4. bölüm · İDDİA
3. BÖLÜM: Rol Değiştirme Oyunu.
Herkese merhaba. İDDİA'nın yeni bölümü geldi! Keyifli okumalar. 🙂
"Kim o?"
"Yaz, biraz konuşabilir miyiz canım?"
Tam gri renkli ve Wednesday temalı yatağıma uzanmış, bilgisayarımdan Mina'nın, tüm sezonlarını bitirdikten sonra Eren ile bana öve öve bitiremediği, üçümüzün arasındaki ilişkiye çok benzettiğini iddia ettiği ve bir keresinde konusu açıldığında gülerek, "Yaz, bak biz bir ara bu dizide oynamışız ama haberimiz yokmuş." dediği karakterlerin rol aldığı Friends adlı dizinin ilk sezonunun ilk bölümünü izlemeye başlamıştım ki, kapıma kadar gelen teyzeme saygısızlık etmemek için diziyi durdurup, okulun ilk gününün hissettirdiği yorgunlukla, "Efendim, teyze?" diye kapıya doğru seslendim.
Teyzem normalde, ona "Müsait değilim." demediğim sürece sadece kapımı çalar, o an odamda olup olmadığımı kontrol edip çat kapı içeri girerdi. Ama bu sabah okula giderken haksız yere bana kızdığı için pişmanlığını yüzüne yansıtarak, ahşap kapımı açıp yavaşça kafasını içeri uzattı. Önce bilgisayarı kucağıma almış hâlime, sonra da yorgun gözlerle ona çevirdiğim yüzüme bakıp, "Video mu izliyordun, bebeğim?" dedi.
Teyzem, kendini bana ne zaman masum göstermek ya da benden özür dilemek istese bana "Bebeğim." derdi. Kafamı sallayıp ağır hareketlerle bilgisayarı kapatıp çalışma masama koydum ve ardından yatağımda bağdaş kurup elimle önümdeki boş yere vurarak, "Hayır, dizi izliyordum ama gelebilirsin." dedim.
Teyzem kapıyı kapatıp hemen yanıma oturdu ve oda bir süreliğine sessizleşti. Sonra hafifçe öksürerek başını bana çevirdi ve hâlâ gülümseyen yüzüyle aramızdaki sessizliği bozdu.
"Yaz," dedi. "Bu sabah, farkında olmadan ve o klasik okulun ilk günü karmaşası içinde seni incittim. Özür dilerim, tatlım. Yüzündeki pembelikten dolayı..."
Teyzem, ne zaman yanağımdaki küçüklüğümden kalan yanık izinin konusu açılsa, bana beni kötü hissetirmemek için o izden hep "yüzündeki pembelik" diye bahseder. Sanki yüzüm o iz yüzünden yeterince iğrenç ya da korkunç görünmüyormuş gibi onu bana masum göstermeye çalışırdı. "...ne kadar zorlandığını ve rahatsız olduğunu biliyorum. Seni o izden dolayı incitmek gibi bir niyetim asla yoktu ve hiçbir zaman da olmadı."
Teyzem eliyle elimi okşayarak,
“Çünkü ben seni her zaman sen olduğun için sevdim ve ne olursa olsun sevmeye devam edeceğim. Mina, Eren ve Gül teyzen de öyle. O iz ne kadar dikkat çekerse çeksin, senin gücünü ve dayanıklılığını gösteriyor sadece. Kendini odana kapatma, dünyanın güzelliklerini kaçırma. Ama şunu da unutma; kimseyi etkilemek için değişmeye çalışma. Zaten sen hep yeterli oldun ve kendini olduğun gibi gördüğün sürece de yeterli olmaya devam edeceksin, bir tanem.”
Teyzemin cümlelerinden sonra, bugüne kadar yüzümdeki izden dolayı teyzem ve arkadaşlarım dışındaki insanlardan gördüğüm her türlü muameleyi aklımdan geçirdim. Bir iç çekerek dudaklarımı araladım.
