4. bölüm · İNSANLIKTAN SONRA (KİTAP OLUYOR)

4. BÖLÜM: HERKES BİRAZ SİSİFOS’TUR

Merve 🫶🏻

"Düşmek kader olabilir, ama kalkmak karakterdir.”

🪨

“Özgürlük, kaderini bilerek ona karşı yürümektir.”

~Jean-Paul Sartre~

(...)

Yorulmuştum. Senelerce bir amaç uğruna uğraşmaktan ve her seferinde tekrar başladığım noktaya gelmekten yorulmuştum. Vazgeçmemek, her düştüğümde yeniden ayağa kalkmak, bir umutla yola devam etmekti hayatımın özeti. Ne zaman “oldu” desem, elimden kayıp giden bir şeyler oluyordu. İşte bu yüzden kendimi Sisifos’a benzetiyordum.

Farklı hayatlar, aynı kader.

Sisifos, Yunan mitolojisinde kurnazlığıyla tanınan bir kraldı. Ancak zekâsını tanrılara karşı kullanacak kadar ileri gittiği için ağır bir cezaya çarptırılmıştır. Rivayete göre Sisifos, tanrıları defalarca kandırmış; hatta ölüm tanrısı Thanatos’u zincire vurup insanları bir süreliğine ölümsüz bırakmıştır.

Ölüm düzeni bozulunca tanrılar öfkelenmiş, Sisifos yakalanmıştır. Fakat o bununla da yetinmemiş, yeraltı dünyasında bile Hades’i kandırarak yeniden yeryüzüne dönmeyi başarmıştır. Ölümle oyun oynamış, tanrısal düzeni hiçe saymıştır.
Bu küstahlığın bedeli ağır olmuştur.

Sisifos’a verilen ceza, sonsuzluğa mahkûm bir cezaydı. Devasa bir kayayı bir dağın tepesine kadar yuvarlamak. Tam zirveye ulaştığında ise kaya her seferinde geri yuvarlanır ve Sisifos her şeyi baştan yapmak zorunda kalır. Ne bir son vardır bu çabada, ne de gerçek bir kurtuluş. Sadece tekrar, tekrar ve tekrar…

Sisifosa verilen ceza her gün o kayayı dağın zirvesine çıkarmaya çalışmak değildi. Aksine tanrılar onun cezasını umut üzerinden vermişti. Hiç yitirmediği umudu üzerinden.

Sisifos’un cezası, anlamsız gibi görünen ama bırakılması da mümkün olmayan bir mücadeleyi simgeliyordu. İşte ben de kendimi tam olarak böyle hissediyordum. Her seferinde yeniden başlayan, her seferinde aynı ağırlığı sırtlanan biri gibi.

Her gün o kayayı sürükleyerek çıkarıyorum en zirveye. Ama hayat ya bu. Ayaklarım kanaya kanaya çıkardığım kaya, en dibe geri yuvarlanıyor. Tam oldu diyorum, işte başardım. Ama bir çelme daha takıyor felek bana.

Belki de insanın kaderi, biraz Sisifos olmaktır.

Bu gece nihayet kitaplar ve sayfalar dağıtmaya çıkacaktık. Artık sistemde sular durulmuş, ∆-4 ise bir süredir hareketlilik yaratmamıştı. Ama yönetimin son zamanlarda en çok sinirlendiği şey ise bütün evleri aradıkları halde çete ile ilgili herhangi bir bağlantı bulamayışlarıydı. Bu çete gerçekten sisteme başkaldıran en güçlü topluluktu. Yönetimin sinirlendiği şey de buydu. Ne yaparlarsa yapsınlar, onlara ulaşamıyorlardı.

Gizlenmeyi çok iyi biliyorlardı. O gün çete lideri Eryk'in asılmasına izin vermeden kurtardıkları an geliyordu gözümün önüne. Ne yalan söyleyeyim karşıdan bakıldığında gayet havalı görünen tiplerdi. Ellerine silah tutan, sislerin içinden maskelerle gelen insanlar… O görüntüyü hiçbir şeye değişmezdim. Çünkü artık yalnız olmadığımızı biliyordum. Ve onlar gerçekten çok güçlüydü.

Bu yüzden sistem son günlerde her önüne geleni asıyor, damgalı ailelerden doğan her çocuğu alıyordu. Bunları izlemek zorunda kalmak gerçekten kan dondurucuydu. Bir ailenin yok oluşunu görmeye gitmek can acıtıcıydı. En kötüsü ise bu yapılanları zevk ile izlemeye giden sistem yandaşçılarının olmasıydı. Yetişkinlerin yanında bütün bunları büyük bir hazla izleyen çocukları görmek ise…

Damgalı ailelerden alınan bazı çocukları sistem yandaşçısı ailelere veriyorlardı ki yönetime aykırı şekilde büyümesin.

Kahvaltı için Damien'i bekliyorduk. Bizi arayarak önemli bir şey söyleyeceğini ve onu beklememiz gerektiği söylemişti. Çok geçmeden kapı çaldı, kapıyı açtık ve içeriye girdi. Ellerinde poşetler vardı. Haftada bir kez sebze ve meyve getirirdi bize. Belirli bir gelirimiz yoktu. Clara zaten küçükken okuyamamıştı. Ben ise; hak etmediğim cezalar çekmiştim.

Poşetleri elinden aldım. O sırada Clara çayları doldurmuş, masaya gelmişti. Hiç konuşmadan kahvaltımızı yaptık. Damien ise arada sevdiği kadına bakıyordu ve içi gidiyordu. Sofrayı topladıktan sonra salona oturmuştuk. Televizyon açıktı ve spiker ülke hakkında bilgiler veriyordu. Aslında yönetimi övüyor desek daha doğru olurdu.

“Ne söyleyecektin sen?" dedim Damien’e.

Tam ağzını açıp konuşacaktı ki spikerin sesiyle hepimiz televizyona baktık.

"Evet sayın seyirciler. Bir son dakika haberi var sırada. Neyra lakaplı, geceleri sokakta halkı bilinçlendirmek amacı adı altında insanları sisteme düşman eden adamın görüntülerinin bulunduğu bilgiler ulaştı elimize. Bu aslında bir dron kaydı.”

Donakaldım. Hiçbir şey düşünemiyordum. Bu nasıl olurdu? Yaklaşık bir hafta kadar geceleri dışarı çıkmıyordum. Daha önceye ait görüntüler olmalıydı. Ve herkes Neyra’yı erkek sanıyordu. Bu işime geliyordu.

Damien kısık sesle küfretti.

“Bu yavşaklar nasıl buldular seni?!"

“Bilmiyorum… Ama en azından hâlâ erkek sanıyorlar. Yani beni bulmaları şu an için imkansız.”

Damien inanamaz gözlerle bana baktı ve hayretle konuştu.

"Kızım sen iyi misin? Bilirkişi, görüntülerdekinin bir kadın olduğunu anlamaz mı sanıyorsun? Adamların işi bu!”

Kafasını ellerinin arasına aldı.

“Daha dikkatli olmalıydın."

"Başka bir son dakika gelişmesi geldi sayın seyirciler. Bu çarpıcı bir gelişme. Az önce elimize ulaşan bir bilgi ile Neyra’nın bulunduğu görüntülerin sistem verileri arasından silindiğini öğrendik.”

