.”

“Ve rüyamı anneme gönderme.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Henüz göndermedim.”

“Sadric.”

“Peki. Şimdilik göndermiyorum.”

James ayağa kalktı. Siyah eşofman altını ve koyu tişörtünü giydi. Odasından çıktığında koridor sessizdi. Curious Malikânesi sabahları bile uyanıkmış gibi dururdu. Uzun pencerelerden soluk gün ışığı içeri düşüyor, koyu taş duvarların ve bronz detayların üzerinde yavaşça kayıyordu.

Bu evde hiçbir şey sadece eşya gibi görünmezdi.

Tablolar bakıyor gibiydi. Kapılar saklıyor gibiydi. Aynalar bekliyor gibiydi.

James bunu çocukluğundan beri hissederdi.

Asansörün önünde durdu. Siyah metal kapı sessizce açıldı. İçeri girdi. Panelde katlar belirdi:

Garaj

Zemin

1

2

3

4

Çatı

James dördüncü kata bastı.

Asansör yükselmeye başladı.

Tam ikinci katı geçerken ışıklar bir an titredi. Panelde olmayan bir şey belirdi.

B-12

James’in eli havada kaldı.

Yazı kayboldu.

Asansör hiçbir şey olmamış gibi yükselmeye devam etti.

“Sadric?”

“Evet, Bay James?”

“Asansör az önce garip bir şey yaptı.”

“Nasıl bir gariplik?”

James panele baktı. Her şey normaldi.

“Boş ver.”

“Bu, genellikle boş vermemem gereken şeyler için kullandığınız bir ifadedir.”

“Bugün analiz istemiyorum.”

“Bugün analizden kaçınma eğiliminizi de not ediyorum.”

James başını geriye yasladı.

“Bazen seni kapatabilmeyi diliyorum.”

“Bazen ben de sizin uyuyabilmenizi diliyorum. İkimiz de hayal kırıklığı yaşıyoruz.”

Asansör kapısı açıldı.

Dördüncü kattaki spor ve antrenman odası geniş, modern ve kusursuzdu. Bir duvar tamamen aynaydı. Diğer tarafta ağırlıklar, koşu bandı, refleks panelleri, boks torbaları ve dövüş alanı vardı. Zemindeki sensörler James’in hareketlerini takip ederdi. Adrian’ın sistemlerinden biri. James buna hiçbir zaman bayılmamıştı.

“Bugünkü program?” dedi James.

Saat yanıtladı.

“On dakika ısınma. Yirmi dakika kondisyon. On beş dakika boks. Beş dakika esneme.”

James eldivenleri aldı.

“Yirmi dakika boks.”

“Programda bu yok.”

“Şimdi var.”

Boks torbasının karşısına geçti. İlk yumruklar kontrollüydü. Ritmi buldu. Nefesi düzeldi. Omuzları gevşedi. Rüyanın parçaları hâlâ zihninde dönüyordu ama her vuruşta biraz uzaklaşıyor gibiydi.

Cam.

Hastane.

Siyah iz.

Duyuyorum.

James daha sert vurdu.

Torba savruldu.

Bir daha vurdu.

Zincirler gerildi.

Üçüncü yumrukta torba normalden çok daha uzağa fırladı. Tavandaki metal bağlantı keskin bir ses çıkardı. Sensör ekranı bir anda kırmızıya döndü.

ANOMALİ FREKANSI: —

Sonra ekran kendini sıfırladı.

James nefes nefese kaldı.

“Bugün formumdayım demek.”

Bu kez Sadric cevap vermedi.

James aynalı duvara baktı. Yansıması da ona baktı. Ama yansıma yarım saniye geç kaldı.

James’in omuzları gerildi.

Aynadaki görüntü normale döndü.

“Sadric?”

Sessizlik.

“Bunu gördün mü?”

“Ne gördüğünüzü söylerseniz daha net cevap verebilirim.”

James eldivenleri çıkardı.

“Boş ver.”

“İkinci boş verişiniz. Bugün verimli ilerliyoruz.”

Asansör kapısı açıldı.

Sadric Voss içeri girdi.

Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu. Koyu gri takım, beyaz gömlek, siyah kravat, parlak ama abartısız ayakkabılar. Elinde kahvaltı tepsisi vardı. Sanki malikânenin dördüncü katındaki spor salonuna değil, çok saygın bir toplantı odasına giriyordu.