“Teyze, ben her ne kadar direndiysem hep daha sinir edici bir muameleyle karşılaştım. Kimisi dakikalar boyunca gözlerini benden ayırmıyor, kimisi yandan yandan, sanki hiç belli etmediklerini düşünerek kafalarını iki yana sallayıp ‘Yazık.’ diyor, kimisi de açık açık beni parmağıyla işaret ederek, sanki hayatlarında ilk defa bir yara görmüşler gibi, ‘Aaa, şuna bakın!’ diyor. Üstelik bunları yapanların çoğu yetişkin. Ha, evet. Gül teyzeler ve sen bana bugüne kadar yanağımdaki görüntüden dolayı hiç kendimi kötü hissettirmediniz. Sağ olun. Fakat beni asıl inciten şey, az önce verdiğim örnekleri yapanların benim yaşıtım olup hâlâ çocuk gibi davranması ve yaşları kaç olursa olsun, bazen bazı öğretmenlerimin bile empati kurmadan yüzüme kaçamak bakışlar atarak beni rahatsız edebilmesi. Başka bir şey değil.”
Ben konuşmamı bitirdikten sonra, söylediklerim odamdaki sessizliğin ağırlığını artırdığı için birkaç dakika boyunca ikimiz de iç çektik. Özellikle de bazı insanların neden bu denli empati yoksunu olduğunu anlamaya çalışarak düşüncelere daldık. Aradan geçen bir iki dakikanın sonunda, ne kadar süredir bağdaş kurarak oturduğumu bilmiyordum ama uzun süre aynı pozisyonda kaldığım için artık bacaklarıma kramp girmeye başlamıştı. Bu yüzden tam hafifçe yatak başlığına yaslanıp bacaklarımı kendime doğru çekmiş, kollarımı da o gün içinde bulunduğum ruh hâlinin rengine sahip, siyah, yumuşacık ve bol eşofmanımın etrafına dolamıştım ki teyzem, sanki kafasında bir anda bir ampul yanmış gibi aramızdaki sessizliği bozdu. Aynı zamanda, sessizliğin üzerimize çöken ağırlığını da biraz olsun hafifleten ve beni oldukça şaşırtan bir şey söyledi.
“Yaz,” dedi. “Seninle bir ‘rol değiştirme’ oyunu oynayalım.”
Teyzemin ağzından oyun sözünü duyunca bir an duraksadım ve kaşlarımı çattım.
“Nasıl yani?”
Teyzem, sanki uzun bir konuşmaya başlamadan önce hazırlık yapıyormuş gibi hafifçe öksürdü, ellerini birbirine bağladı ve oyunu anlatmaya başladı.
“Mahkemede avukatlar şunu iyi bilir, Yaz.” dedi. “Sürekli kendini savunmaya çalışan kişi oyunu karşı tarafın kurallarına göre oynar. Ama doğru soruları sorup karşı tarafı konuşturduğunda, insanlar çoğu zaman kendilerini kendi cümleleriyle ele verir. Yani yarın bir günlüğüne sanık değil, avukat olacaksın. Yarın herkesin seni nasıl gördüğünü kafanda kurgulamak yerine sen onları izleyeceksin. Gerektiğinde de cevabını vereceksin. Kim gözünü, o izi görür görmez senden kaçırıyor? Kim uzun uzun o ize bakıyor ama konuşmaya cesaret edemiyor? Kim yanağındaki izi umursamadan ciddi bir şekilde seninle konuşuyor? Ve kim aslında kendi kusurunu gizlemek için sana bakıyor? Bunları not et. Ama sadece zihninde. Mesela biri sana alaycı bir şekilde, ‘Yaz, yanağın çok güzel görünüyor.’ dediğinde, sen de ‘Ah, teşekkür ederim. Yanağımdaki allığı beğenmene sevindim.’ dersin. Böylece seni incitmeye çalışan kişinin oyunu bozulur. Yani bir günlüğüne ‘yargılanan’ değil, ‘yargılayan’ ol ve insanların tepkilerine bir bak bakalım. Onlara gerçek Yaz'ın aslında kim olduğunu göster. Ne dersin?”
Teyzemin söylediği gibi, insanları gözlemlemeyi ve gözlerini kısarak sorduğu bu sorular üzerinden etrafımdakileri değerlendirmeyi bugüne kadar hiç akıl etmemiştim. Çünkü bu zamana kadar, insanlar yüzümün o kısmını görüp alay etmesinler diye onlardan kaçan da hep ben olmuştum, benimle yüzümden dolayı dalga geçtiklerinde de karşılık veremeden uzaklaşan yine hep bendim. Bu yüzden söyledikleri bana hiç de mantıksız gelmemişti. Çünkü eğer öyle olsaydı, bunun sebebi büyük ihtimalle bu oyunu daha önce denemiş olmam ve yine derdime derman bulamamış olmam olurdu.