Hepimiz birbirimize döndük. Bu nasıl olurdu? Kim neden benim görüntülerimi silmek istesin ki? Damien'e baktım. Ama o ellerini havaya kaldırdı teslim oluyormuş gibi.

"Gerçekten ben silmedim.”

“Sen silmediysen kim yaptı?" Clara haklıydı. Beni kurtaran kişi kimdi?

Damien yüzünü sıvazladı.

“Bilmiyorum, bilmiyorum! Bu her kimse dikkatli olmamız gerekiyor.”

Ayağa kalkıp salonda yürümeye başladı.

"Neyra’nın sen olduğunu bizden başka kim biliyor?"

Kaşlarımı çattım.

“Delirdin mi sen? Başka kimse bilmiyor!"

Bana dönüp hafif yüksek sesle konuşması beklenmedikti.

“O zaman neden görüntüleri sildi?! Görmüyor musun? Yakalanmak üzeresin!"

“Hâlâ erkek sanıyorlar ve görüntüler ortada yok. Yakalayamazlar beni. Şimdiye kadar da hiç şüpheli bir harekette bulunmadım-"

“Hay erkeğine Rose! Anla artık. Her görüntünün mutlaka bir yedeği vardır arşivde. Biri silindi ama diğeri sistemin elinde duruyor!”

"Bir şeyler yapmalıyız. Ama ne?”

Haklı olabilir miydi? O yedek görüntüler sayesinde bana ulaşırlar mıydı?

"Buldum!”

Aniden Damien'in sesiyle irkildim. Clara elini kalbinin üzerine koydu.

"Niye bağırıyorsun!”

Clara haklıydı. Belki Damien ve ben etkilenmezdik ama o beynindeki çip sayesinde yüksek sesten etkileniyordu. Bizim beynimizdeki çipler, özellikleri değiştirilmiş çiplerdi ama Clara'nın öyle değildi. İki kez çip takılmıştı ona ama ikincide yanlış çip takılmıştı. Ve bir daha değiştirememiştik çünkü korkuyordu.

Damien hemen Clara'nın yanına gidip dizlerinin üzerine çökerek eğildi.

"Özür dilerim güzelim. Bağırmak istememiştim."

Hadi ama! Aşkın sırası mı? Ben burada yakalanmak üzereyim!

“Sorun değil… Ben sadece yanlışlıkla aşırı tepki verdim."

Damien Clara'nın elini tutup avucunun içini öptü. Bir şeyler söylemek için hazırlanmıştı ki araya girdim. Eğer iltifat etmeye başlarsa sonu gelmezdi.

“Aşkınızı sonra yaşarsınız. Daha önemli konularımız var şu an."

Damien homurdanarak ayağa kalktı.

“Bir kere bölmesen şaşardım. Zaten nadiren utangaç olmuyor. Beş dakika sabredemedin."

“Şu bulduğun harikulade fikir diyorum. Neydi?"

Konuyu anında değiştirmeme şaşıran gözlerle bakmıştı.

"Nasıl birisin ya sen?”

Göz devirdim. O da daha fazla uzatmadı ve konuya girdi.

"Balo.” Dedi.

Kaşlarımı çattım.

"Ben yakalanmak üzereyim ve sen eğlenelim mi diyorsun?”

Ne yaşıyordu bu?

"Aynen Rose. Belki son günlerini mutlu geçirirsin diye.” Sert sesle ekledi. "Salak mısın kızım sen? Bir dinle ilk önce.”

"Bu gece sistem görevlilerinin davetli olduğu maskeli bir balo var. Ve ben de davetliyim."

“Bu bilginin hayatıma katkısı ne?"

Ne diyecekse çabuk konuşmalıydı. Akşama kadar bekleyemezdim. Bir an önce çözüm yolu bulup, harekete geçmeliydim.

“Baloya gideceğiz." Dedi ciddi şekilde.

“Ne?"

“Baloya mı gideceğiz?"

Clara ile aynı anda konuşmuştuk.

“Niye şaşırdınız? Orada sadece sistem görevlileri ve yanında getirdikleri kadınlar oluyor. Her şey apaçık şekilde konuşuluyor. İhtiyacımız olan bilgilere ulaşabiliriz."

“Unuttuğun bir detay var. Biz sistem görevlisi değiliz ya hani? Ne yapacaklar? Hoşgeldiniz,buyrun diyerek bizi içeriye mi alacaklar?"

Clara'nın gözleri benim ve Damien'in yüzü arasında gidip geliyordu. Damien sırıtarak konuştu.

“Tam da o şekilde içeriye alacaklar. Çünkü benim yanımda gideceksiniz. Görevli birinin yanındaki kadına karışmazlar."

“İyi de sen sadece bir kadın götürebilirsin yanında. O da muhtemelen Clara olacaktır. Ben ne olacağım?"

Bir süre düşündü. Ve aklına bir fikir gelmiş gibi gözleri parladı.

"Ben oradaki birine rica ederim, onunla birlikte girersin sende."

Ne?

“Başka bir adam mı? Kim peki o?"

“Kael mesela?”

Anında kan beynime sıçradı.

"O adamla aynı partiye gideceğime hiç gitmem daha iyi!”

Kael her zaman sisteme sonuna kadar destek veren biriydi. Ben ise hayatta o herifle birlikte iş yapmazdım. Benim bir idealim vardı.

“İyi de başka kimse yok ki!" Diye homurdandı. “Lorenzo desem… Onun da sevgilisi var. Bir tek Kael boşta.”

Hayretle baktım. Sanki manavdan elma seçiyordu. İkna eder gibi konuştu.

“Hadi Rose. Başka çaremiz yok."

Şiddetle reddettim. Olmazdı. O adamla bir partiye gitmek bir yana dursun, yan yana bile gelmezdim.

Hayatta bu iş olmayacaktı. Bunu içimde defalarca tekrar ettim. Başka bir çözüm yolu bulmaya başlasam iyi ederdim. Kael’le aynı salonda bulunmak bile midemi bulandıracakken; aynı partiye gitmek saçmalıktı.

😁

“Hadi Rose! Geç kalıyoruz.”

Bu Clara’nın sesiydi.

Evet, şu an tam da balo için hazırlanıyordum. Damien ve Kael ise yoldaydı. Bizi almaya geliyorlardı. Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde ikna edilmiştim.

Aynanın karşısına geçip kendime baktım. Güzel olmuştum bence.

Siyah, diz hizasında biten sade bir elbise seçmiştim. Ne kabarık ne de iddialıydı; bedeni saran bir elbiseydi. Hafif bir kesimi vardı. İnce askıları omuzlarımdan düşecekmiş gibi duruyor, her adımda hafifçe hareket ediyordu. Kumaşı mat ve yumuşaktı, ışığı yutmaktan çok içine çekiyor gibiydi.

Bel kısmında neredeyse fark edilmeyecek kadar zarif bir kıvrım vardı. Sırtı tamamen açık değildi ama tamamen kapalı da değildi. Gösterişten uzak, ama bakıldığında gözün kaçamadığı türdendi.

Kısa siyah saçlarımı serbest bırakmıştım. Ela gözlerimi örten maske ise siyah ve düz bir maskeydi. Ne taşlı ne süslü. Sadece gözlerimi vurgulayan ince bir çizgisi vardı. En son ise ayakkabılarım alçak topukluydu. Artık tamamen hazırdım.

