5. bölüm · İstasyon
5.bölüm Anlam arayışı
Oyun alanından çıkmıştık ama sorun şuydu; biz oraya nasıl gitmiştik ve üzerimizdeki bu kıyafetler neydi? Elf ve benim üzerimde, diğerlerindeki gibi siyah bir tulum vardı. Pek ışıltılı ya da gösterişli değildi ama sade ve saf gözüküyordu. Üstümüzde minik bir isim kartı vardı; benimkinde A-199, Elf’inkinde ise ELF yazıyordu. Ama Elf’in kendine seçtiği ismi nereden bilmişlerdi? Tam bunu düşünürken Elf’in karnından guruldama sesleri geldi. Ama şu an bildiğim bir şey vardı; o da yemek bulmalıydık. Elf tam yürüyemiyordu, çünkü çöp çıkışta yere düşmüş ve ayağı burkulmuştu. Onun bir elinden tuttum ve yürümesine yardım ettim. Elf’le birlikte “Çıkış Kapısı” yazan büyük kırmızı-siyah kapıya yürüdük. İçimiz sızlıyor, karnımız ağrıyor ve artık yeter diyordu. Burası neresiydi? Kapıdan çıktık ama burası başka bir yerdi. Yine başlangıç istasyonu gibiydi ama bir sürü insan vardı. Yine dev bir kubbe gibiydi ama bu sefer standlar, gülen eğlenen insanlar, zarif kıyafetliler ve farklı yerler vardı. Elf ve ben yürürken herkes bize baktı ama neden? Sadece bizi mi böyle oyunlara alıyorlardı? Burada ne oluyordu? diye içimden düşünürken, eldiveni altın renginde, kıyafeti daha zarif ve parıltılı, isim kartında “Deris” yazan biri yanımıza geldi. Gözlerini devirdi ve aşağılayıcı bir sözle, “Sizin gibi çöplerin ilk oyunda ölmesi lazımdı, çok geç kaldınız ezikler.” dedi ve güldü. Onun sözüyle çoğu kişi de gülmeye başladı ama ben yürümeye devam ettim. En öndeki büyük harflerle OBS yazan standa gittim. Orada bizim oyundaki biri daha vardı, o da hayatta kalmıştı. Bizim gibiydi görünüşü. İsim kartında A-101 yazıyordu. Bize dönüp, “Onlara aldırmayın, bizim gibi bakırlara hep böyle davranırlar.” dedi. Bakır mı? diye geçirdim içimden. Eldivenlerimiz bakır rengindeydi. Anlamayan gözlerle bakarken 101 bana bakıp, “Bu dünyada seviyeler var. Birincisi bakır; ilk oyunu geçebilenler ve ilk 10 oyundakiler. Benim son bir oyunum kaldı, yani yarın 10. oyunun bitmesine ve gümüşe geçiyorum. İkincisi gümüş; burada tulumlarımız değişmez ama seviyeler yükselir, oyunlar zorlaşır ve eldiven gümüş rengine bürünür. Üçüncüsü altınlar; bunlara özel Altınlar Bürosu bile vardır. 50 oyunu tamamlayan altınlar… onlar sadece ezer. Sonra tabii ki elmaslar geliyor. Daha önce, yani bu 10 günde sadece bir tane elmas gördüm, o da kaybolmuştu. Ah, ve elmasların üstü daha görülmedi. 500 oyunu geçebilen pek yok. Anladın galiba?” dedi. Pek de karmaşık değildi, kafa salladım ve şunu ekledim: “Peki ya personeller?” 101 başını eğdi. “Kimse onların neden burada olduğunu veya ne yaptıklarını bilmiyor.” dedi. Biz konuşurken bir anons geldi: “BÜTÜN OYUNCULAR, LÜTFEN OYUNLARINIZI BOZDURUN.” Bunu anlamadım ve etrafa bakmaya başladım. O sırada 101, yanında durduğumuz OBS standına eldivenini koydu ve ona 10 altın para verdiler. Altını görür görmez elimizi standa koyduk Elf’le. Stand parladı. Tam mutluyken bize sadece 4’er altın para verdiler. Toplam 8 altın parayla standlardan 2 tost aldık ve bir bankta oturup yemeye başladık. Elf konuştu: “Sence sana çok mu yük oluyorum? Daha birbirimizi tanımıyoruz bile ve…” Elf hızlıca konuşurken onu durdurdum. Çok stresliydi. “Elf, sen bana yük olmuyorsun. Bunu her insan yapardı.” dedim. Elf güldü, ben de güldüm. Sonra bir anons daha geldi: “Bütün oyuncular lütfen yatakhanelere.” “Bir yatakhane mi?” dedim sesli bir şekilde. Yanımızdan geçen gümüş eldivenli biri, “Bir değil, altı tane.” dedi. Yatakhanelere girdik. Elf ve bana ranzalı bir oda verilmişti. Yatağa oturdum. Elf aşağı katta uyuyakalmıştı. Yataktayken düşündüm; benim bir ailem vardı, bir hayatım vardı. Belki iyi, belki kötü… ama hepsi gitmişti. Burada her şeyi başarmalıyım, yoksa başaracak hiçbir şeyim kalmayacak.
