12. bölüm · Insomnia
Unutulan Geçmişin Esamesi
INSOMNİA
12. BÖLÜM
UNUTULAN GEÇMİŞİN ESAMESİ
1 Hafta Sonra
Yeşil ışık arabamın yağmur damlalarıyla süslenmiş camına düşerken aracı hareket ettirdim. Gecenin soğuğu bu sabahtan kendisini belli etmişti. Yağmur damlaları gökyüzünden düşmeye devam ederken silecekler kendiliğinden çalıştı. Arabanın içinde çalan hafif müzik beni kesinlikle sakinleştirmiyordu. Tam bir haftadır olduğu gibi hala sakin değildim. Bedenimde bulunan şey sinir değildi. Belki de korkuydu. Ölü gibi ortalarda dolandığımın farkındaydım ama buna engel olamıyordum.
Tam bir hafta önce öğrendiklerim kalbime yük olmuştu. Kimseye anlatamayıp herşeyi kendime saklamak kalbimin kasılmasına sebep oluyordu. Böyle olmasını istemiyordum. Ama bu gece rahatlayacaktım. Herşeyi Deva’ya anlatacak ve kendime gelecektim. Aynı durumu yaşadığımız için eminim ki oda beni anlayacaktı. Hafta boyu ne annemle ne de Senayla düzgün bir şekilde konuşamamıştım.
Sesimin tınısından nasıl hissettiğimi anlayacak kadar beni tanıyorlardı. İçimden bir ses bir haftadır kanımda süzülen bu hissin bu gece kaybolacağını söylüyordu. Yani en azından ben öyle olmasını umuyordum.
Aracımı hastanenin arkasına park ederken yan koltuktan şemsiyemi aldım. Normalde şemsiye kullanmazdım ama birşeylere bu kadar yaklaşmışken hasta olmayı göze alamazdım. Araçtan inerek binanın yanındaki yapıya doğru ilerledim. Adımlarım hızlı ve sessizdi. Kapının önüne ulaşınca kolumu kaldırarak saate baktım. Daha birkaç dakika vardı. Devasız olan şu bir hafta bana düşünmem için zaman kazandırmıştı. Gece gündüz demeden ne yapacağımızı düşünmüştüm. İlk ne yapmalı ve hangi yollardan ilerlemeliydik.
Bunları teker teker düşünüp not almıştım. Haftanın sonunda artık neye nereden başlayacağımızı biliyordum. Önce arşiv dosyalarındaki şifreyi kırmalı, daha sonra Deva’nın birşeyleri hatırlaması için evine gitmeli, Annesini ve onu hastaneye yatıran kişileri bulup onlarla konuşmalıydık. En azından şu bir haftada delirmeden bu üç adımı kafamda oturtmuştum. Tüm artı ve eksi ihtimalleri düşünerek. Öğrendiğimiz bilgiler ve elimize aldığımız sonuçlar bize diğer adımları verecekti. Asıl mesele orada başlıyordu. Ama bir problemimiz vardı. Buradan ayrılmama çok az bir zaman kalmıştı.
Karşımdaki kapı açılırken bakışlarım oraya kaydı. Deva karanlığın arasından çıkarken nefesimi vererek omuzlarımı düşürdüm. “Bir şey olmuş?” Beni gördüğü ilk anda yüzünde beliren endişe ifadesiyle başımı salladım. Bir adım dışarıya çıkarken artık yüz yüzeydik. “Ne oldu? Sen iyimisin?” Başımı salladım. Ellerini omuzlarıma koyarken beni kendine çekerek sıkıca sarıldı. Hiç beklemeden elimdeki şemsiyeyi aşağıya indirerek bende ona sarıldım. Ellerim sırtında gezinirken gözlerimi kapadım. “Şu bir hafta hiç bitmeyecek gibiydi.” Bedeninin kasıldığını hissediyordum. “Beni özledin değil mi? Hasretimden böyle oluyorsun.”
Konuyu geçiştirmek için bahanesine başımı salladım. Geçen haftadan sonra ikimizde zedelenmiştik. Ve bunun üzerini herşeyle kapamaya hazırdım. Gerekirse herşeyi dalgaya vuracaktık ama aynı şeyleri düşünüp aynı anı tekrar tekrar yaşamayacaktık. Zira ben bir haftadır aynı şeyi yapıyordum. O beni bırakmak istemezcesine sıkarken kollarımı omuzlarından indirdim. “Araca geçelim.” Anlamazca bana baktı. “Sana göstermem gereken bir şey var. Benim eve geçelim.” Dudaklarında çapkın bir gülümseme oluşurken şemsiyeyi yerden aldım. “Beni eve atıyorsun yani?” Gözlerimi kıstım. “Nasıl anlamak istersen o.”
O kapıyı kapatırken şemsiyeyi ona doğru tutarak araca doğru ilerledim. Eli şemsiyenin üzerindeki elimi bulurken ateşe değmiş gibi elimi hızla çektim. Bu kadarına hazır değildim. O şemsiyeyi ikimize tutarken boyunun verdiği avantajla ikimizde ıslanmıyorduk. “Neler oldu?” Başımı iki yana salladım. “Neler oldu neler.” Aracın önüne gelince şoför koltuğuna kadar bana eşlik etti. Kapının önünde durunca ona döndüm.
“İçeriye girsene.” Elimdeki anahtarı salladım. “Araba kullanmayı biliyormusun?” Bir elimdeki anahtara birde bana baktı. “Hadi ıslanıyoruz. Biliyormusun bilmiyormusun?” Başını salladı. “Biliyorum.” Elimdeki anahtarı ona doğru uzattım. Önümdeki kapıyı da açarak geriye çekildim. “Buyurun şoför Bey” Yüzündeki alıklıkla araca binerken şemsiyeyi elinden aldım. Bende yolcu koltuğuna doğru ilerlerken aracı dikkatle incelediğini fark ettim. Yolcu koltuğuna geçince şemsiyeyi kapatarak içeriye girdim. Elimdeki şemsiyeyi yere koyarken nefes nefese ona döndüm. Elindeki anahtarı yuvaya yerleştirerek çalıştırdı.
Yüzünde bir gülümseme oluşurken bende gülümsedim. Araç yavaş yavaş hastanenin yanından uzaklaşırken konuştum. “Sen ileriden düz git. Kavşaktan döneceğiz ben sana yolu tarif edeceğim.” Başını salladı. Biraz daha hızlanırken içimde istemsiz bir rahatlık vardı. Onu uzun zamandır tanımasam da istemsiz bir şekilde güveniyordum. O uzun zaman sonra araç sürmenin keyfini yaşarken bende onu seyir ediyordum.
Yüzünde oluşan o gülümseme, sanırım bunun için herşeyi yapabilirdim. Bir kez daha onun üzerinden kendime yemin ettim. Ona unuttuğu herşeyi hatırlatıp, onu iyileştirecektim. Her anlamda...
Evin önüne ulaştığımızda yağmur çoktan durmuştu. O araçtan inerken bende araçtan indim. Elindeki anahtarı havada bana fırlattı. Havada yakaladığım anahtarı cebime atarak evin anahtarını çıkardım. Kapının önüne gelince kilidi açarak geçmesi için ona öncelik verdim. “Şuan profesyonel olarak beni eve atıyorsun. Hiç seni yormayayım odan ne tarafta?” Omuzuna vurarak onu ittirdim. Botlarımı çıkarmaya başladım. “Şebekliğin hiç sırası değil. Mesele ciddi.” O da benim gibi ayakkabılarını çıkardıktan sonra içeriye geçtik. Gözüme çarpan dağınıklığı umursamadan mutfağa doğru ilerledim. “Bu tarafa gel.”