Kapı açıldı ve içeriye Clara girdi. Mavi gözlerini üzerine dikti. Beni baştan aşağıya süzdü. Ağzı açık kalmıştı sanki.

“Kızım çok güzel olmuşsun…” dedi büyülenen bir sesle.

"Yönelimini gözden geçirmeni tavsiye ederim canım arkadaşım.”

Göz devirdi. Ben ise gülümsedim.

"Şaka yapıyorum. Teşekkür ederim. Ayrıca burada güzel bir kız varsa o da sensin. Yanında sönük kalıyorum.” dedim ve dudak büzdüm.

Clara için açık tonlarda, yere kadar uzanmayan ama diz altına kadar inen zarif bir elbise seçilmişti. Rengi kırık beyazla soluk pudra arasında, ışığa göre değişen yumuşak bir tondaydı. Kumaşı inceydi; sert durmuyordu.

Elbisenin üst kısmı dantelle işlenmişti. Omuzları açıkta bırakmayan, askıları zarifçe yerinde duran bir kesimi vardı. Göğüs kısmı sade tutulmuş, hiçbir şey fazladan vurgulanmamıştı; Clara’nın zaten kırılgan olan duruşunu daha da narin gösteriyordu.

Bel kısmı hafifçe oturuyor, aşağı doğru dökülen etek ise onu mükemmel yapıyordu. Bu elbise tam Clara için gibiydi.

Saçlarını tamamen toplamamıştı. Önlerden birkaç sarı tutam yüzünü yumuşatıyor, geri kalanı ensesinde sade bir şekilde duruyordu. Takı olarak sadece ince bir kolye ve küçük küpeler vardı. Gösterişten uzak, ama özenli. Sarı saçları ve mavi gözleriyle mükemmel ve zarif bir duruşu vardı.

Bu elbiseleri Damien seçmişti. Bunun onun zevki olduğunu sanmıyordum.

Çok geçmeden kapı çaldı. Şu an kendi evimizde değildik. Sistemin Damien için ayarladığı evdeydik. Kendi evimizde olamazdık çünkü ben Neyra’ydım.

İkimiz de çantalarımızı alarak kapıya doğru yürüdük. Kapıyı açtığımızda iki tane takım elbiseli ve maskeli erkek karşımızda duruyordu. Biri Damien diğeri ise Kael'di.

Damien’i tanımamak mümkün değildi. Maskenin ardında bile duruşu ele veriyordu onu. Üzerindeki siyah takım elbise kusursuz oturmuştu; ne fazla resmi ne de özensizdi. Kravatı gevşekti, sanki baloya değil de kısa bir toplantıya gidiyormuş gibi. Omuzları rahattı ama gözleri tetikteydi.

Her zamanki gibi bulunduğu ortama aitmiş gibi duruyor, ama aslında hiçbir yere tam olarak ait olmadığını fısıldıyordu. Maskesinin altından bakışları doğrudan Clara’yı buldu. Bir anlığına yüzündeki sertlik yumuşadı.

Kael ise bambaşkaydı.

Siyah bir takım elbise giymişti; keskin, net ve kusursuz. Üzerinde tek bir kırışıklık bile yoktu. Beyaz gömleği boğazını sıkmayacak kadar açıktı ama yine de disiplinliydi. Maskesi diğerlerine göre daha koyu ve sert hatlıydı. Gözleri fazla sakindi. Etrafı süzüyor ama hiçbir şeye gerçekten dahil olmuyordu. Sanki her şey onun kontrolündeymiş gibi.

Bakışları bana kaydığında istemsizce omurgam gerildi. Ne uzun ne kısa sürdü; tam kararında, rahatsız edecek kadar fark edilir bir süreydi. Tanıyormuş gibi değil, çözmeye çalışıyormuş gibi bakıyordu. Bu daha da huzursuz ediciydi.

“Hazır mıyız?” dedi Damien, her zamanki gibi ortamın havasını dağıtan sesiyle.

Kael hiçbir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe eğdi. Ortama alışık değildi. Sanki neden burada olduğunu sorguluyor gibiydi. Ya da buraya geldiği için pişmandı, bilmiyordum.

Sakince kafa salladım ve konuşmadan evden çıktık. Bahçeye indiğimizde gördüğüm şeyle olduğum yerde kaldım. Bahçede iki araba vardı.

Bir saniye ne? İki araba mı? Umarım düşündüğüm olmazdı.

Damien bana bakarak omuz silkti. Kael'i gösterdi.

“Kendi arabasına düşkündür."

Eve gittiğimizde onu öldürecektim!

“Partner olsak da oraya sizinle gidebilirim. Sadece baloya girerken yan yana olsak yeter." dedim. Kendimce haklıydım.

Kael ise bunları duyuyor ama herhangi bir cümle kurmuyordu. Sadece baloya gitmek ister gibiydi. Kimin onunla gideceği umurunda değildi.

Damien yanıma gelerek fısıldadı.

“Orada ne kadar fazla asker ve koruma olacağını tahmin bile edemezsin. Risk almaya gerek yok. Sadece aynı arabaya bineceksiniz, aynı yatakta yatın demedim."

Dehşetle ona baktım. Elimle omzuna sertçe vurmak ise tamamen bir refleksti. Neler diyordu bu?!

"Neler saçmalıyorsun sen!”

Art arda darbeler indiriyor, sürekli kızıyordum. Ansızın bizi susturan şey ise Kael'in sert sesi oldu.

"İnsan yemiyorum.”

Bana değil de arabaya bakarak konuşuyordu. Sadece bakmakla yetindim. Kael ise yürüdü ve arabaya bindi. Ama arabayı çalıştırmadı. Bekledi. Sadece bekledi. Ben ise sertçe nefesimi verdim ve Damien'e işaret parmağımı salladım.

“Seninle görüşeceğiz."

Kısık sesle homurdandı ama ne dediğini duymadım. Clara'nın elini tutarak arabasına bindi. Ben ise el mahkum Kael'in arabasının yolcu koltuğuna bindim. Kapıyı yavaşça kapattıktan sonra kayabildiğim kadar sağa kaydım. Neredeyse cama yapışacaktım. Şu an bu arabada olmaktan nefret ediyordum. Kael arabayı çalıştırdı ve sakin el hareketleri ile direksiyonu çevirerek arabayı sürdü. Araba asfalt zeminde kayıp gidiyordu.

Gayet rahat ve profesyonel şekilde arabayı sürüyordu. Kendi tarafındaki camı açtı ve cebinden sigara çıkardı. Camı açar açmaz arabanın içini soğuk hava doldurdu. Ani gelen soğuklukla içim ürperdi. Üzerimdeki elbise ise zaten inceydi.

Tek eliyle direksiyonu tutup sigarayı yaktı ve dudaklarına yerleştirdi. Sigaradan çıkan duman pencereye doğru hafifçe süzülüyordu. Ben ise hâlâ üşümekle meşguldüm. Üzerimdeki elbiseye biraz daha sarıldım. Bu hareketimi gören Kael hafifçe bana doğru dönerek baktı. Bana baktığını hissettim ama ona dönmedim. Aksine ilerlediğimiz yola bakıyordum.