James ona baktı.

“Sen ciddi misin? Kahvaltıyı spor salonuna mı getirdin?”

Sadric tepsiyi spor alanındaki küçük siyah mermer tezgâha bıraktı.

“Siz kahvaltıya inmeyi reddettiniz. Kahvaltı size çıkmayı kabul etti.”

James havluyu omzuna attı.

“Bu evde yemek bile benden daha disiplinli.”

“Yemeklerinizin sizden daha düzenli olduğunu uzun süredir biliyoruz, Bay James.”

James tezgâha yaklaşıp su içti. Sadric onu dikkatle izliyordu. Çok belli etmeden. Ama James bunu fark etti.

“Bana öyle bakma.”

“Nasıl bakıyorum?”

“Sanki beni rapora çevirecekmişsin gibi.”

Sadric’in yüzü değişmedi.

“Geç kaldınız. Rapor çoktan başladı.”

James gözlerini devirdi.

Sadric tepsideki kahvaltıyı düzenlerken konuşmaya başladı.

“Dr. Curious ve Mrs. Curious sabah erken saatlerde şehir dışındaki toplantılarına gittiler. Dr. Curious, akşam bağlantı kurmaya çalışacağını söyledi. Mrs. Curious ise rüyanızı not etmeyi unutmamanızı rica etti.”

“Tabii ki etti.”

“Bay Harlow sizi saat onda Novera Halk Kütüphanesi’nde bekliyor.”

James yüzünü buruşturdu.

“Nate bekler. Zaten işi bu. Beklemek ve konuşmak.”

“Bay Harlow’un konuşma kapasitesi yüksek olabilir. Ancak bu, onu bekletmeniz gerektiği anlamına gelmez.”

“Bugün gitmesem?”

Sadric tepsiden küçük bir tabak alıp James’in önüne koydu.

“Bugün özellikle gitmelisiniz.”

James kaşlarını kaldırdı.

“Neden?”

Sadric ona baktı. O bakışta kahyalıktan fazlası vardı. James’i çocukluğundan beri gören, ne zaman yalan söylediğini, ne zaman uyumadığını, ne zaman kendinden kaçtığını bilen birinin bakışı.

“Çünkü bütün sabah evde kalırsanız rüyanızın içinde yaşamaya başlayacaksınız.”

James’in cevabı hazırdı ama çıkmadı.

Sadric devam etti.

“Bazen normal bir gün, normal kaldığınızı hatırlamanız için gereklidir.”

James tezgâha yaslandı.

“Sen benim terapistim değilsin.”

“Hayır. Terapistiniz sizden daha fazla ücret alırdı.”

James gülmemeye çalıştı.

“Tamam. Gidiyorum.”

Sadric hafifçe başını eğdi.

“Bunu bir zafer olarak kayda geçireceğim.”

James kahvaltıdan birkaç lokma aldıktan sonra banyoya geçti. Duşun sıcak suyu omuzlarından akarken bir süre hiçbir şey düşünmemeye çalıştı. Ama rüya hâlâ oradaydı. Hastane koridoru. Kırmızı şimşek. Siyah iz.

Duştan çıktı. Aynanın karşısında durdu.

Buhar aynanın üstünü kaplamıştı.

James eliyle sildi.

Yansımasındaki gözler bir an çelik grisi değildi.

Mordu.

Bu kez yeterince uzun sürdü.

James’in nefesi kesildi.

Gözler yeniden normale döndü.

Buharın içinde ince çizgiler belirdi. Bir sembol oluşuyordu. Tamamlanmadan James avucuyla aynayı sildi.

“Hayır,” dedi kendi kendine. “Bugün değil.”

Odasına döndüğünde yatağın üzerindeki kıyafetleri gördü.

Sadric seçmişti.

Düzgün. Koyu. Şık. Fazla kontrollü.

James saatine yaklaştı.

“Sadric, bana bunu mu uygun gördün?”

“Günün programı için uygundu.”

“Benim için mi, senin içindeki küçük cenaze müdürü için mi?”

“Renk paletinizin zaten yeterince cenaze eğilimli olduğunu düşünürsek yorumunuzu haksız buluyorum.”

