8. bölüm · Hayran Kurgusu Serileri

Taşacak Bu Deniz Seri 1: Geçmişin Gölgesi Karadeniz'in Karası Yara İzi

SenKul Hobi Yazar ✍🏻📖⚡🏹 (GTYok)📘📚

Yazdım Tarih:24.02.2026
Gökyüzü bile anlamıştı mevzuyu... Karadeniz'in o hırçın coğrafyasındaki gerginlik, düşmanlığın o kasvetli havası sanki kayaların arasına sinmişti. Dağların başındaki o ağır duman, Eşme’nin kaderinin mühürlendiği o anın habercisiydi. Yıllar süren bu husumetin ortasında, iki ailenin kan davası değil, sanki toprağın ve denizin kadim kavgası yeniden uyanmıştı.
Flashback
Esme doğum yaptıktan sonra... Dünya durdu, zaman o daracık odada asılı kaldı. Teri buz kesmiş, nefesi kesik kesik... O her yanı saran lohusa sancısı değil, sanki ruhundan bir parça koparılmış gibi derin bir boşluk hissetti.
Gözlerini açtı, buğulu bakışlarla etrafına bakındı... Tavandaki rutubet izleri bile sanki birer ağıt yakıyordu. Odanın sessizliği, dışarıdaki fırtınanın gürültüsünden daha ağırdı. Dudakları çatlamış, sesi boğazında düğümlenmişti ama yüreği çığlık çığlığaydı.
Esme=Bebeğum nerde? Ula bi ses verun, onu görmek isteyirum! İçum yanayi, geturun oni bana!
Doktor Başını eğerek
Doktor=Esme... Metanetli olman lazum. Bebek... Bebek dayanamadı, öldü.
Esme=Yalan! Külliyen yalan dersun! O yaşayi, ölmedi! Görmeden inanmam ben, imkanı yok! Ben hissedeyirum oni, şuramdadi sızısı... Anneler hisseder ula, söküp almadunız ya oni benden? Geturun oni bana, kokusuni duymadan dünya durmaz!
Esme, kucağındaki sabinin aslında kendi canı, kendi kanı olduğundan habersiz; sırf o masum ağlamasın, sakinleşsin diye bağrına basmıştı onu. Kendi evladı sanmıyordu ama sütünün sıcaklığı bebeğe geçerken, ruhu o tanıdık kokuyla titredi. Hafifçe sallanarak o dertli yanık sesiyle mırıldandı:..
Esti bir deli rüzgar, yakti beni efkari...
Yavrum senin huyların niye böyle uçari...
Sen barutsun ben ateş
Bir kibrit mi çakalum
İki deli yan yana dünyayı mi yakalum
Efkarum kara bulut karşu dağı aşacak
Söylesem sevmeyi habu deniz taşacak

O sırada kapı eşiğinde duran Şerif ile Zarife birbirlerine o suçluluk dolu, korku yüklü bakışı attılar. Sır, o odanın duvarlarına bir zehir gibi yayıldı.
Adil ise... Kendi evladının yaşadığından, o feryat figan edilen hastanede nefes aldığından bihaberdi. Her nefesi ciğerine batıyor, Şerif ile Eşme’nin evlendiği o kara günü hatırladıkça delirecek gibi oluyordu. Yumruklarını sıkıyor, denize karşı kükrüyordu.
Adil=Neden diye sorasım var da, dilim varmiyi! Kalbum sıkışayi ula! Kader... Neden da neden? Bu kadar mi karaydi yazımız?
Kaderdi bu... Bazen yüzünü güldürür gibi yapıp en umutlu anında hançeri sırtına saplardı. İnsanın her dakikasına, her nefesine düşman olurdu bazen.
Gezep, Adil’in yanından bir gölge gibi ayrılmıyordu. Adil’in huyunu, o öfkesinin altındaki çaresizliği bildiği için susuyor, sadece yoldaşlık ediyordu. Çünkü biliyordu ki; Adil’in fırtınası koptu mu, Karadeniz bile önünde diz çökerdi.
Kasaba Mezarlığı;Gökyüzü, sanki Esme’nin içindeki yangına ortak olurcasına griye kesmişti. Eşme, soğuk mezar taşının önünde diz çökmüş, parmaklarıyla toprağı eşelerken dudaklarından dökülen her kelime birer kor tanesi gibiydi.
Esme=Yüreğum yanar bazen... Öyle bir yanar ki, Karadeniz’in suyu gelse söndüremez. Annem... Ben geldum. Seni çok özledum yavrum. Yanumda olsaydun, o cennet kokuni ciğerume çeker de dünyayı unuturdum. Seni burada böyle yalnız bırakmak, her gece uykumda içumi yakar durur kızım. Seni koklayamadum, bi kere doya doya öpemedum... El kadar bebektun, saçuni tarayamadum, fistanuni giyduremedum. Beşiğuni sallarken sana o en sevduğum ninnileri, şarkıları söyleyemedum. Rahat uyu diyemedum... Kızım Aleynam, toprağun buz gibidur şimdi senin...