Birkaç dakikadır benden onay bekleyen yeşil gözleriyle beni izleyen teyzeme sonunda kendime gelip cevap verebildim.
“Aslında artık insanların yaramı görünce verdikleri tepkilere alıştım. Ama tabii hayatım boyunca verdikleri tepkilere göz göre göre katlanmak zorunda değilim. Hem senin söylediğin ‘rol değiştirme’ oyunu fikri hiç de mantıksız görünmüyor. Bence denemeye değer bir oyun bu.”
Teyzem, dudaklarının kenarında saklamaya çalıştığı o belli belirsiz gülümsemeyle başını hafifçe salladı.
“İşte bu,” dedi, sesi gururlu ama yumuşaktı. “Benim kızım böyle konuşur.”
Bir an için gözlerindeki sevinci saklayamadı. Lakin hemen ardından bakışları ciddileşti.
“Yalnız şunu bil,” dedi, işaret parmağını hafifçe kaldırarak. “İlk günden mükemmel olmanı beklemiyorum.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Nasıl yani?... Mükemmel olmak derken?
Teyzem, onu yanlış anlamamı istemediği için gözlerimin içine bakarak bana aslında ne demek istediğini açıklamaya başladı.
“Demek istediğim şey şu,” dedi. “Eğer kendini zorlayıp ilk günden ‘Başarmak zorundayım.’ diye kasarsan, bu oyunun senin için savaştan bir farkı olmaz. O zaman da gereğinden fazla yorulursun. Hatta belki bu yüzden daha ilk günden ‘Başaramayacağım.’ deyip tamamen vazgeçmek isteyebilirsin.”
Teyzem kelimelerini doğru seçmeye çalışırken aramızda kısa süreli bir sessizlik oluştu. Ben de bu sessizliği fırsat bilerek konuşmaya başladım.
“Ama neden ilk günden hemen ‘Başaramayacağım.’ hissine kapılıp da tamamen vazgeçeyim ki, teyze? Ben bugüne kadar nelere dayandım. Benim yaşımdaki çocuklar daha okuma yazma bilmezken ben ne kadar çok şeyin üstesinden geldim. O günleri unutmuş olamazsın, değil mi?”
Teyzem, on iki yıldır birlikte yaşadığımız için doğal olarak hafiften öfkelenmeye başladığımı anlamış olacak ki hemen elini omzuma koyup hafifçe okşadı ve ses tonunu da bir tık daha yumuşatarak benimle konuşmaya devam etti.
Bu arada teyzemin gizli silahı şudur: Onunla ne hakkında konuşursak konuşalım, ben konuşma sırasında ne zaman şimdi olduğu gibi hafifçe sinirlenmeye başlasam önce elini omzuma koyup okşamaya başlar, ardından dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılır ve ses tonunu yine şimdi yaptığı gibi bir iki ton yumuşatarak öfkemi dindirmeye çalışır. Ben istemesem de bu yöntemi kullandığı zamanlarda genellikle başarılı olur.
Bana, “Teyzenin bu özelliğinden memnun musun?” derseniz size, “İşime gelince memnunum ama gelmeyince değilim. Fakat diğer özellikleriyle kıyaslarsam bu huyuna razıyım.” derim.
“Tatlım, bak,” dedi. “Biz insanız. Ve insanlar hata yapmaya mahkûmdur. Hiç kimse mükemmel değildir ve hiçbir zaman mükemmel olmak zorunda da değildir. İnsan hata yaptıkça bir şeyler öğrenir. Çünkü yaptığı hatalardan ders çıkarmasını da bilir. Ayrıca bu bir alışkanlık meselesi. İnsanları okumak zaman ister. İlk gün sadece dene ve gözlemle. Hepsi bu. Anlaştık mı?”
