HANEDAN kitap kapağı

3. bölüm / 3

HANEDAN

BÖLÜM 3 -

Yazar: Lara Demir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: BÖLÜM 3 -

BÖLÜM 3
ZEYŞAN KARAHAN

“Başınızı biraz kaldırır mısınız, Zeyşan Hanım?”
Çenemi hafifçe kaldırdım.
Makyöz, elindeki ince fırçayla dudaklarımın kenarını düzeltirken arkamda iki kadın gelinliğimin eteğiyle uğraşıyordu. Bir diğeri, neredeyse yarım saattir saçlarıma yerleştirmeye çalıştığı duvağı sonunda sabitlemişti.
Odanın içinde birbirine karışan sesler, açılıp kapanan makyaj çantaları, aralıksız çalan telefonlar…
Herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyordu.
On beş gündür aynı telaşın içindeydik. Daha doğrusu onlar telaşlanıyor, ben izliyordum.
Çünkü bugün her şeyin kusursuz olması gerekiyordu.
İki ailenin itibarı, davetliler, basın, organizasyon, çiçekler, yemekler…
Her şey düşünülmüştü.
Bir tek benim bu evlilik hakkında ne düşündüğüm pek kimsenin umurunda değildi.
“Biraz daha aydınlatıcı kullansak mı?” diye sordu makyöz, yanındaki kadına.
“Yeterince güzel,” dedim. “Daha fazla parlatırsanız nikâh memurunun gözünü alacağım.”
Kadın önce şaşkınlıkla yüzüme baktı, ardından gülümsemesini saklayamadı.
“Çok az kaldı, Zeyşan Hanım.”
Son bir saatte bunu kaçıncı kez duyduğumu saymayı bırakmıştım.
Gözlerimi yeniden aynaya çevirdim.
Üzerimdeki gelinliğin ince askıları, vücudumu saran korsajı ve yere kadar uzanan eteği vardı. Güzel bir gelinlikti. Muhtemelen başka bir zamanda, başka şartlar altında beğenebilirdim. Ama son iki haftadır önüme getirilen modellerin hiçbirine doğru düzgün bakmamıştım. Sonunda birini seçmem gerektiğinde de ilk gösterilene tamam demiştim.
Saçlarım gevşek bir topuzla toplanmış, yüzümün iki yanına birkaç tutam bırakılmıştı.
Güzeldim.
Bunu inkâr edecek değildim.
Yalnızca aynadaki kadının gerçekten ben olduğuna inanmakta zorlanıyordum.
Çünkü bugün Karan Sancaktar’la evleniyordum.
Dört yıl önce uğruna kurşun yediğim adamla.
Bir zamanlar hayatımın merkezinde olan, şimdi ise birkaç cümlesini bile çözmekte zorlandığım bir yabancıyla.
On beş gün önce Eylül’le yaptığımız konuşma, o günden beri zihnimden çıkmıyordu.
“Ne kadar zamandır birlikteydik?”
Eylül, önündeki kahvenin kulpunu parmakları arasında çevirdi. Cevap vermek yerine bir süre düşündü. Ardından, sanki o güne kadar hiç hesaplamadığı bir şeyi yeni fark etmiş gibi kaşlarını kaldırdı.
“Bilmem…” dedi. “Ben sizi bildim bileli birliktesiniz.”
Kaşlarımı çattım.
“Anlamadım?”
“Yani önce çocukluk aşkı dediler, geçer dediler. Büyüdünüz ama hâlâ birlikteydiniz. Sonra bir baktık, geçer diyenler evlilik konuşmaya başladı.”
İstemsizce gülümsedim.
Eylül de gülerek başını salladı.
“Hatta abim daha on altı yaşınızdayken parmağına zorla yüzük takmıştı.”
“Zorla mı?”
Eylül gülmeye başladı.
“Bir de yüzüğü bilerek küçük almış.”
“Neden?”
“Çıkarama diye.”
Elimdeki fincanı masaya bıraktım.
“Şaka yapıyorsun.”
“Hayır! Sen yüzüğü çıkarmaya çalıştıkça abim karşında sırıtıyordu.”
“İnanılmaz bir adammış.”
“Sen de aynısını söylemiştin. Hatta yüzüğü çıkarmak için sabun istemiştin.”
“Çıkardım mı bari?”
