4. bölüm / 4
İTHAMKÂRZorunlu ortaklık
Bölümler 4Şu an: Zorunlu ortaklık
- 1 Masumiyet876 kelime
- 2 Yara izleri1.905 kelime
- 3 Vampir köylü2.314 kelime
- 4 Zorunlu ortaklık1.682 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazen her şey yolundaymış gibi yaparsın. Gülersin, sıradan bir lise koridorunda yürürsün ve herkes gibi görünürsün. Bir başkomiser kızı olarak büyümek, tehlikenin hep dışarıda bir yerde, yabancı yüzlerde saklandığına inanmayı gerektirir çünkü.
Babamın bana öğrettiği ilk şey buydu: "Korkma Deva, adalet seni korur." Ben de o adalete sığınıp en güvenli limanımda olduğumu sanırdım.
Oysa içeride bir yerde, ruhunun o görünmez köşesinde bir şeylerin yavaş yavaş çürüdüğünü hissedersin ya hani... Kimseye anlatamazsın, çünkü anlatsan "Abartıyorsun" diyeceklerini bilirsin.
Etrafın insan doludur ama senin sesini kendinden başka kimse duymaz. İnsan en çok güvendiği o limanda boğulurken kendine sormadan edemiyor: Yaşadıklarımız mıydı zor olan, yoksa onlardan çıkardığımız dersler mi? "Zamanın akışına bıraktım," deriz ya hani... Bu gerçekten akışına bırakmak mıydı, yoksa bir kaçma şekli miydi? Bilmem ama ben zamana bırakıyordum.
Çünkü bazen kaçmak, o görünmez duvarlarla savaşmaktan çok daha kolaydır. Ben de o gün, o koridorun loş ışığında Alaz'la göz göze geldiğimde tam olarak bunu yaptım. İçimdeki o çaresiz kız çocuğu "Burası güvenli değil, kaç," diye yalvarırken, ben sadece durdum ve her şeyi zamana bıraktım. Gitmek için zaten çok geç kalmıştım; limanım çoktan alev almıştı...
İnsanlık tarihi boyunca yapılan en büyük hata, tehlikenin hep gürültüyle geleceğini sanmaktı. Oysa Deva'yı parça pinçik edecek olan o büyük fırtına, Alaz'ın gözlerindeki o hiçbir şey hissettirmeyen mutlak sessizlikle başlamıştı.
Bu yaz tatilinin boşluğunu kitap yapsak bir sayfa bile etmezdi. Memlekete gitmenin samimiyetini ve ailemin üzerindeki o tuhaf gerginliği bir kenara bırakırsak, tek güzel şey Şimal ve Bora'yı görmekti. Onlarla olabildiğince müthiş fotoğraflar çekilmiştik. Şimal fotoğraf işinde ipleri iyice eline almıştı, Bora ile de çok güzel anılar biriktirmiştik. Tatilin tek güzel yanı buydu. Babamın son zamanlardaki tuhaf davranışlarını ve annemdeki o bitmek bilmeyen panik havasını saymazsak, günler bir şekilde geçip gitmişti. Babam durmadan bana Aydın'da okumak isteyip istemediğimi soruyordu ama benim İstanbul'da kendime dair çok güzel kariyer ve dostluk planlarım vardı. Bu yüzden, teklifi aklımın bir köşesinde tutarak kibarca reddetmiştim.
Okulun o devasa demir kapısından içeri adım attığımda, sanki arkamda bıraktığım çocukluğum o kapının dışında kalmış gibi hissettim. Bahçe; üzerlerindeki yeni üniformalarla oraya buraya koşturan, gülen, heyecanla birbirine sarılan yüzlerce öğrenciyle doluydu. Herkes bir yerlere aitti, herkesin sığınacak bir gölgesi vardı sanki. Ben ise o kalabalığın tam ortasında, üzerime birkaç beden büyük gelen bir yalnızlıkla kalakalmıştım.
Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Ruhumun en derininde, babamın o güven veren, sert ama şefkatli sesi yankılandı: "Unutma Deva, nerede olursan ol, başın hep dik olacak. Sen adaletin kızısın."
