5. bölüm · İpek ve Diken

Dava

konyalı kanye

Yavuz’a o ölümcül mesajı attıktan sonra telefonumu komodinin üzerine ters çevirip bıraktım. Derin bir nefes aldım, aynadaki o gergin kadına son kez bakıp omuzlarımı düşürdüm. Adliye koridorlarının buz gibi havasını, Burhan’ın arkasında bıraktığı o zehirli kokuyu yatak odasında kilitledim. Merdivenleri inerken üzerimdeki görünmez zırhları tek tek çıkarıyor, sadece "anne" olmaya hazırlanıyordum.
Mutfağa girdiğimde Öykü çoktan tezgahın üzerindeki yüksek tabureye tünemiş, gözlerini kısmış bir şekilde un paketine bakıyordu. Sanki karşısında çözülmesi gereken çok mühüm bir cinayet davası varmış gibi ciddiydi.
"Evet şefim," dedim, yanına yaklaşıp burnunun ucuna parmağımla hafifçe vurarak. "Stratejimiz nedir? Kurabiyeleri nasıl alt edeceğiz?"
"Önce unu havuz yapmamız lazım anne," dedi büyük bir bilgelikle. "Ama kocaman bir havuz!"
Un paketini açıp kaseye dökerken ne ara olduğunu anlamadığım bir şekilde Öykü elindeki minik çırpıcıyı un tepeciğinin tam ortasına indiriverdi. Çat!
Mutfakta bir anlığına zaman durdu. Havaya yükselen devasa beyaz bulut ikimizin de üzerine çökerken, Öykü’nün o şaşkınlıktan kocaman açılmış gözleri un tabakasının arasından bana bakıyordu. Saçları, kirpikleri, hatta o minik burnunun üzeri tamamen un içindeydi. Tam bir un kurabiyesine dönmüştü.
"Anne..." diye fısıldadı, dudaklarını bile oynatmaya korkarak. "Ben galiba kış mevsimi getirdim."
Kendimi tutamadım, mutfağın duvarlarında yankılanan kocaman bir kahkaha attım. "Kış mı getirdin? Kızım resmen mutfakta çığ fırlattın!"
Öykü benim güldüğümü görünce rahatladı ve o meşhur, kıkır kıkır kahkahalarından birini patlattı. Ama durmaya niyeti yoktu. Elini hemen kakao paketine daldırıp kendi yanaklarına savaş boyası sürer gibi kahverengi çizgiler çekti. "Şimdi de çikolata yerlisi oldum! Yakalayın beni!"
"Ah öyle mi? Demek savaş boyaları çekildi!" diyerek parmağımı kalan hamura batırdım ve onun unlu burnunun üzerine çikolatalı bir nokta kondurdum.
"Aaa! Annem beni çikolatalı kurabiye yaptı!" diye çığlık atarak tabureden indi ve mutfağın içinde kaçmaya başladı.
Peşinden koştum. Sandalyelerin etrafından dolandık, yemek masasının etrafında üç tur attık. En sonunda onu salondaki koltuğun üzerinde kıstırıp kollarımdan yakaladım ve gıdıklamaya başladım. Öykü nefes nefese kalmış, kahkahalarla sarsılırken "Tamam! Teslim oluyorum! Kurabiye şefi teslim oldu!" diye bağırıyordu.
Onu göğsüme çekip sıkıca sarıldım. Koltuğa uzandık, o benim göğsüme başını yasladı, ben onun un kokan saçlarını öptüm. O an içimdeki tüm o ağır, karanlık düşüncelerin, intikam planlarının Öykü’nün bu temiz neşesiyle nasıl eriyip gittiğini hissettim. Bu küçük kız benim bu dünyadaki tek kalemdi.

Tekrar mutfağa döndüğümüzde, her yer savaş alanına dönmüş olsa da, o unlu ve kakaolu hamurlara beraber şekil vermeyi başardık. Öykü her kurabiyenin üzerine üçer tane çikolata parçası koyup "Bu anne, bu ben, bu da... ayıcığım" diyerek dünyaları bana verdi. O masum dünyada Burhan’a yer yoktu artık, bunu hissetmek içimi garip bir huzurla doldurdu.
