11. bölüm · İNSANLIKTAN SONRA (KİTAP OLUYOR)
11.BÖLÜM: GEÇMİŞ
~GEÇMİŞ~
(...)
“İnsanın en büyük arzusu, başkaları üzerinde sınırsız bir irade kurmaktır.”
~Fyodor Dostoyevski~
(...)
“Şefkat tacı parlatır; tahtı ise ayakta tutan kandır.”
(...)
İnsan hayatında her zaman bir kaçış noktası olmuştur. Kimi bir parkta saklanır hayatın gerçeğinden, kimi ise bir uçurumun kenarında. Ben ise bunlardan biraz daha farklı bir tercih yapmıştım.
Renk renk ışığın aydınlattığı, neonların vahşi parıltısıyla duvarları yalayan bu yeri seviyordum. Etrafta tezahüratlar uçuşuyordu; yüksek, vahşi, kulakları dolduran. Gerçek dünyadan bir kaçışım gibiydi burası. Ne zaman daralsam, gelip stres atardım. Boks yaparak. Kendi krallığımı yönetmek her zaman daha iyiydi; burada kurallar bendendi, herkes bilirdi.
Garsona el işareti yaptım. Hemen ne iş yapıyorsa bırakıp masama geldi. Gerçi buradaki bütün masalar bana aitti.
Kâbus’a.
“Buyur patron?” dedi garson, sesi kalabalığın uğultusunda zor duyuluyordu.
Elimi çeneme attım. “Bana bir kadeh Macallan getir.” Hemen başını eğdi.
"Emredersiniz patron."
Garson uzaklaşırken gözlerim etrafa kaydı. Tezahüratlar ve küfürlerin eksik olmadığı bu yeri yönetmek hiç de kolay değildi. Ülkedeki diğer insanlar gibi olsaydım bırak bu düzeni yönetmeyi buranın yanından bile geçemezdim. Ama ben, hep diğerlerinden farklıydım. Zihnimin ve çipin beni yönetmesi gerekirken ben zihnimi ve çipi yönetiyordum. Kimse bu özelliğimi bilmiyordu. Bilmelerine de gerek yoktu. Çipe bir şekilde bağışıklığım vardı. Çip varken bu gürültüden etkilenmemem de bu yüzdendi. Etkilenmediğim yerlerde, etkilenmiş gibi yapmak bazen zor olsa da bunu yapmam lazımdı. Çipi yönettiğimi kimse bilmemeliydi.
Nerede olursam olayım, yöneten her daim bendim.
Biraz ilerideki ringte dolaştı gözüm. Spot ışıklar tam ortadaki iki adamı yakalamıştı; biri iri yarı, dövmeleri sırtına kadar uzanan bir dev gibiydi. Kasları terle parlıyordu, nefesi hırıltılı. Diğeri daha ince yapılı ama hızlı görünen biri; gözleri keskin, adımları çevik. Kalabalık devin lehine bağırıyordu, yüksek sesle, coşkulu:
"Dev! Dev! Parçala onu!"
Bahisler dönüyordu; zarflar elden ele geçiyor, para kokusu havaya karışmıştı; ter, kan ve bahis zarflarının kâğıt kokusuyla birlikte, boğucu bir karışım.
Zil çaldı. Keskin, metalik bir çınlama, kalabalığı daha da ateşledi.
Dev saldırdı. Sağ kroşesi rakibin çenesine doğru indi, ağır ve vahşi. İnce adam eğildi, yumruk boşlukta ıslık çalarak geçti. Sonra ince adamın eli devin böğrüne indi. Sessiz, hızlı, kemik kıran bir darbeydi bu. Kaburgalar arasında bir çatırtı duyuldu, kalabalık "Ooooh!" diye inledi. Dev inledi, dizleri büküldü, yüzü acıyla buruştu. İnce adam durmadı. Sağ yumruğu devin çenesine indi, sonra sol kroşe, art arda. Adam oldukça hızlıydı. Herkes gözünü kırpmadan izliyordu, tezahüratlar yükseliyordu. Kimse bu adamın devi yıkabileceğini düşünmemişti. Dev ayakta durup, rakibine yumruk atmaya çalışırken ince olan adam hızlı hareketlerle art arda darbeler indiriyordu. Ve ondan sonra tek bir darbe: Tam çeneye, temiz ve keskin.
Dev yere yığıldı. Gözleri açık kaldı, hareket etmiyordu. Kalabalık bir an sustu, şokla. Sonra patladı. Yüksek tezahüratlar duyuldu.
"Vay be!"
“İnanılmaz!"