Mutfağa girdiğimde kahve makinesine doğru ilerledim. “Kahveyi nasıl içersin?” Arkamı döndüğümde onu göremeyince tekrar oturma odasına doğru ilerledim. Bıraktığım yerde olduğunu fark ettim. “Ne yapıyorsun orada?” Başını bana çevirirken gözlerinde şaşkınlık vardı. “Siz burada nasıl yaşıyorsunuz?” Bakışlarım odanın ortasındaki dağınıklığa kayarken aklıma Hz. Yusuf’un flimindeki sahne geldi. İçimden gülmek gelirken dudaklarımdan bir kıkırtı döküldü.
“Yaşıyoruz işte bir şekilde. Ayrıca sadece ben yaşıyorum.” Yüzündeki iğrenir ifade ile etrafa bakınırken konuştu. “Belli zaten normal bir insanın bu kadar pisliğe katlanabileceğini düşünemiyorum.” Gözlerimi devirdim. “Bir keresinde sana benim evime gelirsen çıldıracağını söylemiştim hatırlıyormusun?” Başını salladı. “Haklıymışsın. Ama ben bu kadarını beklemiyordum. Şuan evi yakmamak için kendimi zor tutuyorum.” Güldüm. “Ondan daha önemli işlerimiz var. Hadi mutfağa gel bir kahve yapalım. Sonrada işimize bakalım.” Başını iki yana salladı. “Burayı temizlemeden olmaz. Senin pis mutfağından bir şey yenip içilmez.”
Göz devirdim. “Abart.” “Abartayım buradaki pisliğin içinde yaşamana rağmen nasıl bu kadar temiz koktuğunu düşünüyorum. Cehennem tarlasındaki melek gibisin.”
Aniden söyledikleriyle duraksarken oda sustu. Ne dediğinin farkına vardığında derince yutkunurken bende yutkundum. Bu konuyu değiştirmezsem hiç konuşmak istemediğim yerlere gidecekti. “Eğer çok istiyorsan sana temizlik malzemesi getirebilirim.” Başını salladı. “İyi olur.”
Sesi kısık çıkarken eğer onu biraz tanıyorsam böyle konuştuğu için içinden kendine küfürler savuruyordu. Ne kadar çapkın bir erkek gibi görünse de aslında öyle değildi. O sadece laf söylemeyi seviyordu sevgi sözcükleri kurmayı değil. Tekrar mutfağa girerek kilere doğru ilerledim. Mutfağın içindeki küçük kapıya gelince kapıyı açarak içeriye girdim. Daha yan yana olalımız 20 dakika olmuştu ama ben şimdiden tüm sıkıntılarımı unutmuştum. Ömrümün sonuna kadar onunla yan yana kalsam olacakları düşünemiyordum.
Kilerdeki temizlik eşyalarını alırken duyduğum adım seslerinden yanıma geldiğini anladım. Temizlikçiler geldiğinde özellikle aldırmıştım bunları. Yanıma gelerek yerdeki kovaları aldı. “İstersen ilaçların birazını çıkarayım.” “Senin pis evine bu kadar ilaç az bile ama yapacak bir şey yok. İdare edeceğiz artık.” Alınmak yerine güldüm. “Ta oralardan çıkıp benim evime temizlik yapmaya gelmiş gibisin.” Kiler küçük olduğundan ve o düşündüğümden daha geniş omuzlu olduğundan birkaç adımda dışarıya çıktım.
Nefes almamız zorlaşırken orada kalmamızın bir anlamı yoktu. “Ben içeriyi temizleyeceğim sende mümkünse o ana kadar içeriye girme. Ben düzelttiğim yerde dağıtırsan seni çamaşır suyuna boğmak zorunda kalırım.” Şuan onu ilk gördüğüm andan daha tehlikeli görünüyordu gözüme. Ona doğru bir adım atarken gülümsedim. Bakışları üzerimde gezinirken yutkundu. “Seni o çöp yığınının arasına atsam ne olur?” Gözlerini kısarak bana baktı. Yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. “Seni çok pis yaparım.” Yapay bir şaşkınlıkla konuştum. “Ya çok pis mi yaparsın?”
Bakışları yüzümde gezinirken başını salladı. “Öyle yaparım.” Gülmemek için kendimi zor tutarken konuştum. “Ne yaparsın?” Yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. “Seni ikinci görüşümde yaptığım şeyi.” Yanımdan ayrılırken vücudum şaşkınlıkla donakaldı ona cevap dahi veremedim. Birkaç saniyenin sonunda kendime gelince raftan bir bardak alarak kendime su doldurdum. Kana kana suyu içerken saniyelik olarak gözlerimi kapadım. İşime odaklanmam lazımdı. Önce işimizi halletmeliydik. Elimdeki bardağı tezgahın üzerine koyarak oturma odasına doğru ilerledim.
Elimi mutfağın duvarına koyarak ona baktım. İğrenir bir şekilde etrafa bakarak eşyaları topluyordu. “Bu eşyaları makineye at Feride.” Kaşlarımı kaldırdım. “Emrin olur kocacım. Başka isteğin?” Daha az önce kendime sözler verirken şimdi konuştuğum için içimden kendime sövüyordum. Belki ona diyordum ama sanırım bende kendimi durduramıyordum. “Evliler gibi olduk biz değil mi?” Başımı omuzuma eğdim. “Açmısın?” Omuzlarını kaldırıp indirdi. “Yani son günlerde mideme sadece konserve girdiğini düşünürsek, evet kurt gibi açım. Hatta o kadar açım ki seni bile yiyebilirim. Şimdi de yiye-”
Elimi ileriye doğru uzattım. “Tamam anladım açsın.”Yaslandığım duvardan ayrıldım. “Ben yemek hazırlayacağım sende o sırada etrafı toparlarsın. Hızlı ol ama daha konuşacaklarımız var.” Ben onu görünce konuşacaklarımı unutmuştum ama onun bunu bilmesine gerek yoktu. Şuan bu konuların sırası değildi. Şuan sadece önümüzdeki meseleye odaklanmalıydık. Herşey daha sonraydı. Mutfağa girerek sıcak su koymak için tencere aradım. Neyin nerede olduğunu unuturken bu adamın bana ne yaptığını hala anlayamıyordum...
&
Elimdeki tabakları düzenli masaya koyarak nefesimi verdim. Yaklaşık bir saatin sonunda yemek bitmişti. Mutfaktan çıkarak oturma odasına geçtim. Bir ara bana süpürgenin yerini sormuştu. Sonrasında yemekle ilgilendiğim için ona bakamamıştım ama elektrikli süpürgenin sesi yarım saat kesilmemişti. Gözlerimle onu ararken sehpayı silerken buldun. Kaşları çatık bir şekilde kendini işine vermiş sehpayı siliyordu. Dudaklarımda bir gülümseme oluşurken bir an onu bu evde daha farklı hayal ettim. Eğer burada yaşıyor olsaydı yine aynı olurmuydu merak ediyordum. “Yemek hazır”
Sesimle bakışları bana dönerken yerinde doğruldu. “O kadar pislik içinde ki her yer gerçekten evine gelen misafirlerine acıyorum.” Gözlerimi devirdim. “Sana dokunmamanı söylemiştim. Sen kendin kaşındın. Mutfağa gel yemek yiyeceğiz.” Tekrar mutfağa girerken aklıma gelenle mutfaktan tekrar çıktım. Girişte karşılaşırken geçmesi için geriye çekilerek mutfaktan çıktım. Bakışlarım oturma odasında gezinirken koltuğun üzerinde gördüğüm laptopumu alarak mutfağa geçtim. Mutfağa gelince elimdeki laptopu masaya bırakarak yerime yerleştim.