O sırada mezarlığın az ilerisinde, tozlu yolda duran emektar arabanın içinden Oruç ve İso sessizce indiler. İso, Eşme’nin feryadını uzaktan duyunca direksiyona bir yumruk attı.
İso= Ula bu hayat ne zalimdur, nasıl can yakayi... Esme abla gerçeği bi öğrense, buraları yakıp kavurur da taş üstünde taş bırakmaz.
Oruç Ciddiyetle
Oruç=Az bile yapayi... Ama ne yeridur ne zamanu. Hele amcam buradayken, sakın ha! Diluni bağla.
İso=Ne zaman olacak peki he? Çıkmayun son çarşambası mi bekleyeceuz? Kadın her gün öleyi burada!
Oruç=La havle ve la kuvvete... Sabır aha şurama geldi, sabır taşı çatlayacak ula! Ya amcam hapuse girecek, ondan sonra öğrenecek... Ya da her şeyi öğrenip kendi adaletini kendisi sağlayacak. Başka yolu yok.
İso Alaycı bir acıyla
Isı=Amcamı koyun sürüsüne katsak, anca paklar oni. Geberse yeridur... Hiç silah vurmaya, eli kana bulamaya gerek kalmaz. Kendi pisliğinde boğulsun.
Oruç=Hayırdur? İçinden bir Adil Talan mı çıktı senin, ne bu şiddet?
İso=Yok be... En iyi adalet bu icap etti, aklıma yattı o kadar.
Esme, gözyaşlarını tülbendinin ucuyla sildi, yavaşça yerinden kalktı. Başını kaldırdığında Oruç ile İso’yu gördü. Adımları sertti, yanlarına vardığında gözlerinden şimşek çakıyordu.
Esme=Beni mi takip ettunuz ula uşaklar? Ne işiniz var peşumde!
İso, beklemediği bu çıkışla yerinden sıçradı.
İso=Esme abla! Ocağum söndü, öyle sessuz gelinur mi da? Eşe eşe rüzgar gibi estun arkamızdan!
Oruç, İso’ya yandan "bu ne biçim espri" der gibi bir bakış attı.
Oruç=Espri mi yaptun sen şimdi? Sırası mı ula?"
İso Mahcup
İso=Ağzımdan kaçtı da...
Oruç=Ağzının ayarını... Neyse. Esme abla, seni merak ettuk. Burada olacağını tahmin ettuk, yalnız kalma deduk, o kadar.
Esme İç çekerek
Esme=Ula bi eseceğum, tam eseceğum... Rüzgar mı hortum mu anlayamayacaksınız. Bana doğruyu söyleyin, ne saklaysunuz siz?
Sağlık ocağında Eleni, hastalarla ilgilenirken Hicran da ona yardım ediyordu. Eleni’nin aklı başka yerdeydi; sürekli duvardaki saate bakıyordu. İşleri bitince derin bir nefes almak için bahçeye çıktı. O sırada Michael sessizce yanına yaklaştı.
Eleni=Ohi! Ödümü kopardın Michael! Öyle sessiz gelinir mi hiç?
Michael=Korkutmak istemedim, üzgünüm. İyi misin?
Eleni=İyiyim... Sadece biraz yorgunum."
Michael=Seni merak ettim. Uzun süredir görüşemedik."
Eleni Tedirginlikle etrafı süzerek
Eleni=Hm, demek öyle... Seni burada birileri görür diye hiç korkmuyor musun?"
Michael Gülümseyerek
Michael=Yok ya, neden korkayım? Hem bak, senin şiven de kaymış biraz. Karadenizliler gibi konuşmaya başladın.
Eleni Hafifçe gülümseyerek
Eleni=Adil'in yanında dura dura... İnsanın dili de buz gibi kayıyor işte."
Michael=Anladım... Dikkatli ol Eleni.
Güneş bulutların arkasına saklanmışken, mezarlığın ağır sessizliğini bozan adım sesleri duyuldu. Gelen, boyu devrilesi Adil’den başkası değildi. Oruç ve İso, birbirlerine "Şimdi ayıkla pirincin taşını" der gibi bir bakış attılar.
Esme, o tanıdık adım sesini duyunca hışımla arkasına döndü. Gözlerindeki yaş kurumadan öfke şimşekleri çakmaya başlamıştı bile.
Esme=Ula sen hangi cehennemden çıktun gene? Adım attuğun yer kuruyi, ne işin var burada!
Adil Omuz silkerek
Adil=Mezarluk ziyareti deduk, her kulun hakkıdur. Hayırdur Esme Çavuş, ne bu celal? Yine kimin asabını bozdun da buralara döküldün?
Esme=Hiçbir şey! Sen kendi yoluna bak, benimle de muhatap olma!