“Çıkardın tabii. Ama abimin yüzüne fırlatmak yerine cebine koydun.”
“Niye?”
Eylül omuz silkti.
“Bilmem. Ertesi gün yine parmağındaydı.”
İstemeden gülümsedim.
Aklım babaannemin kutusunda sakladığım yüzüğe gitti.
İncecik, gösterişsiz, üzerinde küçük bir taş bulunan o yüzüğe.
Demek kutudaki yüzük oydu.
On altı yaşındaki Karan’ın, sırf çıkaramayayım diye bilerek küçük aldığı yüzük.
Başımı iki yana salladım.
“Çocukken de çekilmezmiş.”
Eylül fincanını dudaklarına götürürken gülümsedi.
“Sen de pek kolay biri değildin, Zeyşan.”
“Hiç değilse birimizin aklı başındaymış.”
“Hanginizin?”
Cevap veremedim.
Eylül kahkaha attı.
“Abimle sürekli didişirdiniz,” diye devam etti. “Biriniz beyaz dese diğeri siyah derdi. Ama günün sonunda yine birlikteydiniz.”
“Demek birbirimizi sinir ediyormuşuz.”
“Bayılıyordunuz buna.”
İstemeden güldüm.
Eylül de gülümsedi. Sonra bir an uzaklara bakar gibi oldu.
“Bir keresinde abim seni almaya gelmişti. Sen de onunla konuşmadığın için arabasına binmemiştin.”
“Neden?”
“Hatırlamıyorum. Muhtemelen yine saçma bir şey yüzünden kavga etmiştiniz.”
“Sonra?”
“Sen taksiye bindin. Abim de bütün yol boyunca taksinin arkasından geldi.”
Gözlerimi devirdim.
“Ne kadar rahatsız edici.”
“Sen de aynısını söylemiştin.”
Bu kez ikimiz de güldük.
Eylül, kahvesinden bir yudum aldı.
“Ama seninle ilgili bir şey olduğunda abim değişirdi.”
“Nasıl?”
“Mesela bir gün hastalanmıştın. Çok ciddi bir şey değildi, biraz ateşin çıkmıştı sadece. Abim eve üç tane doktor getirmişti.”
“Üç tane mi?”
Eylül gülerek başını salladı.
“Üçü de aynı şeyi söylemişti. Dinlenmen gerektiğini.”
“İnanılmaz.”
“Sen de abime kafayı mı yediğini sorup onu odadan kovmuştun.”
“Gitmiş mi bari?”
“Hayır. Kapının önüne oturmuş.”
Gülmeye başladım.
“Şaka yapıyorsun.”
“Sabaha kadar orada beklemiş.”
Gülümsemem yavaşça silindi.
“Gerçekten mi?”
Eylül başını salladı.
“Uyandığında yanında olmak istemiş.”
Elimdeki fincana baktım.
Anlattığı adamı tanımıyordum.
Ama fotoğraflarda gördüğüm gülümsemeyi şimdi biraz daha iyi anlıyordum.
“Peki, sonra ne oldu?”
Eylül’ün yüzü ciddileşti.
“Ne zaman?”
“Ben vurulduktan sonra.”
Kafenin uğultusu bir anlığına daha belirgin hâle geldi. Yan masadan yükselen bir kahkaha, tabakların birbirine çarpan sesi, dışarıdaki trafik…
Eylül gözlerini benden kaçırdı.
“Zeyşan…”
“Abin beni bu kadar seviyorsa neden dört yıl boyunca yanıma gelmedi?”
Uzun süre cevap vermedi.
“Bu soruyu ona sormalısın.”
“Sordum sayılır. Konuşmak yerine evliliğimizin kâğıt üzerinde olacağını söyledi.”
Eylül şaşkınlıkla yüzüme baktı.
“Öyle mi dedi?”
“Evet.”
Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.
“Eylül, lütfen. Herkesin bildiği ama benim bilmediğim bir hayatın ortasında kaldım. Sen de bana susarak yardım edemezsin.”
Elini masanın üzerine uzatıp benimkini tuttu.
“Abimin seni sevdiğinden hiç şüphe etme.”
“Sevdiğinden mi, sevmiş olduğundan mı?”
Eylül cevap vermedi.
Elimi yavaşça geri çektim.
Aradaki farkı en az benim kadar iyi anlamıştı.

“Zeyşan Hanım?”
