10. bölüm · Hayran Kurgusu Serileri
Arka Sokaklar seri 3:Geçmişin Yarasındaki Gölgenin Gizemi
Yazdığım Tarih 9.09.2026
Takvimler 14 Eylül gösterdiğinde, ikisinin de hafızasından asla silinmeyecek o özel gündeyiz. O gün sadece sıradan bir tarih değil; ikisinin de yeniden doğduğu, aşkın tüm engelleri aştığı en unutulmaz gün, yani evlilik yıl dönümleriydi. Odanın içinde hafif bir müzik sesi yankılanıyor, televizyonda ise düğün hatıralarının olduğu video sessizce akıyordu. Hakan, çalan melodinin ritmine uyarak Aylin’in elinden tuttu ve onu yavaşça kendine doğru çekip dans etmeye başladılar. Kadın, erkeğin gözlerindeki o derin denizlerde kaybolurken; erkek ise kadının kokusunu içine çekip yaşadığı tüm acıları, dertleri ve geçmişin ağırlığını o anlık tamamen unuttu.
Hakan= Hayatımda aldığım kararların en güzel hediyesi sensin Aylin... Aklım belki gün gelir unutur ama kalbim seni asla unutmaz. Seni çok seviyorum.
Aylin’in Hakan’ı her gördüğünde içini kaplayan o ilk günkü heyecan yine oradaydı; kalbi adeta göğsünü delercesine güm güm çarpıyordu.
Aylin= Seni seviyorum Hakan. Tekrar hayatıma, kalbime hoş geldin...
Şimdiki Zaman
Zaman amansızca geçmiş, o sıcak hatıralar yerini buz gibi bir gerçeğe bırakmıştı. Hakan, dizlerinin üzerine çökmüş bir halde Aylin’in mezarının başında duruyordu. Parmakları, sevdiği kadının adının yazılı olduğu o soğuk toprağa dokundu. Toprağın soğukluğu adeta yüreğine işliyordu.
Hakan= Aylin... Sensizlik ne kadar zorsa, senin yokluğunda nefes almak da bir o kadar zor... Sevdalım, senin bir tek bakışını, o içten gülüşünü o kadar çok özledim ki...
Arkasında duran Mesut, daha fazla dayanamayarak öne doğru bir adım attı ve elini Hakan’ın omzuna koydu.
Mesut= Hakan... Yapma koçum, yapma böyle.
Hakan= Abi... Dayanamıyorum, yüreğim cayır cayır acıyor. Onsuz nefes almak bile bana yük geliyor abi, onu çok özledim...
Mesut= Şşh... İçine atma, dök içini, ağla... Ama kendini tamamen yıpratma. Dışarıya karşı dik dur, düşmanlara asla fırsat verme koçum.
O sırada, mezarlığın biraz ilerisindeki sık ağaçların ve çalılıkların arasında onları gizlice izleyen biri vardı. Hakan aniden içini kaplayan garip bir ürpertiyle irkildi. Hissettiği bu tehlike duygusuyla başını çevirip etrafına bakındı. Ancak rüzgarın esintisiyle savrulan yaprakların hışırtısından başka hiçbir şey görünmüyordu.
Çalılıkların arasındaki o gizemli figür, fark edilmeden sessizce oradan ayrıldı ve yol kenarında bekleyen arabaya bindi. Arabanın sürücü koltuğunda oturan kişi onu karşıladı.
Bilinmeyen= Onu görmeye mi gittin?
Gölge Avcısı= Sana ne bundan?
Bilinmeyen= Sinirlenince hiç çekilmiyorsun valla...
Bilinmeyen, arabanın motorunu çalıştırıp hızla oradan uzaklaştı.
Mezarlıkta ise Mesut, Hakan’ı zar zor ikna ederek mezarın başından ayırmayı başarmıştı. Tam arabaya doğru yürürlerken, Hakan’ın belinde takılı olan telsizden cızırtılı bir anons yükseldi. Hakan hemen elini beline atıp telsizi mandalladı.
Hakan= Olay nerede?
Telsizdeki Ses= Merkez, **** mevkiinde bir şahsın zorla tutulduğu ihbarı var, ekip sevk edilsin.
Hakan= Anlaşıldı merkez, mevkiiye yakınız, biz geçiyoruz.
Hakan telsizi tekrar beline taktı. Mesut ve Hakan hızla arabaya bindiler. Mesut kontağı çevirdi; duygusal çöküntünün ve öfkenin verdiği hırsla gaza basarak arabayı oldukça hızlı ve kontrollü bir şekilde olay yerine doğru sürdü.
Arabanın tekerlekleri çakıllı yolda gürültüyle dönerken, Hakan başını cama yaslamış, dışarıda hızla akıp giden ağaçları izliyordu. Gözlerindeki yaşlar kurumuştu ama yerini kor gibi yanan bir öfkeye bırakmıştı. Mesut yandan bakış attı
Mesut=Kendini topla olay yerine gidiyoruz hataya yer yok.
Hakan derin bir nefes aldı, telsizini eline aldı.ses tonunu profesyonel bir çizgiye çekti.
Hakan= Merak etme abi. Görev başladığı an, her şey biter. Kontrol bende onlara fırsat vermicem.
O sırada, yol kenarında duran arabanın içindeki Gölge Avcısı, Hakan ve Mesut’un içinde bulunduğu ekibin arabasının hızla yanlarından geçip gittiğini görünce göğsü sıkıştı, derin bir nefes alıp verdi. Bakışları, dikiz aynasından uzaklaşan kırmızılı siyahlı stop lambalarına takılı kalmıştı. İçindeki fırtına dinmek bilmiyordu.
(Gölge Avcısı İç Ses): Sakin ol... Sakin ol kızım, kimse fark etmedi, fark edemez. Belli ki merkeze bir ihbar düştü, oraya koşturuyorlar.
Bilinmeyen= Bu kadar merak ettiysen niye kabul ettin o görevi?
Gölge Avcısı derin bir iç çekti, ciğerlerine doldurduğu havayı yavaşça dışarı bıraktı. Tam o anda gözü karardı; aniden direksiyonu sertçe sağa kırarak aracın lastiklerini acı bir gıcırtıyla öttürdü ve fren koyup yol kenarında durdu.