Adil Bıyık altından gülerek
Adil=Anlaşıldı... Esme yine eseceyi. Esmeyince duramayisun da.
Esme Dişlerini sıkarak
Esme=Ula kocari, geber da kurtulalum! Toprak bile kabul etmeyecek seni ya, neyse!"
Adil Gözlerinin içine bakarak)
Adil=Öyle deme... Şimdi iyi misun? Bir ihtiyacın var mi?
Esme=Yok ula! Senin olduğun yerde bana huzur mu var?
İso, kenardan bu atışmayı izlerken dayanamayıp sırıttı. Adil, kaşlarını çatıp gence döndü.
Adil=Ne siritaysun öyle ula? Ağzın kulaklarına vardı!
İso=Yandun sen Adil abi... Vallahi yandun. Kaç yandı keten helva, farkında değilsun.
Oruç,İso'nun kolunu sıkarak
Oruç=Ula her cümle arasına espri sokma, zaten ortalık karışık!"
O sırada Esme, yerdeki bir ağaç dalını kaptığı gibi Adil’in üzerine yürüdü. Adil geri geri kaçarken Esme feryadı bastı.
Esme=Gel buraya seni gidi boyu devrilesi sırık fasulyesi! Gel buraya da alayim boyunun ölçüsünü!
Adil ellerini teslim olur gibi kaldırarak
Adil=Esme dur da bi! Deli rüzgar gibi gelmeyisun, hortum oldun başımıza!
Esme=Ulaaa... Bi gelirsem yanına, o zaman göreceksun gününü!
Adil Hafif bir sırıtışla, sesini alçaltarak
Adil=He gel da... Ne yapacaysun merak edeyirum. Çok mu özledun yoksa?
Esme=Sence ne yapacağum Adil? Canını alacağum!
Adil göz kırparak
Adil=Yavaş gel Esme... Sakin. Sırası değil şimdi, milletin içinde ayıp olur. Hem o kadar enerjin varsa sakla oni, lazım olur başka zaman...
Esme Kıpkırmızı kesilerek
Esme=Ula kot kafalı! Ben onu mu dedum? Tövbe tövbe... Ağzından çıkanı kulağın duysun, edepsiz!
Adil=E özlemişsindur diye deduk da... Fena mı?
Esme=Höst! Geçmişin acısını çıkarmak için can atayirum demiyorsun da, bana laf mı çarpıtaysun? Senin o dertli kafanı taşla ezeceğum şimdi!
Oruç zorla yutkunarak.
Oruç=Çüş be amca... Nereye bağladın mevzuyu?"
İso=Abi, biz Esme ablayı alıp kaçsak mı? Yoksa bu mezarlıkta bugün bir kişi eksilecek gibi durayi.
Oruç=Deme oni sakın... Bunların kavgası bile bir garip. Dokunma, bırak esip gürlesinler.
Mezarlığın rutubetli havası, Esme ve Adil’in arasındaki o bitmeyen hesaplaşmayla ısınıyordu. Yıllar geçse de ne öfkeleri dinmişti ne de içlerindeki o sönmeyen köz.
Esme=Ula kocari, bi rahat dur da! Be adam, o zaman da böyleydun... Hiç mi akıllanmadun?
Adil gözlerini kısarak
Adil=Geçmişi özleyisun, ondan sonra bana kafa tutaysun... O şerefsiz Şerif ile evlenirken bana mı sordun sanki?"
Esme feryat ederek
Esme=Bak ya! Yine nereden nereye bağladı konuyu! Sabır ya Rabbim, sabır ver bana!
Adil=Yalan mı söyliyirum? Kalbimin sızısını bir ben bilirim, bir de şu Karadeniz!
Aynı saatlerde kasaba meydanında başka bir fırtına kopuyordu; ama bu seferki sevdalıktandı. Eyüphan, Fadime’yi görünce sanki dünya durdu, yüreği ağzına geldi. Derin bir iç çekti.
Eyüphan=Fadimem...
Fadime ters ters bakarak
Fadime=Fadime kadar kafana saksı düşsün emi! Ne dolanaysun peşimde gölge gibi?"
Eyüphan, her şeyi göze alıp Fadime’ye bir adım daha yaklaştı. Sesi titriyordu:
Eyüphan=Etme da... Seviyirum seni, niye görmeyisun? Kör misun, sağır misun? Aşuğum sana ula!
Fadime Şaşkınlıkla karışık bir öfkeyle Fadime=Eyüp! Ula biz kuzeniz, kardeş sayıluruz... Manyak mısun sen, ne konuşaysun?
Eyüphan=Çok güzelsun be Fadime saa... Bakınca aklım başımdan gidiyi, sanki aklım yerinden oynayi. Ne yapayim? Kalp bu da, ferman dinlemiyi!
Fadime=Ula kot kafalı! Kardeş sayılana yan gözle mi bakılur mi? Git sen Muhsine ile ol, tencere kapak misali birbirinizi bulursunuz!"