James dolabının kapısını açtı.

“Bugün ben seçiyorum.”

“Bu cümlenizin ardından odanızda oluşacak hasarı önceden bildirmek isterim.”

James birkaç ceketi kenara attı. Siyah deri ceketini aldı. Koyu gri tişört. Siyah pantolon. Botlar. Çelik rengi yüzük. İnce zincir. Ceketinin iç kısmında küçük mor bir sembol işlemesi vardı; bunu ne zaman yaptırdığını bile hatırlamıyordu.

Aynaya baktı.

Dışarıdan kusursuzdu.

Yakışıklı. Havalı. Dikkat çekici. Herkesin bakacağı türden.

Ama aynadaki yüz ona yabancı gibi geldi.

Bileğindeki saat titredi.

“Garaj hazır.”

James derin bir nefes aldı.

“En sevdiğim cümlelerden biri.”

Asansörle garaja indi.

Kapılar açıldığında metal, deri ve temiz motor yağı kokusu karıştı. Garaj, malikânenin en sevdiği bölümlerinden biriydi. Adrian’ın koyu antrasit sedanı sessiz ve soğuk bir otorite gibi duruyordu. Selene’in koyu mürdüm aracı daha zarif, daha yumuşak bir gölge gibiydi. James’in siyah spor coupe’si ise duvar kenarında sabırsız bir hayvan gibi bekliyordu.

Ama bugün ortada motosikleti vardı.

Siyah, agresif, mor detaylı. Yeni cilalanmış. Tertemiz. Sanki ışığı bile kendi istediği açıdan yansıtıyordu.

James gülümsedi.

Saatine yaklaştı.

“Tamam Sadric, hakkını vereyim. Bu iyi iş.”

“Motorunuz hazır. Kaskınız sol tarafta. Öfkeniz hâlâ kontrolsüz. Üçünden yalnızca ikisini tavsiye ederim.”

James kaskını aldı.

“Bugün bana güven biraz.”

“Güveniyorum, Bay James. Bu yüzden kayıt sistemini açık tutuyorum.”

James bunu duymamış gibi yaptı. Motoruna bindi. Garaj kapısı yavaşça açıldı.

Novera sabahı dışarıda bekliyordu.

James gaz verdi.

Motor taş yoldan çıkarak malikânenin büyük siyah kapısına doğru ilerledi. Kapıdaki sade C sembolü sabah ışığında parladı. James yola çıktığında şehir önünde açıldı.

Novera City, gündüzleri kendini tehlikesiz gösteren şehirlerdendi. Temiz caddeler, modern binalar, kafeler, nehir kıyısında yürüyen insanlar, okula giden öğrenciler, cam cephelerde yansıyan güneş. Uzaktan Novera Işık Sütunu görülebiliyordu. Zarif, sakin, umutlu.

Ama James bazen bu şehrin gülümsediğini değil, bir şey sakladığını düşünürdü.

Kavşakta durduğunda trafik lambası bir anlığına mor yanıp söndü.

James gözlerini kıstı.

Lamba normale döndü.

Motorun ekranında rota belirdi. Kütüphaneye gitmesi gerekirken sistem kısa bir an hastane çevresinden geçen yolu önerdi.

James rotayı eliyle değiştirdi.

“Hayır,” dedi. “Bugün hastane yok.”

Motor hızlandı.

Novera Halk Kütüphanesi’ne vardığında Nate Harlow merdivenlerin yanında bekliyordu. Sırt çantası tek omzundaydı. Kulaklığı boynundaydı. Yanında biraz yıpranmış elektrikli scooterı duruyordu. Saçları her zamanki gibi dağınıktı. Ela gözleri James’i görür görmez parladı.

Sonra motoru gördü.

Sonra James’in ceketini gördü.

Sonra başını iki yana salladı.

“Tabii,” dedi. “Ben garantisi bitmiş scooterla geliyorum, sen gece yarısı suçla savaşmaya giden zengin vampir gibi geliyorsun.”

James kaskını çıkardı.

“Günaydın Nate.”

“Hayır. Bu kıyafetle günaydın denmez. Bu kıyafetle ya birini tehdit edersin ya da albüm kapağı çekersin.”

James motoru kilitledi.