"Dev kalk lan!" bağırışları.
Bahis zarfları havada uçuşuyordu, para kokusu daha da yoğunlaştı, terli ellerde ıslak banknotlar el değiştiriyordu. Buraya farklı ülkelerden mafyalar ve kartel üyeleri geliyordu. Uzun bir uyuşturucu sevkiyatından sonra ringe uğrarlar, bahis oynarlardı. Her birinin ayrı bir uyuşturucu yöntemi vardı. Bu ülkeye uyuşturucu girişi yasaktı. Ama, mutlaka girdiğinden de emindim. Kahveye bile uyuşturucu emdirip sevkiyat yapanlar vardı. Garson kadehi getirdi. Macallan’ın altın rengi ışığı yansıttı, viski lambaların altında kehribar gibi parladı. Bir yudum aldım. Boğazım yandı. Ama o yanık tanıdıktı. O yanık güzeldi. Geçmişteki yanıklarımın aksine. Onlar acımasızdı, bu ise zafer gibi.
Hakem, iki kişinin ortasında duruyordu ringte. Herkes üçten geriye doğru sayıyordu devin kalkması için, yüksek sesle.
“Üç! İki! Bir!"
“O kadar para bastım lan sana! Kalksana!" Bir ses, öfkeli ve yüksek.
Deve bahiste para yatıranlar batmıştı. Etraf içki, kan ve ter kokuyordu. Ringin kenarındaki paspaslar koyu lekelerle kaplıydı. Ama burayı seviyordum. Dış dünyadan soyutlandığım tek yerdi. Masamda kadehimden bir yudum alırken geri sayım da bitti. Dev kalkamadı. Kalabalıktan küfürler duyulmaya başladı, yüksek ve zehir gibi.
“Battım senin yüzünden!"
“Bir daha senin üzerine oynarsam iki olsun!"
Hakem galip olan adamın elini tuttu ve havaya kaldırdı. Bu kazandığının kanıtıydı. Spot ışığı altında eldivenli yumruklar kanla parlıyordu. Daha sonra adam ringteki köşesine gitti. Su içti, şişeyi dudaklarına dayadı, su çenesinden damladı.
Kalabalıktan kazanan adama tezahürat yapanlar da vardı, hakaret edenler de. Kazanan adam bağırarak konuştu kalabalığa. Sesi uğultunun üstünden yükseldi.
“Buranın tek kralı benim!" dedi. “Beni yenecek tek adam dahi yok!"
Tek kaşımı kaldırdım. Kalabalıktan bana bakanlar oldu. Gözler merakla, korkuyla karışık heyecan doldu sanki. Bu adam burada yeni olmalıydı. Yoksa benim mekânımda kendini kral ilan etmezdi. Yürek yemişti muhtemelen.
“Beni de yensene!" dedim yüksek sesle. Gayet sakindim. Elimde kadehimle ringteki adama bakıyordum. “Buranın tek kralı kimmiş görsünler.” Rahat tavırlarımla içkimi yudumluyordum, viski boğazımda yanarken tehlikeli şekilde gülümsedim hafifçe. Bu yanığı seviyordum. Geçmişteki yanıklarımın aksine.
Uğultu birden kesildi. Sadece nefes sesleri ve içki kadehimin masaya değme tıkırtısı kaldı.
Herkes sus pus şekilde izliyordu. Adam tedirgin oldu. Bedeni kasılmıştı. Bunu görebiliyordum. Omuzları gerilmiş, nefesi hızlanmıştı. Korkuyla hemen konuştu.
"Öyle demek istemedim. Yeraltındaki tek kral sizsiniz.”
Alayla başımı salladım yavaşça.
Ayağa kalktım. Ringe doğru yürüdüm. Herkes benim ne yapacağımı meraklı gözlerle izliyordu. Tezahüratlar yeniden başladı, düşük ama heyecanlı. Ringin tamamen yanına gittim. Adama baktım keskin bakışlarla.
"Az önce rica ediyor gibi göründüm sanırım.” Hafifçe boğazımı temizledim. "Rica etmiyorum, emrediyorum. Benimle dövüşeceksin.”
Adam kaskatı kesildi. Ben ki, kâbus şimdiye kadar kaybettiğim görülmemişti. Ringde, sokakta, sistemin gölgesinde ve her yerde.
"Hem belli mi olur, belki kazanırsın. Kral falan olursun.” dedim, sesim alaycı ama sakin. Hakeme döndüm.
"Odama gerekli malzemeleri koyun. Hazırlanacağım.”