Eyüphan İnatla
Eyüphan=Ben senden başkasına varmak istemeyirum, anla şunu!
Fadime=Ya sabır... İnatçı keçi! Dur ben abime söyleyeyim de benim kafam rahat etsin, senin de aklın başına gelsin. Olmayacak böyle!
O sırada Michael, Eleni’yi eve bırakmıştı. Eleni, yüzünde muzip bir gülümsemeyle Fadime’nin yanına ilerledi. Havayı koklasa aşkın kokusunu alacaktı zaten.
Eleni=Eyüphan hoş geldin de... Ne bu gerginlik? Hayırdır?
Fadime Kem küm ederek
Fadime=Şey... Önemli bir şey değil Eleni.
Eleni Gülerek
Eleni=Eyüphan sana aşkını itiraf etti, sen de kuzeniz diye olmaz dedin, değil mi? Boşuna saklama.
Eyüphan Şaşkınlıkla
Eyüphan=Yuh! O kadar mı belli olayi dışarıdan?
Eleni=Fadime, sana o gün çorba içirirken bakışından anladım. Eyüphan'ınki tam sevdalık bakışı, seninki ise bildiğin utangaçlıktı."
Fadime=Sen de o yüzden sırıttın durdun, öyle mi?
Eleni=Ohi! Evet, bu bakış bakış değil Fadime. Bu başka bir şey!
Eleni, lafı gediğine koyup hafiften kaçmaya başladı. Fadime, arkasından bağırdı: Ula cadı! Diye Eleni’yi kovalamaya başladı.
İkisi gülüşerek eve girdiklerinde, Fadime Eleni’yi yakalayıp gıdıkladı.
Eleni Nefes nefese
Eleni=Dur ya Fadime, etme da! Rüzgar gibi esiyorsun maşallah!
Fadime=Tabii eseceğim! 'Sevdalık, utangaçlık' dedin, beni rezil ettin!
Eleni=Kuzen, kardeş sayılır tabii... Kardeşe yan gözle bakmak olmaz. Hele ki Adil duysa, eyvah ki ne eyvah! Eser durur, sizi bu kasabada yaşatmaz vallahi.
Fadime kahkaha atarak
Fadime=Ula Eleni... Sen var ya, iyi ki geldin da! Senden başka kim neşelendirecek bu dertli başımı?
Adil’in odaya girmesiyle evin havası bir anda değişti. Karadeniz erkeğinin hem sert hem de merhametli o babacan tavrıyla kızların yanına yanaştı. Önce canından parça kardeşi Fadime’nin, sonra da evin neşesi Eleni’nin yanağından şefkatle öptü.
Fadime’nin yüzündeki o dertli ifade Adil’in gözünden kaçmadı. Eleni ile Adil göz göze gelince, Eleni aradaki o kardeş hukukuna saygısından yavaşça ayaklandı.
Eleni=Ben odaya gireyim, siz yalnız konuşun en iyisi.
Adil=Minnak, dursaydun da... Ne acelen var?
Eleni=Yok, olmaz... Sizin konuşacaklarınız mühimdir.
Eleni, Adil’in yanından süzülüp odaya geçince, Adil sandalyesini Fadime’ye doğru çekti.
Adil=Tattaram... Bir şey mi oldu? Yüzün sirke satayi da.
Fadime Derin bir iç çekerek
Fadime=Uf abi... Bu Eyüphan gölge gibi peşimde geziyi. Ya o bizim kuzenimiz, öz be öz kardeş sayıluruz da! Ama varlığı beni delenduriyi artık.
Adil kaşlarını hafifçe kaldırarak
Adil=Bir sakin ol da... Ne yaptı, nasıl delendurdu seni bu uşak?"
Fadime=Aşkını itiraf etti abi! Kardeşine resmen yan gözle baktı diyelim... İstemiyirum, kurbanın olayım bir şey de şuna. Kendine çeki düzen versin, haddini bilsin.
Adil, gözleri fal taşı gibi açılarak
Adil=Oha! Ula bu ne cesarettur? Bendeki bu heybeti görmeyi mi o?
Fadime=Yakında beni kaçırır falan, Allah muhafaza! Ya da yarın bir gün biriyle evlenecek olsam, o adamın da başını yakar bu. Diyorum ki şunu o Muhsine ile mi baş göz etsek, yoksa başka birine mi versek? Başka türlü kurtuluş yok bundan.
Adil'in yüzü sertleşerek
Adil=Hallederim ben, sen merak etme... Kimse benim gülümü dalından koparmaya yeltenemez, hele ki böyle usulsüzce. Ben onun ayarını bir vereyim de, görsün dünya kaç bucakmış.