“Ders çalışmaya geldik sanıyordum.”

“Ben geldim. Sen dramatik giriş yapmaya geldin.”

James yanından geçerken Nate onu dikkatle süzdü.

“Uyumadın yine.”

“Uyudum.”

“James, sen uyuyunca insan gibi görünüyorsun. Şu an pahalı bir hayalet gibisin.”

James cevap vermedi.

Nate’in yüzündeki mizah biraz azaldı.

“Yine mi aynı rüya?”

James kütüphanenin kapısına baktı.

“Ders çalışalım Nate.”

“Bu ‘evet ama konuşmak istemiyorum’ demek.”

“Bu ‘ders çalışalım’ demek.”

Nate kapıyı açtı.

“Tamam, Bay Deri Ceket. Ama ben bu sessizliğini not ediyorum.”

James içeri girdi.

“Sen ve Sadric aynı kursa mı gittiniz?”

“Hayır. Ben doğal yetenekliyim.”

Kütüphanenin içi sıcak ve sessizdi. Yüksek raflar, eski ahşap masalar, dijital arşiv ekranları, büyük pencereler. Novera Halk Kütüphanesi dışarıdan modern görünürdü ama içeride eski bir şehir hafızası taşırdı. James burayı severdi. Ya da sevdiğini sanırdı. Çünkü rafların arasında bazen kendisini izleyen bir şey varmış gibi hissederdi.

Nate onları arka taraftaki çalışma masasına götürdü. Kitaplarını çıkardı ama hemen ders açmadı. Sırt çantasından katlanmış bir çıktı ve küçük bir tablet çıkardı.

James kaşlarını çattı.

“Bu ders notuna benzemiyor.”

“Çünkü değil.”

“Nate.”

“Bak, bunu normalde göstermeyecektim ama senin normal olmama seviyen arttığı için fikrimi değiştirdim.”

“Harika başlangıç.”

Nate çıktıyı masaya koydu.

Eski bir haber kaydıydı.

Başlık silikti ama okunuyordu.

NOVERA’DA OLAĞANDIŞI ATMOSFERİK BOŞALMA

17 YIL ÖNCEKİ GECEDE HASTANE SİSTEMLERİ KISA SÜRE DEVRE DIŞI KALDI

James’in parmakları masanın kenarına sıkıca kapandı.

Başının içinde ince bir basınç başladı.

Nate konuşmaya devam etti.

“Bunu şehir arşivinde buldum. Çok garip çünkü olay raporlarının yarısı eksik. Görgü tanıkları var ama çoğu ‘hatırlamıyorum’ diyor. Hastane kayıtlarında da—”

“Neden bunu araştırıyorsun?”

Nate durdu.

“Çünkü sen rüyalarında hastane çiziyorsun.”

James ona baktı.

Nate geri adım atmadı.

“Ve çünkü geçen hafta kimya laboratuvarında ışıklar sen sinirlendiğinde patladı. Ve çünkü dün bana ‘kırmızı şimşek’ dedin ama sonra hatırlamadığını söyledin. Ve çünkü bu şehirde on yedi yıl önce kırmızı şimşeklerden bahseden tek kayıt bu.”

James’in boğazı kurudu.

“Bu sadece eski bir haber.”

Nate yavaşça başını salladı.

“Tamam. O zaman neden yüzün değişti?”

James cevap veremedi.

Masanın üstündeki lamba titredi.

Bir kere.

İki kere.

Sonra kütüphanenin arka tarafındaki bilgisayar ekranlarından biri cızırdadı.

Nate başını çevirdi.

“Bu normal değil, değil mi?”

James saatine baktı.

Ekranda kısa bir uyarı belirdi.

ANOMALİ FREKANSI ARTIYOR

James hemen ekranı kapatmaya çalıştı.

Nate gördü.

“Bu normal bir akıllı saat uyarısı değil.”

“Ders çalışalım Nate.”

“Dostum, saatinin bana kıyamet bildirimi atmış gibi duruyor.”

Kütüphanedeki bütün ışıklar aynı anda söndü.

Ortam karanlığa gömüldü.

Birkaç kişi şaşkınlıkla ses çıkardı. Acil durum ışıkları devreye girdi ama normal kırmızı değil, bozuk morumsu bir tonda titriyordu. Hava birden soğudu. Rafların gölgeleri uzadı.