Hakem hemen onayladı. Yanındaki birkaç kişiye başıyla komut verdi ve odama gönderdi. Ringteki adam ise ecel terleri döküyordu. Korkudan kalbinin hızlı attığından emindim. Az önce kâbus ile dövüşmesine karar verilmişti -zorlanmıştı-. Bu yüzden olsa gerek tedirgindi.
Kalabalığa doğru döndüm ve elimi havaya kaldırdım. Bu, rakibimin infazı gibi bir şeydi. Kalabalık yeniden coştu. Tezahüratlar yükseldi, isimlerin haykırışları havaya karıştı.
"Kâbus! Kâbus! Parçala onu!"
"Kral sensin!"
Herkes benim adımı bağırıyordu. Çünkü burada herkes biliyordu: Kâbus yenilmezdi.
Adam ringin ortasında donup kalmıştı. Yumruklarını sıkıyor, açıyor, tekrar sıkıyordu, ne yapacağını bilemiyordu. Gözleri bana kayıyor, sonra kaçırıyordu. Ter damlaları çenesinden yere düşüyordu, spot ışıklarının altında parlıyordu.Ben hâlâ ringin kenarındaydım, kadehim elimde. Bir yudum daha aldım, kadehi yavaşça yuttum. Yanık boğazımda tanıdık bir dost gibi dolaştı. Sonra kadehi yanımdan geçen bir garsona uzattım.
"Al bunu."
Adam hemen kaptı, başını eğdi. Kalabalık bir an sustu, benim hareketlerimi izliyorlardı. Her adımım, her bakışım onlar için emir gibiydi.
Odadan dönen adamlar karşıma geldiler.
“Her şey hazır patron."
Konuşmadan odama ilerledim. Kapıyı hafifçe açıp içeriye girdim. Askıya asılmış boksör kıyafetleri vardı. Bir köşede de eldivenler ve bandajlar. Ağızlık kullanmıyordum bile. Çünkü hiçbir rakibim suratıma yumruk atacak kadar kalmıyordu ringte. Yakışıklı yüzüm hasar görmemeliydi.
Ceketimi yavaşça çıkardım, gömleğim de vücudumdan çıktıktan sonra eldivenlerimi, bandajlarımı taktım. Şortumu giydim. Kollarımda eski izler, yanıklar, kesikler, yılların izleri vardı. Odadan çıktım. Kalabalığın olduğu yere geri döndüm. Ellerimle siyah saçlarımı karıştırdım.Vücudumdaki izler spot altında parladı.
Kalabalık bir an daha sessizleşti. Bazıları bildiği için, bazıları ilk kez gördüğü için.Rakibe döndüm. Sesim kalabalığın uğultusunu delip geçti.
"Hazır mısın?"
Adam yutkundu. Ses çıkaramadı. Sadece başını salladı hayır der gibi. Gülümsedim. Evet dediğini varsaymıştım çünkü.
"İyi. Çünkü ben hazırım."
Sonra çevik hareketlerle ringe çıktım. Bu sefer tezahüratlar yüksek sesli ve hırslı değildi. Bütün gözler buradaydı. Tam ortaya kadar yürüdüm. Adamın tamamen karşısına kadar geldiğimde başımı hafifçe sağa eğdim.
“Şu an normal bir boks yapmayacaksın biliyorsun değil mi?" Sesim sertti. “Hayatın için dövüşeceksin."
“Biliyorum," dedi çaresizlikle. “Aslında bunu yapmak zorunda değiliz."
Bir önceki raunttaki gibi rahat ve cesur değildi. Her türlü şansını deniyordu.
Başımı iki yana salladım cıklayarak. “Bu kadar kasma." dedim ve bir anda yüzüne yumruk attım.
Bunu beklemediğinden başı geriye savruldu. Hemen toparlanmaya başladı. Sol yumruğumu tekrar yüzüne doğru vurmak istedim ama hızlı çıkmıştı piç. Anında eğildi ve darbemden kurtuldu.
“Kâbus! Kâbus!"
Tezahüratlar devam ediyordu.
Doğrulur doğrulmaz yüzüme vurmaya çalıştı. Çevik bir hareketle kolunu tuttum. Kolunu ters çevirip ayağını tek çelmeyle yerden kestim. Yere kapaklandığında yanına gittim. Dizleri üzerine çökmüştü. Dudağından kan akıyordu.
“Hiçbir kral diz çökmez!" Saçlarından tutup kaldırdım. Sesim ringin her köşesine ulaşmıştı. “Diz çökenden de kral olmaz zaten."
Saçlarından tuttuğum için kısıkça inledi. Ve öfke katsayısı artmaya başlamıştı sanırım. Gözlerinde, o bir anlık cesareti görmüştüm. Aptal ama gerçek bir cesaret.