Bilinmeyen= Sen manyak mısın kızım! Ne yapıyorsun sen?
Gölge Avcısı bir anda dönüp yanında oturan Bilinmeyen’in yakasını kavradı. Gözlerinde adeta şimşekler çakıyordu.
Gölge Avcısı= Bana bak lan! Bunu sana ilk ve son defa söylüyorum, bir daha bu soruyu sorarsan seni burada hiç acımadan harcarım, karışmam! Ben bu görevi kabul ettim çünkü o ekibi korumak zorundayım. O Cevher itini bulup kendi ellerimle gebertmeden, o tetikçiyi bulup cehennemin dibine göndermeden bana rahat da yok, huzur da!
İhbarın yapıldığı metruk binanın önüne geldiklerinde tozlu toprağı dumana katarak durdular. Arabadan indiklerinde Hakan, etrafı saran o ağır ve tekinsiz sessizliği hisseder hissetmez kaşlarını çattı. Yapının dışarıdan hiçbir giriş noktası görünmüyordu.
Hakan= Sert kayaya mı çarptık ne? Buranın kapısı nerede abi?
Mesut= Kapısı yoksa pencereden, pencere yoksa bacadan gireceğiz koçum. Büyük ihtimalle kamuflaj tekniği yapmışlar, binanın yapısıyla kaplama birbirine uymuyor, bir terslik var.
Hakan= Abi sende de ne göz varmış ha! Ne ara analiz ettin hemen?
Mesut= Huyum kurusun koçum...
Hakan ve Mesut anında pozisyon alarak iki yana ayrıldılar. Hakan binanın arkasına dolanıp kırık bir pencereden içeri süzüldü. Mesut ise tam aksine binanın yan tarafındaki su borusuna tutunarak çatıya tırmandı. Bacadan aşağı doğru kendini bırakan Mesut, yoğun toz ve kurum yüzünden içeri iner inmez hafifçe öksürdü.
Hakan, koridorun sonundan gelen o tanıdık öksürük sesini duyunca silahını hazır tutarak sesin geldiği yöne doğru hızlı adımlarla ilerledi. Odadan çıkıp başını çevirdiğinde, Mesut’u üstü başı kurum içinde görünce gözleri hayretle açıldı.
Hakan= Abi sen manyak mısın? Bacadan girmek ne demek?
Mesut= Deliyle uğraşılmaz koçum, düş önüme!
Hakan= Belli birader, harbi delisin...
İkisi de aynı anda bellerindeki silah kılıfından tabancalarını çıkardılar. Çantalarından çıkardıkları susturucuları seri bir hareketle tabancanın ucuna vidalayıp çevirdiler. Sessizce, adımlarını parmak uçlarında atarak etrafı kolladılar. Merdivenlerden aşağı, rutubet kokan bodrum katına indiklerinde ortamdaki keskin çürük kokusu yüzünden ikisinin de yüzü büzüldü. Sola döndüklerinde, paslı demir kapının ardındaki o çirkin manzara ile karşılaştılar.
Baskın ve Müdahale
Odanın ortasında İlhan Karahan, köşeye sıkıştırmış olduğu Ece’ye zarar vermek üzereydi. Hakan’ın gözü o anda karardı.
Hakan= Bırak lan kızı!
İlhan Karahan duyduğu sesle irkilerek arkasına döndü. Şaşkınlıkla gözleri büyümüştü.
İlhan Karahan= Siz nereden çıktınız lan?
Hakan= Canım zaten burnumda adamım! Sana kızı bırak dedim, lafımı ikiletme!
İlhan Karahan= Sıkıyorsa gel de al!
Hakan hiç düşünmeden İlhan’ın üzerine doğru hamle yaptı. Adamın savurduğu ilk yumruktan kafasını eğerek sıyrıldı. Ardından seri bir çelme takarak İlhan Karahan’ı dengesini bozup sertçe yüzüstü yere yapıştırdı. İlhan daha ne olduğunu anlayamadan Hakan belinden kelepçeyi çıkardı, şüphelinin kollarını arkada birleştirip kelepçeyi taktı ve adamı yaka paça ayağa kaldırdı.
Sol eliyle adamı sıkıca tutarken, sağ eliyle yerdeki Ece’nin bileklerine bağlı olan ipleri hızlıca çözdü ve genç kızı yerden kaldırdı.
Hakan= İyisin değil mi? Geç arkama, kımıldama.
Ece’yi yanına alıp odadan çıktığında, karşı odadan gelen tıkırtılar üzerine o tarafa yöneldi. Odada Mesut, masanın üzerindeki büyük siyah çantayı açmış, içeriğini inceliyordu.
Mesut= Uyuşturucu madde var burada.
Hakan= Tam isabet... O yüzden gözaltındaki şahsın kollarında morluklar var, krizde belli ki.
Emniyetin asayiş şube odasında, eski ekibin kemik kadrosu masaların başında toplanmış, gelecek haberi gergince bekliyordu. Masanın üzerindeki çay bardağından yükselen buhar bile ortamdaki ağır sessizliği dağıtmaya yetmiyordu. Rıza Baba, pencerenin kenarında kollarını bağlamış dışarıyı izlerken; Başkomiser Hüsnü, Selin, Arda ve Engin gözlerini masadaki telsize kilitlenmişti.
Engin’in elindeki telefon aniden titredi. Ekrandaki mesajı okur okumaz derin bir nefes alıp başını kaldırdı.
Engin= Ekipten haber aldım... Yakalamışlar.
Rıza Baba duyduğu haberle birlikte omzundaki o ağır yükü bir anlığına kenara bıraktı, hafifçe tebessüm etti.
Rıza= Güzel...
Arda sandalyesinde geriye doğru yaslandı, bakışları boşluğa daldı. İçini kaplayan o anlamsız huzursuzluğu tarif etmekte zorlanıyordu.
Arda= Garip bir his var içimde...
Hüsnü, önündeki dosyaları kenara itip kaşlarını çatarak Arda’ya döndü.
Hüsnü= Nasıl garip bir his Arda? Ne oldu yine?
