6. bölüm · Heykel

6. Bölüm

Merve Özel

Metal parçayı hatırlamak istemedim.

Ama zihnim, istemediğim şeyleri hatırlamakta ısrarcıydı. Kaidenin yanında durduğu hâli... avucumda soğukluğu... sonra "sonra bakarım" deyip bıraktığım an.

O anı düşünürken midem kasıldı.

Sonra bakmamıştım.

Çünkü sonra, parça yoktu.

Birinin onu alması gerekiyordu. Başka bir ihtimal yoktu. Galeriye ait değildi. Heykelden düşmemişti. Orada olmasının tek açıklaması, birinin özellikle bırakmış olmasıydı.

Ve birinin, benim görmeyeceğimi düşünerek.

Peki ben ne yapmıştım?

Üzerinden yürümüştüm.
Yanından geçmişim.
"Yorgunluktan," deyip kendimi susturmuştum.

Daha kötüsü... o an biri bakıyormuş gibi hissetmiştim.

O his.

Omuzlarıma çöken ağırlık.
Arkamı dönüp kimseyi göremeyişim.
Kapıların kilitli oluşu.
Alarmın çalışıyor olması.

Mantık, her şeyi açıklamıştı.
Ama içgüdülerim susmamıştı.

Loren'in sesi zihnime girdi.

"Heykellerin çatlakları sandığından daha çok şey anlatır."

O an anladım.

Bu sadece bir tehdit değildi.
Bu bir bilgi göstergesiydi.

O metal parça, benim bilmediğim bir dili konuşuyordu.
Ve o dili en başından beri anlayan biri vardı.

Biri, benim yorgunluğumu kollamıştı.
Biri, dikkatimin dağılmasını beklemişti.
Biri, ben kapıyı kilitlediğimi sanırken içeri girebilmişti.

Ve biri, benden önce fark etmişti.

Beni ürperten şey bu değildi.

Beni asıl ürperten, o kişinin galeriye girmesinden çok...
çıktığını fark etmemiş olmamdı.

Korunuyordum.

Ama bu koruma, etrafıma görünmez bir çember çiziyordu.
Benim bilmediğim, onaylamadığım bir çember.

Ve ben o an şunu düşündüm:

Eğer biri beni bu kadar sessiz koruyabiliyorsa...
benden daha sessiz zarar da verebilirdi.

Başımı ellerimin arasına aldım.

Bu bir oyun değildi.
Bu bir yanlış anlaşılma da değildi.

Bu, birilerinin çoktan karar verdiği bir şeydi.

Ve ben, o kararın merkezindeydim.

İstemeden.

Galeride ışıkları kapatmadım. Ortadaki heykelin önünde durdum. Çatlağın tam karşısında. Bu kez kaçmadım. Saklamadım. Bekledim.

Kapı sesi duymadım.

Ama hava değişti.

"Ne zamandır buradasın?" dedim.

Sesim yankı yapmadı. Çünkü yalnız değildim.

"Yeterince," dedi arkamdan.

Döndüm. Adam sergi alanının girişindeydi. Gündüz gördüğüm hali yoktu üzerinde. Daha sert. Daha çıplak. Ceketi omzundaydı, sanki birazdan çıkıp gidecekmiş gibi.

"Artık oyun oynamayacağız," dedim.
"Ya konuşursun ya da bir daha buraya adım atmazsın."

Yaklaştı. Bu kez durmadım. Aramızdaki mesafe bilerek kapandı.

"Beni izliyorsun," dedim.
"Birileri beni hedef alıyor. Ve sen... temizliyorsun." Ne zaman, nasıl bu pisliğin içine düşmüştüm. Bilmiyordum.

Sustu.

Bu sessizlik inkâr değildi.

"Elimde bir metal parça vardı," diye devam ettim.
"Sonra yok oldu. Kayıtlar silindi. İzler temizlendi."

Bakışları ortadaki heykele kaydı. Çatlağa.