“Yeter lan!" dedi ve saniyelik hızla suratıma güçlü bir yumruk attı. Bu adamdan, bu denli cesaret beklememiştim.
Kalabalık sustu. Sadece adamın hırıltısı ve benim düzenli nefesim kaldı. Tezahüratlar kesildi. Herkes bekliyordu. Dudağımdan akan kanla birlikte tehlikeli şekilde gülümsedim. Bu kadar oyun yeterdi. Hevesini almış olmalıydı. Sol kroşeyi çenesine indirdim ve aynı anda sağ yumruğumu karnına indirdim. Yere kapaklanması uzun sürmedi. Hırıltılı nefeslerini duyuyordum.
Adam öne doğru yalpaladı, dizlerinin üstünde doğrulmaya çalıştı. Başını kaldırıp bana baktı. Yumruklarını tekrar kaldırdı. Son bir hamle yapmaya çalıştı. Aptalca bir hamle.
Hiç vakit kaybetmeden art arda iki yumruk salladım. Sol kroşe yine böğrüne indi, aynı yere, aynı kırık kemiklere. Çatırtı daha yüksek çıktı. Adam inledi, dizleri yine büküldü. Sağ yumruğum çenesine indi. Temiz, kesin. Kafası geriye savruldu. Gözleri kapandı. Vücudu ringe yığıldı. Hareketsiz kaldı. Gözleri açık, ama bilinci gitmişti. Boş bakıyordu.
Kalabalık patladı. Tezahüratlar yükseldi. İsimler bağırıldı.
“Kâbus! Kâbus! Kral sensin!”
Hakem yanıma geldi ve elimi havaya kaldırdı. Zaferimdi. Yine. Nefesim düzenliydi. Eldivenlerim kanlıydı. Yüzümde tek bir çizik yoktu. Çünkü kimse bana dokunamazdı. O adam bana vurmuştu ama ben yıllardır bunu yapıyordum. Yüzüme aldığım bir yumrukla bayılacak biri asla değildim.
Ringin ortasında duruyordum. Kalabalık beni alkışlıyordu. Ama aklımda tek bir şey vardı: güç. Sadece güç. Burada kurallar bendendi. Ve kurallarımı çiğneyen, ringden çıkamazdı.
Hakem elimi indirdi. Kalabalık hâlâ bağırıyordu. Ben ise ringden indim. Yavaş adımlarla masama döndüm. Garson yeni bir Macallan getirdi. Kadehi aldım. Bir yudum daha. İçmeyi seviyordum.
Ring boşaldı. Kan lekeleri paspasta kaldı. Kalabalık dağılıyordu. Ama ben hâlâ masamda oturuyordum. Kadehim elimde. Gözlerim ringe bakıyordu. Ve biliyordum: Bu sadece bir dövüş değildi. Bu bir hatırlatmaydı. Burada kral bendim.
Ve krallar, tahtlarını kanla korurdu.
Kadehi masaya koydum. Ayağa kalktım. Kalabalık hâlâ dağılmamıştı. Bazıları hâlâ tezahürat yapıyor, bazıları bahis zarflarını sayıyordu. Bazıları ise ringe bakıyordu, yerde yatan adama, kanlı paspasa, benim gölgeme. Yavaşça ringe doğru yürüdüm. Hakem hâlâ oradaydı, adamın eldivenlerini çıkarıyordu. Adamı kaldırmaya çalışan iki kişi vardı, yüzü şişmişti, dudağı yırtılmıştı, gözleri kapalıydı. Nefes alıp vermesi zorlaşmıştı. Ama yaşıyordu.
Hakem bana baktı. Başını eğdi. Ringin kenarına oturdum. Eldivenlerimi çıkardım. Kanlıydılar. Parmaklarımı açtım, kapattım. Kaslarım hâlâ sıcaktı. Kalabalık yavaş yavaş dağılıyordu. Bazıları bana selam vererek geçti. Bazıları gözlerini kaçırdı.
“Kâbus yine ortalığı yakıp geçti ha?" diyen bir ses duyuldu ortamda. Başımı sese çevirdim.
Bu kardeşim Karl’dı. Sırıtarak elleri ceplerinde geliyordu. Üzerinde neredeyse hiç çıkarmadığı ve galiba vücuduna yapışmış bir takım elbise vardı. Onunla iyi anlaşıyorduk ama sinirlendiğim tek bir konu vardı. O da sisteme karşı olmasıydı. Çip taktırmayı çok küçük yaşlarda reddetmişti. Ama bunu sisteme veya kimseye söylemiyordum.