Gözlerimi açtım, kalabalığa baktım ve içimden kimsenin duyamayacağı o gizli konuşmayı yaptım: "Biliyorum baba... Başımı dik tutmam gerektiğini, korkmamayı, adalete sığınmayı bana sen öğrettin. Ama burası senin karakolun değil. Burası, suçluları arkasındaki parmaklıklarla ayıramayacağın kadar karmaşık bir yer."
Okul kapısından içeri girmeden önce arkamı dönüp babama son bir bakış attım. Çok derin bakıyordu, sanki bir şeylerden şüphe eder gibiydi. Lütfen bana öyle bakma baba. Gözlerim sadece kalbimin değil, ruhumun da aynası. Ruhumla göz göze gelme, bizi baş başa bırak.
Panodaki listeden adımı bulup sınıfımın 9-A olduğunu öğrendim. Telefonumda yaşanan bazı sorunlar yüzünden Beliz ile okullarımız hakkında pek konuşamamıştık ama onunla iletişimimin kopmayacağına adım gibi emindim. Tam bunları düşünürken, sol kolumdan aniden çekilmemle birlikte sırtım okulun karanlık ve buz gibi duvarıyla buluştu. Korkudan gözlerimi kapatmıştım. Sırtımda o soğukluğu hissettiğim an gözlerimi kocaman açtım.
Beliz! Kıvırcığım karşımdaydı.
Hızla boynuna atıldım, adeta üstüne zıplamıştım.
"KESTANEMMM!"
Bu sesi duymak bana o kadar iyi gelmişti ki... Bir süre öylece sarılı kaldıktan sonra, "Beliz, lütfen aynı sınıfta olduğumuzu söyle," dedim nefes nefese. "Seni çok özledim, aynı okulda olmamız bile müthiş!"
Otuz iki diş bana bakarak gülümsedi. "Sol köşedeki ilk sınıf canım, şubeye dikkat etmedim, gel."
Bahsettiği yöne doğru ilerleyip kapının üzerindeki yazıya baktım: 9-A. Aynı sınıftaydık! Beliz'le koridorda küçük bir sevinç dansı yaptıktan sonra hemen sınıfa geçtik. Beliz boş bulduğu bir sıraya çantasını fırlatmıştı ama ben içeri girene kadar birisi çoktan yanına oturmuştu. İlk günden kimseyle dalaşmak istemediğim için hemen yan taraftaki boş sıraya kendimi attım. En arka sıradaydık.
Tam oturacakken bacağım sıranın demirine sıkıştı ve dengemi kaybettim. Hayır, cidden düşüyor olamazdım! Lisenin ilk gününden kafayı tahta masaya çarpıp rezil olmamak için kendimi ve dişlerimi sıkarken, arkamdan birisi iki kolunu birden koltuk altlarımdan geçirerek beni havada yakaladı.
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Okulun ilk gününden kurtulmuştum! Yoksa lisede bahsettikleri o büyük aşk hikayelerinden biri mi başlıyordu? Ay, ne saçmalıyordum ben? Ama yine de bu durumdan bir tık etkilenmiş olabilirdim. Arkamdaki şahsın kim olduğunu anlamaya çalışırken, kafamın onun kucağına yaslanmış durumda olduğunu fark ettim. Bacağım hâlâ sıraya sıkışıktı ve işin kötüsü, hoca tam o an sınıfa girdi!
Herkes hızla ayağa kalktı. En arkada olduğumuz için kalkmadığımın belli olmaması adına bildiğim tüm duaları okuyordum. Gözlerimi sıkıca kapatmıştım ki hocanın sesi kulaklarımda yankılandı:
"Arkadaki oğlum, seni de ayağa alalım lütfen."
Demek arkamdaki bir erkekti. Ve işin garibi, beni hâlâ sıkı sıkı tutuyordu, kımıldayamıyordum bile. Gözlerimi araladığımda Beliz'in şaşkınlıktan ağzının açık kaldığını ve gözlerinden adeta ateş çıktığını gördüm. Tam o sırada, arkamdaki o "beyaz atlı prensten" bir ses yükseldi:
"Hocam, saygısızlığımızdan değil de... Üzerimde birisi varken ayağa kalkmam pek mümkün olmuyor takdir edersiniz ki. Yer çekimiyle mücadelemiz bitsin, hemen kalkacağız."
Bir dakika... Ben bu sesi bir yerden hatırlıyordum. Ne? Nasıl yani?