"Beni koruyorsun," dedim.
"Ve bunun romantik bir şey olmadığını biliyorum." Bu korkutucuydu.

Bu kez bana baktı.

"O zaman neden?" diye sordum.
"Neden ben?"

Bir adım daha yaklaştı. Sesi alçaldı.

"Çünkü yanlış yerdesin."

"Ben sadece bir heykeltıraşım."

"Hayır," dedi sertçe.
"Sen fazla dürüstsün."

"Bu şehir," dedi,
"gerçeği sezgisel yapan insanları affetmez."

Dişlerimi sıktım.

"Beni bu pis işlerin içine kim soktu?" dedim.
"Sen mi?"

"Hayır."

"O zaman neden çıkamıyorum?"

"Sana çıkış yolu söylemedim," dedi.
"Çünkü henüz güvenli değil."

"Bunu ben istemedim," dedim.
"İsmini bile bilmediğim bir adam tarafından izlenmeyi istemedim."

Bir an durdu.

Bu küçük cümle, onda bir şeyleri tetiklemişti.

"İsim," dedi yavaşça,
"bu şehirde pahalı bir bilgidir."

"Ben istemiyorum," dedim.
"Ben bilmek istiyorum."

Bakışları yüzümde gezindi. Tartıyordu. Geri çekilip çekilmeyeceğimi ölçüyordu.

"Beni koruduğunu söylüyorsun," dedim.
"O zaman adını söyle."

Aramızda ki sessizlik büyüdü.

Bu kez uzun sürdü.

"Eğer gerçekten kontrol sende olsaydı," diye ekledim,
"isminden korkmazdın." Onu kışkırtmak istiyordum. İsmini öğrenmek istiyordum, günlerdir beni takip eden bir adamın ismini dahi bilmiyordum.

Gözleri karardı.

"Tehlikeli bir şey istiyorsun," dedi.

"Zaten tehlikenin içinde değil miyim?."

Bir adım geri çekildi. İlk kez.

"Loren," dedi sonunda.
"Adım Loren."

İsim, havaya düştü.
Soğuk. Keskin. Yakışan bir isimdi.

"Peki Loren," dedim,
"neden ben?" Günlerdir bu sorunun cevabını düşünmekten beynimin içinde özel bir mülkü oluşmuştu.

Bakışları sertleşti.

"Çünkü," dedi,
"seni benden önce susturmak isteyenler var."

Boğazım düğümlendi.

"Ben ne yaptım?"

"Hatırlamadığın bir şeyi," dedi.
"Görmemen, duymaman gereken bir şeyi."

"Ne gördüm?"

"Bir kayboluşu. Bir suçu. Bir örtbası."

Bakışları yüzümde durdu. Kaçmadı.

"Bilerek yapmadın," dedi.
"Ama gördün."

"Ne gördüm?" dedim sertçe.
"Hatırlamıyorum." Hatırlamadığım bir şey için bu kadar iğrenç durumların içine düşmüştüm.

Bir an sustu. Sonra sesi değişti. Daha ağır çıktı.

"Çünkü hatırlaman istenmedi."

Kalbim sertçe vurdu.

"Bir an," diye devam etti,
"bir yerde olmaman gereken bir andı."

Başım zonkladı. Görüntüler net değildi ama his... tanıdıktı.

"Bir kapı," dedi.
"Yarı açıktı."
Sanki hatırlatmaya çalışıyor gibi suratımı detaylıca inceledi.

Nefesim kesildi.

"Bir ses," dedi ardından.
"Adı söylenmeyen bir isim."

Gözlerimi kapattım istemsizce.
Bir anlık bir karanlık...
Bir gölge...
Ve metalin betona çarpan o hafif sesi.

"Hatırlıyor musun?" dedi sessizce.

"Hayır," dedim ama sesim bana ait değildi.
"Sadece... bir boşluk var."

"İşte o boşluk," dedi,
"birilerinin yıllardır sakladığı şey."

Başımı kaldırdım.

"Ben neyin içindeyim?" diye sordum.

Bu kez kaçmadı.

