7. bölüm · İNSANLIKTAN SONRA (KİTAP OLUYOR)
7.BÖLÜM: SAF DIŞI KALAN PİYON
“Şah ve vezir. Ve en başından beri kaderi oyundan çıkmak olan piyon.
Bu tahtada fedakârlık her zaman en alttan başlardı.”
(...)
“İtaat eden çoğunluk değil, karşı çıkan azınlık tarihi değiştirir.”
~Nietzsche~
(...)
Alışılmış düzeni bozmaya çalışmak, bir yönetimde ilk çatlamalara sebep olmak çoğu zaman büyük bedeller gerektirirdi. Er ya da geç öderdiniz o bedelleri. Olabildiğince en kötü ve en ağır şekilde…
Belki de başarmışsınızdır. Amacınıza ulaşmışsınızdır. Hiç kötü sonuçları olmayacaktır size göre. Ama hayat ya bu, tam umutlandığınız anda takardı çelmeyi. Oldu dediğiniz anda, tüm oldurduğunuz planları tepe taklak ederdi. İki yol sunardı hayat insana. Ya başaracaktı kişi, ya da mağlup olacaktı. Peki ya ben? Ben, bu hayata karşı bir kere olsun kazanabilecek miydim?
İçinde bulunduğum ve aynı zamanda da oyunun şahı haline geldiğim bu kanlı satrançta, zekice hamleler yapıp karşı takımın şahsını devirmeliydim. Hemen olmazdı belki bu galibiyet ama bu kanlı oyunda tek bir kazanan olabilirdi. O da ben.
İki gündür hayatım boyunca görmediğim şeylerle karşılaşmıştım. Ve ∆-4 çetesinin sahip olduğu alanlar sadece sığınak ve bir evden ibaret değildi. Geçtiğimiz iki gün boyunca çeteye ait onlarca yere gitmiştik ve hepsi de birbirinden şaşırtıcı alanlardı. ∆-4 sandığımdan da zengindi. Ve görünenden daha fazlası olduğuna da emindim. Her çete üyesi ayrı ayrı zengindi ve bu mallara nasıl sahip olduklarını bilmiyordum. İlk gittiğimiz yer bir eğitim salonuydu. İçinde en az on beş yaşından başlayan ve yirmili yaşların ortalarına kadar devam eden yaş grubundan oluşan kız ve erkekler vardı. Burası en çok şaşırdığım yer olabilirdi çünkü sadece biz yoktuk. Bizim izimizden gelen çocuklar da vardı. Orada ise sadece bir tane çocuk gözüme çarpmıştı.
Meydanda asılan Ava isimli kadının oğluydu. Hırsla boks torbasına vuruyordu. Yaşıtlarına göre daha güçlüydü. Annesinin ölümü tazeydi ama o hayatına devam edip kendi gücüne güç katıyordu. Terden saçları yüzüne yapışmıştı ama bu ona sadece daha fazla hırs veriyordu. Durmadan boks torbasına vuruyordu. Ve sadece aylar içinde bu kadar güçlenmişti.
Başlarında Marcus vardı. Kızlar ve erkekler olarak iki gruba ayrılmışlardı. Adının Lyra olduğunu öğrendiğim kız, aralarındaki en iyi dövüşen kişiydi. Öyle ki çoğu erkek yanında sönük kalıyordu. Kendinden küçüklere de eğitmenlik yapıyordu aynı zamanda. On dokuz yaşında olduğunu söyleyen Lyra buraya geleli neredeyse 2 sene olmuştu. Yani öyle demişlerdi. Lyra genç ve güzeldi. Kahverengi saçlarının arasına karışmış sarı tonlar, salonun ışığında belli belirsiz parlıyordu. Saçları sıkıca toplanmıştı ama birkaç tutam yüzünden kurtulup alnına düşmüştü. Yüzünde ciddiyet vardı; bu, güzelliğini gölgelemiyor, aksine daha da keskinleştiriyordu.
Bakışları dikkatli ve uyanıktı. Etrafını sürekli tartar gibiydi. Vücudu esnek ve güçlüydü. Kararlı duruşu ona asillik katıyordu. Eryk eğitim salonundan birkaç kişiyi yanına aldı. Bunların arasında Lyra da vardı. Her alandan birkaç kişiyi alıyordu ve Carmen, Corvin, Newt gibi kişilerin yanına gönderiyordu. Bir aksilik çıkarsa yardımları dokunurdu.
İkinci durağımız poligon olmuştu. Oradan da yetenekli kişileri alıp poligonun içindeki cephaneliğe gitmiştik. Değişik silahlar ve patlayıcı maddeler vardı. Eryk bir nevi bana buraları tanıtıyordu. Clara ise Ivy ile beraberdi. İkisi yapılacak olan spikerlik konusunda görev almıştı. Aramızda mesleği olmayan tek kişi Clara’ydı. Kendini kötü hissetmemesi adına yapabileceği şeyler konusunda görev almıştı. Ivy onunla birlikte mükemmel bir iş çıkaracağını söylemişti. Buna şüphem yoktu.