Ay, bu gece ne kadar da parlakmış.

Kael’in hafifçe kafasını salladığını gördüm. Sertçe nefesini verdi ve sigarayı arabadan dışarı attı. Camı tek bir hareketle kapatıp yola baktı.

“Üşüyorsan söylemen yeterliydi. Bu kadar kasma.” Sesi hep böyle sert mi çıkıyordu yoksa bilerek mi böyle yapıyordu anlamıyordum.

“Üşümedim."

Dik başlılığı elden bırakmazdım. Ben sisteme karşı çıkıyorken, sistem görevlisine hayli hayli karşı çıkardım.

Cevap vermedi. Sadece sertçe nefeslendi. Sürekli huysuzdu. Mahkeme duvarı gibi yüzü vardı. Dakikalar süren yolculuğumuzun bittiğini anladım çünkü ileride ışıklarla bezenmiş bir malikane göze çarpıyordu.

Araba yavaşladığında, malikanenin silueti netleşti. Yüksek demir kapılar gecenin içinde koyu bir gölge gibi duruyordu. Malikane büyük bir yapıydı. Eski taş duvarları vardı; yılların izini taşıyordu ama bakımsız değildi. Pencerelerden süzülen ışıklar içeride kalabalık bir davetin sürdüğünü belli ediyordu. Yapı gösterişliydi ama göz yoran bir ihtişamı yoktu. Daha çok gücünü sistemden alan bir yer gibiydi.

Ki öyleydi.

Bahçeye girdiğimizde her şeyin düzenli olduğu fark ediliyordu. Ağaçlar ve fenerler belli aralıklarla yerleştirilmişti. Yol, malikanenin ana girişine doğru düz bir şekilde uzanıyordu. Gecenin serinliği camdan içeri sızarken, içimde hafif bir huzursuzluk oluştu.

Öndeki araçtan ilk olarak Damien indi. Etrafı kısa bir bakışla süzdü. Ardından Clara kapıyı açıp dışarı çıktı. Elbisesinin eteği taş zemine değmeden duruyordu. Damien, refleksle elini uzattı; Clara koluna girdi. İkisi birlikte, girişe doğru yürümeye başladılar.

Damien kısa bir süre arkasına dönüp bize baktı. Bizim araba da yavaşladı ve tamamen durdu.

Elimi kapının koluna atıp inecekken yan tarafımdan gelen sesle durdum.

“Dur.”

Neden?

Elim kapının kolunda kaldı. Başımı kaldırdım. Kael arabadan indi ve yan taraftan dolaşıp benim bulunduğum kapıya geldi. Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Kapıyı benim yerime açtı. Ardından bir adım geri çekildi ve kolunu bana doğru uzattı.

Kaşlarımı çattım. Kısa bir an tereddüt ettim.

“Her baloda böyle davranıyorum,” dedi sakin bir tonla.

“Yanlış anlama. Kişisel bir şey değil.” Bir an durdu, sonra ekledi:
“Centilmenlik iyi bir imaj için şart.”

Sesinde alay yoktu. Zorlama da değildi. Sanki bu, onun için sadece ezberlenmiş bir kuraldı.

Koluna girdim. İstemeden.

Birlikte malikaneye doğru yürüdük. Gergindim. Bana temas etmesinden rahatsız oluyordum sanki. Maskemi düzelttim, başımı dik tuttum. Girişe doğru yürümeye başladık.

Korumaların bakışlarını üzerimizde hissettim. Kael adımlarını benimle aynı ritme göre ayarlamıştı. Ne hızlıydı ne yavaş. Sadece olması gerektiği gibiydi. Kapının girişinde bulunan korumalar bize baktı. Kael kolumdan çıkmadan diğer eliyle kimliğini çıkardı.

Kael Addison.

Hava Gözetim ve Dron Takip Birimi
Saha Sorumlusu.

Korumalar başını eğerek selam verdi. Daha sonra bana baktılar. Ne için baktıklarını anlamamıştım. Hep beraber durmuş birbirimize bakıyorduk.

“Kimlik istiyorlar." diyerek aydınlattı beni Kael.

Çantamdam kimliğimi çıkardım. Benimki Kael gibi havalı değildi. Sadece adım soyadım yazıyordu.

Rose Ashen.

Adamlar bir bana bir kimliğe baktılar. Bir terslik mi olmuştu?

"Sorun nedir?” dedim.

“Efendim, yanlış anlamayın ama sizi alamayız.”

Af buyur? Neden?

"O nedenmiş?” diyen Kael'di.

"Sistemle herhangi bir bağı bulunmuyor. Bu yüzden içeriye almamız güvenli olmayabilir.”

Kısaca sana neden güvenelim ki diyorlardı. Peki Clara nasıl girmişti? Onun da sistem ile bir bağlantısı bulunmuyordu. Gerçi yanındaki kişi Damien'di. Bir şekilde yolunu bulup girmiş olmalılardı.

"Kadın benim yanımda geldi. Bu da onu içeriye almanız için gayet açıklayıcı bir sebep.”

Koruma biraz tedirgin olmuştu. Başını hafifçe eğerek konuştu.

"Ama efendim-”

Sözü sert bir şekilde kesilmişti.

"Kapıyı aç.”

Koruma daha fazla karşı gelmemişti. Ya da korkmuştu. Geri çekilerek bize yol açtı. Kael ise ilerlemeye başladı. Onun peşinden bende ilerledim çünkü hâlâ koluna girili şekildeydim.

Yavaş hareketlerle malikaneye girdik. Malikanenin ağır kapıları açıldığında içeriden yumuşak bir ışık süzüldü. Yüksek tavanlar, sade ama gösterişli avizelerle aydınlatılmıştı. Duvarlarda koyu tonlar hâkimdi; aralara serpiştirilmiş altın detaylar mekâna soğuk bir ihtişam katıyordu. Zemindeki mermer, adımların sesini hafifçe yankılıyordu, salonun genişliğini hissettiriyordu.

İçerideki insanlar dikkat çekiciydi ama abartılı değillerdi. Erkekler koyu renk takımlar, kadınlar zarif ve ölçülü elbiseler giymişti. Arada kadehlerin hafifçe tokuştuğu duyuluyordu, müzik arka planda neredeyse fark edilmeyecek kadar sakindi.
Herkes birilerini süzüyor gibiydi; bakışlar kısa, kontrollü ve hesaplıydı. Bu bir eğlenceden çok, herkesin yerini ve gücünü hatırladığı bir buluşma gibiydi.

İnsanlar, hepsi kusursuz görünüyordu. Ölçülü gülümsemeler, bilinçli bakışlar, fazla samimi olmayan sohbetler. Kimse gerçekten eğlenmiyordu; herkes burada olmasının bir sebebi olduğunu biliyordu. Bazıları beni fark edip kısa bir an duraksıyor, sonra bakışlarını başka yöne çeviriyordu. Bu bakışlar meraklıydı ama davetkâr değildi.