O beni beklemeden yemeğe başlamıştı. Bende yemeğime dönerken kısa süreli bir sessizlik oldu. Sadece yemeklerimizi yiyip, sessizliğe ayak uydururken düşündüm. Eğer şifreyi girersek neyle karşılaşacaktık? Ya da karşılaştıktıklarımız bize neye mal olacaktı? Birkaç dakikanın sonunda dayanamayarak konuştum. “Ay yeter içim şişti bakalım artık şuna. Ne varsa öğrenelim yoksa patlayacağım.” Deva elindeki çatalı dikkatli bir şekilde tabağının kenarına bırakarak bana döndü. “Sana önemli bir şey demem lazım.” Yüzünde gördüğüm ciddi ifade ile duraksadım. Elimdeki çatalı bende onun gibi bırakırken ellerimi önümde birleştirdim. “Ne oldu?”
Endişeli gözlerle bana baktı. “Bana kızma. İlk zamanlar sana güvenmediğim için söylememiştim ama bu bilgi araştırmalarımızda bize yardımcı olabilir.” Gözlerimi kıstım. “Tamam anlat.” Elini ensesine götürerek kaşıdı. Kalbim istemsizce kasılırken onun benden bir şey saklaması beni fazlasıyla geriyordu. Sanki bilmediğim binlerce şeyi yokmuşçasına...
“Ben bazı şeyleri hatırladım. Özellikle de benim dosyamı inceledikten sonra.” Başımı salladım. “Başta bunun önemsiz olacağını düşünmüştüm ama öyle değilmiş. Yani bunu işler büyüyünce anladım.” Nefesimi verdim. “Ne olduğunu artık söyleyecekmisin Deva?” “Biliyorsun ben üniversite mezunuyum.” Başımı yavaşça salladım. “En başında hatırlamıyordum ama sonradan hatırladım.” “Neyi?” Gözlerimin içine baktı.
“Psikoloji mezunu olduğumu.”
Ben boş boş gözlerine bakarken aklımdan geçen ihtimaller ard arda sıralandı. Gözlerim kocaman açılırken hızla başını sallıyordu. “Değil mi? Seninde aklına geldi.” Şaşkınlıktan açılan ağzımı kaparken yutkundum. Parmağımla onu gösterdim. “Sen psikoloji mezunusun. Annen ağır bir hasta.” Söylerken bile kelimelerimden şaşkınlık akıyordu. “Biliyorum bunu sana daha önce söylemeliydim ama sana o kadar da güvenmiyordum. Ben bile kendimden emin değilken sana birşeyler anlatamazdım” Başımı salladım. “Anlıyorum.” Sesim titriyordu.
Benim hastanenin en tehlikeli hastası sandığım adam aslında psikiyatrdı. Onu kaçırmışlardı. İyi de neden? Onların bilmediği bir şey mi biliyordu ya da onların yapamadığı birşeyi mi yapıyordu bilmiyordum. Ama bunu öğrenecektim. Dudaklarımı yaladım. “O zaman seni sen doktorken mi kaçırdılar? O zaman sen tam olarak ne kadar süredir hastasın? Sen ne kadar zamandır oradasın?” Ard arda sorduğum sorularla başını iki yana salladı. “Bunu hatırladıktan sonra birkaç anlamsız rüya gördüm. Oraya sürükleniyordum. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bir yanım bunun bilinç altımın oyunu olduğunu söylese de diğer yanım bunun sadece sıradan rüyalar olduğunu söylüyor.” “Rüyalar?”
Başını salladı. Sinirle nefesimi verdim. “Sen o kadar rüya görüyorsun, artı birşeyleri hatırlıyorsun ama bana hiçbirşey anlatmıyorsun öyle mi?!” Elimle başımı kaşıdım. “Bak çok haklısın biliyorum ama beni de anla. Sana güvenmiyordum oradaki herkes yalancı, sahtekar. Sende onlardan birisi olabilirdin. Sende kukla olabilirdin Feride.” Son sözlerini bastıra bastıra söylerken konuşmak için açtığım ağzımı kapadım. Elimi başıma atarak gözlerimi kapadım. Derin nefesler alıp verirken sakinleşmeye çalışıyordum. Sanki ben birşeyleri kendim için söylüyordum. Herşeyi onu düşündüğüm için yaptığımdan bile azar yiyordum resmen. Bana güvenmeseydi bu yola çıkmazdı.
Gerçi ben niye kafama takıyorsam zaten bu mesele bittiğinde hayatımdan çıkacaktı. Bedenim titredi. Gerçekten hayatımdan çıkarmıydı? Bir sandalye çekme sesi kulağıma dolarken yanıma geldiğini hissediyordum. Arkama geçtiğinde ellerini omuzlarıma koydu. Gözlerimi açtığımda görüş açımda boşalan sandalyesi vardı. “Tamam özür dilerim. Sana anlatmalıydım ve bu meseleyi beraber çözmeliydik.” Başımda hissettiğim dudaklarıyla titredim. O fırsattan istifade beni öpüyormuydu?
Geriye çekilerek ona döndüm. “Geç yerine otur sinir etme beni.” Ellerini yukarıya kaldırarak yerine doğru ilerledi. Bu adamın yanında gerginleşmeye başlıyordum. Normalde böyle bir insan değildim. Onun yanında olmak beni fazlasıyla değiştiriyordu. “Bir kez daha bir şey hatırlayıp benden sakladığını görürsem seni doğrarım.” Hızla başını salladı. “Söz söyleyeceğim.” Önümdeki sudan bir yudum alarak bardağı yerine koydum.
“Senin dosyandaki fotoğraf mezun olduğun zamana ait. Şuan 27 yaşındasın 24 yaşında mezun olduğunu varsayarsak sen o hastaneye hapis olalı 3 sene olmuş.”
Yüzü düşerken bunu bana belli etmemeye çalışsa da anlamıştım. “Hastane kurulalı ne kadar zaman oldu biliyormusun?” Anlamazca bana baktı. “3 sene. Yani onlar seni hastane kurulduğu zaman almışlar. Hastalığın daha öncesine mi yoksa daha sonrasına mı dayanıyor bilemeyiz. Ama sen o zaman gelmişsin.” Eliyle yavaş yavaş çıkmaya başlayan sakallarını kaşırken göz göze geldik. “Bunu kesin olarak öğrenmenin bir yolu yok mu?” Başımı salladım.
“Var. Ya dosyalarda yazmalı ya da annenin hastalığını ne zaman aldığını bulmalıyız. Bu geninden kaynaklı da olabilir.” Aklıma gelenle kaşlarım çatıldı. “Ya da farklı birşeyden.” “Ne gibi?” dedi. Dudaklarımı yaladım. “Çok travmatik bir olay yaşadıysan bazen bu ters teper ve sen o olayı unutursun. Daha sonra tekrar hatırlamış olabilirsin ve bu sende etki yaratmış olabilir.” “Yani sen benim bilmem gereken birşeyi unuttuğumu ve bu durumun beni tutan kişilerin işine mi geldiğini söylüyorsun?” Başımı salladım.