"Bir kayboluşun içindesin," dedi.
"Yanlış zamanda gördün."

Ve o an anladım:
Hatırlamamam bir eksiklik değildi.

Bir müdahaleydi.

Yaklaştı. Çok yaklaştı. Geri çekilmedim.

"Peki sen kimsin?" dedim.
"Gerçekten."

"Ben," dedi,
"bu şehirde kimlerin yaşayacağına karar verilen masadayım."

Mideme soğuk bir şey oturdu.

"O metal parça?" diye sordum.

"Başkasının bıraktığı bir işaretti."

"Sen aldın."

"Evet."

"Neden?"

"Çünkü," dedi,
"benden önce kimse sana dokunamaz."

"Bu bir koruma değil," dedim.
"Bu sahiplenme."

Gözlerini gözlerimde sabitledi.

"İkisi arasındaki fark," dedi,
"sen hayatta kaldığın sürece bu farkın bir önemi yok"

Bu şekilde konuşması midemi bulandırıyordu.

"Neden beni koruyorsun bırak bana ne yapacaklarsa yapsınlar. Böyle sapık gibi beni takip etmendense ölmeyi yeğlerim Loren."

Yere eğdiği başını yavaşça yüzüme çevirdi. Bakışları resmen benimle alay ediyor gibi bakıyordu.

"Sen sadece seni öldüreceklerini düşünüyorsun öyle mi" diye sessiz bir kahkaha attı.

"Ne demek istiyorsun onlara göre sorun ben değil miyim?" dedim

"Onlar kim" konuşsun istiyordum, her şeyi anlatsın istiyordum.

"Erkek kardeşin Selim, Balıkesir'de sessiz sakin huzurlu hayat süren baban, yan dairende oturan Müge" dedi

"İzem sadece kendin gitmezsin peşinde sevdiklerini de götürürsün" diye devam etti. Gözlerim buğulanmıştı, beni öldürebilirlerdi ama kardeşimin, babamın, kız arkadaşımın zarar görmesine müsaade edemezdim. Bu, bu çok acımasızca.

"Hayır böyle bir şeyin olmasına izin vermem onlar hiçbir şey bilmiyor, ben de bilmiyorum. Ben hiçbir şey bilmiyorum." çığlık ata ata ağlama isteğimi geri çevirdim, güçsüz gözükmek istemiyordum. Güçsüz değildim.

"Bu oyunu, benim kurallarıma göre oynayacağız" sanki bir anlaşma teklif ediyor gibi baktı yüzüme.

"Kuralların umrumda değil, bana her şeyi anlat neyin içinde olduğumu bilmek istiyorum ve" dedim

"Senin kim olduğunu bilmek istiyorum Loren, bana anlat" sesim yalvarır gibi çıkmıştı. Sesim güçsüz çıkmıştı. Sesim acınacak bir şekilde çıkmıştı.

"Henüz değil" dedi. Sabrımı sınamak için bana Allah tarafından gönderilmiş bir psikopattı. Sanki sabır edersem ahiret hayatımı kazanacaktım, cennetle müjdelenecektim.

"Sabrım, sabrım tükenmek üzere ve inan bana sabrım tükendiğinde sadece gemileri değil. Limanı da ateşe veririm." tehditkar cümlelerim onu eğlendirmiş olmalı. Gülerek kafasını önüne eğdi.

"Bu iş bittiğinde," dedim,
"beni rahat bırakacaksın."

Gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi.

"Bitmeyecek," dedi.
"Sadece şekil değiştirecek."

Kapıya yöneldi.

"Ve İzem," dedi durup,
"seni korumamın tek sebebi sen değilsin."

"Ya ne?"

Kapıyı açarken cevap verdi:

"Bu şehir, seni benden daha kirli ellere bırakır."

Kapı kapandı.

Ben heykelin önünde kaldım.

Artık korkmuyordum.

Ama şunu biliyordum:
Adını öğrendiğim anda, bu iş geri dönülmez bir hâl almıştı.