Söyleyemiyordum.
Aramızda dört yaş fark vardı. Babam çoğu zaman onunla ilgilenmezdi küçükken. Bu yüzden her şeyiyle ben ilgilenmiştim. Bu yüzden sisteme karşı olduğunu biliyor, herhangi bir şey yapmıyordum.
Bu ülkenin bir başkanı ve yardımcıları olabilirdi. Ama her ülkede olduğu gibi, arka planda ülkeyi yöneten ve yönetime demir yumruğunu vuran kişiler vardı. Onlardan biri de hiç şüphesiz bendim.
“Gel senle de boks yapalım." dedim alayla.
“Kalsın dostum. Buralar benlik değil." Elleriyle yakasını düzeltti. Bakışlarını üzerimde gezdirdi.
“Dövdün mü dövüldün mü hiç anlamadım."
Her yerim kandı. Karşıdan bakan biri benim öldüresiye dövüldüğümü düşünebilirdi.
"Sen bir de onu gör.” dedim. “Bak beni dinle, seni de boksör yapalım."
Kesin şekilde kafasını salladı. “Böyle iyiyim ben. Junior kâbus olmaya hiç niyetim yok." Güldüm.
O da, daha sonra sırıttı. "Kalk da kurtul şu kıyafetlerden. Akşam yemeğe davetliyiz.”
Tek kaşımı kaldırdım. "Kim davet etti?”
“Kral 2. Henry olacak hâli yok ya,” dedi. Anlamadım?
Sırıtması genişledi. “Kim olacak, yedi cihanın sahibi, kalbinin sultanının babası, gelmiş geçmiş en pezevenk kişi ilan edilen Smith beyefendi.”
Öfkeyle nefeslendim. Bu adam ne zaman peşimi bırakacaktı benim?
"Bir daha kalbinin sultanı falan dersen kardeşim demem şu ringe gömerim seni."
Gülerek başını iki yana salladı. “Sakin ol abicim. Ne demiş bir Altairon atasözü?"
“Ne demiş?"
"Kökünü sökmediğin diken, sarayının kapısında filizlenir."
Böyle bir atasözü yoktu ki?
"Hangi ata söylemiş bunu merak ettim.”
Dudakları iki yana kıvrıldı. İşaret parmağı ile kendini gösterdi. "Ben tabii ki.”
Bu adam iflah olmazdı. Karl’ın bu son lafı havada asılı kalmıştı. “Ben tabii ki” demişti ya, sanki bütün Altairon atasözlerini tek başına icat etmiş gibi sırıtıyordu. Gözlerimi devirdim, ama dudaklarımın kenarı istemsiz kıvrıldı. Bu adamı sinir etmek imkânsızdı. Sinirleniyordun ama aynı anda gülmek istiyordun.
“Senin atasözlerin de senin gibi işte,” dedim, sesim alaycı ama yorgun. “Uyduruk, ve sinir bozucu."
Karl kahkahayı bastı yine. O kahkaha ki, çocukken babamın sopasını yiyeceğimiz zamanlarda bile bizi güldüren tek şeydi. Yüksek, içten, sanki bütün dünyayı umursamıyormuş gibi.
“Uyduruk mu?” dedi, eliyle göğsüne vurarak. “Abicim, uyduruk olan sistemin kendisi! Ben sadece gerçeği atasözü formatına döküyorum. ‘Kökünü sökmediğin diken, sarayının kapısında filizlenir’ bak ne kadar doğru. Smith’i yolmadın, şimdi kapında filizleniyor. Yarın öbür gün sadece yemeğe davet etmekle kalmaz, gör bak."
Güldüm. “Ringe gelsin, ben onu ben biçerim.”
Karl’ın gözleri parladı. “Ben seni tutuyorum." Bu adam deliydi. Kaosla besleniyor diyebilirdim.
Ayağa kalktım. Kanlı eldivenler hâlâ yerdeydi, paspasın üstünde koyu lekeler bırakmıştı. “Gitmeden şu kanı temizle,” dedi, elini sallayarak. “Smith’in masasında kral gibi oturacaksın, ringdeki gibi değil.”
Gülerek odama gittim. Üzerimi değiştirdim ve artık kâbus değildim. Kael’dim. Geri döndüm ve birlikte ringin olduğu salondan ayrıldık. Yan yana mükemmel bir takım gibi durduğumuzu biliyordum. Farklı tarafları tutsak da, en çok yanımda olan ve en çok yanında olan yine birbirimizdik.
BÖLÜM SONU 🩸