Kurabiyeler fırına girdiğinde ve mutfaktan o muazzam, tatlı çikolata kokusu yükselmeye başladığında, saat öğleden sonra dörde geliyordu. Gün batımının o turuncu ışıkları salona sızarken, Öykü çizgi filminin karşısında sızıp kalmıştı bile.
Onun üzerine battaniyeyi örterken içimdeki o hafiflik yavaşça yerini tekrar o çelikten sertliğe bıraktı. Telefonum sehpada titredi. Yavuz’dan gelen kısa mesaj ekranda belirdi:
'Kameralar aktif. Sinyal sorunsuz. Ankara’daki kuşlar yuvaya doğru ilerliyor.'
İçimi nedenini bilmediğim bir korku ve stres kapladı. Aslında nedeni gayet de belliydi ama kendime itiraf etmek istemiyordum işte. Kocamın musmutlu yuvamızı mahvefmesini kendi davalarımla karıştırmıştım. Kendi hayatımın darmadağın olmasına bile bir avukat gözüyle bakıyordum. Çünkü Derin'in gözüyle bakarsam yakıp yıkardım, bağırır çağırırdım. Avukat duygusuz ve tepkisizdi ve ben Derin olmayı unutmuştum. Fazlasıyla başka biriymiş gibi hissediyorum ama fazlasıyla da kendimmiş gibi. Bu hisler beni çok yoruyor ama yıpranmamı engelliyor. Sanki kocamın bu yaptığını öğrendiğimden beri Derin'i gerçekten unutmuş gibiydim. İşten çıkıp eve geldiğimde bile avukatlığa devam ediyordum ve bu beni o kadar yormuştu ki... Ama size bir sır vereyim; Burhan bunu daha küçük bir seviyede başka birisiyle yapmış olsaydı kuşkusuz onu affedebilirdim. Yılların verdiği alışkanlıkla ve ona duyduğum aşkla affederdim. Elimde olsaydı veya ben Derin gibi hissetseydim onu affetmeyi düşünebilirdim. Neyse ki şuan seçeneklerin, ihtimallerin arasına giremez bile.Çünkü o sadece beni aldatmamıştı; benim zekamla, benim ailemle, benim saflığımla kumar oynamıştı. Ve kumarbazlar, masadan hiçbir zaman kazançla kalkamazlardı. Sana yeni kumar teknikleri öğreteceğim Burhan. Yakalanmamayı mesela?
Öykü’nün koltuktaki o huzurlu, masum nefeslerini dinlerken, bu iki yabancı kadının bedenimdeki kavgasını izledim. Avukat olan kazandı. Derin’i, o canı yanan kadını zihnimin en karanlık odasına kilitledim, üzerine kalın zincirler vurdum.
Saatler birer birer akıp gitti, hava tamamen karardı ve beklenen o cuma akşamı, evin kapısının çalmasıyla resmen başladı.
Gelen Neva ablaydı.
İçeri girdiğinde yüzünde her zamanki o tatlı, anaç gülümsemesi vardı. Öykü hemen boynuna atladı, salona geçip oturduk. Dışarıdan bakan biri için her şey o kadar normal, o kadar huzurluydu ki... Arka fonda televizyondan yükselen hafif bir müzik sesi vardı. Neva abla karşımda oturmuş, elindeki porselen çay bardağından sakin yudumlar alırken bana gülümsüyordu.
"Ahmet de Burhan da bu aralar şirkete gömüldüler valla Derincim," dedi Neva abla, derin bir iç çekerek. "Bak bizim Alara kızım bile bütçe toplantısı için yardıma gitti peşlerinden. Genç menç ama o da çok yoruluyor babasının yanında."
"Haklısın Neva abla," dedim. Avukatın sesi o kadar pürüzsüz, o kadar doğaldı ki kendi sesimden ben bile ürktüm. Kahvemden sakin bir yudum alıp ekledim: "İşleri çok yoğun bu aralar. Ama neyse ki gençlerin enerjisi var, Burhan'a holding işlerinde çok destek oluyorlar. Alara'nın hakkını ödeyemeyiz."