Gözlerimi aynadaki yansımama kaldırdım.
“Efendim?”
“Duvağınızı sabitleyebiliriz.”
Başımı salladım.
Kadın arkamda çalışmaya koyulurken gözlerim masanın üzerinde duran küçük kadife kutuya kaydı.
İçinde Karan’ın bu evlilik için seçtiği yüzük vardı.
Ortadaki kocaman pırlanta, odanın ışıklarını üzerine topluyordu. O kadar gösterişliydi ki parmağıma taksam önce yüzük, sonra ben salona girecektim.
Üstelik Karan’ın bunu bilerek seçtiğinden artık emindim.
On beş gün önceki aile yemeğinde kutuyu ilk açtıklarında da aynı tepkiyi vermiştim.
“Ben bunu takmam.”
Masadaki konuşmalar kesilmişti.
Babam kaşlarını çatmış, Yılmaz Bey ise yüzüğe bakmıştı.
Karan karşımdaki koltukta oturuyor, hiçbir şey söylemeden beni izliyordu.
“Zeyşan,” demişti babam, “şimdi sırası mı?”
“Ne? Yüzük mü takacağız, avize mi asacağız? Önce onu öğrenmek istiyorum.”
Eylül gülmemek için başını eğmişti.
Karan ise bardağını masaya bırakmıştı.
“Beğenmedin mi?”
O kadar sakin sormuştu ki bir an gerçekten merak ettiğini sandım.
“Bayıldım. Biraz daha büyük olsaydı havaalanından uçak indirebilirdik.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrılmıştı.
“Özellikle seçtim.”
“Hiç şaşırmadım.”
“Takmayacak mısın?”
“Hayır.”
Omuz silkti.
“Sen bilirsin.”
Bu kadar kolay vazgeçmesi sinirimi daha da bozmuştu.
Şimdi, gelin odasında aynı yüzüğe bakarken neden böyle bir seçim yaptığını çok daha iyi anlıyordum.
Karan Sancaktar, neyi sevdiğimi bilmiyor değildi.
Tam tersine.
Fazlasıyla iyi biliyordu.
Babaannemin kutusunda sakladığım küçük yüzük aklıma geldi.
Bir zamanlar parmağımdan çıkarmayayım diye bilerek küçük alınmış, şimdi ise yıllardır bir kutunun içinde bekleyen o incecik yüzük…
Karan’ın on altı yaşında seçtiği yüzükle bugün seçtiği yüzük arasında dağlar kadar fark vardı.
Tıpkı Eylül’ün anlattığı çocukla bugün evleneceğim adam arasında olduğu gibi.
“Yüzüğü takalım mı, Zeyşan Hanım?” diye sordu kadın.
Kutunun içindeki pırlantaya baktım.
“Henüz değil.”
Kadın tereddüt etti.
“Fakat tören…”
“Törenden önce takarım.”
Başını sallayıp kutuyu kapattı.
Tam o sırada kapı iki kez tıklatıldı.
Ardından Eylül başını içeri uzattı.
“Gelini çalabilir miyim?”
Makyöz gülümseyerek geri çekildi.
“Biz bitirdik zaten.”
Kadınlar son kez eteğimi düzelttikten sonra eşyalarını toplayıp odadan çıktılar. Eylül kapıyı arkalarından kapattı.
Bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı.
“Ne?” dedim.
Başını iki yana salladı.
“Çok güzelsin.”
“Teşekkür ederim. Sen de çok güzel bir cenazeye gelmişsin.”
Eylül kahkahayı bastı.
“Zeyşan!”
“Ne var? Herkes ağlamaklı, ben beyazlar içindeyim. Ortamı yanlış yorumlamış olabilirim.”
Gülerek yanıma geldi, sonra ellerimi tuttu.
“İyi misin?”
Ona baktım.
Son on beş gündür bu soruyu o kadar çok duymuştum ki artık nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum.
“Henüz kaçmadım.”
“Bu da bir şey.”
“Kenan kapıda bekliyor. İstersem hâlâ yetişebilirim.”
Eylül gülümsedi ama gözlerindeki endişe kaybolmadı.
“Zeyşan…”
“Şaka yapıyorum.”
Bir an durdum.
“Galiba.”
Tam o sırada kapı hiçbir uyarı olmadan açıldı.
İkimiz de başımızı çevirdik.