Adil, kardeşinin alnına sert ama şefkatli bir öpücük kondurup yanından fırtına gibi kalktı. Ceketini tek hamlede omuzlarına geçirdi, ayakkabılarını arkasına basarak aceleyle giydi ve kapıyı çarpıp çıktı. Adımları merdivenleri döverken, öfkesi kasabanın dar sokaklarına taşıyordu.
Amir Dayı’nın kapısına vardığında, kapıyı adeta kıracak gibi tıkladı. Kapı açılır açılmaz içeri daldı.
Adil=Eyüphan! Nerdesun ula, çık dışarı!
Salona daldığı gibi Eyüphan’ın yakasına yapıştı, onu duvara yasladı. Adil’in gözlerinden alev çıkıyordu.
Adil=Lan duyduklarım doğru mi? O dillerin benim kardeşime sevdalık mı döküyi?"
Eyüphan korksa da geri adım atmayarak)
Eyüphan=Doğrudur abi... Fadime'ye aşuğum, ne yapayim?"
Adil daha da köpürerek
Adil=Ula kafayı mı yedun sen? Kardeş sayıluruz biz, aynı toprağın fidanıyız! İnsan kardeşine, öküzün trene baktığı gibi sevdalı gözle mi bakar? Yürek mi yedun ula? Kardeşiz diyirum sana! Hele bir kaçırmaya yelten, hele bir yanlış yap; yemin olsun seni koyun sürüsüne atar, kurda kuşa yem ederum!
Adil, öfkesine hakim olamayıp Eyüphan’a sağlam bir kafa attı. Eyüphan sendelerken Adil, kenarda duran Amir Dayı’ya döndü.
Adil=Dayı! Şunu baş göz mü ediyorsun, yoksa başka bir yere mi sürüyorun ne yapıyorsan yap! Ben uyarımı baştan yapayim, sonra kan akmasın!
Amirum Dayı Slsakinliğini koruyarak
Amirum Dayı=Evlat bir dur da... Nedur bu celal? E ne olmuş yani? Hem yakın, hem tanıdık... Kuzenseniz ne olmuş? Yabancıya gideceğine tanıdığa gitsin, ver gitsin işte!
Adil dişlerini sıkarak
Adil=Ya sabır! Dayı, ben dağı kaldırır bağlarım, kimsenin gücü de o bağı çözmeye yetmez! Kurt gelir kapar ama ben yine de o akrabalık bağına kardeşimi kurban etmem! Vermem diyorsam vermem da! Nokta!
Adil, hışımla evden çıktığında kapının önünde bekleyen Eleni’yi gördü.
Adil=Minnak... Ne işin var burada?
Eleni=Ohi! Sen yine estin gürledin Adil... Tehdit mi ettin çocukcağızı?
Adil=Şey... Yapacak başka bir şey yoktu. Haddini bilsin.
Eleni hafifçe gülümseyerek
Eleni=Başkasıyla evlendirmek fikri iyi de... Şu koyun sürüsü, kurt kapar, dağdan aşağı yuvarlarım kısımı biraz ağır olmadı mı?
Eyüphan yüzünü tutarak
Eyüphan=Baba... Ne yapacağuz şimdi?
Amirum Dayı=Adil'i duydun ula... Adamın şakası yok, dağı bağlar da bizi de içine hapseder.
Eyüphan=Ama baba, seviyirum diyorum!
Amirum Dayı=Zorla güzellik olmaz ula! Adil seni gebertecek, görmeyisun mi? Başkasını bulacağuz sana, başka yolu yok.
Eyüphan=Baba yardım edeceğine köstek oluyisun ya, helal olsun sana!
Aynı saatlerde kasabanın öbür ucunda başka bir gerilim tırmanıyordu. Esme, Şerif’in hallerinden zaten şüpheleniyordu. Şerif aceleyle evden çıkınca, Esme hiç vakit kaybetmeden arabasına atlayıp onu takibe başladı.
Şerif, ıssız bir köşede Gökhan ile buluştu. Esme, arabayı ağaçların arkasına çekip camı hafifçe araladı. Duydukları kanını donduracak cinstendi.
Şerif=Bu Eleni mevzusu çok uzadı Gökhan. O kızın kasabada olması planlarımızı bozuyor. Adil'in etrafında dolandıkça işler sarpa saracak. Bir çaresine bakmamız lazım...
Gökhan=Merak etme abi, halledeceğiz. Eleni'yi aradan çıkardık mı Adil'in kolu kanadı kırılır.
Esme, direksiyonu sıktı. Duydukları sadece Eleni’yi değil, Adil’i de ateşe atacak büyük bir oyunun başlangıcıydı.
Şerif, hiçbir şeyden habersiz, dağ yolundaki ıssız düzlüğe geldiğinde karşısında Esme’yi buldu. Esme’nin gözleri artık yaşlı değil, intikam ateşiyle kapkaraydı. Şerif ona doğru bir adım attığında, dağlarda yankılanan o keskin silah sesi sessizliği bıçak gibi kesti. Esme, Şerif’in ayak ucuna ateş etmişti.