Arda= Hani dışarı çıkınca birden rüzgar eser, insana hafif bir ürperti gelir ya... Bu öyle bir şey değil abi, çok farklı. Etrafa bakınca içim bir garip oluyor, çözemedim.
Engin, elindeki kalemi masaya bırakıp Arda’ya doğru eğildi.
Engin= Hakan’ın telsizdeki sesindeki o titreşimi duyduysan, ondan etkilenmiş olabilirsin. Adamın acısı taze, sesi bile titriyordu.
Arda= Emin değilim amirim... Belki de ama başka bir şey var gibi.
Selin araya girerek Arda’nın yorgun yüzüne ve göz altındaki morluklara baktı.
Selin= Kaç gündür uykusuzsun Arda, yorgunluktan olabilir mi? Zihnin sana oyun oynuyordur, sana öyle gelmiştir.
Arda= Sanmıyorum ya... Valla bilmiyorum.
Merkeze Varış
O sırada emniyetin bahçesinde bir fren sesi duyuldu. Ekip merkeze giriş yapmıştı. Mesut, kelepçeli durumdaki İlhan Karahan’ı yaka paça sorgu odasına doğru sürüklerken; diğer memurlar da şokta olan Ece ile ilgilenip onu güvenli bir alana geçirdiler.
Hakan ise adımlarını zorla atarak, yorgun ve omzunda dünyaların yükü varmış gibi ekibin bulunduğu odaya doğru ilerledi. Kapıdan içeri girdiğinde gözlerindeki o derin hüzün hâlâ dipdiri duruyordu.
Rıza Baba, içeri giren Hakan’a baktı. Herhangi bir kelime etmeden, babacan ve anlayışlı bir ifadeyle sadece başını hafifçe salladı; "Geçmiş olsun, aferin" der gibiydi o bakış.
Hakan da Rıza Baba’nın bu sessiz desteğini alıp gözleriyle onayladı. Ağır adımlarla kendi masasına doğru yürüdü, sandalyesine geçip sessizce oturdu.
O sırada Gölge Avcısı, zihnini saran fırtınadan sıyrılarak kendine geldi. Şoför koltuğuna geçti, navigasyon cihazına önceden kaydettiği adresi girip rotayı oluşturdu ve gaza bastı. Sakin ama kararlı adımlarla hedeflenen adrese vardıklarında arabayı ıssız bir alanın kenarında durdurdu. Gölge Avcısı arabadan indi, kapıyı tok bir sesle kapattı. Bilinmeyen de onun ardından arabadan inip kapısını kapattı.Gölge Avcısı önde, Bilinmeyen arkada; terk edilmiş devasa depoya doğru adımladılar. Gölge Avcısı şüpheci gözlerle etrafını süzerek düz ilerledi, ardından sağa bükülen koridora döndü. Yerin altına doğru uzanan rutubetli merdivenlerden aşağı indiler ve sola döndüler. Kasvetli koridorun sonunda, paslı demir parmaklıklar uzanıyordu.Aydınlatmanın yetersiz olduğu hücre benzeri alanda, bankta oturan adam başını yavaşça kaldırdı. Gölge Avcısı’nın gözleri inanamayarak açıldı; donakaldı, nefesi boğazında düğümlendi. Yıllardır yokluğuyla yürekleri yakan o çehre tam karşısındaydı.Gölge Avcısı= Ali...Dudaklarından sadece bu fısıltı dökülebildi. Tam o sırada Gölge Avcısı başını çevirdi, Bilinmeyen de arkasına döndü. Bilinmeyen’in bakışlarındaki anlık değişimi ve tehlikeyi fark eden Gölge Avcısı hızla arkasını döndü. Karanlığın içinden sırıtan silueti gördüğünde gözleri nefretle doldu.Gölge Avcısı= Sen...Cevher= Demek o gün bugündü... Aylin.Gölge Avcısı= Bekliyordun demek piç!Cevher= Sana küfür etmek hiç yakışmıyor, senin gibi bir kadına özellikle...Bilinmeyen= Yavaş gel lan! Ağzını topla!Cevher= Sen karışma lan züppe! Sizinle işim bittiğinde ikinizi de aynı çukura gömeceğim.Gölge Avcısı= O çukura kimin gireceğini birazdan göreceksin lan şerefsiz!Cevher= Çok iddialısın komiser... Ama unuttuğun bir şey var, burası benim çöplüğüm!Gölge Avcısı= Çöplüğünü başına yıkmaya geldim Cevher!
Gözü dönen Gölge Avcısı, daha Cevher cümlesini tamamlayamadan bir kaplan gibi ileri atıldı. Cevher’in tam burnunun üzerine sert ve acımasız bir kafa attı. Cevher sendeleyip geriye doğru yalpalarken, Gölge Avcısı saliseler içinde belindeki silahı çekti. Silahı ateşlemek yerine, kabzasını Cevher’in şakağına bükülmez bir kuvvetle indirdi. Cevher aldığı darbenin şiddetiyle bilincini kaybedip patates çuvalı gibi yere serildi.Gölge Avcısı, yerdeki adama bakarak namluyu doğrulttu ve gözünü bile kırpmadan iki el ateş etti. Kurşunlar soğuk betonu ve eti delip geçerken çıkan patlama sesi depoda yankılandı.Hiç vakit kaybetmeden demir parmaklıklı kapının kilidini parçalayarak içeri girdi. Bankta halsiz ve bitkin bir halde yatan Ali’nin koluna girdi, onu o karanlık zindandan çıkarıp özgürlüğüne doğru taşımaya başladı.
Emniyetin alt katındaki sorgu odasının buz gibi havası, duvarlardaki rutubet kokusuyla birleşip klostrofobik bir baskı yaratıyordu. Yandaki odada Selin, yaşadığı şokun etkisini henüz üzerinden atamamış olan Ece ile ilgilenip ona sıcak bir çay uzatırken; ana sorgu odasından Mesut’un gür sesi yükseliyordu. İlhan Karahan kelepçeli elleriyle sandalyede titrerken, Mesut masaya iki eliyle dayanmış, avının üzerine çökmeye hazırlanan bir yırtıcı gibi adama bakıyordu.