Önce Damien ve Clara el ele bir masaya oturdular. Clara açık tonlarda giyinmişti. Damien ise siyah giyindiğinden karşıdan çok güzel gözüküyorlardı. Neredeyse birbirini tamamlıyorlardı sanki. Clara'nın sarı saçları dalgalanıyor, ona güzellik katıyordu. Damien'in Clara'ya olan ilgisi ise göz önündeydi. Saklamıyordu. Çünkü kendilerini özgür hissettikleri ilk an olabilirdi. Aralarındaki sınıf farkının engel olmadığı tek andı. Maskelerin ardında kimler vardı bilinmiyordu. Erkekler birbirini anlayabilirlerdi belki ama kadınlar fazla göz önünde bulunmadığından Clara rahattı.

Kael ile ikimiz de onların olduğu masaya ilerleyip yanlarına oturduk. Etrafta bir çok insan vardı. Ellerinde kadehleri tokuşturan adamlar, şık elbiseler içinde olan ve birbirine hava atan kadınlar…

Her birinin üzerindeki kıyafetler, içtikleri içkiler ve yedikleri mezeler; masum, fakir ve açlıktan kıvranan halkın sırtından kazanılan para ile alınan şeylerdi. İçi boş bir zenginlikti. Bu ülkedeki çiftçi olmasa geçinemeyeceklerini bilmelerine rağmen vergileri en yüksek seviyeye çıkarıp halkı aç bırakıyorlardı. Aynı şey sistemi destekleyen çiftçiler için geçerli değildi.

Çünkü onlar yönetimi destekliyorlardı.

Masamıza bir garson geldi ve ne içmek istediğimizi sordu. Fazla içki çeşiti bilmezdim. Clara da öyleydi, o yüzden Damien bizim yerimize bir şeyler isteyecekti.

Garson masaya yaklaştığında Damien söze girdi.

“Ben bir gin & tonic alayım. Kızlara da meyveli kokteyl.”

Garson başıyla onaylayıp Kael’e döndü.

“Siz ne alırsınız efendim?”

“Viski,” dedi Kael. Kısa ve net. “Sek.” diye de ekledi.

Damien kaşını kaldırdı.

“O kadar sert içmek istediğine emin misin? Fazla sarhoş etmesin seni.”

Kael mahkeme duvarı suratını Damien'e çevirdi ve düz sesle konuştu.

“Merak etme. Kontrolü kaybedecek kadar içmem. Hiçbir zaman kontrolü kaybetmediğim gibi.”

Tamam, en havalı sensin.

Biraz etrafta bakışlarımı gezdirdim. Her türlü hareket ve bilgi işime yarayabilirdi. Kısa süre içerisinde içeceklerimiz masaya geldi. Herkes kendi içeceğini aldı.

Kael içkisinden birkaç yudum aldı ve bardağını masaya bıraktı. Bu sefer bakışları bana döndü.

“Ben biraz dolaşacağım,” dedi tekdüze sesle.

“Kaybolma bir yerlere olur mu?” dedi.

Bana mı dedi onu?

İstemsizce göz devirdim.

“Hangi hakla bunu söylüyorsun ya sen?” dedim hesap sorar gibi.

“Baloya geldiğin partnerinin hakkı olarak," dedi keskin bir tonla ve arkasını dönüp kalabalığın arasına karıştı.

Gidişi bile kontrollüydü. Bir süre sonra onu gözden kaybettim. Masada üç kişi kalmıştık. Clara etrafına kısa kısa bakındı. Gerginliği saklamaya çalışıyordu ama parmaklarının kadehin etrafında sıkılaşmasından belliydi.

“Damien…” dedi alçak bir sesle.

“Tuvaletler nerede biliyor musun?”

Damien hemen doğruldu. Etrafı süzdü, sonra bakışlarını Clara’ya çevirdi.

“Burası fazla tekin değil,” dedi.
“Seni yalnız gönderemem. Oraya kadar götüreyim seni ben.” dedi. Clara itiraz etmedi.

Zaten etmeyecek kadar tedirgindi. Damien sandalyeyi geri itti, Clara da ayağa kalktı. Gitmeden önce bana baktı.

“Sen iyi misin?” diye sordu.

“İyiyim,” dedim. “Buradayım ben. Keyfinize bakın siz.”

“Ben yokken dikkat et siyah kafa."

“Bana şöyle seslenmeyi kes."

Damien sadece hafifçe güldü ve Clara’nın koluna hafifçe girerek kalabalığın arasına doğru ilerlediler. Onlar uzaklaştıkça masanın etrafı daha da genişlemiş gibi geldi bana. Bir an için yalnız kaldım. Kadehimi elime aldım ve içtim. Meyve kokteylinin boğazımdan geçmesine izin verdim. Hafif tatlı bir tadı vardı.

Etraftaki gülüşmeleri dinledim. Hepsi mide bulandırıcıydı. Asılan insanlarla dalga geçip, damgalı sivillere verilecek cezaları tartışıyorlardı. Kalabalık gruplar yuvarlak olmuş, ellerinde içkilerle kahkaha atıyorlardı. Sokaklarda çocuk kahkahalarını bile yasaklayan sistemin görevlileri kendi aralarında verdikleri baloda kahkahalara boğuluyorlardı.

O kalabalığı yarıp benim olduğum masaya gelen bir adam gördüm. Hafifçe yerimde dikleştim. Gelen adam sarhoş gibiydi. Sendeleyerek yürüyor, dengesini koruyamıyordu. Karşıma kadar gelip durdu. Hafifçe sırıtıyordu. Biraz yaşlı bir adamdı. Saçlarına aklar düşmüştü. Elindeki kadehi sallıyor konuşmaya çalışıyordu.

“Selam güzellik."

Leş gibi içki kokuyordu. Yüzümü buruşturdum. Adam maskesini çıkarmıştı. Maskeli balo değil miydi? Neden maskesi yoktu bu adamın?

"Tek başına mısın? Partnerin seni bırakıp gitti galiba.”

"Sizi ilgilendirmez.” diye çıkıştım.

Güldü.

"Sert kadınsın. Severim.”

Kan beynime sıçradı. Oturduğum sandalyeden kalktım.

"Ne saçmalıyorsun sen be?!”

"Naz yapma be güzelim.”

"Benimle düzgün konuş, çok kötü şeyler olur.” dedim. Ne yapacağım konusunda benim de bir fikrim yoktu ama aklıma başka bir şey gelmemişti. Damien de tam gidecek zamanı bulmuştu.

"Yap yavrum. Çok kötü şeyler yap bana. Lütfen.”

Daha fazla dayanamadım. Tam elimi kaldırmış tokat atacaktım ki aniden omzuma atılan kolla şaşırdım. Kafamı çevirip kişiye baktım. Bu Kael'di… Sinirden gerilmiş bedeniyle kendini zor tutuyor gibiydi.

“Bir sorun mu var canım?" dedi dişlerini sıkarak.

Af buyur, ne? Canım mı?

İmkanı olsa gözlerinden ateş çıkarıp karşımdaki adamı cayır cayır yakacaktı sanki. Bedenim temasıyla gerildi. Bunu yapmak zorunda mıydı?

“Bu keş seni rahatsız etmiyordur umarım?"

Hâlâ cevap veremiyordum. Beynim error vermişti.

"Sen kimsin birader?” dedi adam. Canına susamış olabilirdi.

Kael bana bakıp gülümsedi. Ama bu gülümsemesi içten bir gülümseme değildi. Yoğun oranda tehdit içeriyordu.