Şerif dehşetle yerinden sıçrayarak
Şerif=Esme! Dur ne yapaysun? İndir oni, bir kaza çıkacak ula!"
Esme Silahı titretmeden namluyu göğsüne dikerek
Esme=Konuşma ula! Konuşma ki ağzından çıkan o zehirli yalanlar daha fazla kirletmesin havayı! Senin ne haddineydi bir anayı evladından koparmak? Ben yıllarca bebeğim öldü diye toprakları avuçladım, mezar taşlarını öptüm... Meğer benim canım yaşıyormuş!
Şerif korkuyla yutkunarak
Şerif=Esme, dinle beni...
Esme=Neyi dinleyeyim? Onu benden koparıp el kapılarına sattığını mı? Tekrar geldiğinde, sırf ağlamasın diye başkasının bebeği sanıp emzirdiğim o masumun, kendi kanım olduğunu benden sakladığını mı? Sen nasıl bir canavarsın ula!
Şerif iç çekti çaresizce
Şerif=Seni seviyorum Esme! Aşığım sana anla da... O kocariden, o Adil’den sana ait bir parça kalsın istemedim! Seni kendime bağlamak istedim!
Esme tiksinerek tükürür gibi
Esme=Sevgin yerin dibine batsın ula! Sevgiymiş... Ben seni abim bildim, sırtımı yasladığım dağ bildim! Sen beni korumak için değil, kendine mahkum etmek için hayatımı zindan ettin. Bu yaptığın sevdalık değil, kardeş bildiğine yan gözle bakmaktır, kalleşliktir!
Esme’nin parmağı tetikte kasıldı. Yılların acısı, uykusuz gecelerin intikamı ve bir ananın feryadı o namlunun ucundaydı.
Esme=Bunun hesabı mahşere kalmayacak Şerif!
GÜMM!
Silah bir kez daha patladı. Şerif, göğsüne yediği kurşunun darbesiyle geriye doğru savrulurken, Esme elindeki silahı yere fırlatmadı. Gözündeki son damla yaşı silip, arkasına bile bakmadan oradan ayrıldı. Artık ne Şerif vardı ne de eski Esme. Sadece kızına kavuşmak isteyen yaralı bir kurt vardı dağlarda.
Esme, ciğerlerine batan o soğuk dağ havasını son kez içine çekti. Elleri hala titriyordu ama yüreğindeki o ağır yükün yerini buz gibi bir kararlılık almıştı. Arabasına bindi, kasabanın dolambaçlı yollarından geçip eve vardı. İçerisi sessizdi... Eleni, kendi öz kızı, hiçbir şeyden habersiz masumca uyuyordu.
Esme, kapının eşiğinde durup kızını izledi. Gözyaşları bu sefer feryatla değil, sessizce süzüldü yanaklarından. O sırada arkasında bir gölge belirdi. Adil, Esme’nin halinden bir terslik olduğunu anlamıştı.
Adil=Esme? Bu saatte nereden gelisun? Benzin dökülmüş gibisun, bir kıvılcıma bakayi halin...
Esme arkasına döndü. Hiçbir şey söylemeden, elinde buruş buruş olmuş DNA sonuçlarını Adil’e uzattı. Adil, kağıdı alıp loş ışıkta okumaya çalıştı. Gözleri satırların arasında gezdikçe yüzü kireç gibi bembeyaz oldu.
Adil sesi titreyerek
Adil=Nee... Bu ne demek Esme? Eleni... Bizim kızımız mi? Ölen o sabi... O mezardaki boş toprak miydi yani?
Esme hıçkırarak
Esme=Topraktı Adil... Yıllarca bir taşa 'yavrum' diye sarıldık. Şerif... O iblis, bebeğimizi bizden koparıp satmış. Eleni tekrar buraya geldiğinde bile susmuş. Bize bu azabı o yaşatmış Adil.
Adil’in gözleri bir anda kan çanağına döndü. Damarları alnından fırlayacak gibi şişti. Yumruklarını sıktı, kapıya doğru bir hamle yaptı. O hırçın Karadeniz şimdi Adil’in içinde kükrüyordu.
Adil=Şerif! Onu kendi ellerimle boğacağum! Parçalara ayırıp denize dökeceğum oni! Dünyayı ona dar etmezsem adam değulim!
Esme hemen Adil’in önüne geçti, iki eliyle göğsüne bastırıp onu durdurdu. Bakışları Adil’in öfkesini dindirecek kadar derindi.
Esme=Dur Adil! Dur da beni dinle! Gidemezsin...
Adil=Bırak beni Esme! Evladımızı çalan adam nefes alamaz bu topraklarda!
Esme fısıltıyla, buz gibi bir sesle
Esme=Nefes almıyi zaten... Ben şerifi vurdum Adil. Göğsünden vurdum oni... Sen elini kana bulama diye, senin başın yanmasın diye geçmişin bütün acısını ben çıkardım. Bizim hesabımız mahşere kalmadı, ben kestim biletini.