Daha sonra ise, şimdiye kadar gördüğüm cephanelerden daha büyük cephanelerin bulunduğu bir yere ve siber uzmanlık çalışmalarının bulunduğu binaya gitmiştik. Vera’nın becerileri sayesinde bu alanın yaklaşık 500 metresine dronlar giremiyordu. Bir nevi kalkan oluşturmuşlardı. Daha anlayamadığım birçok şey vardı. Bilimsel terimler kullanıyorlardı ve ben sadece alık alık bakıyordum.
Vera önündeki bilgisayarlardan bir şeyler yapıyordu. Aynı anda birden fazla bilgisayarla ilgileniyordu. Saatlerdir uğraşıyordu. Yanında ise eğittiği hackerlar vardı. Hepsi işine adapte olmuştu.
“On dakika sonra dron sistemi hacklenmiş olacak.” dedi Vera. “Ben dronları hacklerken, diğerleri radyo ve televizyon sistemini hackleyecek. Oradan da televizyonları."
Şimdiye kadar her şey mükemmel gidiyordu. Newt az önce çıkmıştı. Sistem binasının önündeki apartmanın üzerine çıkmayacaktı. Bu plandan vazgeçilmişti. Aslında vazgeçmek değil de bir değişiklik olmuştu. Apartmanın çatı katındaki pencereye yerleşecekti. Yanına aldığı iki kişi ise ellerinde silahlarla olasılı bir tersliğe karşı dikkatle orada bekliyorlardı. Hedefi oradan vuracaktı Newt.
Burada hedef Kael oluyordu. Yaklaşık birkaç dakika sonra çoktan ölmüş olacaktı. Ve hemen ardından ülkede büyük bir kaos meydana gelecekti. Carmen ve Corvin ise çoktan yerini almıştı. Clara ve Ivy ellerinde mikrofonla yan odada spikerlik yapmaya hazırlardı. Çok heyecanlıydım. Hepimiz Vera’nın işini bitirmesini bekliyorduk. O işini tamamen hallettiğinde Eryk telsizden gereken emri verecek ve planımızı harekete geçirecektik. Ben bu planda izleyiciydim. Aslında bu çetenin bir nevi ikinci lideri ilan edilmiştim.
Çünkü her gördüğüm kişi bana fazlasıyla saygı duyuyordu ve resmiyeti elden bırakmıyorlardı. Sistem benim Neyra olduğumu bilse infazıma karar verecekken, bu çetenin içinde değerli bir maden gibiydim.
Eryk elinde telsizle yanımda bekliyordu. Gözleri bilgisayar ekranlarında dolaşıyordu.
“Umarım başarısız olmayız.” dedim.
“Öyle bir şansımız yok.” dedi Eryk. Haklıydı. Başarmaktan başka ihtimal, söz konusu dahi değildi. Yapacaktık. Herkese ve her şeye rağmen planımız kusursuz işleyecekti. Emindik.
“İşte bitti!” dedi Vera bir anda. Gülümsedi. “Dronlar tamamen bizim kontrolümüzde. Sistem bunu az sonra farkeder ama ben kırması saatler süren bir kalkan oluşturdum.” dedi.
Vera bu işte oldukça başarılıydı. Gerçekten de bu çetenin siber kraliçesi lakabını alması kaçınılamazdı.
Eryk’in yüzünde memnun bir ifade vardı. Vera’yı elinden geldiğince desteklemiş ve cesaretlendirmişti. Sevgilisinin bu işi halledeceğini biliyordu.
Kısa bir süre sonra Vera’nın yanındakiler de görevin bittiğini söylediler. Saatler süren çalışma sonunda bitmişti. Artık ülkenin eli ayağı olan her teknolojik alet bir süreliğine bizim kontrolümüzdeydi. Ama tamamen bizim yönetmemiz imkânsızdı. Vera sadece bir süreliğine müdahale edebilirdi. Daha sonra sistem tekrardan geri hâline çevirebilirdi.
Eryk anında telsizden komut verdi. Sesi liderliğini gerçekten yansıtıyordu.
“Carmen ile Corvin. Arızayı gerçekleştirin.” dedi.
“Tamamdır patron.” diye karşılık geldi telsizden. Beklemeye başladık. Arıza gerçekleştiğinde planımızın ikinci aşaması da tamamlanmış olacaktı. Hemen ardından garip bir ses duyuldu. Bu bir arızadan çıkamayacak kadar büyük bir sesti. Bir terslik vardı.
“Ne yaptınız lan?” diye çıkıştı Eryk.
“Sıkıntı yok patron. Gereken arıza çıkarıldı.” Sesi kendinden emindi Corvin’in.
“O ses ne o zaman oğlum? Ne patlıyor lan orada?!”
“Yangın patron.” dedi. Yangın mı?
“Ne yangını Corvin!” diye bağırdı. “Ne işler çeviriyorsunuz siz? Telsizi Carmen’e ver lan.”
Hemen sonra Carmen’in sesi duyuldu.
“Efendim patron?”
“Carmen, neler oluyor orada?”
Eryk sinirliydi. Biz sadece bir arıza çıkarmalarını istemiştik. Ama onlar yangından bahsediyordu. Planda bu yoktu.