"Beyefendiye benden bahsetmedin mi?”

Konuşmasını bitirince tek bir hareketle maskesini çıkardı. Adam Kael’in yüzünü görür görmez gözlerini iri iri açtı. Hemen geri çekildi. Sarhoş olsa da yaşadığı korku onu ayık tutuyordu sanki.

"S-sen. Kael Addison…”

"Ben ya. Sen ne hakla yanımdaki kadına göz dikersin lan? Yaşamaktan mı sıkıldın?”

Endişeleniyordum. Ortalık karışmamalıydı. Amacım bu değildi. Kael bu partnerlik işini fazla ciddiye almıştı. Biri dur demeliydi. Ellerimle hafifçe geriye ittim.

"Sorun yok. O da gidiyordu zaten.” Adama döndüm. "Değil mi?”

Adam anında kafasını aşağı yukarı salladı. Alnından terler akmaya başlamıştı.

"E-evet. Size iyi eğlenceler." dedi ve geldiği kalabalığa doğru hızlıca yürüyerek gözden kayboldu. Ben ise anında omzumdaki kolu sert hareketle ittim. Kaşlarımı çattım.

“Sen ne yapmaya çalışıyorsun ya? Fazla ciddiye alma bu partnerlik işini Addison."

Ansızın bileğimi tuttu.

"Ben de çok meraklı değilim kendime düşman kazanmaya. O adamın nasıl biri olduğunu bilmiyorsan yorum yapma.”

Bileğimi ondan çektim ve sandalyeye oturdum. Kendi kendime homurdanıyordum. Bu arada Clara ve Damien de masaya gelmişlerdi. Kael Damien'e doğru sert şekilde konuştu.

“Sen neredesin lan?"

Damien tek kaşını kaldırdı. Bir bana bir Kael’e baktı.

“Noldu?"

“Eben-"

Clara ile bana bakıp cümlesini yarıda kesti.

“Elinin körü oldu. Şu keş Lucas kıza sarkıyordu ben gelmeseydim."

Kael cümlesini bitirir bitirmez Damien sinirle dolup taştı. Bana baktı.

“Bir şey yaptı mı? Dokundu mu sana?"

"Hayır. Kael tam zamanında geldi diyebilirim.”

Rahatlar gibi nefesini verdi. Kael’e kafasını sallayarak erkekler arasında yapılan şekilde teşekkür etti. Kael de aynı şeyi yaptı.

“Dua etsin kavga çıkarmak istemiyorum. Yoksa buraya gömerdim onu." dedi Damien.

"O adam nasıl biri ki seni bu kadar sinirlendiriyor?" dedi Clara.

“Sayısız kadına tecavüz etti. Ve bildiğim kadarıyla kadın ticareti de yapıyor." der demez kalakaldım. O adamın nasıl biri olduğunu bilmiyorsan yorum yapma demişti Kael. Şimdi anlıyordum. Belki de fazla çıkışmıştım bu konuda ona. Ama ben de kendimce haklıydım.

Bir süre masada oturup konuştuk. Bizim masamıza birkaç kişi geldi, Damien ve Kael iş konuşmaya başladılar. Farkettirmeden onları pür dikkat dinliyordum. Ama işime yarayacak herhangi bir şey konuşulmamıştı. Adamlar masamızdan kalktığında balo salonunun ışıkları hafifçe azaldı ve ortamı kulağa hoş gelen bir müzik doldurdu.

Saint-Saëns – The Swan

Neler oluyordu bilmiyordum. Aniden masalardan insanlar kalktı ve kendi partneriyle dans etmeye başladılar. Damien'e baktım.

"Hep yapılan bir şey bu. Ama zorunlu değil. Sen burada otur, biz Clara ile dans edeceğiz.”

Başımı sallayarak onayladım. Zaten başka yapacak bir şey yoktu. Damien ayağa kalktı ve elini Clara'ya uzattı. Clara ise hafif utangaç şekilde elini tuttu ve ortaya doğru ilerlediler.

Clara ellerini Damien'in omzuna yerleştirdi, Damien ise Clara'nın beline. Loş ışığın altında çok güzel bir çift olarak görünüyorlardı. Çantamdan telefonumu çıkarıp ikisinin fotoğrafını çektim. Bu anı ölümsüzleştirmeliydim. Nadir sayıda fotoğrafları vardı. Ama ansızın kameranın açısına bir beden girdi. Kafamı kaldırdım. Bana elini uzatan bir adet Kael ile karşılaştım.

Ne yapıyordu bu?

“Her baloda bir kadınla dans ederim. Ama hep dans ettiğim kadın maalesef hayatını kaybetti." dedi tek nefeste. Bunları neden bana söylüyordu?

“Rica etsem, bu dansı bana lütfeder misin?" dedi utana sıkıla.

Kalakaldım. Artık abartmamalıydı. Partnerlik işini bir yere kadar anlardım ama bunu istemesi oldukça saçmaydı.

“Tabi ki hayır."

Şaşırmıştı. Her teklif ettiği kadın kabul ediyor olabilirdi ama ben tanıdığı kadınlara benzemezdim.

"Senin benimle ne derdin var?” dedi bir anda.

"Benim seninle herhangi bir derdim yok. Dans etmek istedin ve reddettim. Hepsi bu kadar."

Ama bir kez daha diretti. Elini biraz daha uzattı.

“Rica ediyorum." dedi hafif sinirli tonda.

Başımı iki yana salladım.

“Gerçekten istemiyorum.” dedim net bir sesle. “Bunu uzatmayalım.”

Etrafımıza bakındım. Salon neredeyse tamamen dolmuştu, herkes dans ediyordu. Masada tek başıma oturan ben fazlasıyla dikkat çekiyordum. Kael’in eli hâlâ havadaydı; geri çekmiyor, ama zorla da tutmuyordu.

“Bu kadar zor olmamalı,” dedi alçak bir sesle. “Sadece bir dans.”

İçimde tuhaf bir huzursuzluk dolaştı. Göz ucuyla Damien ve Clara’ya baktım. Müzik onları benden koparmıştı; burada olup biteni fark etmeleri imkânsızdı. Derin bir nefes aldım.

“Bir dans,” diye mırıldandım istemsizce, “Başka bir şey değil.”

Elimi isteksizce onun avucuna bıraktım. Parmaklarım soğuktu. Ayağa kalkarken içimden kendime kızıyordum; ama başka bir çıkış yolu da göremiyordum.

“Merak etme,” dedi beni piste doğru yönlendirirken,
“Uzun sürmeyecek.”

Umarım öyle olurdu.

İnsanların olduğu yere gidip dans etmeye başladık. Ellerim omzundaydı. Onun elleri ise belimde. Her temasıyla irkiliyordum. Bedenim gerginlikten taş gibi olmuştu.

Çok sürmeden Damien yanımızda bitiverdi. Bir bana bir Kael'e baktı.

“Ne yapıyorsunuz siz?"

Hızlıca konuştum.

“İnan ben de bilmiyorum. Hepsi onun suçu." dedim Kael’i göstererek.

Damien kulağıma fısıldadı.

“Seninle görüşeceğiz.”

Galiba ikimiz de birbirimizle görüşecektik çünkü konuşulması gerekenler vardı.