Adil donup kaldı. Esme’nin gözlerindeki o korkusuz ama yorgun ifadeye baktı. Karşısındaki kadın, sadece bir ana değil, evladı için dünyayı yakmış bir aslandı artık.
Adil=Sen... Sen ne yaptun Esme?
Esme=Gerekeni yaptum Adil. Şimdi sadece kızımız var. Eleni var... Başka kimse yok.
Gezep, gölge gibi belirdi kapının eşiğinde. Yüzündeki o her zamanki sert ifade, bu kez yerini buz gibi bir kararlılığa bırakmıştı. Esme’nin elindeki barut kokulu silahı, sanki sıradan bir emanet alırmış gibi usulca ama söküp alırcasına çekti.
Gezep=Tamamdur... Buraya kadardur.
Adil, şaşkınlıkla sarsıldı. Gezep’in bu kadarını bildiğini, her şeye şahit olduğunu tahmin etmemişti.
Adil=Ula sen... Ne ara, nasıl öğrendun her şeyi?
Gezep silahı beline takarken
Gezep=Ben Karadeniz'in nefesini dinlerim Dayıoğlu, kimin ciğeri yanayi kimin eli kanayi bilirim. Şimdi beni iyi dinleyin... Esme yenge, sen gir kızının yanına. Adil, sen de karının elini tut. Ben hallederim her şeyi. Siz yeğenimin yanında durun sadece, ona sahip çıkın.
Adil itiraz edecek gibi hamle yaparak Adil=Olmaz öyle Gezep! Esme vurduysa sorumluluk benimdur, o şerefsizin kanı bizim davamızdur!
Gezep gözlerini dikerek, sesi buz kesmiş bir halde
Gezep=Lafı ikiletme Dayıoğlu! Esme yenge ana yüreğiyle yaptı yapacağını, sen de baba olarak ocağını koruyacaksın. Benim kaybedecek ne bir ocağım var ne de bekleyenim... Bu davanın sonunu ben bağlayacağım. Şerif’in leşini de, izini de ben sileceğim.
Adil yutkundu. Gezep’in gözündeki o dönüşü olmayan kararlılığı gördü.
Gezep=Hadi... İçeri girin. Eleni uyandığında karşısında katil değil, anasıyla babasını görsün. Hayde!
Gezep arkasını dönüp karanlığın içinde kaybolurken, Adil ve Esme kapının önünde, birbirlerine ve yıllar sonra buldukları gerçeklerine sarılarak öylece kaldılar. Dışarıda Karadeniz, sanki bu büyük sırrı gömmek ister gibi hırçın dalgalarıyla kayaları dövmeye başlamıştı.
Gezep, Karadeniz’in sırlarını yutan o derin ormanların kuytusuna Şerif’i ve ihanetini gömdü. Üzerindeki toprak kokusuyla doğruca jandarmaya gidip, "Hesabım vardı, kestim," diyerek bileklerini uzattı. O demir parmaklıklar ardına girerken, Adil’in ocağının tütmesi için kendini feda etmişti.
Aynı saatlerde evde, Eleni derin bir uykunun en sarsıntılı yerindeydi. Alnında biriken ter damlaları, geçmişin ağırlığını taşır gibiydi. Dudakları titreyerek sayıklamaya başladı:
Eleni=Anne... Baba... Bırakmayın beni..."
Adil ve Esme, birbirlerine bakıp aynı anda yatağın iki yanına iliştiler. Esme kızının sağ yanına uzanıp başını göğsüne yasladı, Adil sol yanına geçip nasırlı elleriyle Eleni’nin elini sıkıca tuttu. Yılların hasreti, o daracık yatakta üç canı tek bir yürek yaptı.
Güneş ilk ışıklarını odaya vurduğunda Eleni gözlerini araladı. Önce sağındaki sıcaklığı, sonra solundaki güveni hissetti. Şaşkındı ama içini tarifsiz bir huzur kaplamıştı.
Eleni kısık bir sesle
Eleni=Siz... Neden buradasınız? Bir şey mi oldu?
Adil, yastığının altından o buruşmuş ama dünyanın en kıymetli hazinesi olan DNA sonucunu çıkarıp Eleni’ye uzattı. Elleri titriyordu.
Adil=Oku bakayim minnak... Oku da gör, bu koca Karadeniz bize nasıl bir oyun oynamış, sonra da nasıl geri vermiş emanetini.
Eleni kağıdı okurken gözleri irileşti, nefesi kesildi. Esme, kızının saçlarını okşayarak söze girdi, sesi bir ninni kadar yanık ama bir o kadar da gururluydu.
Esme=Yavrum... Aleynam... Seni bizden koparıp kuyuya atmışlar da, Rabbim seni yine bizim kapımıza getirmiş. Şerif denen o iblis bizi 'öldü' diye kandırdı, mezar başında ağlattı. Ama kan çekmiş ula, sütüm çekmiş seni... Sen benim ciğerimmişsin de ben bilmeden bağrıma basmışım seni."