“Aynen öyle söylüyorum. Vardır bir yarası, vardır bir hikayesi diyorum.” “Bunu daha sonra düşünelim.” Masanın üzerindeki laptopu alarak açtım. Arşiv dosyalarını açarak Deva’nın adını yazdım. Çıkan ilk dosyaya girerek ona uzattım. “Arşivin e-kayıtlarında senin dosyan şifreli. Bu şifreyi ancak sen bulabilirsin diye düşündüm.” Ekrana bakarken konuştu. “Sen nasıl eriştin bunlara?” “Bir arkadaşım sayesinde oldu. Kameralara da eriştik bu arada bizim bulunduğumuz görüntüleri sildim. Normal olmayan bir şey görürsek hemen kayıtlara ulaşabilir ve onları şikayet edebiliriz.” Güldü.
“Baya baya benim için şebeke kurmuşsunuz.” Göz devirdim. “Senin için değil oradaki tüm hastalar için.” Başını inanmış gibi salladı. Bir süre ekrana bakarken bende onu izledim. Yüzünde düşünceli bir ifade vardı. “Sence annemin doğum tarihi olabilir mi?” Omuz silktim. “Bunu sen bileceksin.” Bir süre daha ekranla bakışırken bakışlarım masada gezindi. Yemek yemeye diye oturmuştuk ama olayların sıcağı sıcağına yetişmesinden yemekler soğumuştu. Klavye sesi kulağıma dolarken başımı ona çevirdim. Yerimden kalkarak yanına geçtim. Ekran değişip beyaz olurken onun dosyası gözler önüne serildi. İlk gözüme çarpan fotoğrafı olurken heyecanla konuştum. “Şifre neymiş?”
Yutkunma sesi kulaklarıma dolarken ona döndüm. “Annemin ölüm tarihi.” Gözlerimi kırptım. “Hadi gel bilgilere bakalım.” O yerinden kalkarken ben yerine oturarak bilgisayarı masaya koydum. Bilgileri kaydırırken gördüklerimi okumaya başladım.
“17/06/2021 Psikoloji Mezunu.”
Gördüklerimi içimden okurken şaşkınlıkla ona döndüm. “Sen okul birincisi olarak mı mezun oldun?!” Bir süre gözlerimin içine bakarken başını salladı. “Evet öyle oldum.” Sesi unutmuş gibi değilde hatırlamış gibiydi. Hatırlıyordu, gördükçe hatırlıyordu. Bakışlarım hasta bilgilerinde dolaşırken onu kayıt ettiren kişiyi gözlerim aradı. Ve buldu. Gördüğüm isimle içime dolan korkuya engel olamamıştım. Bakışlarım Deva’ya kaydı. Yüzümü görünce bir ekrana bir bana baktı. “Ne oldu?” “Seni hastaneye yatıran kişiyi öğrendim.” O da benim gibi gerilirken gözlerime baktı. “Kimmiş?” Tekrar ekrana bakarken doğru görüp görmediğimi anlamaya çalıştım. Ama doğruydu. Bu oydu.
“Devrim Kırık. Hastane yöneticisi.”
Bakışlarını ekrana çevirerek yazıları okumaya başladı. “Nasıl olur bu?” Omuz silktim. “Bilmiyorum ama koskoca yönetici seni kayıt ettirmiş.” Eliyle saçlarını karıştırdı. “Sanki koskoca hastanede benim için kurulmuş gibi.” Eliyle yüzünü kapatırken tekrar bir sinir krizi geçirmesini istemediğim için ayağa kalktım. Ellerimi ellerinin üzerine koyduğumda başını kaldırdı. Saçları dağılmıştı. Bu hali ona çok yakışıyordu. Bakışlarımı güneş sarısı saçlarından çekerek kara gözlerine baktım. “Halledeceğiz. Bu saatten sonra ne öğrenirsek öğrenelim zaten aynısını bir daha yaşatamayacaklar.” Yüzünde beliren kararsızlıkla elini sıktım.
“Yaşatamayacaklar. Ben buna izin vermeyeceğim.” Gözlerimin içine bakarken bana doğru yaklaştı. Parmaklarının saçlarımın üzerinde dolaştığını hissediyordum. Titrek bir nefes dudaklarımın arasından kaçarken şuan bunun olmaması gerektiğini biliyordum. “Deva” İsmi bir dua gibi dudaklarımdan döküldü. “Feride.” Nefesi yüzüme çarparken kalbim deli gibi bunu istese de aklımı dinlemeli ve bundan uzak durmalıydım. Gerçi şuan aklımda burada olmak istiyordu ama. Nefesimi verdim.
“Bir adres gördüm ona bakalım.” Ondan uzaklaşarak bilgisayarın başına geçtim. Dosyayı yukarıya doğru kaydırarak bilgilerini inceledim. Ona ait diye gösterilen bir adres vardı. Gerçekten ona mı aitti bilemezdik. En azından gidip görene kadar. Masanın üzerindeki telefonuma uzanıp alarak geri yerime oturdum. Arkamda hissettiğim bedenle bedenim gerilirken telefonumu açarak konuma adresi girdim. Omuzumun üzerinden kolunu uzatarak bilgisayar ekranını kaydırdı. Bedeni bana bir o kadar yakınken çenesini sol omuzuma koydu.
Kalp atışlarımın hızını durduramıyordum. Bunu duyuyormuydu bilmiyordum ama kendimi tutmak fazlasıyla zordu. Karşıma çıkan adrese bakarken buraya biraz uzak kaldığını fark ettim. Şuan gitmeye kalksak fazlasıyla geç olurdu. Telefonumu kapatarak masaya koydum. “Bu ev senin adresin olarak görünüyor.” Gözlerimi sıkıca kapatırken gülümsediğini hissediyordum. Bana bu kadar yakınken mantıklı cümle bile kuramıyordum. “Bu adresteki eve baktım. Bize baya uzak kalıyor. Belki yarın oraya gideriz, hem sen birşeyleri hatırlarsın hem de birilerine sorarız.”
Yüzünü boynuma doğru yaklaştırdığını hissediyordum. “Sabah yola çıkamayız. Akşam çıkarsakta kimseye soramayız.” Dudaklarımı yaladım. “Tamam o zaman yarın akşam eve gideriz. Belki sen birşeyler hatırlarsın.” Tekrar girmemek için tedbir amaçlı dosyanın ekran görüntüsünü almaya başladım.
Belki tekrar girdiğimde şifre değişirdi. Ya da tekrar giremezdik. Ben ekran görüntüsü alırken onun beni izlediğinin farkındaydım bu da haliyle beni geriyordu. Çenesini omuzuma dayamış bir şekilde beni izliyordu, gözlerini asla kırpmadan. Eğer başımı ona çevirirsem olacakları biliyordum. Ve şuan bunun olmasını istemiyordum. Hayır. Deli gibi istiyordum ama şuan değildi. Önce herşey bitmeliydi. Öncelik onun hayatıydı. Bilgisayardaki işim bitince arşiv dosyalarından çıkarak kameralara girdim.