Artık öfkem yatışıyordu. Teyzeme, “Peki.” dedim. Teyzem elimi, onu anladığım için sevindiğini belli etmek istercesine hafifçe sıkıp bıraktı. Sonra odanın havasını değiştirmek ve geçmişimde takılı kalmamı engellemeye çalışır gibi bir anda, gayet enerjik bir ses tonuyla ve güler yüzle, “Eee?” dedi. “Madem yarın avukat olmayı deneyeceksin…” Pencereden dışarı baktı. “Gerçi saat artık geç oldu. O yüzden ancak yarın okul çıkışı avukat olmayı denemenin ilk gününü kutlayabiliriz. Ama belki aradan geçen üç ayın sonunda ikizlerle okulda özlem gidererek geçirdiğin bugünü konuşarak da kutlayabiliriz, ha? Ne dersin?”
Normalde okulun ilk günü değil de sıradan bir gün olsaydı ve çocukluk arkadaşlarımla görüşmemiş olsaydım, ya da en azından üç ayın ardından görüşmemiş olsaydım, ne ben teyzeme kendiliğimden okulumun nasıl geçtiğini anlatırdım ne de teyzem bana sorardı. Çünkü özellikle ilkokula gittiğim yıllarda, öğretmenlerimle görüşmek için sık sık okuluma gelirdi. Her geldiğinde de, ben okul çevremden hep aynı muameleyi gördüğüm için, artık ikimiz de gördüklerimize, göreceklerimize alışmış bir şekilde işe ve okula gitmeye başlamıştık. Fakat şimdi teyzem bana bu soruyu öyle teşvik edici bir şekilde sormuştu ki, tam o an onun bana bazen, ben küçükken okuduğu hikâye kitaplarındaki büyücülerin prens ve prenseslere yaptığı büyülerden gizlice yaptığını düşünmeye başladım. Her ne hikmetse ben de oldukça teşvik olmuş bir şekilde okulda günümün nasıl geçtiğini anlatmaya başladım.
“Şimdi şöyle... Öncelikle arkadaşlarımı ve Gül teyzeyi gerçekten çok özlemişim. Ki biliyorsun, onlar benim ikinci ailem sayılır.”
Teyzem başını salladı.
“Ve bugün, toplam sekiz saat olan derslerimizden ikisi beden eğitimi olduğu için onlarla uzun uzun sohbet ettik ve yaz tatilinde neler yaptığımızdan bahsettik.”
Teyzem bana gülümseyerek, “Hmm, ne güzel.” dedi.
Ben de herhâlde beklediği yanıtı almıştır diye düşünerek konuşmama devam etmek istemedim. Çünkü eğer devam edersem ya da teyzem beni devam etmeye zorlarsa, o zaman Aras'ı ve Mina'nın bizi şimdiden birbirimize yakıştırmaya başladığını, bunun nedenini de anlatmak zorunda kalacaktım. Yani teyzemin küçüklüğümden beri, ne zaman erkek arkadaş konusu açılsa bitmek bilmeyen öğütlerini dinlemek zorunda kalacaktım.
Üstelik bugün onun öğütlerini dinleyecek hiç hâlim yoktu. Çünkü bugün okulum gerçekten çok kalabalıktı. Sanırım geçen yıllara göre bu yıl çok daha fazla öğrenci almışlardı. Ve ayrıca bulunduğum ortamların kalabalık olması beni hem fiziksel hem de psikolojik, ama en çok da psikolojik açıdan yoruyordu. Çünkü diğer insanlar gibi sıradan bir yüze sahip olamayan biri için kalabalık ortamlar, daha fazla bakışa ve eleştiriye maruz kalmak demekti. İşte bu yüzden kalabalık ortamları küçüklüğümden beri hiçbir zaman sevememiştim.
Ben o an başımı, bugün Aras ile olan konuşmamızı ve ardından Mina ile yaşadıklarımı teyzeme anlatma konusunda yaşadığım kararsızlık içinde dışarıdaki sokak lambasına çevirdiğim için, aynı zamanda teyzemin artık konuşmak istemediğimi ona bakmamamdan anlayarak yavaş yavaş yatağımdan kalkmaya niyetlendiğini de göz ucuyla görebiliyordum. Ve teyzem bu tarz şeyleri desteklediği için normalde ona anlatmadığım bu şeyi, nedense bir anda anlatasım geldi ve büyük ihtimalle ağzımızın tadını bozacak olan konuya giriş yaptım. Ha bu arada ağzımızın tadını bozacak olan şey, benim sınıfımıza yeni gelen bir erkekle konuşmam değildi. Benim erkekler hakkında konuşurken kendimi rahatsız hissetmem ve bu hissiyatımı beni dinleyen kişiye de yansıtmamdı. Hislerimi dışa yansıtmaktan hiç hoşlanmıyordum fakat yapacak bir şey yoktu. Ben de mecburen teyzeme bugün olan, beklemediğim şeyleri ona anlatmak üzere dudaklarımı araladım.
