7. bölüm · İMKANSIZ AŞK
7. BÖLÜM
Aradan aylar geçti.
Burak artık savaşın ortasındaydı.
Geceleri ateşlerin ışığı ufku kızartıyor, gündüzleri gökyüzü dumanla kaplanıyordu.
Ama bazı geceler vardı ki...
Uyuyamıyordu.
Herkes çoktan sessizliğe gömülmüşken o sırtını bir ağaca yaslıyor, gözlerini kapatıyordu.
Ve aklına hep aynı yer geliyordu.
Dzvegor'daki dere.
Suyun sesi.
Ve sarı saçlarının arasına iliştirilmiş küçük bir papatya ile gülümseyen Jovanka.
Aynı gece...
Kilometrelerce ötede, Dzvegor'da.
Jovanka da uyuyamıyordu.
Pencerenin önüne oturmuştu.
Ay ışığı odanın içine vuruyordu.
Elini yavaşça günlüğünün arasındaki papatyanın üzerine koydu.
Derin bir nefes aldı.
Sanki dere kenarındaki o bahar gününün kokusu hâlâ içindeydi.
Gözlerini kapattı.
Ve sebepsiz yere içinden bir düşünce geçti:
"İyi misin Burak?"
Savaşın olduğu yerde Burak birden gözlerini açtı.
Rüzgâr yüzüne vuruyordu.
Nedenini bilmediği bir huzur hissetti.
Sanki biri adını fısıldamış gibiydi.
Günler böyle geçmeye başladı.
Birbirlerinden habersiz...
Birbirlerine ulaşamadan...
Ama tamamen de kopamadan.
Yağmurlu bir akşam üstü Jovanka dere kenarına indi.
Evde kimse onu fark etmemişti.
Eski ağaç hâlâ oradaydı.
Su aynı şekilde akıyordu.
Her şey değişmişti ama o yer değişmemişti.
Parmaklarını ağacın kabuğuna dokundurdu.
Bir zamanlar Burak'ın yanında durduğu yere baktı.
Ve istemsizce gülümsedi.
O sırada Burak cephede nöbet tutuyordu.
Yağmur ince ince yağıyordu.
Bir an başını kaldırıp karanlık gökyüzüne baktı.
Sonra kendi kendine mırıldandı:
B: "Dere kenarındasın şimdi..."
Bunu neden söylediğini kendisi de bilmiyordu.
Ama kalbi öyle söylemişti.
Aylar geçtikçe bu his kaybolmadı.
Bazen Jovanka sebepsiz yere mutlu uyanıyordu.
Bazen Burak en zor gününde bile içini ısıtan açıklayamadığı bir huzur buluyordu.
İkisi de bunun nedenini bilmiyordu.
Ama ikisi de aynı şeyi hissediyordu:
Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar...
Bir yerde hâlâ birbirlerini unutmamışlardı.
5 YIL SONRA...
Dzvegor artık Jovanka'nın çocukluğundaki köy değildi.
Yeni evler yapılmış, bazı aileler göç etmiş, eski yüzlerin yerini yenileri almıştı. Ama Jovanka'nın içindeki boşluk değişmemişti.
Yirmili yaşlarının ortalarına gelmişti artık.
Aynaya baktığında genç kızlığındaki o mahcup bakışların yerini daha olgun, daha yorgun gözler almıştı.
Alex'le yaptığı evlilik ise başından beri beklediği gibi olmamıştı.
Birbirlerine kötülük etmiyorlardı.
Kavga da etmiyorlardı.
Ama aralarında sevgi yoktu.
İki yabancı gibi aynı çatının altında yaşıyorlardı.
Yıllar geçtikçe aralarındaki sessizlik daha da büyüdü.
Sonunda bir akşam, mutfak masasının iki ucunda otururlarken Alex derin bir nefes aldı.
A: "Böyle devam etmeyecek."
Jovanka başını kaldırdı.
Alex gözlerini kaçırmadı.
A: "Sen hiçbir zaman beni sevmedin."
Bu söz ilk başta canını acıttı ama inkâr edemedi.
Sessiz kaldı.
Alex hafifçe başını salladı.
A: "Ben de bunu yıllardır biliyorum."
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra Jovanka kısık bir sesle konuştu:
J: "Üzmek istemedim seni."
A: "Biliyorum."
Alex ayağa kalktı.
A: "Ama ikimiz de mutsuzuz."
Aylar süren konuşmaların ardından yollarını ayırdılar.
Köyde elbette dedikodular çıktı.
Ama Jovanka artık eskisi gibi korkan genç kız değildi.
Hayat ona çok şey öğretmişti.
Bir sonbahar sabahı, eşyalarının son birkaç parçasını da eski evinden çıkarıp annesi Elena'nın evine döndü.
Bahçenin kapısından içeri girerken rüzgâr sararmış yaprakları önünde savuruyordu.
Elena kapıda bekliyordu.
Kızına baktı.
Hiçbir şey sormadı.
Sadece sarıldı.
Ve yıllar sonra ilk kez Jovanka kendini gerçekten evine dönmüş gibi hissetti.
Yaz, Dzvegor'a bütün sıcaklığıyla gelmişti.
Dağların etekleri yemyeşildi.
Dere kenarındaki söğüt ağaçları rüzgârla hafifçe sallanıyor, çocuklar suyun kenarında oynuyordu.
O gün öğleden sonra Jovanka yine dere kenarına gitmişti.
Burası yıllardır değişmeyen tek yerdi.
Çimenlerin üzerine oturdu.