Tam o sırada, dizlerimin üzerinde duran telefonum hafifçe titredi. Ekran aydınlandı.
Yavuz’dan gelen şifreli, tek kullanımlık o canlı yayın linki ekrandaydı. Altında tek satırlık bir not vardı: 'Av kafese girdi, yayın aktif.'
Göğüs kafesimin içinde bir şeyler koptu ama yüzümdeki o kusursuz maskeden içeri tek bir paniğin sızmasına izin vermedim. Sakince ayağa kalktım, üstümdeki hırkayı düzelttim.
"Neva ablacım, sen çayını tazele dur, ben bir Öykü’ye bakıp mutfaktan tatlıları getireyim, hemen dönüyorum," dedim gülümseyerek.
Salondan çıkıp mutfağa geçtim. Kapıyı arkamdan tamamen kapatıp kilitledim. Sırtımı mutfak kapısına dayadım, karanlık odada sadece tezgahın üzerindeki küçük spot ışığı yanıyordu. Titreyen parmaklarımla telefondaki o linke tıkladım.
Ankara'daki o 404 numaralı odanın içi, tüm çıplaklığıyla -bilmiyorum her iki anlamda da- ekranımdaydı...

Sol tarafta Yavuz’un adamının dışarıdan, uzun odaklı lensle çektiği o meşhur 404 numaralı odanın tavan penceresi vardı. Sağ taraftaki iç kamera açısı ise akıllı televizyonun üzerinden doğrudan o geniş yatak odasını görüyordu. Ses kalitesi o kadar yüksekti ki, Alara’nın o kıkırdama sesi mutfağımın soğuk mermerlerinde yankılandı.
Burhan üzerindeki takım elbisenin ceketini çoktan yatağın üzerine fırlatmıştı Alara'nın iç çamaşırları da odanın diğer tarafındaydı. Alara o her zamanki sinsi, hırslı gülümsemesiyle Burhan’ın boynuna sarılmıştı ve onu bir boynundan bir dudağından öpe öpe konuşuyordu.
"Çok korktum," diyordu Alara, sesi telefondan netçe duyuluyordu. "O pazar akşamı Derin abla öyle evlilikten, yuva yıkan kadınlardan bahsedince her şeyi anladı sandım Burhan. Ölecektim korkudan."
Burhan Alara’yı belinden kavrayıp kendine doğru çekti, o arsız kahkahasını attı. "Güzelim benim," dedi, sesi telefondan içime bir zehir gibi aktı. "Derin akıllı kadındır ama adliye dosyalarından kafesini kaldıracak vakti mi var? Saf saf adliyede davalarla uğraştığını sanıyor. Bizim hakkımızda en ufak bir fikri olsa şimdiye dünyayı başımıza yıkardı. İçin rahat olsun, o hiçbir şey bilmiyor."
Dudağımın kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Ekrandaki o zavallı manzarayı izledim. Gözlerimden tek bir damla yaş akmadı, içimde en ufak bir sızı hissetmedim. Az önce yatak odasında zincirlediğim o yaralı Derin’in anahtarını dipsiz bir kuyuya fırlatmıştım. Karşımdaki bu iki insan, kendilerini dünyanın en zeki oyuncuları sanırken, benim sahnemde birer figürandan fazlası değillerdi artık.
"Devam et Burhan," diye fısıldadım karanlık mutfakta ekrana bakarak. "Devam et Alara... Kendinizi çok zeki sanmaya devam edin. Çünkü düştüğünüzde, o yüksek kibriniz kemiklerinizi kıracak."
Ekran kaydını durdurdum, dosyayı güvenli kasama senkronize ettim. Telefonu cebime koydum. Tezgahta duran, Öykü’yle el ele yaptığımız o çikolatalı kurabiyeleri şık bir porselen tabağa estetikle dizdim. Aynadaki aksime baktım. Yüzümdeki un lekelerini silmiştim, gözlerim bir elmas gibi parlak ve keskindi. Üzerimdeki hırkayı omuzlarımdan hafifçe geriye doğru atıp duruşumu dikleştirdim. Şimdi sahne sırası bendeydi.