Karan Sancaktar kapıda duruyordu. Siyah takım elbisesi üzerine kusursuzca oturmuş, bir eli pantolonunun cebine yerleşmişti. Önce Eylül’e, ardından bana baktı.
“Hazırsan çıkalım. Başka işlerim var.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Yanımdaki Eylül’ün gözleri şaşkınlıktan kocaman açılmıştı.
Başımı yavaşça ona çevirdim.
“Bu hangi tür hayvan?”
“Abi!” dedi Eylül, uyarır gibi.
Karan’ın yüzündeki ifade değişmedi. Bakışlarını üzerimden ayırmadan konuştu.
“İstemediğin bir evlilik için fazla naz yaptın sanki.”
Ağzımı açtım ama cevap vermeme fırsat tanımadı.
“Beş dakikaya aşağıda ol.”
Ardından arkasını dönüp kapıyı kapattı.
Birkaç saniye kapıya bakakaldım.
Sonra yavaşça Eylül’e döndüm.
“Ben böyle bir adamı sevmiş olamam.”
Eylül dudaklarını birbirine bastırdı.
“Zeyşan…”
“Hayır, gerçekten. Hatırlamamam çok normal. Resmen beynim bile bu adamı silmiş ama hayat beni ısrarla aynı öküzle birleştirmeye çalışıyor.”
Eylül artık kendini tutamayıp güldü.
“Abim duyacak!”
“Duysun. Hatta git söyle, beş dakikaya hazır olacağım. Öküz bey işlerinden geri kalmasın.”
Eylül kahkahasını bastırmaya çalışırken yeniden aynaya döndüm.
On beş gün önce bana, hastalandığımda kapımın önünde sabahlayan bir çocuktan bahsetmişti.
O çocukla az önce odama giren adamın aynı kişi olduğuna inanmak gerçekten zordu.
“Beş dakika dedi, değil mi?” diye sordum.
Eylül başını salladı.
“Öyle dedi.”
“Ne kadar kaldı?”
Telefonuna göz attı.
“Üç dakika.”
“Güzel. İki dakika daha bekleyelim.”
“Zeyşan, yapma.”
“Ne var? Adamın başka işleri varmış. Biraz heyecan katsın hayatına.”
Eylül başını iki yana sallayarak güldü. Ben de masanın üzerinde duran kadife kutuya uzandım. Kapağını açtığımda kocaman pırlanta bütün gösterişiyle karşımdaydı. Birkaç saniye yüzüğe baktıktan sonra isteksizce parmağıma geçirdim.
“Şuna bak. Resmen avize taşıyorum.”
“Abartma, çok güzel.”
“Ben zaten güzeldim. Yüzük bozdu.”
Eylül gülerek duvağımın omzumda kıvrılan kısmını düzeltti. Ardından kapıya yöneldi. Eteğimi hafifçe kaldırıp peşinden yürüdüm.
Kapı açıldığında koridorda bekleyen iki adamı gördüm.
Babam ve Karan.
Babam kapının hemen karşısında durmuş, koyu renk takım elbisesinin önünü düzeltiyordu. Karan ise birkaç adım ötede telefonuyla ilgileniyordu.
Kapının açıldığını duyunca başını kaldırdı.
Bakışları yüzüme değdiği anda telefonunun ekranı karardı. Elindeki cihazı indirdi ama cebine koymadı. Gözleri önce yüzümde, ardından gelinliğimin üzerinde gezindi. Bir an için bakışları öylece kaldı.
Daha önce de bana bakmıştı elbette. Ama ilk kez ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi görünüyordu.
Çenesini sıktı. Telefonunu cebine yerleştirirken hareketi alışıldık rahatlığından uzaktı.
Ne olmuştu şimdi?
Babam yanıma yaklaşıp kolunu uzattığında dikkatimi ondan ayırdım.
“Hadi kızım, herkes bizi bekliyor.”
Uzattığı kola baktım.
Son on beş gündür benimle doğru düzgün konuşmamış, bu evlilik hakkında ne düşündüğümü bir kez olsun sormamıştı. Şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi beni nikâh salonuna götürmeye hazırlanıyordu.
Yüzüne baktım.
Sonra hiçbir şey söylemeden yanından geçtim.
Karan’ın önünde durduğumda gözleri yeniden bana çevrildi. Ne yapacağımı anlamaya çalışır gibi kaşını hafifçe kaldırdı.