James ayağa kalktı.

“Nate, arkamda dur.”

“Bu cümleyi sevmiyorum.”

“Nate.”

“Tamam, tamam.”

Rafların arasından bir ses geldi.

Sürtünme gibi.

Fısıltı gibi.

İnsan diline benzemeyen kelimeler.

Nate telefonunun ışığını açtı.

“James…”

Karanlığın içinden bir şey fırladı.

James hareket etti ama geç kaldı.

Gölge gibi bir darbe Nate’e çarptı. Nate masaya savruldu, sandalye devrildi, başı yere çarpmadan önce koluyla kendini korumaya çalıştı ama darbe onu sersemletti.

James’in sesi kütüphaneyi yardı.

“Nate!”

O bağırışla yakınındaki pencerenin camında ince bir çatlak oluştu.

James gardını aldı.

Rafların arasından karanlık varlıklar çıktı.

İnsan değillerdi. Ama insan şeklini hatırlatıyorlardı. Kenarları duman gibi dağılıyor, gövdelerinin içinde siyah bir boşluk kıpırdıyordu. Yüzleri yoktu. Gözlerinin olması gereken yerde sönük, derin oyuklar vardı. Bazılarının bedeninde kırmızıya çalan ince çatlaklar parlıyordu.

Kendi aralarında fısıldaştılar.

“Kha-ren…”

“İz…”

“Uyanıyor…”

James geri çekildi.

“Siz de nesiniz?”

Bir tanesi başını ona çevirdi.

Bu kez kelimeler anlaşılır oldu.

“İzini bulduk.”

Sonra saldırdılar.

James ilk darbeyi omzuyla karşıladı. İkinci darbe onu raflara savurdu. Kitaplar yere döküldü. Sol kolu acıyla sızladı. Varlıklar gölgelerden çıkıyor, tekrar karanlığın içine karışıyor, sanki ışığın olmadığı her yerden ona ulaşıyordu.

James nefesini toparlamaya çalıştı.

Nate yerdeydi.

Hareketsizdi.

James’in içinde bir şey koptu.

Öfke değildi sadece.

Korku da değildi.

Daha eski bir şeydi.

Daha derin.

Daha soğuk.

James’in gözlerindeki çelik grisi renk silindi.

Yerine derin, parlak bir mor yayıldı.

Saç diplerinde mor bir renk belirdi. Önce hafifti. Sonra köklerden uçlara doğru ilerledi. Siyah saçları ağır ağır mor renge büründü. Bu ışık oyunu değildi. Saçın kendisi değişiyordu.

Hava titredi.

James’in omuzlarından mor enerji yükseldi. Kollarında ince şimşekler dolaştı. Parmaklarının çevresinde mor ışık kırıkları belirdi. Raflardaki kitaplar yerden birkaç santim havalandı. Camlardaki çatlaklar genişledi.

James’in nefesi yavaşladı.

Yüzündeki panik kayboldu.

Yerine korkutucu bir sakinlik geldi.

Varlıklar bir an durdu.

İçlerinden biri fısıldadı.

“Kha-ren.”

James hareket etti.

Ama bu hareket James’in bildiği bir hareket değildi.

Bedeni sanki çok eski bir şeyi hatırlıyordu.

İlk varlığı boğazından yakaladı ve mor enerjiyle duvara savurdu. Varlık duvara çarptığında siyah duman gibi dağıldı, sonra yeniden toparlanmaya çalıştı. James elini kaldırdı. Mor şimşek rafların arasından geçti ve karanlığı yardı.

İkinci varlık arkadan saldırdı.

James başını çevirmeden eğildi, dirseğiyle onu karşıladı, sonra döndü ve avucundan çıkan mor dalgayla gölgeyi tavana fırlattı.

Kütüphanedeki acil ışıklar patladı.

İnsanlar kaçışıyordu ama sesler boğuk geliyordu. Sanki bölüm bölüm gerçeklik kararıyor, bazı anlar dış dünyadan kopuyordu.

Nate yerde gözlerini araladı.

Her şey bulanıktı.

Önce rafları gördü.

Sonra yerdeki kitapları.

Sonra James’i.

Ama gördüğü kişi birkaç dakika önce onunla tartışan, pahalı ceketiyle dalga geçtiği James değildi.