Koskoca hastanenin tüm kameraları görünürken bazı koridorlarda doktorlar olduğunu gördüm. Neredeyse bomboş bir hastaneydi. İnsanlar fazla ortalarda dolaşmıyordu. Kamerayla vakit geçireceğimi düşünerek bir süre onu izlerken elimi geriye çektim. Belki de görmememiz gereken bir şey görürdük. Aradan birkaç saniye geçerken arkamdan uzanan el kamerayı kapattı. Ona dönmek istemiyordum. “Belki de biraz konuşmalıyız.” Nefesimi verdim. “Bence sen benden biraz uzaklaşmalısın.”
Tam karşıma bakarak söylediklerimle güldü. “Şuan sana en uzak olduğum halimleyim.” Ve yapmamam gereken o hatayı yaptım. Bakışlarımı ona çevirdiğimde yüzünün bu kadar yakınımda olması beni şaşırttı. Bu kadar yakından gözlerinin ta içine bakmak fazlasıyla tuhaf hissettiriyordu.
O da benim gözlerime bakarken bir süre sonra içli bir nefes alarak görüş açımdan çıktı. O bana iç mi çekmişti? Sanki hasret kalmış gibiydi.
&
Hastanenin otoparkında yürürken diğer günlere göre buraya gelirken daha hevesliydim. Bunun sebebini çok iyi biliyordum. Deva’yı fark ettikten sonra Yağmur’un onun karakteri olmadığını düşünmek beni onun yanında rahat yapmıyordu. Haftanın her günü Yağmurla beraberdim ve bir günde olsa Devayla olmak bana fazlasıyla iyi geliyordu. En azından bir günde olsa tek başıma delirmiyordum. Asansörün önüne gelince kapısını açarak içeriye girdim ve elimdeki kartı okutarak 4. kata bastım.
Asansör yukarıya doğru çıkarken sırtımı duvara yasladım. Dün gece öğrendiklerimizden sonra gece bizim için fazla uzun geçmişti. Uzun uzun konuşmuş ve düşünmüştük. Ama elimizde olan bilgiler teoriden fazlası değildi. Gecenin bir yarısı onu hastaneye getirmiş daha sonra da eve dönmüştüm. Dün gece anlaşmıştık. Bugün o eve gidiyorduk. Bir yandan onu oraya götürmenin mantıksız olduğunu bilsem de diğer yandan orada hatırlayacağı şeyleri düşünüyordum. Bu bize yardımcı olabilirdi.
Asansör durduğunda kapısını açarak dışarıya çıktım. Deva’nın yanına gelmek güzel hissettirse de hoca takımıyla karşılaşma düşüncesi buradan nefret etmemi sağlıyordu. Dinlenme odasına doğru ilerlerken hemen eşyalarımı bırakıp odaya geçmek istiyordum. Dinlenme odasının önüne gelince kapıyı açarak içeriye girdim. Hoca takımı koltuklara dizilmiş bir şekilde otururken kapıyı ardımdan kapadım. “Günaydın.” “Günaydın.” Dolabımın önüne gelince kapağını açarak omuzumdaki çantamı içine koydum. Üzerimdeki kabanı çıkarırken diğer yandan da konuştum.
“Deva’nın yanına gitmemişsiniz. Neden?” “Sen olmadığın zamanlar hemen bizi kovduğu için seni bekledik.” Semra hocanın açık cevabıyla şaşırsamda belli etmedim. “Anlıyorum.” Önlüğümü üzerime geçirerek saçlarımı düzelttim. Üzerimi de düzelttikten sonra onlara döndüm. “En son yapılan kan testlerinde bir değişiklik varmıydı?” Onat hoca başını iki yana salladı. “Maalesef durum hala aynı. Ama ruhsal anlamda bir değişiklik var.” Kaşlarım çatılırken omuzumu dolaba dayadım.
“Neymiş?” “Sen.”
Anlamazca onlara bakarken hepsi aynı ifadeyle bana bakıyordu. “Sen geldikten sonra ikiside fazlasıyla değişti. Belki de beyinlerindeki yapbozu bozdun, belki de tamamladın. Ama onlara bir değişiklik verdin. Ve bu -en azından bizim gözlemlerimize göre- onu iyi etkiliyor. Sen ona iyi geliyorsun.” Dudaklarımı yaladım. “Anlıyorum hocam. Peki siz benden tam olarak ne yapmamı istiyorsunuz?” Semra hoca öne atıldı. “Yanlış anlamanı istemem. Aklına gelen gibi bir durum değil Feride. Sadece daha önce dediğimiz gibi onları terapi konusunda ikna etmeye çalışsan çok iyi olur. Deva’dan tam olarak emin olamasakta Yağmur seni çok sevdi. Onu bu konuda ikna etmeye çalışsan. Bize ne kadar Deva’nın ikna olması gerekse de.”
Nefesimi verdim ve kollarımı birbirine sardım. “Ben bu konuyu ikisiyle de konuşurum. Ama bu durum üzerinden sakın benden yanlış bir şey istemeyin. Ben sadece bir stajerim onlarda sadece hastalar. Daha ilerisi olamaz.” Onların yanından havalı bir şekilde çıkışımı yaparken birkaç hafta önce Deva’yı öptüğümü bilmelerine gerek yoktu. Boş koridorda ilerlerken onlarında peşimden geldiğini adım seslerinden duyuyordum. Fısıltı sesleri kulaklarıma dolarken fevri davranmamaya çalışarak odanın olduğu koridora geçtim. Odanın önüne gelince kapıyı açarak içeriye girdim. Bakışlarım oda da gezinirken onu koltuklarda otururken görünce yanına doğru ilerledim. “Günaydın.”
O sessiz kalırken bunun sebebinin arkamdan gelen bedenler olduğunu anladım. Karşısındaki koltuğa oturarak bir bacağımı diğerinin üzerine attım. Giydiğim etek katlanırken bakışlarının üzerimde gezindiğini hissediyordum. Eteği düzelterek ona yönelik konuştum. “Nasılsın Deva?” “Normal” Sesi stabildi. “Seninle bir şey konuşmak istiyorum.” Gözlerine baktım. “Terapilerle alakalı.” Gözlerinden endişenin esamesi geçmezken bunun sebebinin bana olan güveninden olduğunu düşündüm. “Seni kendine getirebileceğimizi biliyorsun değil mi? Terapilerle kendine gelebilirsin. Bunlar hem sana hem de ruhuna iyi gelecek. Bu konuda bize birazda olsa yardımcı olamazmısın?”
Gözlerime bakarken, hocalar öylesine baktığını düşünse de ben bu soruya vermesi gereken cevabı aradığını biliyordum. Gözlerimi birkaç kez kapatıp açarken mesajı almış gibi arkasına yaslandı. “Hayır. Zihnimi ele geçirmenize izin vermeyeceğim.” Mehtap hocanın alaycıl gülüşü aramıza girerken onu umursamayarak konuştum. “Seni anlıyorum. Ama sende bizi anla. Biz seni artık özgürlüğüne kavuşturmak istiyoruz. Bunun olmasına çok az bir vakit kalmışken sen bu büyük adımı atmayacakmısın? Kendin için olan adımı.”
Elimden geldiğince duygusal konuşmaya çalışıyordum. En azından çabalıyormuş gibi görünmem lazımdı.