Koluna girdim.
Karan’ın bütün vücudu bir anlığına gerildi.
Bunu hissetmemek mümkün değildi. Parmaklarımın altında kolundaki kaslar sertleşmişti. Bakışları önce elime, sonra yüzüme kaydı. Dudakları hafifçe aralandı ama konuşmadı.
Bir şey söylemesini bekledim.
Söylemedi.
Yalnızca boşta kalan elini yavaşça yumruk yaptı, ardından yeniden gevşetti.
Arkamızdan babamın sesi duyuldu.
“Zeyşan.”
Duymamış gibi yaptım.
Karan başını çevirip babama baktı. Koridorda birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı.
Babamın yüzündeki ifadeyi görmek için arkama dönmeme gerek yoktu.
Karan’ın koluna biraz daha yerleştim. Bu kez gözlerini bana çevirdiğinde yüzündeki şaşkınlık kaybolmuştu ama hâlâ tuhaf bir gerginliği vardı.
“Hazır mısın?”
Sesi, az önce odama girdiğinde olduğundan daha kısıktı.
Başımı salladım.
“Başka işlerin vardı hani?”
“Var.”
“Bekletebilir miyiz?”
“Hayır. Bir an önce halledelim şu işi.”
Söylediklerinin aksine hemen hareket etmedi. Bakışları kısa bir an için yeniden yüzümde durdu. Ardından gözlerini kaçırdı.
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Seninle evlenmeye ben de meraklı değilim. Bitsin şu iş o hâlde.”
Karan’ın yüzündeki ifade değişti.
Çok belirgin değildi. Yalnızca çenesinin kenarındaki kas seğirdi ve bakışları bir anlığına benimkilerde takılı kaldı.
Sanki söylediğim şey beklediğinden daha ağır gelmişti.
Ama neden?
Az önce aynı şeyi söyleyen kendisiydi.
Bir cevap vermesini bekledim. Karan ise dudaklarını birbirine bastırıp önüne döndü. Birkaç saniye sonra yürümeye başladı.
Kolundan ayrılmadan ona eşlik ettim.
Arkamızda babamın öfkeli bakışlarını hissediyordum. Eylül ise sessizce peşimizden geliyordu.
Koridorun sonuna yaklaşırken Karan’ın adımlarının benimkilerle aynı ritme girdiğini fark ettim. Az önce aceleden söz eden adam, gelinliğimin eteğine basmamam için fark ettirmeden yavaşlamıştı.
Merdivenlerin başında elini kaldırdı. Önce koluma uzanacakmış gibi oldu, sonra vazgeçti.
Bu küçük tereddüt gözümden kaçmadı.
Yüzüne baktığımda gözlerini karşıya dikmişti.
Bir şeyden rahatsız olduğu belliydi. Ama benden mi, babamdan mı, yoksa içinde bulunduğumuz durumdan mı, anlamıyordum.
O gün hayatımla ilgili pek çok şeye başkaları karar vermişti. Ama kimin kolunda yürüyeceğime ben karar vermiştim.
Yanımdaki adama göz ucuyla baktım.
Karan Sancaktar’ın yüzü yine o bildik, ifadesiz hâlini almıştı.
Yine de az önce koluna girdiğimde nasıl gerildiğini unutamıyordum.
Belki de bu evlilikten benim kadar rahatsızdı.
Öyleyse neden bir anlığına bana bakarken nefes almayı unutmuş gibi görünmüştü?
Nikâh salonuna girdiğimizde bütün bakışlar üzerimize çevrildi.
Yüzlerce insan, gösterişli çiçek aranjmanları, tavandan sarkan kristal avizeler ve muhtemelen küçük bir servete mal olan bir organizasyon… Babamla Yılmaz Bey, hayatlarının en önemli anlaşmasını kutluyor gibiydi.
Tek fark, anlaşmanın ortasında gelinlikle duran kişinin ben olmamdı.
Karan’ın kolundan ayrılmadan ilerledim. Davetlilerin arasından yükselen fısıltıları duyabiliyordum. Bazıları gülümsüyor, bazıları bizi telefonlarıyla görüntülüyordu. Kim bilir, ertesi sabah hangi gazetede hangi başlıkla yer alacaktık?
İki köklü ailenin görkemli düğünü.
Yılın evliliği.