“Ha, bir de şöyle bir şey oldu…” diyerek başladım. Ama kelimelerimi o kadar özenli seçmeye çalışıyordum ki... Çünkü teyzem özellikle bu tarz hassas konularda, anlatırken en ufak bir kelime hatası yaparsam beni ve hislerimi yanlış anlayabilirdi. Bu durumda da bana binlerce kez öğüt vermesine neden olabilirdim. Derin bir nefes aldım.
“Bizim sınıfa yeni bir öğrenci geldi. Adı Aras. Eskişehir'deki bir özel okuldan gelmiş. Oradaki okulda dil bölümü olmadığından ve ailesi dil bölümünün onun için daha iyi olacağını düşündüğünden dolayı buraya taşınmışlar.”
Teyzem çenesini ovuşturarak düşünceli bir ses tonuyla beni şaşırtan bir soru sordu.
“Hmm... İstiklal Marşı için okulun bahçesinde sıraya girdiğinizde aniden senin önüne geçen çocuk oydu demek.”
Şaşkınlıkla dudaklarımı araladım.
“Ne?! Sen bizi gördün mü?”
Teyzem gayet sakin ve ciddi bir ses tonuyla sorumu cevapladı.
“Aslında sana soracaktım; İstiklal Marşı sırasında önüne geçen çocuk kimdi diye. Çünkü o çocuk park yerinden görebildiğim kadarıyla, sana senin yeni tanıştığın sıradan birine göre çok kibar davrandı. Sen de hep tanımadığın erkeklerden utanıyorsun ya, işte o düzgün bir çocuğa benziyor, onunla arkadaşlık yapabilirsin diyerek sana söyleyecektim ama seni daha ilk günden germemek için senin konuyu açmanı bekledim, canım.”
O an yüzümün yavaş yavaş kızarmaya başladığına emindim ve kahretsin ki, teyzem büyük ihtimalle tam bir domates gibi kızardığımı gördü ve ondan beklediğim soruyu yöneltti.
“Peki sen, sınıfınıza yeni gelen öğrenciden bahsederken neden bu kadar gerildin, bir tanem?”
Yüzü biraz ciddileşti.
“Yoksa o sana kötü bir şey mi söyledi?”
Ben tabii hemen gözlerimi devirip ofladım. “Benim her yüzüm kızardığında, hakkında konuştuğumuz kişi ile kötü bir şey yaşamış olmak zorunda mıyım teyze ben ya! Ve ayrıca biz, onun önüme geçmek için benden izin istemesi dışında bugün tek kelime bile konuşmadık. İkizler de öyle. Pek konuşkan biri gibi de görünmüyor zaten. Ama sınıfa yeni girdiğimizde benim her zaman oturduğum yere, duvar dibindeki en arka sıraya, benden önce davranıp o geçmişti.” dedim.
Teyzem bunun üzerine hafifçe sitem ederek, “Sen kaldırsaydın onu yerinden?” dedi.
Hemen teyzeme cevap verdim.
“Ama ben nereden bileyim benim oturmak istediğim yere oturmak için sınıfımıza çıkarken, peşinden atlı kovalarcasına çıkacağını? Tabii ikizler durumu fark edince hemen bir çözüm buldular ve Eren, Aras'ın yanına geçti. Biz de Mina'yla yan yana oturduk. Gerçi benden iki kat uzun boylu olduğu için sabah sabah gözümü çıkaracak gibi olan güneş ışığını önüme geçince kesti ama bir anda burnuma öyle ağır bir odunsu erkek parfümü kokusu geldi ki, Eren'le burnumuzun direği kırıldı resmen. Çünkü biz onun hemen arkasındaydık. Yani ben astım hastası olsaydım, o ağır parfüm kokusundan dolayı oracıkta bayılabilirdim. Bu arada sınıfta önünde oturduğumuz için Allah'tan burnuma parfüm kokusu gelmedi ama Eren o kokuya o kadar uzun süre nasıl dayandı, bilmiyorum.”