“Eğer kurutabilecek olsaydım bu zamana kadar kurtulurdum. Ayrıca buradan kurtulmam için terapilere ihtiyacım yok. Daha farklı yollarla da kurtulabilirim.” Yüzümde gergin bir gülümseme oluşurken konuştum. “Umarım o yollar sağlıkla ilgili yollardır diyorum. Ve konuşmaya devam ediyorum. Bu terapilere ihtiyacın var. Bugün burada ne kadar çabalarsan çabala en sonunda sende terapiye girmek zorunda kalacaksın. Senden isteğim bunu daha erkene çekmen.” Başını iki yana salladı. “Bana güven vermiyorsunuz. Daha çok beynimi yıkamaya çalışıyormuşsunuz gibi hissediyordum.”
Konuşmalara diğer hocalar girerken ben geriye çekilerek onları izledim. Hocaların öne sunduğu her teklifi istikrarla reddederken kesinlikle benim yanımda bulunduğu adam gibi değildi. Ard arda gelen tekliflerin arasında onu erkenden dışarıya çıkarma olduğunu bile duymuştum. Böyle marifetleri varken bunu neden ben gelmeden önce sergilememişlerdi aklım almasa da bu hallerini sevmiştim.
Yüzleri kızarana kadar çabalama halleri bana zevk vermişti. Konuşmalar arasında Devayla göz göze gelince göz kırptım. Yüzündeki onlardan bezmiş ifadeye gülecek gibi olsam da kendimi zor tuttum. Bu daha yolun en başıydı.
&
Kırmızının en koyu tonundaki domatesi alarak ikiye ayırdım. “Hayır anlamıyorum bir insan nasıl bu kadar aptal olabilir. Sanki ben dedim gel beni öp diye. Bir havalar bir haller. Bir gün gel diyor diğer gün git. Bu hangi kafa be!” Sena’nın söylemlerine karşı başımı salladım. “Genellikle öyle olur. Erkekler sürekli ne yapacaklarını bilemezler o yüzden karar değiştirirler. Ama biz kadınlar aynı şeyi yapmaya kalksak hemen karşı çıkıp kavga çıkarırlar. Hep aynı hikaye.” Doğradığım domateslerden birini aldı. “Aslında inadına bende aynısını yapacağımda işte kendime yediremiyorum.”
“Gidip konuşsana sen onunla. Bu işe bir isim koyun ya da uzaklaşın birbirinizden. Arada bir yerde kalmayın yani.” Ağzı dolu dolu konuştu. “Aynen canım konuşayım tabi. Ne diyeyim ben seni seviyorum eğer sende beni seviyorsan sevgili olalım mı? Çocukmuyuz biz be!” Gözlerimi devirirken elimdeki bıçağı çevirerek ona döndüm. “Çıkma teklifi ne zaman çocukluk oldu ya? Olgun olmak neymiş ki? Yani onlar nasıl sevgili oluyormuş açıkla.” Gözlerindeki mahsun ifadeyle konuştu.
“Bir kez ilişkinin adı yoktur onlarda. Adam kadına kolay kolay seni seviyorum demez. Aralarındaki çekimin ikisi de farkındadır, buna karşı koymazlar ama bu işe bir isimde koymazlar. Adam kadının istediği zaman elini de tutar, kadın adamı istediği zaman öper. Gerçekten ilişkinin dinamiğini atan adımda ikisinden birinin seni seviyorum demesi olur. Sonrası zaten çıkma teklifine gerek kalmadan sevgililik.” Aklıma bu duruma benzer kişiler gelsede başımı iki yana salladım. Şuan Sena’yı konuşuyorduk.
“Bunun adı “ben istediğim zaman seni aldatırım çünkü sen benim sevgilin değilsin” canım. Çıkma teklifi kalkmadı daha. Ayrıca o ne öyle züppe hareketler. Eğer varsa bir şey konuşulur eğer yoksa konuşulmaz. Bu kadar basit. Ayrıca adı konulmadan da bir yola girilmez. Kimin ne zaman bırakacağı belli olmaz. Kemeri sıkı tutmak lazım.” Tekrar önüme dönerek kalan domatesimi doğramaya devam ettim. “Aman sen ne anlarsın popüleriteden.” Güldüm. “Bana bunu diyen kız 4 büyük babaları dinliyor.”
Söylediklerim karşısında sessiz kalırken domatesleri doğramayı bitirerek bıçağı kesme tahtasının üzerine koydum. Salata tabağını alarak oturma odasına doğru ilerledim. Sena çoktan mutfağı terk etmişti. Oturma odasına gittiğimde onu etrafı incelerken gördüm. Elimdeki tabağı sehpaya koyarak yere oturdum. “Kim temizledi buraları? Temizlikçi mi çağırdın?” Başımı iki yana salladım. “Yağmur temizledi.” Şaşkınlıkla bana bakarken gözleri kocaman açıldı. “Kızım sen hastaneden deli mi kaçırdın!”
Ani yükselişiyle yerimde sıçrarken başımı öyle der gibi salladım. Ellerini sinirle saçlarından geçirdi. “Deli edecek bu kız beni ya. Kızım sen aklını mı kaybettin?” Başımı olumlu anlamda salladım. Onu sinirlendirmek fazlasıyla hoşuma gidiyordu. “Bir kaç mesele oldu hepsini anlatacağım.” “Anlat. Hemen.” Sert sesine karşın önümdeki sehpadan bardağımı alarak bir yudum su içtim. “Sana söylemiştim sanırım. Hastanede birşeylerden şüpheleniyorum diye. Şüphelerimde haklı çıktım.” Kaşları çatıldı. “Ne şüphesi?” Başımı kaşıdım. “Hastalarla ilgili bazı teorilerim vardı. Buna Yağmur’da dahil. Sonra bunun izini sürdüm. Ve varmamam gereken yerlere vardım. Orada çok kötü şeyler oluyor.”
“Ne gibi? Tamamını anlatsana şunun kızım.” “Anlatamam işte. Mesele uzun ve karmaşık. Ayrıca bilmemende gerekiyor. Eğer yanılıyorsam bu işin içinden tek başıma sıyrılabilirim ama eğer yanılmıyorsam o zaman sıyrılamam.” Elini dizine vurdu. “Nasıl ya? Anlat şunun tamamını deli etme beni.” Gözlerimi devirdim. “Bak Sena bu olay çok farklı. İçinde bazı hastaların dosyaları da var. Gizlilik esası-” “Gizlilik esası bunu bende biliyorum. Sana oraya ilk gitmeye başladığın zamanlar ne söylemiştim hatırlıyormusun? Başına bir bela açılırsa her ne olursa olsun hasta bilgilerini önemsememeni. Şuan başına bir bela açılmış ya da açılmak üzere. Ya da sen açmak için kaşınıyorsun artık hangisi bilmiyorum ama bana anlatacaksın.”
Anlamıyordu. Bunu ona yapamazdım. Eğer anlatırsam onu da tehlikeye atardım. “Sadece şunu bil. Birşeyleri seni korumak için anlatmıyorum. Düşündüğün kadar aşırı tehlikeli değil. Dediğim gibi ortada bir durum var eğer olumlu ise ben yanlış anlamışım deyip yoluma devam edeceğim diğer ihtimalini beraber göreceğiz. Bakma bana öyle dik dik.” Suyumdan bir yudum daha aldım. “Peki o hasta nasıl buraya geldi?” Omuz silktim. “Ben getirttim.” Gözlerini sıkıca kaparken sinirden birazdan beni döveceğini düşündüm. “Neden? Anlatsana kızım!” Nefesimi verdim.