Mutfak kapısının kilidini açtım ve salona, Neva ablanın yanına adeta bir kraliçe gibi adımlayarak döndüm.
Tabakları masaya bırakıp Neva ablanın tam karşısındaki tekli koltuğa, bacak bacak üstüne atarak oturdum. Hareketlerimdeki o asalet ve soğukkanlılık, salondaki havanın rengini bir anda değiştirdi. Telefonumu elime aldım, ekrandan Alara’nın numarasını tuşladım.
Neva abla şaşkınlıkla bana baktı. "Kimi arıyorsun gecenin bu saati Derincim?"
"Alara’yı," dedim. Gözlerimi Neva ablanın gözlerine diktim, sesimdeki o kendinden emin, büyüleyici tınıyı serbest bırakarak gülümsedim. "Toplantıları bitmiştir belki, buralardaysa ona da bir kahve koyalım diyecektim. Malum, Burhan'a çok 'destek' oluyor bu aralar."
Telefon çalmaya başladı.
Cebimdeki diğer telefondan, canlı yayındaki iç kamerayı açık bırakmıştım. Alara’nın çantasındaki telefonun ışığının yatak odasında nasıl parladığını, ikisinin nasıl aniden birbirinden ayrılıp panikle ekrana baktıklarını saniye saniye izliyordum. Alara, ekranda “Derin Abla” yazısını gördüğü an yüzündeki bütün kan çekildi, Burhan’a korku dolu bir bakış attı.
Burhan parmağını dudaklarına götürüp “Şşşt, sakin ol, aç telefonu normal konuş” diye fısıldadı o odada.
Alara titreyen parmaklarıyla yeşil tuşa bastı. "A-alo? Derin abla?" dedi, sesini neşeli tutmaya çalışarak.
"Alaracım, güzelim," dedim, sesimi salonda bir melodi gibi bekleterek. Neva abla da pürüzsüzce beni dinliyordu. "Rahatsız etmedim umarım? Ankara seyahatiniz nasıl geçiyor, işleri toparlayabildiniz mi bari?"
"Ah, evet Derin abla... Klasik holding işleri işte, babam ve Burhan bey dosyaları inceliyor, ben de onlara yardım ediyorum. Çok yoğunuz inan ki," dedi, arkadan gelen yatak gıcırtısını gizlemek için telefonu kulağına daha çok bastırarak.
"Tahmin edebiliyorum tatlım, Burhan da holding işlerinde senin gibi hırslı ve çalışkan birini bulduğu için çok şanslı," dedim. Koltuktaki duruşumu biraz daha dikleştirip, gözlerimi Neva ablanın üzerinden ayırmadan o öldürücü darbeyi vurdum: "Yalnız sesin biraz boğuk geliyor Alara. Otel odasının havasından mı, yoksa... üzerindeki o ağır yükten mi?"
Telefonun diğer ucundan gelen o ani nefes kesilmesini salondan bile duydum. Canlı yayında, Alara’nın elindeki telefonun neredeyse yere düşecek gibi sarsıldığını, Burhan’ın ise yatakta donakaldığını izliyordum.
Neva abla hiçbir şeyden habersiz, "Ah kıyamam kızıma, çok yoruluyor orada," diye hayıflandı.
Ben ise Alara’nın o kaskatı kesilmiş sessizliğine karşı, dudağımda o muazzam diva gülümsememle devam ettim: "Neyse canım, sizi işinizden alıkoymayayım. Burhan’a söyle, Ankara’nın gecesi ayaz olur. Üzerini sıkı örtsün, açıkta bir yer kalmasın. Hadi iyi çalışmalar."
Telefonu Alara’nın yüzüne, o tek kelime bile edemeden kapattım. Telefonu masaya bırakırken çıkardığı o hafif klik sesi, salondaki en asil zafer melodimdi.
Neva abla bana hayranlıkla bakıp, "İlahi Derin, ne kadar düşüncelisin," dedi.
"Öyleyimdir Neva abla," dedim, kahvemden son derece sakin ve asil bir yudum alarak. "Herkesi, tam da hak ettiği gibi düşünürüm..."