Mesut= Delirtme adamı... Adamsan konuş lan!
İlhan Karahan= Ben taşıyıcıyım abi valla! Kimden geldiğini, nereye gittiğini bilmem ben!
Mesut= Tanımadın adamın malını taşıyorsun, hiç şüphe etmeden hem de ha? Benim alnımda enayi mi yazıyor lan?
Mesut lafını bitirir bitir meşhur tokatlarından iki tanesini İlhan’ın suratında patlattı. Adamın başı yana savrulurken, Mesut bir hamlede saçından tutup başını sertçe ahşap sorgu masasına gömdü.
İlhan Karahan= Ah! Abi dur ya, tamam! Vurma!
Mesut= Konuş lan! Kim ulaştırdı sana o zıkkımı?
İlhan Karahan= Cevher verdi oldu mu! Cevher’in malıydı o!
Mesut= Cevher’in abv... Lan o it toprağın altında değil miydi?
İlhan Karahan= Valla sağ abi, malı bizzat kendi elleriyle teslim etti bana!
Yukarı Kat ve Hortlayan Düşman
Yukarıda, ekibin odasında ise gergin bir bekleyiş hakimken Arda’nın masasındaki telefon acı acı çalmaya başladı. Arda ahizeyi kulağına götürdü.
Arda= Asayiş, buyurun?
Bilinmeyen= Verdiğim adrese acil ekibi toplayıp gelin. Acele etmezseniz adam kaçacak.
Arda kaşlarını çatıp masadaki kaleme sarıldı, önündeki nota adresi hızlıca yazdı.
Arda= Sen kimsin hemşerim, kimden bahsediyorsun?
Bilinmeyen= Cevher...
Arda donakaldı, gözleri fal taşı gibi açıldı.
Arda= Lan o gebermişti! Dalga mı geçiyorsun sen bizimle?
Bilinmeyen= Hortladı diyelim biz ona... Zaman kaybetmeyin.
Bölük pörçük cızırtıların ardından hat kesildi. Arda, odadaki tüm gözlerin kendi üzerine çevrildiğini hissetti. Hakan, Hüsnü, Engin ve Rıza Baba merakla ona bakıyordu.
Arda= Bilinmeyen numara... Cevher’i yakalamışlar.
Hakan= Cevher mi? Kim yakalamış abi, ne diyorsun sen?
Arda= Adam adresi verip "Cevher hortladı" deyip suratıma kapattı telefonu.
Engin= Lan yine mi! Cevher bu, dokuz canlı iki ayaklı it! Bitmedi çilesi!
Hüsnü= Ulan bu herif cehennemden kombine bilet mi aldı, nasıl geri geliyor her seferinde?
Selin Merdivenlerden çıkarken
Selin=Aşağıda İlhan da aynı ismi verdi... Malı Cevher’den aldım diyor.
Hakan Gözleri hırsla dolarak
Hakan=Eğer o it gerçekten yaşıyorsa, hesabını sormak farz oldu!
Engin= Sakin ol Hakan!. Tuzak olma ihtimali çok yüksek.
Rıza Baba cebinden tabancasını çıkarıp şarjörünü kontrol etti, mekanizmayı çekip beline yerleştirdi. Bakışlarıyla tüm odayı taradı.
Rıza Baba= Tuzak olsa bile ekip olarak beraber gideceğiz! O şerefsiz gerçekten sağsa, bu iş burada biter! Araçları hazırlayın, hemen çıkıyoruz!
Birkaç dakika sonra ekip hızla hazırlandı. Bellerine silahlarını, çelik yeleklerini kuşanıp emniyetin bahçesindeki araçlara bindiler. Sirenler açılmadan, sessiz ama son derece hızlı bir şekilde yola koyuldular. Yaklaşık iki saat süren gergin ve sessiz bir yolculuğun ardından ihbar edilen ıssız adrese ulaştılar.
Araçlardan inip ellerinde silahlarla çevreyi emniyete aldılar. Temkinli adımlarla depoya girdiler. Düz ilerleyip sağa saptılar, yerin altına inen o karanlık merdivenleri tek tek geçerek sola döndüklerinde gözlerine inanamadılar. Cevher, bir sandalyeye sıkıca bağlanmış bir halde tek başına ortada duruyordu. Etrafta ondan ve ekipten başka hiç kimse yoktu.
Mesut, adımlarını sertçe atarak Cevher’e doğru ilerledi ve adamın ağzındaki koli bandını tek bir hamlede acımasızca söküp attı.
Cevher= Ahh! Devrem ayarına sıçayım senin! Yavaş olsan ölürdün değil mi?
Mesut= Kes lan sesini! Oğlum sen geberip gitmemiş miydin? Hortlamışsın resmen, gulyabani misin lan sen?
Cevher= Ben öyle kolay gebermem ayı! Kurtuluşum öyle kolay olmaz sizden.
Mesut= Lan seni toprağa gömdük biz, kendi ellerimizle attık çukura! Nasıl çıktın lan o mezardan?
Cevher= Mezara koyduğunuz adam ben değildim ki devrem... Yerime benzetme bir garibanı yatırdılar. Kurşun yeyip hastaneye kaldırıldığımda adamlarım çoktan organizasyonu yapmıştı. Öldü süsü verip morgdan kaçırdılar beni, siz de gidip başkasının leşini gömdünüz!
Cevher pis pis sırıtarak ekibe teker teker bakış attı. Gözleri Hakan’a kilitlendiğinde yüzündeki o pişkince gülüş daha da büyüdü.
Cevher= Aylin’e yazık olmuş... Böylesine hödük bir kocası olunca harcandı gitti kızcağız. Yalnız kabul etmek lazım, hâlâ çok güzel kadın...
Hakan’ın şakaklarındaki damarlar fırladı, gözü tamamen karardı. Hızlı adımlarla öne doğru atıldı ve Cevher’in tam çenesine öyle bir yumruk indirdi ki, Cevher bağlı olduğu sandalyeyle birlikte savrularak sertçe yere kapaklandı. Hakan öfkesini alamayıp yerdeki adama üst üste tekmeler savurmaya başladı.