“Patron, Corvin enerji istasyonunu yaktı.” demesiyle ortamdaki herkes birbirine baktı. İstasyonu yaktı derken? Eryk bir küfür savurdu ve telsizi tutuşu sertleşti. Sinirden deliye dönmüştü.
“Ulan Corvin, ben sana istasyonu yak mı dedim? Arıza çıkar dedim!”
Corvin’in sesi hâlâ kendinden emindi. Ama bu sefer sesi tedirgindi. “Patron sen onarılması zor bir arıza çıkarın demedin mi? Tamam işte, bu arızayı onarmaları imkânsız.”
Eryk sinirden gülüyordu. Vera ise Eryk’i sakinleştirme derdindeydi.
“Lan senin yaptığın arıza çıkarmak değil! Bunun adı imha etmek.”
“Ben sana sordum değil mi?” dedi Carmen. “Sen de patron böyle yapmamızı alkışlayacaktır demedin mi?” İki dakikada sinirler gerilmişti. Bu yangın hepimize sürpriz olmuştu. Böyle bir şeyi beklemiyorduk.
Eryk alkışladı. “Bravo Corvin. Aferin evladım! Sen hiç gelme buraya istersen. Atla o yangının içine."
“Ama patron-" der demez sözü sert şekilde kesildi.
“Kes lan! Uzaklaşın hemen oradan."
“Emredersin patron." dedi Corvin ile Carmen. Ve telsizden gelen sesler kesildi. Eryk ise hâlâ sinirliydi. Vera Eryk'i kolundan tutmuş konuşuyordu.
“Tamam, sakin ol biraz. Sorun çıkmayacağına inanıyorum." dedi. Eryk eliyle yüzünü sıvazladı. Daha sonra kolundaki eli tuttu.
“Sakin olmayan çalışıyorum da, illa bir sorun çıkıyor yavrum. Ben ne yapayım?"
“Bardağa dolu tarafından bak sen de. Beklediğimizden daha fazla sayıda asker ve görevli oraya gidecektir. İşimiz kolaylaştı."
Eryk sadece kafa salladı. Elindeki telsizi aldı ve Newt'e bağlandı.
"Newt, sende durumlar nasıl?”
Saniyeler içinde karşılık geldi telsizden. “O iti bekliyorum patron. Çıkar çıkmaz alnının tam ortasından vuracağım.” Özgüvenliydi. Ve kendine güveniyordu.
"Tamam.” dedi Eryk. "Sakın hedefi ıskalama. Veya başka birini vurma. İkinci kez planda çatlak istemiyorum.”
"İkinci kez planda çatlak derken?” dedi Newt.
"Uzun hikaye." diye kestirip attı Eryk. Ve bana doğru konuştu.
“Ivy ve Clara'ya baksana bir. Onlarda durumlar nasılmış."
Onayladım ve yan odanın kapısının önüne gittim. Kapıyı yavaşça araladım ve odada elinde mikrofonlarla duran iki kişiyi gördüm. Yanlarında medya ses yayın cihazı vardı. Televizyonlara görüntü geldiğinde, aynı anda onların da sesi duyulacaktı.
“Sen stres yapma. Sadece kağıtta yazanları oku tamam mı?" dedi Ivy neşeli ses tonuyla.
“Tamam sakinim. Yapacağım ve bitecek."
Ivy, Clara'nın bu sözüyle neşeyle şakıdı. “İşte böyle! Sadece okuyacaksın ve bitecek."
Hemen araya girdim. "Hazırsanız başlayalım mı?” dedim soru sorar tonda.
İkisi de bana döndüler. Ivy anında onayladı. Clara da gecikmeli olarak onay verince odadan çıkıp geldiğim yere geri gittim. Hafif bir baş hareketi ile Eryk’e her şeyi tam olduğunu anlattım. Telsizden bir ses geldi ardından.
“Patron, televizyonu açın. İstasyona yüzlerce asker yığmışlar." dedi Corvin.
Vera televizyonu açtı. Elinde mikrofonla bir spiker vardı. Arkada da yangınlardan göz gözü görmeyen bir ortam ve ardı arkası kesilmeyen patlamalar vardı. Corvin düşündüğümüzden de büyük çaplı bir arıza çıkarmıştı. Tabi buna arıza denirse.
"Evet sayın seyirciler, eski istasyonda sebebi bilinmeyen bir yangın çıktı.” dedi spiker ama cümlesini telsizden gelen Corvin'in sesi tamamladı.
"Sebep benim işte. Ama bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceksiniz ezikler."
Eryk sabırla soludu. Kamera istasyonu kadraja aldı. Havanın rengini bile değiştirecek büyüklükte bir yangındı bu. Küller havada uçuşuyordu. Onlarca asker ve itfaiye vardı. Yangına havadan da müdahale ediliyordu. Bu istasyon ülkedeki en eski ve en büyük enerji istasyonuydu. Sönmesi uzun sürecek bir yangındı.
"Tamam.” dedi Eryk. "Kanallara görüntüleri ver.”