Teyzem adeta bir avukat gibi hemen yorum yapmaya başladı.
“Hmm, peki Mina rahatsız olmadı mı kokudan?”
Hemen kafamı iki yana salladım.
“O, bahçedeyken bizim bir arkamızda olduğu için o ağır kokuyu almadı. Ama tabii daha sonra beden dersinde bana, ‘Aras önüne geçmek için senden izin isterken ona bakakaldın ve kekeleyerek cevap verdin. Kızım, ne iş?’ diyerek ağzımı aradı tabii. Ben de ona cevabımı verdim.”
Sonra teyzeme dönüp devam ettim:
“Yahu, durduk yere senin gözüne giren güneş ışınlarını bir anda kimin kestiğine bakmak için meraktan o tarafa dönmez misin, teyze? İşte ben de aynı nedenle dönüp baktım. O an kekelememin sebebi ise ikizler dışında ilk defa başka biriyle konuşmaya çalışmamdı.”
Sonra durduk yere aklıma gelen bir detayı fark ettim.
“Teyze,” dedim. “Aras'ın o sinir olduğum kaslı ve uzun boylu yapısını gördüğümde aklıma seninle geçen gün izlediğimiz Hızlı ve Öfkeli dizisindeki Dwayne Johnson geldi, biliyor musun?”
Teyzem benden beklemediği bir anda Dwayne Johnson adını duyunca ister istemez tebessüm etti. Ama sonra aklına bir şey gelmiş gibi bir anda kol saatine baktı, bana döndü ve hafif ciddi bir ifadeyle konuştu.
“Aklına izlediğimiz dizinin ve Dwayne Johnson’ın gelmesine mutlu oldum, canım. Ama ben sana her ne kadar o çocukla da arkadaşlık yapabilirsin desem de, ne olursa olsun sen onu da gözlemlemek için mesafeni koru. Yani o seninle yüzün hakkında dalga geçerse ona da cevabını ver. Sırf seni sinir etti diye gözlemlemekten ve gerektiğinde cevabını vermekten çekinme. Ve...” dedi, ayağa kalkıp bana doğru hafifçe eğilip alnıma öpücük kondurup, “Saat çok geç oldu. Artık uyumamız gerekiyor.” dedi. “Seni çok seviyorum, güveniyorum ve rol değiştirme oyununu başarabileceğine inanıyorum. İyi geceler, güzelliğim.” dedi.
Ben de onu onaylayıp elimle öpücük gönderdim. O da odamın ışığını kapatıp kapıyı usulca örttü ve kendi odasına gitti. Ben tam odamın ışığını kapatmak için ayağa kalkmıştım ki bir anda çok garip ve beni ürküten bir şey oldu. Önce gökyüzü aniden bir şimşeğin ışığıyla çok kısa bir süreliğine aydınlandı ve gök, adeta bana uyumam için kızarcasına gürledi. Hemen ardından odamdan içeri çok güçlü bir rüzgar girdi bir anda ve elektrikler kesildi. İçeri giren rüzgarın etkisiyle, hava çok sıcak olduğu için hafifçe araladığım pencerem sonuna kadar açıldı. İçeri yağmur damlaları girmeye başladı. Camı kapatıp mumumu yaktım. Karanlıktan korktuğum için değil, ertesi günümün gerçekten iyi geçmesini istediğim ve iyi geçeceğine inandığım günlerde, gece uyumadan önce mum yakardım. Çünkü nedensizce, mumdan yükselen dumanın dileğimi alıp evrene ulaştırdığına inanırdım. Teyzem bunun gerçek olmadığını söylese bile… Ve uyumadan önce içimden bir dilek diledim.
- - -
(Aras’ın anlatımıyla)
Şimşek, gök gürültüsü ve selden boşanırcasına yağan yağmur… Tam bir fırtınanın ortasında inmiştim, Porsche 911 model arabamızdan. Arabadan indiğim an birkaç saniyeliğine ıslanacağımı da bilerek başımı kaldırdığımda, gökyüzünün de en az benim kadar buhranlı olduğunu gördüm. Tıpkı o an benim içimde kopan fırtına gibiydi gökyüzü. Kapkaranlıktı. Yağan yağmurdan göz gözü görmüyordu. Adeta yaşadığı buhrandan onu kurtarmamızı istiyormuş ve sanki az sonra içeride yaşanacakların haberini veriyormuş gibi bize haykırıyordu gök. Ben tam olduğum yerde kalakalmış, gökün uğultusunu dinlerken, esen sert rüzgarın etkisiyle uçuşan saçlarımın dağılmasına izin verdim.