Mesut hemen araya girip Cevher’i sandalyesiyle birlikte yerden kaldırdı. O sırada Mesut, Rıza Baba’ya derin bir bakış attı. Rıza Baba, gözleriyle hafifçe ve sessizce o tarihi işareti verdi.
Mesut, Hakan’ın omzuna dokundu. Hakan, abisinden gelen bu sessiz şifreyi anında anlamıştı. Belindeki tabancayı çıkardı, şarjörünü kontrol edip mekanizmayı geri çekti. Hiç tereddüt etmeden nişan aldı. Önce Cevher’in tam kalbine, ardından hiç beklemeden kafasına iki el ateş etti.
Depodaki silah sesinin yankısı henüz dinmemişken, karanlık koridorun derinliklerinden gelen o tanıdık ama bir o kadar da yabancı ses ekibin adeta kanını dondurdu.
Ali= O kadar kolaydı değil mi bulup kafasına sıkmak... Peki ya çekilen bu çile? Beni bu kadar çabuk mu unuttunuz?
Ekip şok içinde arkasına döndü. Koridorun gölgesinden ağır adımlarla çıkan silueti gördüklerinde gözlerine inanamadılar.
Rıza Baba= Ali... Oğlum, sen...
Mesut= Tövbe Bismillah! Ali... Sen hayatta mıydın lan?
Engin= Ne oluyor lan? Rüyada mıyız biz?
Hüsnü= Bir dakika lan! Cevher öldü sandık, hortladı. Ali şehit oldu sandık, hayatta... Bunca zaman Cevher seni mi esir tuttu oğlum?
Ali= Esir tutmayı bırak abi... Ben artık eski Ali değilim. Kendimi eskisi gibi kontrol edemiyorum.
Hakan= Halinden belli zaten Ali... Yüzün, bakışların, her şeyin değişmiş.
Ali= Hakan... A-Aylin...
Hakan= O yok artık Ali. Şehit oldu...
Ali= Hayır, şehit olmadı!
Hakan= Ali! Yapma... Aylin şehit oldu, toprağa verdik biz onu!
Ali= Siz onu şehit oldu sanıyorsunuz! O hayatta... Sadece...
Mesut= Sadece ne lan? Konuşsana!
Ali= Aylin sizi korumak için vuruldu ama sonra onu bir şekilde hayata döndürdüler. Aylin gizli istihbaratçı oldu... Yani Gölge Avcısı oldu. Hedefi Cevher’di. Yanındaki o bilinmeyen kişi ise onun arkadaşıydı, ortağıydı. Zamanı gelmeden yanınıza gelemezdi. Hakan... Zaten buraya ihbarı verip seni aratan da Aylin’di! Mezarda yatan kişi Aylin değil... Ona benzeyen ama ikizi olmayan, göz rengi farklı İlayda Kayahan!
Mesut= Ali sen ciddi misin? Bizimle dalga geçmiyorsun değil mi lan?
Ali= Dalga geçecek halim mi var abi benim?
Hüsnü= Sen şimdi Aylin’e istihbaratçı mı dedin?
Ali= Evet!
Hüsnü= Düşündüğüm şeyi yapmamış olsun...
Mesut= Ben bu bakışı biliyorum Hüsnü...
Engin= Ne oluyor yahu?
Hüsnü= Aylin bize bir şey olmasın diye, bu ekibi korumak için gizli istihbaratçı olmuş... Bu yüzden kendini şehit oldu olarak gösterdi. Bütün olay bu!
Selin Gözyaşları içinde
Selin=Yıllarca arkasından gözyaşı döktük, acısını çektik...
Arda= Ağabey ben dışarıdaki o garip hissi boşuna hissetmemişim o zaman! Bir rüzgar esti demiştim ya... Aylin abla etrafımızdaydı belki de!
Hakan Elleri titreyerek
Hakan=Mezardaki o değil mi yani... Benim her gün başında ağladığım toprak başkasına mı aitti?
Rıza Baba=Derin bir nefes alarak sessizliğini bozar
Riza Baba=Madem o kız bizim için kendini ateşe attı, madem bunca zaman canı pahasına bizi gölgeden korudu... Şimdi sıra bizde! O Gölge Avcısı olabilir ama hâlâ bu ekibin bir parçası. Bulacağız onu!
Deponun o ağır, rutubetli ve barut kokan havası arkalarında kaldığında, ekibin üzerindeki çöküntü yerini tarif edilemez bir karmaşaya, yakıcı bir belirsizliğe bırakmıştı. Bunca yıl boyunca kalplerine gömdükleri acıların, toprağa verdiklerini sandıkları canların ansızın birer gölge gibi karşılarına dikilmesi, her birinin zihninde derin yaralar açmıştı. Yıllardır sırtlarında taşıdıkları o amansız yükün ağırlığı altında ezilen polisler, şaşkınlık ve şokun pençesinde ne yapacaklarını, kime nasıl sarılacakacaklarını bilemez haldeydiler. Cevher’in cansız bedeni geride kalırken, ekibin içindeki o eski ve sarsılmaz düzen çatırdamış, yerini acil bir görev bilincine bırakmıştı.
Vakit kaybetmeden ikiye ayrılmak zorunda kaldılar. Rıza Baba’nın talimatıyla birinci ekip, yıllar sonra karanlık bir zindandan adeta bir mucize eseri yaralı ve bitkin halde kurtarılan Ali’yi acil tıbbi müdahale için en yakın hastaneye yetiştirmek üzere yola koyuldu. Sirensiz, sessiz ama zamanla yarışan bir süratle ilerleyen araçta Ali’nin tutunmaya çalıştığı o zayıf nefes, geride kalanların kalbini sızlatıyordu.
İkinci ekip ise, Hakan’ın gözlerindeki o hırslı ve çaresiz yangınla birlikte Aylin’i, yani artık bir "Gölge Avcısı"na dönüşmüş olan eski yoldaşlarını aramaya çıktı. Sokaklar, caddeler, ıssız binalar tek tek taranıyor, Hakan her köşebaşında sevdiği kadının izini, kokusunu, gözlerini arıyordu. Oysaki bilmedikleri, fark edemedikleri sarsıcı bir gerçek vardı: Şehrin yüksek bir binasının kuytu gölgesinde, siyahlar içinde onları izleyen bir çift göz duruyordu.