“Tamam. Ben arşivde bazı dosyalara eriştim. Onun dosyasında eksik bilgiler vardı. E-arşivdeki dosyasında da kilit vardı. Bunu hastanede halledemeyeceğimiz için onu eve çağırmak zorunda kaldım. Malum dağınıklık hastası olduğu içinde görünce etrafı toparladı.” Sözlerim bittikten sonra nefes aldım.
Gözlerimin içine baktı. Doğru söyleyip söylemediğimi test ederken konuştu. “Tamam buna okeyim. Peki onu nasıl hastaneden çıkardın? Bunu kimse fark etmedi mi? Buna da vardır bir bahanen.” Gözlerimi kıstım. “Bahane demeyelim de sebep diyelim. Hastanenin farklı bir çıkışı var oradan çıktık.” “Sen hastanenin farklı bir çıkışı olduğunu nereden biliyorsun ki?” Bir süre gözlerime baktı. “Tabiki o gösterdi değil mi? Yağmur şeytan tüyü var bu çocukta.” Ellerimi yukarıya kaldırdım. “Daha fazlasını sorma. Eğer sorarsan bende sormamam gerekenleri sana sorarım.”
Suspus olurken rahatça arkama yaslandım. Onun konuşmak istemediği konuları tabikide açmayacaktım ama bu tehdidim onda her zaman işe yarıyordu.
&
Soğuk rüzgarın uğultusu dışarıda duyulurken bakışlarım kapıya kaydı. Direksiyonun üzerinde ritim tutan parmaklarım kapının açılmasıyla durdu. O etrafı inceleyerek gelirken camları kapadım. Aracın yanına yaklaşınca yolcu koltuğuna geçerek yerleşti. “Beni arabanla da aldığına göre bir sonraki durağı tahmin edebiliyorum.” Alaycıl bir şekilde kurduğu cümlenin nasıl bir anlama kaydığını bilsem de istifimi bozmadan aracı çalıştırdım ve hastanenin yanından uzaklaştım. “Ne yaptın benden sonra” “Ya sen beni mi merak ettin?”
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutarken sinirle konuştum. “Deva ne yaptığını neden sorduğumu biliyorsun.” Sesli bir şekilde nefesini verirken bunun dikkat çekmek için olduğunu biliyordum. “İyi anlatıyorum. Senden sonra kimseyi odama almadım. Yemeği içeriye bile getirmediler bende kapının önünden almadım. Sonra da herkes gitti zaten.” Işıklar kırmızı yandığında aracı durdurarak arkaya uzandım ve kağıt poşeti elime aldım. Elimdeki poşeti ona uzattım. “Bu nedir?” Poşeti alırken sorduğu soruya cevap vermedim. O poşeti açarken yanan ışıklarla aracı tekrar çalıştırdım. “Neyseki beni düşünüp açlıktan ölmemi engelledin.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı salladım. Bakışlarını yüzümde hissettim. “Gerginmisin sen?” Ağzı dolu dolu sorduğu soruyla ona döndüm. “Hayır, yol uzun enerjimin tamamını bitirmek istemiyorum o kadar.” Sonra sustu. Sessizlik içinde yolculuk geçerken o sandviçini bitirdiğinde konuşmaya başladı. “Gergin olmanı anlayabilirim ama en azından sakin kalmaya çalış.” Bakışlarımı araca bindiğinden beri ilk kez ona çevirdim. “Sakinim zaten. Sadece biraz.” Diyeceğim kelimeyi bulamazken o tamamladı.
“Gerginsin. Anlıyorum bende gerginim. İkimizde büyük bir sorumluluğun altına giriyoruz. Eminim ki sende benim gibi mantık çerçevesinde düşünmemeye çalışıyorsun. Yoksa bu işten hemen vazgeçeriz. Yine de gerginliği atmaya çalışalım.” Başımı salladım. O ekrandan şarkılara girerken Sena’nın ve benim oluşturduğumuz playistler ortaya çıktı. Şarkılara bakarken bende bir yandan konuma bakıyor diğer yandan da etrafı inceliyordum.
Aracın içini bir şarkı sesi doldururken tanıdık girişle gülümsememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Hercai çalıyordu. Bakışlarının bende olduğunu hissetsem de ona dönmedim. Arabanın hızını yavaşlatırken ışıklarda durdum. Bakışlarım istemsiz ona kayarken göz göze geldik.
“Bilemezsin kaç gece, gelir diye bekledim.
Gelmeyince derdime yenileri ekledim.
Gel yarim ol, sevdalım ol.
Sultanım ol, fermanım ol.
Dertlerimin dermanı ol Hercai.”
Kara gözlerini, gözlerimin tam içine bakarken sanki tüm hislerimi görebiliyormuş gibi hissediyordum. Kalbimin sesini duyuyormuş gibi hissediyordum. Kalp atışlarımın sesi kulaklarıma dolarken bakışlarımı hızla ondan kaçırdım. Uzun zaman sonra kalbimin bu kadar hızlı atmasına o sebep oluyordu. Şuan olmamalıydı, kendimi ona kaptırmamalıydım. Önce önümdeki engelleri kaldırmam gerekiyordu. Herşey sırayla olacaktı. Işıklar yanarken aracı çalıştırarak sürmeye devam ettim. Şarkı değişirken eskiden çok dinlediğim şarkılardan birisi araca doldu. Ama bu sefer Deva’dan ses çıkmadı. Birkaç dakikanın sonunda istemsizce bende şarkının sözlerini mırıldanıyordum.
“Kare gözlerinden bir damla yaş düşünce.
Güzel yüzün yanakların ıslanır.”
Bakışlarım kısa bir an ona kayarken dalmış bir şekilde yolu izlediğini fark ettim. Tekrar önüme dönerek aracı sürmeye devam ettim. Geçen birkaç dakikanın sonunda müzik onun tarafından kapanırken kısa bir an ona baktım. Yüzü bembeyazdı. “Ne oldu?” Sorumla bakışları beni bulurken gözlerindeki savunmasız hali gördüm. Aracı müsait bir yerde sağa çekerek ona döndüm. “Deva ne oldu?” Hala yüzünün bembeyaz olduğunu farkedince arka koltuğa uzanarak çantamı aldım. İçinden şişeyi çıkardım ve açarak ona uzattım. “İç biraz kendine gel.” Elini kaldırarak şişeyi aldı. Birkaç yudum su içerken hareketleri fazlasıya ağırdı. “Hatırlıyorum.” Kaşlarım çatılırken suyu kapayarak çantama attım. “Neyi?”
“Ailemi.” Bir süre gözlerine bakakalırken gözlerimi kapatıp açtım. “Nasıl hatırlıyorsun aileni? İyi mi kötü mü?” Çantamı arka koltuğa attım. Aslında ne olduğunu bakışlarından anlamam lazımdı. “Görüntüler çok silik. Arabayla bir yolculuk yaptığımızı hatırlıyorum. Annemle babamın tartıştığını. Sonra bir ev görüyorum.”
Yutkundu. Bu durumun ona ne kadar acı verdiğini tahmin edemiyordum. “Belki de gideceğimiz evdir. İkisininde yüzü silik ama bağırma sesleri kulaklarımda çınlıyor. Sürekli tartışıyorlar, sürekli tartışıyorlar.” Dudaklarımı yaladım. “Bu hep böyleymiş gibi mi hissediyorsun?” Başını salladı.