Alaz'dı bu! Kırmızı alarm!
Kafamı hafifçe yukarı kaldırdığımda gözlerimiz birbirini buldu. Tüm bu yaşananlar topu topu üç saniye sürmüştü ama bana bir ay gibi gelmişti. Hemen doğrulup ayağa fırladım.
"Hocam ben gerçekten özür dilerim," diye geveledim panikle. "Siz girmeden önce bacağım sıkıştı, yoksa bir şey yok yani... Kusura bakmayın, saçmalıyorum, özür dilerim."
Eteğimi alelacele düzeltip yerime oturdum. Sınıfta hafif kıkırdamalar ve gülüşmeler başlamıştı. Beliz bile gülüyordu; kesinlikle dövecekti bu kızı!
Ders başladığında Alaz kısık bir sesle bana doğru yanaştı. "Okulun ilk gününden fena bir giriş yapmadın başkomiser kızı," diye fısıldadı alayla. "Ama lütfen bir dahaki sefere üzerime atlamadan önce haber ver."
Ne oluyordu bu çocuğa? Bu özgüven de neyin nesiydi? Ayrıca "başkomiser kızı" olduğunu nereden biliyordu?
"Haber verme fırsatım olsaydı emin ol üzerine düşmez, yere atlardım Arslan," diyerek gözlerinin içine baktım ve toksik bir gülümseme bıraktım. Ortaokulda sıra arkadaşım olan ve benimle zar zor konuşan o çocuk, lisenin ilk günü benimle dalga mı geçiyordu? Sakin ol Deva, sakin ol...
O gün o sıradan nasıl kalktığımı, utançtan yanan yanaklarımı nasıl sakladığımı ben bile hatırlamıyordum. Neyse ki o rezil ilk günün üzerinden tam iki hafta geçmişti. Liseye, koridorların gürültüsüne ve Alaz Arslan'ın o yanımda oturan ama aslında kilometrelerce uzakta olan buz gibi sessizliğine alışmıştım. İki haftadır sınır ihlali yapmadan, sadece iki yabancı gibi oturmayı oldukça iyi becermiştik.
Ta ki o pazartesi sabahına kadar.
Edebiyat öğretmeninin sınıfa girip tebeşirle tahtaya sertçe vurmasıyla bütün düşüncelerim dağıldı. Sınıftaki fısıldaşmalar bıçak gibi kesilirken, hoca gözlüklerinin üzerinden hepimize dik dik baktı.
"Evet gençler, iki haftadır birbirinizi yeterince gözlemlediniz, sınıfa alıştınız," dedi otoriter bir sesle. "Şimdi artık lisenin gerçekleriyle tanışma vakti. Bu dönem edebiyat dersinden geçmek istiyorsanız, dönem boyu sürecek büyük bir proje hazırlayacaksınız. Konumuz: 'Şehrin Gizli Hikayeleri'. Ve en önemli kural..." Hoca durup bakışlarını sınıfta gezdirdi, tam da bizim sıramızda durdu. "Herkes şu an yanında oturduğu sıra arkadaşıyla eş olacak. Kimse yer değiştirmeyecek."
Şok içinde hemen yan sıradaki Beliz'e baktım. Beliz dudaklarını büzüp "Yandın" der gibi bana bakıyordu. Başımı yavaşça sağa çevirdiğimde, iki haftadır yüzünü sadece profilden gördüğüm Alaz'ın bakışlarını ilk kez doğrudan gözlerimde hissettim. O kimseyi umursamayan, ardında koca bir yas taşıyan yorgun gözlerini bu kez doğrudan bana dikmişti. Kelimelere dökemediği o derin, karanlık ve insanı durduran bakışı tam göğsümün ortasına oturdu. Sanki bana bakmıyordu da, içimdeki o hırslı Deva'yı tek bir bakışıyla tartıyordu.
Aramızdaki o sessiz ve derin hesaplaşma, tam o an koridorda yankılanan acı ders ziliyle bıçak gibi kesildi.
Alaz, bakışlarını gözlerimden çekmeden yavaşça sırasından kalktı. Hoca daha kürsüden ayrılmamış, sınıftakiler hareketlenmeye başlamışken çantasını tek omzuna taktı. Bana tek bir kelime bile etmeden, o derin bakışının ağırlığını arkasında bırakarak sınıftan çıkıp gitti.