Bu konuda tedirgindim. Çünkü ekranlara verilecek görüntüleri ben de bilmiyordum ve ilk kez burada izleyecektim. Vera ve yanındaki kişiler son hamlelerini yaptılar ve televizyondan cızırtılar gelmeye başladı. Ülkenin verdiği haber gitmişti. Şu an ülkedeki bütün televizyonlarda karıncalanan bir görüntü vardı. Dronlar ise sessizdi. Görüntüler geldiğinde sesler de dronlardan halka ulaşacaktı. Daha sonra Vera bir tuşa elini götürdü. Düğmeye basmadan önce kısa bir nefeslendi ve gözlerini kapatıp düğmeye bastı.
O anda televizyonda bir ses duyuldu ama ekran cızırtılı değildi ve simsiyahtı. İlk önce sesleri dinledim.
"Öldür!” dedi bir erkek sesi. "Eğer o kurşunu sıkmazsan, köpeklere yem ederim anneni!"
Gözlerim iri iri açıldı. Ekrana bir görüntü yansıdı. Ortamı çeken kamerayı siyah saçlı bir adam tutup kaldırdı. Artık siyah bir ekran görmüyorduk. Ve adam, kamerayı o kan donduran görüntüleri kadraja alan bir alana koydu.
“Sık oğlum." dedi yerde zincirli duran adam. Yanında da zincirli bir kadın vardı. Üstleri başları yırtılmıştı. Ağlıyordu kadın. Karşılarında ise elinde tabanca tutan ve 10 yaşlarında gözüken bir çocuk vardı. Kadın ve adam damgalıydı. Hatta o küçük çocuk bile.
Kadının yanında zincirlerinden tutulan iki tane pitbull cinsi köpek vardı. Bıraksalar oradaki kişileri yiyecekti köpekler. Ağızlarından salyalar akarak bekliyordu hayvanlar. Vahşice eğitilmişlerdi. Çocuğun ise elleri titriyordu. Aynı anda benim bile elim titriyordu. Gözlerim doldu. Küçücük yaşta bir seçim sunulmuştu ona. Anne ve babasının hayatından birini seçecekti.
Çocuğun elindeki tabancanın hedefi babasıydı. Babası ise dik bir şekilde duruyordu. Çocuğunu daha fazla korkutmak istemiyordu. Hafifçe gülümsedi adam. Bu, acı dolu bir gülümsemeydi.
"O tetiği çekersen annen hayatta kalacak oğlum. Hem ben tamamen ayrılmayacağım ki sizden.” dedi. Sesi hafifçe titredi. Oğlunu ikna etmeye çalışıyordu. "Ben sizi hep gökyüzünden izleyeceğim. Sadece sen beni görmeyeceksin.”
Kadının ağlamaları arttı.
"Ama beni çok özlersen yıldızlara bak olur mu?" dedi adam. Bu aslında bir veda konuşmasıydı. “Ben orada bekliyor olacağım."
Gözümden bir damla yaş aktı. Bu çok fazlaydı. Canilikti yapılanlar. Çocuk bir yandan ağlıyor bir yandan da yenildiğini bilerek bakıyordu. Başta konuşan adam tekrar konuştu.
"Sık dedim!” Verdiği emir kesindi.
Çocuk olduğu yerde irkildi. Babası son kez konuştu sanki.
"Sık oğlum. Ama beni unutma olur mu? Hep hatırla beni. Çünkü ben hep hatırlayacağım seni.” dedi ve eşine baktı.
Sevdiği kadına son kez bakıyordu sanki. "Seni seviyorum hatunum.”
Kadın tuttuğu son göz yaşlarını bıraktı. Başını hafifçe omzuna doğru eğdi adam. Ardından kadın konuştu.
"Böyle konuşma n’olur…"
“İlk önce tanrıya, sonra oğlumla birbirinize emanetsiniz." dedi.
Ve tabancayı tutan oğluna döndü. Gözlerini kırpıp başını aşağı yukarı salladı. Sessiz bir onaydı bu. Son kez eşine ve oğluna baktı ve ardından bir kurşun sesi doldurdu kulakları. Ardından tekrar kara bir ekran gözüktü. Vera gözünü kapattı. Eryk sadece bakıyordu. Benim ise içim dışıma çıkmıştı. Bunlar kaldırılamaz görüntülerdi. Ve çok yakın zamana ait bir kayıttı bu. Sadece birkaç ay önce gerçekleşmiş bir cinayetti.
"Piçlere bak amına koyayım.” diyen Corvin'in sesi geldi telsizden. "Bunları sike sike öldürmek lazım.”
Ivy tekrar konuştu.
"Gördüğünüz bu görüntüler sadece birkaç ay öncesine ait kayıtlar. Gördünüz sayın seyirciler. Bu bir cinayet. Böyle davranıldığı sürece, çocukların ve gençlerin sisteme bağlanmasını beklemeleri ne acı.”
Haklıydı. Küçücük çocuğa babasını vurdurtmaları zalimlikti. Bu görüntü içimde bir şeyler kıpırdanmasına neden oldu. İçimdeki uyuyan yanardağ yeniden canlanıyordu. Tek bir taş gerekiyordu patlaması için.
"O köpekleri istiyorum.” dedim bir anda. Kimse benden bu cümleyi beklemiyordu. Ama ben kararlıydım. O köpekleri yanımda istiyordum.