Yanında her zamanki günlüğü vardı.
Sayfaların arasından eski papatyayı çıkardı.
Parmaklarının arasında çevirdi.
Gülümsedi.
Sonra gözleri doldu.
"Keşke bir kez daha gürebilseydim seni..." diye fısıldadı.
Aynı saatlerde köy yolunda toz bulutları yükseliyordu.
Eski bir kamyon ağır ağır Dzvegor'a giriyordu.
Kamyon durdu.
Kapı açıldı.
İçinden uzun boylu bir adam indi.
Omuzları eskisinden daha genişti.
Yüzünde güneş ve savaşın bıraktığı izler vardı.
Ama gözleri...
O yeşil gözler değişmemişti.
Burak yıllar sonra ilk kez köyüne dönmüştü.
Hatice teyze evinden koşarak çıktı.
Oğlunu görünce dizlerinin bağı çözüldü.
İkisi yıllar sonra ilk kez birbirine sarıldı.
Ama Burak'ın aklında tek bir soru vardı.
Jovanka.
Akşamüstüne doğru adımları onu farkında olmadan dereye götürdü.
Yıllar önce ilk kez yalnız konuştukları yere.
Papatyayı saçına taktığı yere.
Ve orada...
Söğüt ağacının altında bir kadın oturuyordu.
Sarışın saçları omzuna dökülmüştü.
Elinde eski bir günlük vardı.
Burak olduğu yerde durdu.
Nefesi kesildi.
Beş yıl boyunca yüzlerce kez hayalini kurduğu görüntü karşısındaydı.
Jovanka bir şey hissetti.
Başını kaldırdı.
Karşı kıyıda duran adama baktı.
İlk saniye tanımadı.
Sonra...
Kalbi duracak gibi oldu.
Elindeki günlük dizlerinden kayıp çimlere düştü.
B: "Jovanka..."
Beş yıl sonra ilk kez sesini duydu.
Jovanka'nın gözleri doldu.
Dudakları titredi.
Sadece tek kelime söyleyebildi:
J: "Burak...?"
Burak bir an bile gözlerini Jovanka'dan ayırmadı.
Beş yıl...
Tam beş yıl sonra ilk kez karşı karşıyaydılar.
Dereyi ayıran dar taş geçide doğru yürüdü.
Jovanka olduğu yerde kalmıştı.
Nefes almayı bile unutmuş gibiydi.
Burak karşı kıyıya geçti.
Birkaç adım...
Birkaç adım daha...
Ve sonunda yıllardır ulaşamadığı kişinin karşısında durdu.
B: "Jovanka..."
Sesi eskisinden daha ağırdı.
Ama içindeki sıcaklık aynıydı.
Jovanka'nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
J: "Yaşıyorsun..."
Burak acı bir tebessüm etti.
B: "Dönəcəyimi süyleyemedim."
Jovanka cevap veremedi.
Yılların özlemi boğazına düğümlenmişti.
Tam o sırada uzaktan bir ses duyuldu.
"Jovanka!"
İkisi de dönüp baktı.
Köyden küçük bir çocuk nefes nefese koşuyordu.
Ayağı taşa takılıyor, yeniden kalkıp koşuyordu.
Sonunda yanlarına ulaştığında nefesi kesilmişti.
Ç: "Jovanka abla!"
Jovanka'nın içi bir anda sıkıştı.
J: "Ne oldu?"
Çocuk güçlükle konuştu.
Ç: "Annen..."
Bir an durdu.
Sonra gözlerinden yaşlar boşaldı.
Ç: "Annen merdivenlerden düştü..."
Jovanka'nın yüzü bembeyaz oldu.
Çocuk hıçkırdı.
Ç: "...öldü."
Dünya sustu.
Dere sustu.
Rüzgâr sustu.
Jovanka olduğu yerde donup kaldı.
Sonra birden dizlerinin bağı çözüldü.
Burak hemen onu tutmaya çalıştı.
Ama Jovanka geri çekildi.
Gözleri korkuyla açılmıştı.
Bir an...
Sadece bir an...
Geçmişin bütün acıları zihnine hücum etti.
Ablasının ölümü...
Babasının ölümü...
Köyün dedikoduları...
Ve şimdi annesi...
Jovanka başını iki elinin arasına aldı.
J: "Yine..."
Burak anlamadı.
B: "Jovanka..."
Jovanka gözyaşları içinde ona baktı.
J: "Yine oldu..."
B: "Ne oldu?"
Jovanka'nın sesi titriyordu.
J: "Ne zaman seninle mutlu olmaya yaklaşsam..."
Gözlerinden yaşlar aktı.
J: "Ne zaman kader bizi yan yana getirse..."
Başını salladı.
J: "Bir şey oluyor Burak."
Burak'ın yüzü acıyla gerildi.
Ama bu kez geri çekilmedi.
Yavaşça yaklaştı.
B: "Hayır."
Jovanka ağlıyordu.
B: "Bu senin suçun değil."
J: "Ama hep oluyor..."
B: "Çünkü hayat bazen acımasız."
Burak gözlerinin içine baktı.
B: "Ama bu, birbirimizi sevmemizin yanlış olduğu anlamına gelmez."
Uzaktan köyün çanları çalmaya başladı.
Acı haberi haber veren ağır çanlar...
Jovanka gözlerini kapattı.
Ve yıllar sonra kavuştuğu adamın tam karşısında dururken...
Bir kez daha yasın gölgesi üzerlerine düştü.
Ama bu kez Burak gitmedi.
Yanında kaldı.