Eleni elindeki kağıdı yavaşça bıraktı. Gözlerinden süzülen yaşlar yastığa damlarken, ne bir isyan ne de bir kızgınlık vardı yüzünde. Sadece, ruhunun zaten bildiği bir gerçeğin kabullenişi vardı. Anne ve babasına daha sıkı sarıldı.
Eleni=Şaşırdım... Hem de çok şaşırdım. Ama içimde bir yer hiç yabancılık çekmiyor. Ben zaten buraya geldiğimden beri, sizi hem annem hem babam olarak gördüm. Kalbim size 'ana-baba' demeyi kağıtlardan önce öğrenmişti.
Adil hıçkırığını gizlemek için başını Eleni’nin omzuna gömdü. Esme ise kızını koklayarak, sanki kaybettiği o yirmi yılı tek bir nefeste geri almak ister gibi içine çekti.
Odanın içindeki o ağır ama huzurlu sessizlik, kapının hafifçe tıklatılmasıyla bölündü. Henüz kimsenin dış dünyadan haberi yoktu; dışarıda hayat akıyordu ama bu odada zaman durmuştu. Adil, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak seslendi:
Adil=Gel da, gel... Kapıda kalma.
Fadime içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Adil, Esme ve Eleni yatakta birbirine kenetlenmiş, gözleri kan çanağı gibiydi. Fadime’nin eli kolu yanına düştü, kalbi küt küt atmaya başladı.
Fadime=Ula noldi burada? Cenaze evi gibisunuz, bir hayır mi var şer mi?
Eleni burnunu çekerek
Eleni=Ohi... Şey, Fadime...
Fadime=Ney minnak? Anlatsanıza ula, çatlatmayın adamı!
Adil, yüzünde hem bir zafer hem de derin bir kederle karışık o tuhaf gülümsemeyle başını kaldırdı. Gözlerini kardeşine dikti.
Adil=Hala oldun Tattaram... Gözün aydın.
Fadime şaşkınlıktan dili tutularak): Fadime=Ney? Ne ara ula? Kimden, nasıl?
Esme,Adil’e ters bir bakış atarak
Esme=Ula kot kafalı! Öyle mi denir kardeşe? Pat diye söylenir mi bu?
Adil=Ne yapayım be hanım? Heyecandan kalbim pır pır edeyi, sığmayi göğsüme!
Fadime gözleri fal taşı gibi açılarak): Fadime=Yoksa... Esme? Sen mi hamilesun? Bu yaşta, bu hengamede mi?
Adil iç çekerek
Adil=Keşke be Fadime... Keşke öyle olsaydı.
Esme=Ula kocari, bir dur da! Mevzu o değil.
Esme, Fadime’nin elinden tutup onu yatağın kenarına oturttu. Derin bir nefes aldı, yıllardır içinde biriktirdiği o soğuk taşı dışarı atar gibi her şeyi bir çırpıda anlattı. Şerif’in kalleşliğini, giden bebeğin aslında gitmediğini, satıldığını ve Eleni’nin nasıl kendi kanları olduğunu... Fadime dinledikçe kaskatı kesildi.
Esme=İşte böyle Fadime... Benim bebeğim ölmedi. O iblis Şerif, canımı benden koparıp satmış. Eleni... O bizim kızımızmış. Senin öz yeğeninmiş.
Adil, elindeki DNA testini bir madalya gibi Fadime’ye uzattı. Fadime, titreyen parmaklarıyla kağıdı aldı, okumadı bile; sadece abisinin ve Esme’nin gözlerindeki o mutlak gerçeğe baktı. Boğazı düğümlendi, yutkunamadı.
Fadime=Ula Eleni... Sen şimdi benim... Benim yeğenim misun?
Eleni muzip ama yaşlı gözlerle
Eleni=Oyy... Öyleyim galiba.
Fadime=Oyy ki ne oyy! Ben seni buralarda el kızı diye bağrıma bastım, meğer özümdenmişsin!
Eleni=Ya... Ben şimdi sana gerçekten hala mı diyeceğim?
Fadime=Evet da! Halayım ben, boru değil! Kanın çekmiş beni zaten, anlamalıydım o bakışlardan.
Eleni hafifçe çekinerek
Eleni=Kızmazsın değil mi? Yani... Biraz garip oldu ama...
Fadime,Eleni’ye sarılarak
Fadime=Kızmak ne kelime ula? Ben seni zaten sevmiştim, şimdi canımdan can bildim. Gel buraya, halasının gülü!
Odada hıçkırıklar kahkahalara karışırken, Karadeniz’in hırçın dalgaları sanki bu kavuşmanın onuruna kıyıları daha bir şevkle dövmeye başladı.

Kelime 3959