Eryk tek kaşını kaldırdı. "Neden?”
"Sadece istiyorum.” dedim. Neden istediğimi sonra öğreneceklerdi. Eryk de zaten itiraz etmedi. Tekrar televizyona baktı.
"Refah adı altında halkına zulüm eden bir sistem var, sayın seyirciler. Uyanın artık, açın gözünüzü.” dedi Ivy. Şimdiye kadar hep neşeliydi. Ama şu an sesi gerçekten sabırsız ve kızgın geliyordu.
"Ve sırada ikinci görüntü.” diyen Clara'ydı.
Tekrardan bir ses duyuldu.
"Sallanmayın, acele edin!” diyen bir erkek sesi daha geldi. Ardından görüntü tam anlamıyla yansıdı ekranlara. Üzerlerinde sadece pantolon olan ve elleri bağlanmış çocuk ve gençler vardı. Hepsinin ayağı tek bir zincirle birbirine bağlıydı. Yan yana onlarca kamyon ve tır vardı. Hepsi zorla kamyonlara bindiriliyordu. İlerlemeyenlere kırbaçla müdahale ediyorlardı.
"Hızlanın dedim size!”
Başlarında üniforma ile bekleyen adamlar sürekli emir yağdırıyorlardı. İlk defa böyle bir şey görmüştüm. Nereye gidiyordu bu insanlar?
"Hepinizin aklındaki soruları biliyorum.” dedi Clara. "Amerika'ya satıldı bu gençler."
Sonlara doğru sesi hafifçe kısıldı. Kendi ülkesinin gençleri satan bir yönetim vardı. Bu kadarı da fazlaydı.
"Sadece birkaç ton petrol karşılığında satıldılar hem de. Birkaç ton petrol değerindeler ülke gözünde. Üsttekilerin kendi halkına bile verdiği değer apaçık ortada.”
Hepsi tek hizada kamyonlara ve tırlara biniyordu. Kamyonların içinde askerler vardı ve her binen kişinin gözlerini bir bez ile bağlıyorlardı. Olabildiğince sıkış tepiş biniyorlardı gençler. Zincirlerin çıkardığı soğuk metal ses, kulakları tırmalıyordu. İçten içe daha fazla öfkeyle doluyordum. Sistemine baş kaldırdığım bu ülkeyi tüm gerçekleri ile bir kez daha görüyordum. Ve dedeme minnet doluydum şu an. Bana küçük yaşta aşıladığı bu reddetme duygusu iyi ki vardı. Sistemi destekleyen biri olduğumu düşünmek bile kendimden nefret etmem için yeterli bir sebep olurdu.
Artık tamamen emindim. Uğruna savaştığım bu yol, hakikat ve doğruya çıkan bir tüneldi. Tünelin sonu aydınlıktı. Refahtı. Sadece bu tüneli geçmem lazımdı. Onu da elimden geldiğince yapmaya çalışıyordum. Düşüncelerimi bölen şey, Clara'nın sinirli tondaki sesi oldu.
“Gözünü açmayan bir millet olduğunuz sürece, sizin hakkınız olmasına rağmen bir nimet gibi size sunulan bir avuç mala hayranlıkla bakan bir topluluk olduğunuz sürece kamyonlara binenlerden olmayacağınızı bilemezsiniz!”
Clara'nın ilk defa hayatında bu kadar uzun bir cümle kurduğunu duymuştum. Gururlu bir anneydim. Artık kendi sınırlarını aşıyor ve olması gerektiği kıvama geliyordu.
“Sıradaki görüntü için kendinizi hazırlayın derim." dedi Ivy.
Ve ekran bir kez daha karardı. İlk önce hep ses geliyordu. Daha sonra görüntüler geliyordu.
"Kocan nerede?!” diyen bir ses duyuldu. Ve ardından bembeyaz bir ekran. Gördüğümüz şey, şimdiye kadar gösterilenlerden farklıydı. Dört duvarı, tavanı ve tabanı beyaz renklerden oluşan bir oda vardı. Siyah saçlı bir kadına deli gömleği giydirilmiş ve kollarındaki ipler arkasından bağlanmıştı. Korku dolu gözlerle bakıyordu karşısındaki adama.
“Bilmiyorum…” dedi sessizce.
"Hangi ine saklandığını bildiğini biliyorum!”
Adam sesini yükseltince kadın gözlerini kapattı. Sanki yaşadığı her şeyin sadece bir kabustan ibaret olmasını ister gibiydi. Bir an önce uyanmayı diliyordu belki.
“Gerçekten bilmiyorum." dedi kadın. Sesi netti. Karşıdan bakan biri bile yalan söylemediğini anlardı. Ama karşısındaki adam anlamamakta ısrarcıydı.
“Pekâlâ. Yaşamayı sevmiyorsun belli ki." Apaçık bir tehditti.
“Öldür beni!" diye bir anda patladı kadın. Ölmeyi diliyordu. Yaşadıklarını kaldıramıyordu belki de. “Yalvarırım öldürün beni…” dedi ve yanağından bir damla gözyaşı süzüldü.
“Aylarca bu odada kalmaktan aklımı kaybetmek üzereyim ben! Öldürün de bitsin bu çile." dedi.