Gölge Avcısı, yani Aylin, kendisini arayan o tanıdık yüzleri, Hakan’ın çaresiz çırpınışlarını, Mesut’un öfkeli adımlarını ve Hüsnü’nün etrafı süzüşünü metrelerce öteden, bir hayalet gibi izliyordu. Onları çok yakınındaydı fakat aralarında geçilmesi imkansız, görünmez duvarlar vardı. Ekip onu göremiyordu, o ise her birinin yüreğindeki sızıyı kendi göğsünde hissederek karanlığın derinliklerinde sessizce kaybolmayı sürdürüyordu.
Ali’nin başucunda bekleyen arkadaşları, gözlerini bir an bile onun solgun yüzünden ayırmıyordu. Yıllardır yokluğuna alışmaya çalıştıkları, yasını tuttukları evlatları şimdi kollarındaydı ama hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgide salınıp duruyordu. Hastane odasının ağır kokuyla kaplı atmosferinde, monitörden gelen her bir bip sesi ekibin kalbinde ayrı bir sızı uyandırıyordu. Rıza Baba, odanın penceresinden dışarıya, karanlığa gömülmüş şehre bakarken içindeki o fırtınayı bastırmaya çalışıyor; Mesut ise koridorda bir ileri bir geri yürüyerek öfkesini ve çaresizliğini tespih tanelerine yüklüyordu.
Diğer tarafta, caddeleri dikiz aynasından süzerek ilerleyen Hakan, direksiyonu sıkmaktan parmak eklemlerinin beyazladığını fark etmeyecek kadar geçmişin ve şimdinin girdabına kapılmıştı. Aylin’in adı dudaklarından dökülürken, sesindeki o kırılma telsiz mandalına basan Mesut’un da Hüsnü’nün de içini dağlıyordu. Her sokak lambasının altında onun gölgesini arıyor, geçen her kadında onun bakışını bulmaya çalışıyordu. Aklındaki sorular zihnini bir zehir gibi kemiriyordu: Bunca yıl nasıl dayanmıştı, nasıl bir fedakarlık uğruna kendini yok saymıştı?
Yukarıda, rüzgarın uğuldayarak geçtiği o yüksek çatıda ise zaman tamamen durmuş gibiydi. Aylin, binanın beton kenarına sinmiş, keskin nişancı dürbününden aşağıya, hayatının en güzel ve en acı anılarını paylaştığı o insanlara bakıyordu. Hakan’ın arabadan fırlayıp çaresizce sağa sola bakışını gördüğünde, tetiğe giden parmakları değil, kalbi titredi. "Gölge Avcısı" olmak, geçmişi tamamen silmek demek değildi; aksine, geçmişin intikamını almak ve sevdiklerini koruyabilmek için kendi varlığından, adından ve hayatından vazgeçmek demekti. Yüzünü kaplayan rüzgar, gözünden süzülen tek damla yaşı kuruturken, karanlığın içinden onları izlemeye ve gölgeden korumaya devam etti.
Bu olayın ardından tam 4 gün geçmişti. Ali hastane odasında her geçen gün biraz daha kendine geliyor, zihnini toparladıkça bildiği tüm gizli detayları Engin ve Rıza Baba’ya tek tek anlatıyordu. Emniyetin diğer tarafında ise Mesut ile Hüsnü, bir an bile Hakan’ın yanından ayrılmıyor; onunla beraber gece gündüz demeden sokak sokak Aylin’i arıyorlardı.
Ekip, aldıkları bir duyum üzerine terk edilmiş başka bir depoya girdiklerinde Hakan, bir masanın üzerinde duran tanıdık kolkeyi fark etti. Parmakları o kolyeye dokunduğunda yüzünde hafif bir tebessüm belirdi; Aylin’in onu hâlâ unutmadığını, hâlâ sevdiğini derinlerinde hissetti. Tam o sırada deponun alt katında bir hareketlilik yaşandı, aniden bir silah patladı! Ardından yukarılarda yankılanan sert bir ses duyuldu: "İndirin silahı!"
Merdivenlerden aşağıya, karanlığın içinden süzülerek inen figür doğrudan Hüsnü, Mesut ve Hakan’ın yanına geldi.
Gölge Avcısı= Sizin burada ne işiniz var?
Mesut= Görev beklemez koçum.
Gölge Avcısı= Arama emri olsaydı haberim olurdu.
Mesut= Ajan mısın sen?
Gölge Avcısı= Avcı...
Hakan= Gölgeyi avlayan mı, yoksa başka bir av mı?
Gölge Avcısı= Ne fark eder?
Hakan= Sesindeki o hafif titreşim hep mi böyle, yoksa heyecandan mı?
Gölge Avcısı= Sen yanlış anladın bence...
Hakan adımlarını öne doğru attı, Gölge Avcısı’na iyice yaklaştı. Aralarında neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Hakan, içindeki duygularla gülümsedi ama bunu tam olarak belli etmemeye çalıştı.
Hakan= Etkilendin... Ya da eski anılar canlandı, değil mi?
Gölge Avcısı kaşlarını çattı, sert görünmeye çalıştı.
Gölge Avcısı= Az geri dur! Çapkınlık peşinde misin sen?
Hakan sakince iki adım geri attı, gözlerinin içine bakarak fısıldadı.
Hakan= Aylin...
Gölge Avcısı= Ben Aylin değilim... Gölge’yim.
Hakan= O bakışlar, o heyecan hiç değişmemiş ama...
Gölge Avcısı= Sen öyle san... Ali hastanede mi?
Hüsnü= Evet, hastanede, güvende.
Gölge Avcısı= Onu çok iyi koruyun, göz kulak olun.
Mesut= Peki ya sen? Sen ne yapacaksın?
Gölge Avcısı= Görev görevdir...
Mesut= Cevher öldü! Hesabı kesildi onun.
Gölge Avcısı= İsabet olmuş...
Hüsnü= Dön gel o zaman kızım, bitir bu hasreti, dön yuvana!