Beliz yanıma gelip, "Eee, ne yapacaksın şimdi? Çocuk resmen ödevi de seni de umursamıyor," dediğinde bakışlarımı nihayet boş sıradan çektim.
"Bal gibi de umursayacak Beliz," dedim çantamı tek omzuma takarken. Sesimdeki o hırslı ton, kendi kararlılığıma bile şaşırmama neden olmuştu. "Bu projenin benim ortalamamı düşürmesine izin vermem."
Hırsla sınıftan dışarı fırladım. Okula geleli henüz iki hafta olmuştu ve labirent gibi koridorlarda Alaz'ın o çantasını tek omzuna takıp merdivenlere yönelen siluetini kalabalığın arasında son anda yakalayabildim. Adımlarımı hızlandırıp kalabalığı yara yara peşinden gittim.
Okulun çıkış kapısına doğru ilerlerken, en sonunda aramızdaki mesafeyi kapattım ve nefes nefese arkasından seslendim:
"Hey! Alaz! Bana bak, dur orada!"
Duymamış gibi yürümeye devam etti. Bu umursamazlığı damarımdaki o hırslı kanı iyice kaynatmıştı. Birkaç büyük adımla önüne geçip yolunu kestim. Aniden durmak zorunda kaldı. O koyu, yorgun gözlerini yavaşça bana doğru indirdiğinde, aramızdaki o boy farkı yüzünden başımı hafifçe kaldırmak zorunda kalmıştım.
Nefesimi düzene sokmaya çalışarak, sesimdeki tüm kararlılıkla konuştum:
"Sınıftan öyle arkana bile bakmadan çekip gidemezsin. Farkındaysan hoca bizi ortak yaptı. Senin bu okulu ya da edebiyat dersini umursamıyor olman benim problemim değil. Ben o projeden yüksek alacağım, anladın mı? Benim notumu kendi keyfine göre yakmana izin
vermem."
Alaz tek omzundaki çantasının askısını hafifçe düzeltti. Yüzünde ne bir öfke ne de bir şaşkınlık vardı; sadece iki haftadır gördüğüm o derin bıkkınlık yerli yerindeydi. Dudaklarını bile kıpırdatmadan, sadece o buz gibi, mesafeli bakışıyla beni süzmeye devam etti. Onun bu duvar gibi duruşu karşısında altta kalmayarak parmağımı göğsüne doğru uzattım:
"O yüzden o soğuk tavırlarını bir kenara bırakacaksın. İstesen de istemesen de bu projeyi benimle birlikte yapacaksın Alaz. Kaçarak benden kurtulamazsın."
Alaz'ın bakışları bir anlığına havada asılı kalan parmağıma kaydı, ardından tekrar gözlerime tırmandı. Yüzündeki o donuk ifade zerre bozulmadı. Sadece derin, yorgun bir nefes verdi. O kadar kısık ve mesafeli bir sesle konuştu ki, koridorun gürültüsü arasında o sesi sadece ben duyabildim:
"Benden yüksek bir not almayı bekleyerek bu okulun en büyük hatasını yapıyorsun, Deva. Ben kimseden kaçmıyorum. Sadece senin o bitmek bilmeyen gürültünle uğraşamayacak kadar yorgunum. Ödevini git başkasıyla yap ya da tek başına hallet, umurumda değil."
Yavaş ve umursamaz adımlarıyla koridorun kalabalığında kaybolurken, kurduğu cümlenin o buz gibi ağırlığı havada asılı kaldı. Göğüs kafesim öfke ve inatla inip kalkarken bakışlarımı onun sırtından ayırmadım. Alaz Arslan aşılması gereken bir duvardı belki ama Deva Akay'ın lügatinde pes etmek yoktu. O çocuk o sıraya geri dönecekti.
Çatlaklardan sızan rüzgar, içerideki yangını harlamaya yetmişti bir kere. Çünkü asıl tehlikeli olanlar; enkazını sessizliğiyle örtüp, fırtınanın ta kendisi olduğunu gizleyenlerdir. Bu yangın başlamıştı ve ikisini de kül etmeden sönmeyecekti.
Bölüm etkileşimi