Ve video bitti. Simsiyah ekranla bakışıyorduk hepimiz. Kadının akıbetini bile bilmiyorduk. Gizlice yapılan her zalimlik, artık bütün halk tarafından biliniyordu. Clara ve Ivy’nin sesi sadece televizyonlardan duyulmuyordu. Dronlar ile bütün ülke bu anlara görerek ya da duyarak şahit olmuştu.
Köle olarak satılan gençler hâlâ aklımdaydı. Doğdukları ülkenin yöneticileri tarafından harcanmışlardı. Sadece diğer ülkelere satılan köleler yoktu. Bu ülkede de kölelik vardı. Madenlere gidildiğinde her yerde görebilirdiniz.
Bu ülkede kölelere asla kendilerini özgür hissedecekleri kadar para vermezlerdi. Bu şekilde yönetim insanları kendine mahkum ediyordu. Mahkumluk sadece hapishanelerde değildi. Sokaklarda olan nice mahkûm vardı. En acısı da mahkumların arasında çok sayıda çocuk olmasıydı.
O gençlerin akıbetini bilmiyorduk. Kendileri de bilmiyordu. Hayatları sona ermişti aslında. Bundan sonra her anları emir-komuta ile dolu olacaktı.
Ekrana sırasıyla bu canilileri yapan görevlilerin resimleri geldi.
“Bunlar gibi daha yüzlerce video var. Ama hepsini izletecek zamanımız yok. Zaten az çok tahmin ediyorsunuzdur." Ivy’nin sesi duyuldu.
"Açın gözünüzü lütfen. Bu gidişata artık bir dur denmeli. İnsanlığın tükendiği bir yönetim tarafından yönetiliyoruz. Farklı bir çağda yaşıyoruz biz şu an. Bu çağın adı teknoloji çağı falan değil. Bu çağın adı: İnsanlıktan Sonra.”
Ve bitti.
Ne ses kaldı ortada, ne de görüntü. Sadece sessizlik. Koca bir boşluk vardı. İzlenilen görüntülerin yarattığı his vardı kalplerde. Ve tabi ki, dindirilemez bir öfke.
Adalet senaryosu hiç acımadan bir bir işleniyordu. Kimse bunları hak etmiyordu.
Derin şekilde nefeslendim. Televizyonlara tekrardan sistemin haberi geldi. Ama önceki gibi patlayan istasyonun haberi yoktu.
“Az önce beklenmedik bir şey yaşandı sayın seyirciler. Bu saçmalıklara siz de şahit oldunuz. Bütün teknolojik aletlerin hacklenmesiyle haberimiz yarıda kesildi."
Spiker kızgındı. Videoları izlemesine rağmen hâlâ tuttuğu tarafı savunuyordu. İçi hiç mi acımamıştı? O çocuğun annesini kendi elleriyle katlettiğini görmemiş miydi? Buna göz yummak için aklını kaybetmiş olmalıydı insan.
Spikerin sinirlenmesi veya sistem görevlilerinin olayları kapatmaya çalışacak olması benim hiç umurumda değildi. Halk öyle ya da böyle gizlenmiş gerçeği görmüştü. Ve artık sorgulamaya başlayacaklardı.
"Görev tamam.”
Telsizden aniden gelen sesle kendime geldim. Bu ses Newt’e aitti.
“Geberdi mi o piç?” dedi Eryk. Kael'e daha fazla tahammülü kalmamış gibiydi.
"Evet patron. Görüntüler yayınlandıktan birkaç dakika sonra koşarak sistem binasından çıkıyordu. Alnının tam ortasında kocaman bir delik açtım.”
Kael artık hayatta değildi.
Aylar önce birlikte baloya gittiğim ve dans ettiğim adam artık nefes almıyordu. Bu bir anlığına kalbimin sıkışmasına sebep oldu nedensizce. Acımış mıydım? Hayır. İçimde birçok duygu vardı ama acıma duygusunun olmadığına emindim. Sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Ama üzülmemeliydim. Bu kendime ihanet olurdu. O karşı safta bulunan bir piyondu. Ve şaha ulaşmak için piyonların oyundan çıkması gerekiyordu. Piyonlar tek tek saf dışı kaldıktan sonra diğer taşları devirmekten çekinmeyecektik.
“Bunları bir rakı sofrasında kutlarız artık." Corvin'in sesi heyecan doluydu.
“Senin ruhun fakir." dedi Carmen. “Rakı ne be."
“Bir rakı ne kadar haberin var mı senin?"
Ciddi ciddi rakının fiyatı konusunda tartışıyorlardı. Onlar telsizde tartışırken kapı açıldı. İçeriye Marcus ve yanında götürdüğü gençler girdi. İçlerinden biri kamufle giysisi giymişti. Lyra’nın üzerinde ise dar, vücudunu tamamen saran bir kıyafet vardı.
“Beklediğimden de mükemmel bir performans gösterdiniz.” dedi Eryk.
Gerçekten bu kadar iyi bir iş çıkaracağımızı düşünmezdim. Harika bir ekiptik. Kalbim göğsümde durmadan çarpıyordu. Bütün planımız sorunsuz bir şekilde işlemiş ve harikulade bir son ile kapanmıştı.