Gölge Avcısı= Henüz değil...
Hakan= Ben de şuradan şuraya gitmiyorum!
Gölge Avcısı= Hakan! Gitmek zorundasın. Ali'ye göz kulak olmalısınız, ben de bu işi içten çözeceğim çünkü. Sizi korumaya değer lakin asıl hedef hastane! Ali hatırladığı kadarıyla gerçeği açıkladıysa ya onun için ölüm olur ya da henüz açıklama yapmadıysa onu geri alıp farklı bir şey yapacaklar... Yani Cevher'in ölmesi bir şey değiştirmez!
Depodaki o gergin ve buz gibi havanın ortasında, aniden dışarıdan gelen ayak sesleri ve silah mekanizması şakırtıları yeri göğü inletti. Depo baskına uğramıştı!
Ekip aynı anda refleksle başlarını eğip siper alırken, Gölge Avcısı bir salise bile tereddüt etmedi. Beline attığı eliyle fırlattığı namluyu tavana dikip üst üste iki el ateş etti.
PAT! PAT!
Bu, odayı dolduran herkes için patlama gibi, son derece sert ve kompromissiz bir uyarıydı. Çatışmanın kaosu yayılmak üzereyken, Gölge Avcısı karanlığın içinden hamlesini yaptı. Şimşek hızında namluyu bu kez yukarıdaki tek aydınlatma kaynağına doğrulttu ve tetiği bir kez daha çekti.
PAT!
Merminin saplandığı dev flüoresan lamba patlayarak bin parçaya bölündü, deponun içine kıvılcımlar saçıldı. Bir anda etraf zifiri karanlığa büründü. O kör edici karanlığın içinde sağır edici bir sessizlik hakim oldu. Gölge Avcısı’nın yaptığı bu hamle, tıpkı gökyüzünü yaran yıldırım gibi keskin, sert ve kusursuzdu. Karanlık artık onun en büyük sığınağı ve av alanıydı.
Asıl hedeflerinin Ali olduğunu sanıyorlardı fakat düşman büyük bir ters köşe yapmış, ekibi yanıltmayı başarmıştı. Gölge Avcısı ise bu kirli tezahtan en başından beri haberdar olduğu için üstün bir psikolojik baskı kurmuş, ortalığı adeta ablukaya almıştı. Hani o bahsettiğimiz yıldırımların tam ortası vardı ya; işte o yıldırımın ta kendisi bu adamdı. Yeraltı dünyasında herkes ona saygıyla ve korkuyla "Büyük Patron" derdi. Cevher’in öldü sandığı, canından öte gördüğü öz abisiydi o. Soğukkanlılığıyla bilinen, attığı her adımı hesaba katan bu adamın ne zaman ne yapacağı asla kestirilemezdi; onun sessizliği, yak yaklaşmakta olan en büyük fırtınanın habercisiydi.Ancak o fırtınanın ortasında bir kez şimşek çakarsa, etraftaki her şey tuzla buz olmaya mahkûmdu. İşte o durdurulamaz yıldırmı durdurabilecek, canını yakıp gözünü karartabilecek dünyadaki tek kişi ise yine Gölge Avcısı’nın kendisiydi.Depodaki o zifiri karanlıkta Gölge Avcısı’nın silahından çıkan üçüncü kurşun lambayı patlattığında, içerideki tüm çığlıklar ve çatışma sesleri bir anda bıçak gibi kesilmişti. O amansız sessizlik ortalığı kapladığı sırada, öfkesine hâkim olamayan Mesut daha fazla dayanamadı ve belindeki silahı çekip şahsın kafasına hiç acımadan tek el ateş etti. Silah patladı, adam cansız bir şekilde yere serildi.Gölge Avcısı bu hamle üzerine gözlerini karanlıkta Mesut’a dikerek sert ve nefret dolu bir ters bakış attı. Adamın böyle pat diye, bir anda geberip gitmesi onun bütün planını bozmuş ve aşırı derecede sinirini bozmuştu. Çünkü onun adaletine göre bu şerefsiz önce işlediği tüm günahların, çektirdiği tüm acıların bedelini santim santim ödeyecek, acı çekip cezasını çektikten sonra geberecekti.İşte tam da bu yüzden, kurduğu bu zekice plan ve kurşun gibi keskin hamleleri sayesinde Gölge Avcısı, Ali’yi o zindandan kimsenin ruhu bile duymadan rahatça çekip alabilmişti.
1 Hafta Sonra
O karanlık deponun ve fırtınalı hesaplaşmanın üzerinden tam bir hafta geçmişti. Şehrin üzerindeki o kara bulutlar dağılmış, emniyetin koridorlarındaki gergin bekleyiş yerini sarsılmaz bir huzura bırakmıştı. Büyük Patron’un çetesine yapılan dev operasyonla yeraltı dünyası tamamen temizlenmiş, Ali’nin hastanedeki tedavisi tamamlanıp sağlığına kavuşmasıyla ekibin neşesi yerine gelmişti. Ancak asıl mucize, devletin gizli kademelerinden gelen resmi yazıyla gerçekleşti: Gölge Avcısı kimliğiyle yıllarca karanlıkta savaşan Aylin’in gizli görevi başarıyla tamamlanmış, üst makamlarca emniyete ve yuvasına resmi dönüşü onaylanmıştı.
Rıza Baba’nın odasında tüm ekip bir araya gelmişti. Hüsnü, Mesut, Engin, Selin, Arda ve Ali... Herkesin gözü kapıdaydı. Kapı yavaşça açıldığında içeriye üzerinde o eski, gururlu polis kimliğiyle Aylin girdi.
Rıza Baba gözleri dolarak masasından kalktı, babacan adımlarla ilerleyip Aylin’e sıkıca sarıldı.
Rıza= Evine hoş geldin kızım... Biz bir aileyiz, ne kadar uzak düşsek de, ne kadar fırtına koparsa kopsun eninde sonunda aynı çatının altında buluşuruz.
Aylin= Hoş buldum Baba... Sizi, ekibimi çok özledim.