James’in gözleri mordı.

Saçları köklerinden uçlarına kadar morlaşmıştı.

Etrafında fırtına gibi mor şimşekler dönüyordu.

Nate dudaklarını güçlükle oynattı.

“James…?”

James duymadı.

Ya da duyduysa bile James olarak duymadı.

Son varlık diğerlerinden daha uzun, daha koyu ve daha netti. James’in karşısında durdu. Korkmuyordu. Tanıyordu.

“Kha-ren,” dedi yeniden.

James’in çevresindeki enerji sertleşti.

Varlık bir şey daha söyledi. Bu kez kelimeler parçalıydı.

“Parça… uyanıyor…”

James ileri atıldı.

Mor enerji kütüphanenin ortasında patladı. Ses duvarlara çarpmadı; doğrudan göğüslerin içinde hissedildi. Son varlık parçalanmadı. Gölgeye dönüştü. Tavana doğru çekildi. Diğer karanlık izler de onunla birlikte yukarı aktı. Sanki görünmeyen bir yarığa geri çağrılıyorlardı.

Son bir fısıltı kaldı.

“İz açıldı.”

Sonra her şey sustu.

Işıklar geri geldi.

Kütüphane yarı karanlık, yarı harap hâlde kaldı. Bazı raflar devrilmişti. Bazı camlar çatlamıştı. Ama tuhaf şekilde, birkaç kırık kendiliğinden kapanıyor gibiydi. Sanki gerçeklik az önce olanların bir kısmını inkâr etmeye çalışıyordu.

James bir an ayakta kaldı.

Gözlerindeki mor renk titredi.

Saçlarının uçlarında mor kaldı, sonra ağır ağır siyaha döndü.

Yüzündeki ifade boşaldı.

Ve James yere düştü.

Bileğindeki saat hızlı hızlı yanıp sönüyordu.

Birkaç dakika mı geçti, birkaç saniye mi, Nate anlayamadı.

Sonra kütüphanenin yan kapısından Sadric Voss girdi.

Koşmuyordu.

Ama acele ediyordu.

Elinde küçük siyah bir müdahale çantası vardı. Yüzü her zamanki gibi sakindi ama gözleri her şeyi bir bakışta kaydetti. Devrije raflar. Çatlak camlar. Baygın James. Yarı baygın Nate.

Sadric önce James’in yanına diz çöktü. Nabzını kontrol etti. Saatindeki veriye baktı.

Ekranda yazılar akıyordu.

FREKANS ARTIYOR

EŞİK TEPKİSİ: AKTİF

BİLİNÇ DURUMU: KESİNTİLİ

Sadric’in yüzündeki sakinlik bir anlığına inceldi.

Çok alçak sesle konuştu.

“Çok erken.”

Nate zorla doğrulmaya çalıştı.

“Sadric…”

Sadric başını ona çevirdi.

Nate’in sesi titriyordu.

“Ne oluyor?”

Sadric cevap vermedi.

Nate gözlerini James’ten ayırmadan konuştu.

“O neydi? James neydi?”

Sadric yavaşça ayağa kalktı.

“Bay Harlow, hareket etmeyin.”

“Hayır. Hayır, sakın bana bunu unut bakışı atma. Ben bunu gördüm.”

“Biliyorum.”

“O zaman anlat.”

Sadric ona yaklaştı. Yüzünde sertlik yoktu. Bu daha kötüydü. Çünkü üzgün görünüyordu.

“Üzgünüm, Bay Harlow.”

Nate’in kaşları çatıldı.

“Ne için?”

Sadric iki parmağını Nate’in boynunun yanındaki sinir noktasına hafifçe bastırdı.

Nate’in gözleri ağırlaştı.

Sadric’in sesi uzaklaştı.

“Bunları görmemen gerekiyordu.”

Nate yere düşmeden önce Sadric onu tuttu ve yavaşça indirdi.

Kütüphanede ışıklar bir kez daha titredi.

Sadric, James’in bileğindeki saate baktı.

Ekrandaki yazı hâlâ oradaydı.

FREKANS ARTIYOR

Sadric derin bir nefes aldı.

Ve bu kez, bunun sabaha kadar saklanamayacağını biliyordu.