Farklı kanalların hepsinde aynı haber vardı: ∆-4’ün beklenmeyen hamlesi.
Biz beklenmeyendik. Hep anında ortada belirendik. Bundan sonra da öyle olacaktık. İlerideki hamlelerimiz daha büyük olmalıydı.
"Biz geliyoruz patron.” dedi Newt.
"Tamam, dikkatli olun.” diyerek telsizi kapattı Eryk. Etrafına baktı. Ekibinden memnundu. Bu gözlerinden okunuyordu. Yan odadan spikerlerimiz de gelmişti. Damien de geldiğinde takım tamamlanmış olacaktı.
Vera ansızın Eryk'in beline yandan sarıldı. Eryk sevgilisinin bu hareketine şaşırmadı. Aksine anında kolunu omzuna atıp kızı kendine çekerek karşılık verdi. Saçlarının üstünden öptü. Eğitilen kişiler geldikleri yere geri gittiler. Sadece biz kaldık. Newt, Corvin ve Carmen üçlüsü de gelmişlerdi. Ve gelirken içki almayı da ihmal etmemişlerdi. Telsizde konuştukları rakı sofrası sanırım sadece sözde kalmayacaktı. Ve Corvin dediği gibi rakı alıp gelmişti. Carmen ise kendi sevdiği içkiyi almıştı. Bu ikisi geldiklerinden beri alkol konusunda sürekli tartışıyorlardı.
Corvin ise hâlâ rakının da bir raconunun olduğunu savunup, bir tanecik içkisine laf ettirmiyordu.
“Sen ne anlarsın kızım rakının asilliğinden.”
"Farkındaysan ben konuyu kapattım Corvin.” dedi Carmen göz devirerek.
"O kadar lafı çarptın çarptın, sonra da konuyu kapattım diyip kenara çekildin.” diye homurdandı.
Ben, Ivy, Clara, Violet ve Carmen mezeleri hazırlamıştık. Violet bugünkü plana dahil olamamıştı. Çünkü bilmediğim bir nedenden dolayı bilmediğim bir yere gitmişti. Sanırım özeliydi çünkü diğerleri sesini hiç çıkarmamıştı. Geçen günlerde Clara'nın çip değiştirme olayını da aradan çıkarmıştık. Artık Clara'nın beyninde çip yoktu. Değiştimekten ziyade, direkt çipi çıkarmıştı Carmen. Ve bizim bilmediğimiz bir şekilde çipi bir yere yerleştirmişti. Çünkü sistem hâlâ Clara'nın beyninde çip olduğunu sanıyordu. Nasıl yaptıklarını elbet öğrenirdim.
Biz mutfakta alkol mezeleri hazırlarken grubun siber kraliçesi de salonda ojelerini sürmekle meşguldü. Sabahki hâlini görmesem çıt kırıldım bir kadın olduğunu düşünürdüm. Son derece önemli bir işi olduğunu söyleyip aramızdan ayrılmıştı. Dakikalar sonra ise elinde ojelerle gelmişti. O da yetmezmiş gibi süreceği ojenin rengini Eryk'e seçtiriyordu.
Ben de şu an salondaki masaya mezeleri getiriyordum.
“Sence bordo mu lacivert mi hayatım?" dedi Vera.
"Yavrum ben ne anlarım ojeden.” Eryk çaresiz çaresiz ve anlamaz gözlerle önündeki ojelere bakıyordu.
“Her renk yakışıyor sana. Sür gitsin birini."
“Bu şekilde kurtulamazsın. Birini seç işte. Bu kadar zor olmamalı." diyerek isyan ediyordu Vera.
Eryk tekrardan önündekilere göz gezdirdi ve düşünmeye başladı. Diğer zamanlarda çatır çatır insan öldürüp sistemin bile gözünü korkutan ∆-4 lideri, şu an oje rengi seçmek için büyük bir mücadele veriyordu. Bu gerçekten komikti. Biraz düşündükten sonra Vera'ya döndü.
“Her tırnağına farklı renk sürsen?" diye dahiyane bir fikir attı ortaya. Vera bir an ciddi olup olmadığını anlamak için yüzüne baktı. Ama Eryk son derece ciddiydi. İnanamaz gözlerle baktı.
"Elime pon pon da alayım mı?”
"Madem verdiğim fikri beğenmeyeceksin, ne diye soruyorsun?’ dedi Eryk.
“Tamam tamam. Kendi işimi kendim hallederim artık."
Onlar orada konuşurken salonun diğer noktasında Kael'i nasıl öldürdüğünü ballandıra ballandıra anlatan bir adet Newt vardı. Damien'e her detayı anlatıyordu.
“Görmen lazımdı abi. Adam kapıdan çıkar çıkmaz tetiği bir çekişim var, böyle bir şey görülmemiştir tarihte."
"Tekrar tekrar anlatsana sen bana." dedi Damien. “Bir rahatlama geliyor bedenime."