Hemen yanımda, babamın baş yardımcılarından, şoförümüz Nihat abi’nin bana şemsiye uzattığını fark ettim. “Aras, ıslanıyorsun, abiciğim. En azından şu şemsiyeyi al. Hem alnındaki sargı bezinin ıslanmaması gerekiyor. Yoksa canın yanmaya devam eder ve yaran iyileşmez.”
O an Nihat abiye, benim canımı yakan asıl şeyin, yağmur damlalarının alnımdaki yaraya değmesi değil, az sonra eve girdiğimde babamla karşılaştığım zaman, onun yine öfkesini kontrol edemeyerek, her öfkelendiğinde içtiği şarap kadehini elinde kırıp benimle konuşurken kullandığı kelimelerin, ettiği onca küfür ve hakaretin, tıpkı ucu keskin bir bıçak gibi, küçüklüğümden beri boğazımda, kalbimde olan, babamın hiçbir zaman kapanmasına izin vermediği ve şimdi de alnımda olup sargı beziyle örtülmüş yaramı acımasızca deşmesi olduğunu söyleyemezdim. Bu yüzden yalnızca ona dönerek, “Teşekkür ederim Nihat abi. Ama ben şu anda biraz ıslanmak ve birazdan babamla yapacağım konuşma için az da olsa kafamı toparlamak istiyorum. Ama istiyorsan sen önden gidebilirsin. Ben arkandan gelirim.”
Nihat abi daha fazla ısrar etmedi. Sadece, birazdan evin içinde olacak şeyleri tahmin ediyormuş ve bana hak veriyormuş gibi üzgün bir gülümsemeyle kafasını sallayıp elindeki şemsiyeyi açıp benimle birlikte dışarıda beklemeye başladı.
İşte bu yüzden onu çok seviyordum. Nihat abi her ne kadar babamın en güvendiği yardımcılarından biri olsa da, babam ve evin diğer çalışanları dışında sadece benimle, babama göre oldukça yumuşak, sabırlı ve tam bir abi edasıyla konuşurdu hep. Ve normalde sıradan bir gün olsaydı ve ben yaralı olmasaydım eğer, bana sadece iyi olup olmadığımı ve eve ondan sonra girmemin nedeninin ne olduğunu sorar, benden cevabını aldıktan sonra da beni babam gibi daha fazla soru yağmuruna tutmadan yanımdan ayrılırdı. Şemsiye de uzatmazdı. Çünkü o an eğer gerçekten şemsiyeye ihtiyacım olsaydı, ondan isteyeceğimi ya da arabadan alabileceğimi bilirdi. Artık bayağı sakinleşmiştim fakat her türlü ihtimale karşı ben yine elimde olmadan öfkelenirsem kendime daha fazla zarar vermemem için beni engellemek zorundaydı. O yüzden başka zaman değil de şimdi bekliyordu yanımda. Bir de babam emir verdiği için tabii ki.
Bir süre sonra Nihat abi tekrar bana dönerek, “Hadi artık aslanım. Bak ikimiz de hasta olacağız yoksa.” demesi üzerine ben de daha fazla yağmurun altında kafamı dinlemek istediğimden tam ona dönüp, beni daha fazla beklemek zorunda olmadığını ve yeterince sakinleştiğimi söylemek için ağzımı açmıştım ki, etrafıma dikkatlice baktığımda, artık yağmurun da dinmeye başladığını fark ettim ve derin bir nefes alıp vererek, “Tamam.” dedim. Tam o an farkettim… Dışarıdaki fırtına artık diniyordu. Oysa bizim fırtınamız daha yeni başlıyordu…
Umarım bu bölümü beğenmişsinizdir!Beğendiyseniz beğenmeyi, yorum yapmayı, beni takip etmeyi ve İDDİA'yı sevdiklerinizle paylaşmayı unutmayın! Bir sonraki bölüm de görüşmek üzere! 🙂💛