“Aklıma gelen anılarda annemin “Eğer çocuğum olmasa seni hemen boşarım” dediğini hatırlıyorum. Mükemmel bir evlilikleri yoktu. Hiçte olmadı.” Arabanın camlarını açtım. İçeriye biraz hava girmesi kendimize gelmemizi sağlayabilirdi. “Bir karar ver. Burası sırattan önceki son durak gibi. Sen oraya gidip daha fazlasını görmeye hazırmısın? Daha fazla anı, daha fazla acı, her hatırladığında ayı şeyleri tekrar tekrar göreceğin şeylere hazırmısın?” Sözlerim bittiğinde söylediklerimin yaşanma ihtimali bile yüreğime yük olmuştu. “Hazırım.”
O son sözünü söylediğinde aracı çalıştırdım. Yol boyu konuşmadık. Yolun geriye kalan dakikaları sessizlik içinde geçerken kafasındaki büyük kavgayı görebiliyordum. Belki de Yağmur onun hiç acı görmemiş tarafıydı. Ailesinin mükemmel olduğundan bahsederdi Yağmur. Başımı iki yana salladım. Her şey şaka gibiydi. Kısa bir zaman sonra konumun önüne gelince aracı durdurdum. Bakışlarım etrafta gezinirken birkaç tane evin yan yana olduğunu gördüm. “Bir şey daha gördüm.” Bakışlarım ona döndü.
“Bir çocuk vardı. Bir erkek çocuğu. Araçta değil ama biz evdeyken onunla ödev yaptığımı hatırlıyorum. Annemle babam o zaman tartışmışlardı.” Bunu söyleyip söylememek arasında kalırken konuşmam gerektiğini düşündüm. “Evet, daha önce sana yani Yağmur’a terapi yaptığımızda o çocuktan bahsetmişti. Bir komşu çocuğuymuş.” Telefonumu aldım. “İnelim.” O araçtan inerken bende anahtarımı alarak araçtan indim. Kapıları kilitlerken telefondan kapı numarasına bakıyordum. Anahtarımı cebime attım. “Ev burası.” Sesiyle bakışlarım ona dönerken gösterdiği bahçeli eve baktım.
Bakışlarım kapı numarasına kayarken telefondakiyle aynı olduğunu görünce yanına gittim. Demir kapıyı açarken adımını içeriye attı. Bende arkasından içeriye girdim. Bahçenin küçük taşlı yolundan geçerek kapının önüne geldik. “Belki de evi birileri almıştır.” “Benim için onca şeyi yapan kişinin bu evi riske atacağını sanmıyorum.” Duvardaki zile bastı. Kısa süreli bir bekleyişin ardından kapı açılmazken bana baktı. “Yine tel tokayla açabilecekmisin?” Kapı çelik kapılardandı. Başını salladı. At kuyruğu olan saçımın altından bir tane tel toka çıkararak ona verdim. O kapıyla uğraşırken bende etrafa bakındım. Bahçe çok büyük olmasa da çitler fazlasıyla büyüktü.
Sanki birisini buraya hapis etmek için kurulmuş gibi. Bizi burada kimsenin göremeyeceğine kanaat getirerek önüme döndüm. Deva kapıyı açarken yerinden doğruldu. Kapı duvara çarparken bakışlarım içeriye kaysa da karanlıkta bir şey göremedim. Elimdeki telefonun ışığını yakarak içeriye tuttum. İnce uzun bir koridor bizi karşılarken Devayla göz göze geldik. Başımı salladım. İlk adımını içeriye atarken bende peşinden bir adım attım. Her adımını sakin bir şekilde atıyordu. Sanki her adımında hissettiği anıları unutmamak ister gibi. İnce koridorun sonuna ulaştığımızda bakışlarım etrafta gezindi. Oturma odasının kapısı yoktu. İki tane oda vardı onlar kapalıydı. Olduğumuz yerde dururken Deva konuştu.
“Hiç değişmemiş, hala aynı.” Tüylerim diken diken olurken derin bir nefes aldım. Yönünü değiştirirken ileriye doğru ilerledi. “Nereye?” Sorum havada asılı kalırken oturma odasını ve diğer odaları çoktan geçmiştik. Aklıma gelen ihtimalle hızla onun önüne geçtim. Ellerimi göğsüne koyarak onu durdururken bakışları hala ilerideydi. “Deva hayır. İçeriye bakalım ama orası olmaz.” “Sadece görmek istiyorum.” “Asla Deva. Buna izin veremem.” Yüzünde öfke belirirken yine de önünden çekilmedim. “Feride çekil önümden geçeceğim.” “İzin vermiyorum.” “Bende izin almıyorum.”
Ne olduğunu bile anlamadan hızla yanımdan uzaklaşırken peşinden koştum. Birkaç adımın sonunda durduğunda bende durdum. Bakışlarım istemesem de onun baktığı yere kayıyordu. Kapısı açık olan banyoda dikkatimi çeken ilk şey neredeyse tamamı kanlarla dolu beyaz halıydı. İçim titrerken annesinin burada intihar ettiğini bilmek tüylerimi ürpertti. Yutkunarak öne geçtim ve Deva’yı kollarından tuttum. “Hadi arka taraflara bakalım.” Ben onu sürüklesem de o yerinden milim bile kıpırdamadı.
Gözlerimin içi yanarken onu çekmeye çalıştım. “Hatırlıyorum Feride. Annemi nasıl bulduğumuzu hatırlıyorum.” Sesi bir fısıltı gibi çıkarken son gücümle onu kenara çektim ve sırtını duvara yasladım. O sırtını yere kaydırırken bakışlarını hala oradan çekememişti. Kapıyı kapatıp bu görüntüyü gözlerinin önünden kaldırabilirdim ama bunu yapmak demek o anılarla yüzleşmek demekti. Ve ben buna kesinlikle hazır değildim. Bende yanına oturarak onu kendime çektim.
Başını göğsüme yaslayarak orayı bakış açısından çıkardım. “Bakma, bakma kötü olacaksın.” Gözlerimi sımsıkı kapatırken buraya gelmememiz gerektiğini bir kez daha anlamıştım. “O görüntüler her saniye aklımda oynuyor.” Sesi titrerken kendisini ağlamamak için kastığını biliyordum. “Ve ben onları senelerdir hatırlamıyorum.” Bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerinin kızardığını gördüm. Kara gözlerinden bir damla yaş düşerken, sanki kalbime bir ateş düştü. “Ben annemi kaybetmedim.” Anlamazca ona baktım.
“Ben o gün kendimi kaybettim. Tüm ailemle beraber.”
Bu yola acı çekeceğimizi bilerek çıkmıştık. Dökeceğimiz göz yaşlarını en başından göze almıştık. Ama birşeylerin bize ağır geleceğini en başından beri biliyorduk. Ben bilmesem de o biliyordu.
Ailesinin onun demir attığı limanı olduğunu biliyordu...
Helooo ben geldimmmm
Yine olaylı olaylı bir bölümle geldim sizlereee
Sizce Feride neden Deva'dan kaçıyor?
Ve buradan sonraki tüm teorilerini istiyorum her teori yeni kapı demek
Her bölümün sonunda olduğu gibi bu bölümün sonunda da size sevdiğim bir şarkıcı isimi vereceğim
Amaç ortak zevkleri bulmak
Merve Özbey
Böyle ne çok yaşlı ne çok genç tam tadında bir şarkıcı seviyorum bu kadini
O zaman haftaya görüşmek üzere diyorum
Mutlu olalım Yıldız Tozlarımm...⭐️🖤🖤