Kael…
Öldüğü her aklıma geldiğinde içimde bir yer garip bir şekilde acıyordu. Bu duyguyu tam olarak anlayamamıştım. Vicdan mıydı bu, yoksa acıma duygusu muydu? Ya da hiçbiri. Aklım allak bullaktı. Zihnimi dinlememem lazımdı. Başka şeyler düşünmeliydim ki, vicdanım sussundu.
Vicdanımı susturmak istiyordum.
Alıştığım için, her geçen gün kendimden bir parçayı yok ediyordum sanki.
Elimdeki tabakları masaya koyduktan sonra kalanları da getirmiştik. Rakı sofrası kurulmuş, masa mezelerle donatılmıştı. Kadehler dolmuş ve sahiplerini bulmuştu.
Herkes biriyle sohbet ediyor, gülüyordu. Kadehler çarpışıyor, sarhoş olunuyordu.
Masa kısa sürede küçük bir savaştan çıkmış gibi görünüyordu. Tabaklar üst üste dizilmiş, mezeler yan yana sıralanmıştı. Beyaz peynir dilimleri, zeytinyağına bulanmış yeşil zeytinler, acılı ezme, haydari ve daha birçok meze çeşidi. Hepsi birbirine karışmış ama garip bir uyum yakalamıştı. Kadehler masaya her bırakıldığında camdan tok bir ses yükseliyor, bu ses kahkahalara karışıyordu. Bir köşede alçak sesle konuşmalar sürerken, diğer tarafta gülüşler yükseliyor, anılar ve şakalar havada uçuşuyordu.
Rakıdan bir yudum aldım. Boğazımı yakan tad, içimdeki karmaşayı bastırır gibi oldu. Bu masa, bu insanlar, bu an. Hepsi mükemmeldi. Çünkü, belki de uzun zamandır ilk kez, bu kadar mutlu ve rahattım. Savaşın ortasında alınmış küçük bir nefesti sanki bu masa. Ülke şu an karışmış durumdaydı. Biz de amacımıza ulaşmıştık. Şu an elimizdekilerle mutluyduk. İnsan bazen birkaç kadeh ve birkaç meze uğruna bile hayata tutunabiliyordu. Ve içimizdeki özgürlük isteği ile birleşerek ardı arkası kesilemez bir hırsla doluyorduk.
Masadaki sohbetler ilerledikçe sesler birbirine karıştı. Kimin ne anlattığı belli değildi artık ama kimsenin bunu umursadığı da yoktu. Corvin bir ara ayağa kalkıp kadehini havaya kaldırdı, ne dediği tam anlaşılmadı ama herkes alkışladı. Carmen gözlerini devirse de gülümsemesini gizleyemedi. Clara Violet’e bir şeyler fısıldıyor, ikisi de arada kahkahalarını tutamıyordu. Ivy neşesini kaybetmemişti ve o da Newt ile heyecanlı bir şekilde bir konu konuşuyorlardı. Eryk ve Marcus dışında neredeyse herkes sarhoştu. Onlar daha dayanıklı olmalıydı. Marcus elinde bir dal sigarayla keyfine keyif katıyordu.
Bir an durup etrafıma baktım. Herkes buradaydı. Aynı masanın etrafında, aynı anda nefes alıyorduk. Kimse görevlerden, planlardan ya da yarından bahsetmiyordu. Sanki dünya bir süreliğine durmuştu ve bize sadece bu an kalmıştı. Kadehler tekrar doldu, mezeler biraz daha eksildi. Masanın üstü dağınıktı ama bu dağınıklık rahatsız edici değil, aksine olması gereken bir şeymiş gibi hissettiriyordu.
Ekranlara verilen görüntüleri düşünüp hüzünlendik. O görevlileri hatırlayıp sinirlendik. Yangın aklımıza geldiğinde güldük. Her duyguyu aynı anda yaşıyorduk sanki. Kafamız güzel olmaya başlamıştı. Sanki dünyaya karşıdan bakan bir kamera gibiydi gözüm. Başım çatlıyordu ama bu hoşuma gidiyordu. Belki de yıllardır ihtiyacım olan tek şey bu masaydı. Kendimi buraya aitmiş gibi hissediyordum. Bu ortama alışmıştık.
Gözümün önünde yıldızlar kayıyordu sanki. Bedenimi dik tutmak git gide zorlaşıyordu. Bütün ağırlığımı sandalyeye verip konuşulanları dinlemek istedim. Ama garip bir şekilde söylenenleri duyuyordum fakat algılayamıyordum. İçimde bir enerji vardı sanki. Bu hissi sevmiştim.
Sarhoş olmuştum sanırım.
Sanırım fazlaydı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde kahkahalar daha serbest, sohbetler daha samimi hâle geldi. Omuzlar birbirine yaslandı, sandalyeler biraz çekildi. Herkes anın tadını çıkarıyordu. Sabahki kaostan sonra bizim payımıza düşen bu eğlenceydi. Gerisini sistem düşünsündü. Çünkü karşısında biz gibi mükemmel bir ekip vardı. Daha önce, ben Neyra ve bangır bangır geliyorum demiştim ya. Bir ekleme yapacaktım.
Biz ∆-4. Kocaman bir kaos ile satranç tahtasını yerle bir etmeye geliyorduk.
BÖLÜM SONU ♟️