Bir ritimde dans ediyorduk ama ben onunla göz teması kurmamak için elimden geleni yapıyordum. Sonra bir anda insanlar maskelerini çıkarmaya başladılar.

Olamaz…

Kael zaten maskesini çıkarmıştı.

Kalabalıktaki herkes çıkarmamıştı. Kiminin hala maskesi duruyordu.

“Neden bunu yapıyorlar?"

"Her baloda yapılır. Buranın geleneği gibi düşünebilirsin. Ama zorunlu değil.”

“Anladım.” dedim.

"Güzel.”

Biraz daha yaklaştı.

"Sen dilersen çıkarmayabilirsin.”

“Öyle yapacağım."

Dansa devam ettik. Clara ve Damien'e kaydı gözüm. Birbirine uyumlu şekilde dans ediyorlardı.

Balo salonu başlı başına içki kokuyordu. Işık ise biraz daha rengini kaybetmişti. Hafif aydınlık bir ortam vardı.

Dansa devam ederken içimdeki huzursuzluk daha da arttı. Müzik yavaşlamıştı ama kalabalığın uğultusu yükseliyordu. Tam o sırada Kael’in nefesi kulağıma yaklaştı.

“Maskeni biraz düzelt,” dedi alçak sesle. “Bağı çözülmüş.”

Refleksle elim maskeme gitti. Haklıydı. İpek kurdele gevşemişti ve her an düşebilirdi. Kalabalığın ortasında maskemin yere düşmesi korkunçtu.

Pistin biraz daha kenarına doğru ilerledik. İnsanlar hâlâ dans ediyordu ama ışık burada daha azdı. Parmaklarım titrerken kurdeleyi bağlamaya çalıştım. Olmuyordu.
Derin bir nefes aldım.

“Harika…” diye mırıldandım.

Maskeyi yüzümde tutmaya çalışmak, düşmesini izlemekten daha kötüydü. Bir anlık tereddütten sonra, istemeyerek de olsa maskeyi çıkardım. Yüzüme vuran serin hava içimi ürpertti.

Kael’in bakışları bir anlığına üzerimde durdu.

“Endişelenme,” dedi. “Kimse seni tanımıyordur.”

“Tanımalarından endişelenmiyorum ki." dedim düşüncelerimin aksine.

Kendimi ifşa etmemeliydim.

"Sadece maskeli kendimi daha güzel buluyorum o kadar.”

“O zaman yanılıyorsun." demesiyle ona baktım.

“Anlamadım?"

“Her neyse," diyerek konuyu kapattı.

Bu kadar yeterdi. Ne dediğini anlamıştım ama anlamamazlıktan gelmiştim. Ellerimi ondan çekerek teması sonlandırdım. Artık maske takmıyordum ve göz önünde olmasam daha güzel olurdu.

"Bu kadar yeter.” dedim.

"Anladım.” dedi kafa sallayarak.

"Güzel.”

Müzik yavaş yavaş sona ererken adımlarımız da kendiliğinden durdu. Kemanın son notası havada asılı kaldı, ardından salonu kısa bir alkış doldurdu. İnsanlar birbirinden ayrılmaya, masalarına dönmeye başladı. Az önceki romantik hava, yerini tekrar fısıltılara ve ciddi bakışlara bırakıyordu.

Kael bir adım geri çekildi. Kalabalık çözülürken masaların etrafı yeniden dolmaya başladı. Az önce müziğin bastırdığı konuşmalar tekrar yükseldi; düşük sesli kahkahalar, kadehlerin tokuşması ve araya serpiştirilen ciddi cümleler… Balo, asıl amacına geri dönüyordu.

Masamıza doğru ilerlerken Damien ve Clara’nın da piste veda ettiğini gördüm. Masaya oturduğumuz anda yan masalardan birkaç kişi Damien’a doğru eğildi. Tanışık selamlaşmalar, kısa ama ölçülü tokalaşmalar. Ardından alçak sesle başlayan konuşmalar.

Kael de sandalyeye yaslandı, bakışları artık salonda değil, konuşan insanların yüzlerindeydi. Ben ise sessizce kadehimi elime aldım. Konuşmuyordum ama dinliyordum. Kim kime yaklaşıyor, hangi isimler fısıldanıyor, hangi bakışlar uzun sürüyor. Dans bitmişti, ama gecenin asıl amacı şimdi başlıyordu.

Müzik tamamen sustuğunda salon artık ikiye ayrılmış gibiydi. Kadınlar, içgüdüsel bir düzenle küçük gruplar hâlinde bir araya gelmişti. Elbiselerinin kumaşları sandalyelere yayılıyor, alçak sesli sohbetler arasında kısa kahkahalar yükseliyordu. Erkekler ise salonun diğer tarafında, daha ciddi bir çember oluşturmuştu; omuzlar dik, sesler daha kontrollüydü. Damien ise etrafa kısa bir bakış attıktan sonra yanımıza geldi.

“Burada durmayalım,” dedi net bir sesle. “Ayrı masalara geçiyoruz.”

Bu da galiba garip bir gelenekti.

Elini hafifçe sırtıma koyarak beni yönlendirdi, ardından Clara’ya döndü. İkimizle birlikte salonun daha sakin bir köşesindeki yuvarlak masaya ilerledik. Sandalyeleri çekti, önce Clara’nın sonra benim oturmamı bekledi.

“Burada kalın.” dedi alçak sesle. Clara başını salladı. Ben de sessizce onayladım.
Damien bizi orada bıraktıktan sonra, bakışları Kael’i buldu. Erkeklerin toplandığı masalardan birine doğru yöneldiler. Kael, Damien’ın yanına geçti; kısa bir el sıkışmanın ardından konuşmalar başladı. Yüz ifadeleri ciddileşti, sesler daha da kısıldı.

Bizim masamızda ise bambaşka bir hava vardı. Kadınlar yan masalarda birbirlerine eğiliyor, zarif ama dikkatli cümleler kuruyordu. Gülüşlerin ardında ölçülmüş bakışlar, masum görünen soruların altında gizli niyetler vardı.

Kadehimi masaya bıraktım ve etrafı süzmeye başladım. Ayrılmıştık; ama aslında herkes, aynı oyunun farklı bir cephesinde duruyordu.

Bir kadının konuşmasıyla dikkat kesildim.

“Neyra’nın görüntüleri silinmiş diyorlar."

“∆-4’ün işi bu bence.”

Diğeri hemen atıldı.

“Kesinlikle. Sistem arşivlerine bu kadar hızlı erişebilecek başka kim var ki? Normal biri bir haftada bir dosyayı bile bulamaz.”

Clara sakin görünüyordu ama ben onun da dikkat kesildiğini hissediyordum.

“Yani sizce, görüntüler gerçekten silindi mi?” diye sordu biri, kaşlarını kaldırarak.

“Silindi demeyelim,” dedi masanın başındaki kadın. “Sistem silinmesine izin vermez. Yedeği kesinlikle arşivdeki bilgisayardadır. Yakında o görüntü de halka yayılır.”

Gülümsedi. Bu gülümseme hiç hoş değildi.

“∆-4 kendini çok akıllı sanıyor. Halkın gözünde kahraman, sistemin gözünde ise sadece bir hata.”