Mesut ve Hüsnü sırayla gözyaşlarını saklamaya çalışarak kardeşlerine sarıldılar. Hakan ise odanın köşesinde, gözlerinde yılların acısını ve kavuşmanın sevincini taşıyarak ona bakıyordu. Aylin adımlarını Hakan’a doğru attı. Hiçbir kelime, o anki bakışmanın yerini tutamazdı.
Hakan= Unutur sanmıştım... Ama kalbim haklı çıktı.
Aylin= Kalbin hiç yanılmadı Hakan... Ben hep buradaydım.
Aradan geçen günler takvimleri 14 Eylül’e getirdiğinde, ekibin toplandığı boğaz manzaralı o sıcak akşam yemeğinde neşe hakim idi. Yıllar önce yarım kalan o dans, bu kez üzerlerindeki tüm kederlerden sıyrılmış olarak yeniden başladı. Hafif bir müzik çalarken Hakan, Aylin’in elini tutup onu piste çekti.
Hakan= Hayatımda aldığım en güzel hediye hâlâ sensin Aylin...
Aylin= Seni seviyorum Hakan. Tekrar hayatına, ait olduğum yere hoş geldim...
Sokakların gölgesi çekilmiş, Arda Sokaklar ekibi bir kez daha eksiksiz bir şekilde yan yana durmuştu. Rıza Baba çayından bir yudum alıp tebessümle evlatlarını izlerken, İstanbul’un ışıkları bu mutlu sonun üzerine parıldıyordu.
Emniyetteki o büyük kavuşmanın ve boğaz kenarındaki yemeğin ardından, gecenin ilerleyen saatlerinde Hakan ve Aylin nihayet kendi evlerinin kapısından içeri adım attılar. Yıllardır sessizliğe bürünen, Hakan’ın tek başına acısını yaşadığı o ev, şimdi yeniden sevdiğinin kokusuyla dolmuştu. Salona geçtiklerinde ışıkları açmadılar; sadece televizyondan yansıyan hafif mavi ışık ve dışarıdan içeri süzülen sokak lambası odayı aydınlatıyordu. Televizyonda ikisinin de çok sevdiği eski bir film sessizce akıp giderken, koltukta yan yana oturdular. Aralarındaki o santimlik mesafe, yılların özlemiyle eriyip gitti.
Hakan, Aylin’in elini sıkıca kavradı. Parmakları, sevdiği kadının bileğindeki ince ameliyat izine dokunduğunda gözleri doldu. Yıllardır içine gömdüğü, zihnini kemiren o sorular artık dudaklarından dökülmek istiyordu.
Hakan= O gün... O hastane odasında öldü haberini aldığım gün ben de öldüm Aylin. Bana bunu nasıl yaptın? Yıllarca bir mezarın başında toprağı okşayarak ağladım ben...
Aylin= Biliyorum Hakan... Her gününü, her gözyaşını biliyorum. O mezarın başına her gidişinde ben de ağaçların arkasındaydım. Kendimle kaç defa savaştım yanına koşmamak için, bilemezsin.
Hakan= Neden Aylin? Bize, sevgimize neden bu acıyı çektirdin?
Aylin= Başka yolum yoktu çünkü! O gün vurulduğumda kalbim durmuştu Hakan. Beni hayata döndürdüklerinde başımda Istihbarat’ın adamları vardı. Cevher ve arkasındaki o koca şebeke sadece beni değil, seni, Rıza Baba’yı, bütün ekibi yok etmek için ant içmişti. Istihbarat bana bir teklif sundu: "Aylin olarak ölürsen, ekibini gölgeden koruyabilirsin. Ama Gölge Avcısı olursan, bu çeteyi kökünden kazırız."
Hakan= Kendini feda ettin yani... Biz yaşayalım diye kendini yok saydın.
Aylin= Sizin kılııze zarar gelseydi ben zaten yaşayamazdım ki... Yüzümü değiştirmek istediler, kabul etmedim. Sadece gözlerime lens taktılar, kimliğimi sildiler. O mezara gömdüğünüz kişi, Cevher’in ilk kurbanlarından biri olan İlayda Kayahan’dı. Benim hastanedeki dosyamla onunki değiştirildi. Ben hastaneden bir hayalet gibi çıkarıldım.
Hakan= Peki ya Ali? Ali nasıl dahil oldu bu kabusa?
Aylin= Ali şehit olmadı Hakan. Cevher onu kaçırıp yer altındaki o hücreye hapsetti. Yıllarca ona işkence yapıp bilgi almaya çalıştı. Ben Gölge Avcısı olarak şebekenin içine sızdığımda Ali’nin sağ olduğunu öğrendim. O günden sonra tek hedefim hem Cevher’i bitirmek hem de Ali’yi o zindandan sağ salim çıkarmaktı. Sizi tehlikeye atmamak için her şeyi tek başıma yapmak zorundaydım.
Hakan= O kolye... Depoda bıraktığın kolye.
Aylin= Bilerek bıraktım. Bir gün karşılaşırsak, ben "Gölge’yim" desem bile senin kalbinin beni tanıyacağını biliyordum. O kolye benim sana "Hâlâ buradayım, seni hâlâ seviyorum" deme şeklimdi.
Hakan gözlerinden süzülen bir damla yaşla Aylin’e doğru eğildi, yüzünü ellerinin arasına aldı. Yıllardır kalbinde taşıdığı o devasa ağırlık, gerçeğin sıcaklığıyla bir anda buharlaşıp gitti.
Hakan= Artık hiçbir güç, hiçbir görev seni benden alamaz Aylin. Bu evde, bu çatının altında, benim kollarımda güvendesin. Saklı kalan ne varsa bitti. Bu gece bizim yeniden doğduğumuz gece...
Aylin= Başımı göğsüne koymama izin ver Hakan... Yıllardır bu anın hayaliyle nefes aldım. Ben yuvama döndüm, senin yanına döndüm.
Televizyondaki filmin son sahneleri akarken, ikisi de birbirine sımsıkı sarıldı. Artık ne geçmişin acı hatıraları ne de karanlık sırların gölgesi vardı. Yıllar sonra ilk defa, huzurlu ve korkusuz bir uykunun kollarına birlikte bırakıldılar.