“Yine de,” dedi başka biri, “Neyra’nın bu kadar kısa sürede gündemden düşmesi garip. Bir zamanlar herkesin dilindeydi ama şimdi hiç sesi soluğu çıkmıyor.”

Kadehini çevirdi.

“Bence bu bir mesaj. ‘Bakın, biz istersek yok ederiz’ demek istiyor ∆-4.”

Kalbim göğsüme vuruyordu ama yüzümde en ufak bir tepki yoktu.

Gülüştüler. İçimden geçenleri yutsam da boğazım acıdı.

“Merak etmeyin,” dedi ilk konuşan kadın kendinden emin bir sesle.
“Sistem bu işi burada bırakmaz. ∆-4’ün izi mutlaka sürülür. Neyra’nın görüntüleri silinmiş olabilir ama onu silenler hata yaptı.”

Masadaki hava ağırlaştı.Ben ise tek bir cümleye takılı kalmıştım:

Silinmiş olabilir ama onu silenler hata yaptı.

Eğer gerçekten ∆-4’ten şüpheleniyorlarsa, bu demekti ki artık kimse güvende değildi. Ve ∆-4 ise Neyra’yı koruyordu.

Konuşmalar bir süre daha devam etti. Kumaşlardan, içkilerden, yaklaşan bir başka balodan söz ediliyordu. Kim hangi davete çağrılmış, kim hangi aileyle yakınlaşmış.

Garsonlar masalar arasında sessizce dolaşıyor, boşalan kadehleri topluyordu. Müzik daha arka plandaydı artık; varlığı hissediliyor ama dikkat çekmiyordu. Balo yavaş yavaş çözülüyordu.

Damien’in bulunduğu masaya baktım. Erkekler ayakta, daha kısa ve net konuşuyorlardı. Kael’in yüzü her zamanki gibi ifadesizdi. Ne gülen vardı ne de samimiyet gösteren. İş bitmiş gibiydi.
Bir süre sonra Damien göz göze gelince hafifçe başını salladı.

Bu, gitme vaktinin geldiği anlamına geliyordu. Ayağa kalktık. Sandalyeler geriye çekilirken çıkan ses, salonun uğultusuna karıştı. Tam masadan uzaklaşırken Clara koluma girdi.

“Maskeni neden çıkardın?” diye fısıldadı.
Sesinde kızgınlık yoktu ama endişe vardı.

“Bağı çözülmüştü,” dedim kısa bir nefesle. “Düşecekti.”

Bana dikkatle baktı.
“Bir daha dikkat et.” dedi sadece.

Başımı salladım. Çantamdan maskemi çıkardım ve Clara ipi bağladı. İpek kumaş tenime değdiğinde kendimi biraz daha güvende hissettim. O sırada Damien yanımıza geldi.
“Hazırsak çıkalım.” dedi.

Salonun içinden geçip geniş kapılardan dışarı çıktık. Malikanenin bahçesi, içerideki loşluğun aksine daha ferah ve serindi. Taş döşeli yol, ay ışığında soluk bir şekilde parlıyordu. Ağaçların arasına yerleştirilmiş küçük lambalar bahçeye yumuşak bir ışık veriyordu. Bahçe milyonluk arabalar ile doluydu. Derin bir nefes aldım.
İçerideki ağırlık biraz olsun üzerimden kalkmıştı.

Bahçeye çıktığımızda Kael de kapıdan belirdi. Elinde bir sigara vardı. Yavaş adımlarla yürürken sigarayı dudaklarının arasına yerleştirip derin bir nefes aldı. Duman geceye karıştı. Ne acele ediyordu ne de etrafına bakıyordu; sanki her şey kontrolündeymiş gibi sakindi.

Yanımıza geldiğinde Damien duraksadı.
“Bu akşam için,” dedi kısa ama net bir tonla, “Eyvallah.”

Kael sigaradan bir nefes daha aldı, dumanı yana doğru üfledi.
“Eyvallah.”

Başka bir şey eklemedi.
Bakışları bana kaydı. Maskemin arkasından gözlerim onunla buluştu. Bir anlık sessizlik oldu.

“Ben de teşekkür ederim." dedim sakin bir sesle.

Kael ifadesini değiştirmeden başını çok hafif salladı. Arkasını dönüp arabasına doğru yürüdü. Kısa süre sonra arabasıyla gözden kayboldu.

Damien derin bir nefes aldı.
“Hadi,” dedi. “Gidelim.”

Arabaya yöneldik. Bahçede artık herkes dağılmaya başlamıştı. Görevliler kapıları kapatıyor, son misafirler de ayrılıyordu. Bu kez ayrılmamıza gerek yoktu; üçümüz aynı arabaya binebilirdik.

Clara arka koltuğa geçti. Ben yanına oturdum. Damien direksiyona geçtiğinde kapılar sessizce kapandı. Motor çalıştı.
Malikane arkamızda kalırken camdan dışarı baktım.

"Bana bir daha Kael deme tamam mı Damien?” dedim sinirle.

Sinirle güldü.

"Dans ederken öyle demiyordun ama.”

“Senin yüzünden!" dedim. “Her baloda dans eden bir adam bulduysan bu benim suçum değil."

“Dans etmek zorunda değildin ama.”

Sinirle güldüm. Zorunda olduğumu görmüyor muydu?

"Madem dans etmemi istemiyordun gelip sen dans etseydin o zaman onunla."

Bir an durdu. Gözünün önüne gelen görüntüler çok da mükemmel değildi sanırım.

“Reddedebilirdin." dedi.

“Denemedim mi sanıyorsun?"

“Bu kadar zor olmamalı. Sadece bir dans." diyen oydu.

Bir şey söyleyecekti ki susturdum.

"Her neyse. Uzatmaya gerek yok. Mümkünse bir daha Kael lafı duymak istemiyorum.”

Bu konuda nettim. Damien cevap vermedi. Direksiyona odaklandı. Arabanın içini sadece motorun sesi dolduruyordu. Clara da susmuştu; camdan dışarı bakıyor, düşüncelerini kendine saklıyordu.
Bir süre böyle ilerledik. Malikane çoktan geride kalmış, sokaklar karanlığa gömülmüştü. Derin bir nefes aldım. Göğsüm hâlâ sıkışıktı ama kendimi zorlayarak sakinleşmeye çalıştım.

Bu gece bilgi almıştık. En azından görüntüleri silenin ∆-4 olduğundan neredeyse emindim. Öyle olmasaydı kadınlar bunu bilemezdi. Demek ki erkekler de kendi aralarında bunu konuşuyorlardı ki kadınlar biliyordu. Eminim Damien da elle tutulacak şeyler öğrenmişti. Eve gittiğimizde konuşur, anlatırdık.

Maskemi yüzümden çıkarıp avuçlarımın arasına aldım. Parmaklarım kumaşın üzerinde gezindi. Bir süre baktım, sonra çantama koydum. Artık ihtiyacım yoktu.

Gece yol boyunca sessizdi; motorun hafif uğultusu ve dışarıdaki serin hava tek seslerdi. Kafamda hâlâ balonun karmaşası dönüyor, ama artık geride bırakmıştık. Herkes kendi düşüncesine gömülmüştü, ama bu sessizlik bile tuhaf bir rahatlama veriyordu.

Ve ben, Neyra; bir gün bangır bangır gelecektim.

BÖLÜM SONU 🎭