Karahan ve Sancaktar aileleri birleşti.
Bir tek kimse gelinle damadın birbirine tahammül edemediğinden bahsetmeyecekti.
Nikâh masasının önüne geldiğimizde Karan kolunu hafifçe hareket ettirdi. Elimi çekip yanındaki sandalyeye oturdum.
Törenin geri kalanı beklediğimden de hızlı geçti.
Nikâh memuru uzun uzun konuştu. Evliliğin öneminden, birlikte kurulacak bir gelecekten, iyi günde ve kötü günde birbirinin yanında olmaktan bahsetti.
Yanımda oturan adamın yüzünde tek bir duygu belirtisi yoktu.
Sıra bana geldiğinde birkaç saniye duraksadım.
Salondaki sessizlikte babamın bakışlarını üzerimde hissediyordum. Karşımda bekleyen nikâh memuruna baktım, ardından başımı hafifçe çevirdim.
Karan da bana bakıyordu.
Ne bir gülümseme ne de cesaret verici bir işaret vardı yüzünde. Yalnızca bekliyordu.
“Evet,” dedim.
Ardından aynı soru ona yöneltildi.
“Evet.”
Hiç tereddüt etmedi.
İmzalar atıldı, alkışlar yükseldi. Karan ayağa kalkıp elini uzattığında bir an ne yapacağımı bilemedim. Sonra elini tuttum.
Nikâh memuru bizi tebrik ederken Karan’ın parmakları benimkilerin etrafında kapandı. Fotoğrafçılar hemen önümüze doluştu.
“Biraz daha yaklaşabilir misiniz?”
Karan bana döndü. Elini belime yerleştirdiğinde istemsizce gerildim.
“Rahat dur,” diye mırıldandı, yalnızca benim duyabileceğim kadar alçak bir sesle.
“Sen elini çek, rahatlayayım.”
Fotoğraf makinesinin flaşı patladı.
Karan’ın ağzının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. Gülümsedi mi, yoksa sinirlerini mi kontrol ediyordu, anlayamadım.
Bir sonraki fotoğrafta ikimiz de objektife bakıyorduk.
Böylece evlendik.
Ne romantik bir konuşma yapıldı ne de birbirimize aşk dolu sözler söyledik. Yalnızca birkaç imza, iki evet ve yüzlerce insanın alkışıyla hayatlarımız resmen birbirine bağlandı.
Gecenin geri kalanı birbirine karışan yüzlerden, tebriklerden ve bitmek bilmeyen fotoğraflardan ibaretti.
Tanımadığım insanlar boynuma sarılıyor, mutluluklar diliyor, ne kadar yakıştığımızı söylüyordu. Bazıları çocukluğumuzdan beri bu günü beklediklerinden bahsediyordu.
Ben ise çocukluğuma dair anlatılan bu hikâyelerin hiçbirinde Karan’ı hatırlamıyordum.
Eylül fırsat buldukça yanıma geliyor, iyi olup olmadığımı soruyordu. Babamla yalnızca birkaç kez göz göze geldik. İkimiz de konuşmak için bir adım atmadık.
Karan ise gecenin büyük bölümünü iş insanlarıyla ve aile dostlarıyla konuşarak geçirdi. Arada sırada fotoğraf çektirmemiz gerektiğinde yanıma geliyor, elini belime koyuyor, ardından hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşıyordu.
Düğünümüzden çok bir iş toplantısına katılmış gibiydi.
Gece yarısına doğru ayaklarımın ağrısından artık düzgün yürüyemiyordum. Gelinliğimin ağırlığı omuzlarıma çökmüş, saçlarıma tutturulan tokalar başımı zonklatmaya başlamıştı.
Sonunda davetlilerin sayısı azaldığında Eylül yanıma yaklaştı.
“İyi misin?”
“Birisi şu gelinliği üzerimden çıkarırsa çok daha iyi olacağım.”
Güldü.
“Az kaldı.”
“Bu cümleyi bugün en az yirmi kere duydum.”
Tam o sırada Karan yanımıza geldi.
“Gidiyoruz.”
Başımı kaldırdım.
“Nereye?”
“Otele.”
Kaşlarımı çattım.
“Hangi otele?”
Eylül’ün yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu. Karan ise sorumu son derece anlamsız bulmuş gibi baktı.
“Bizim için ayrılan süite.”
Bir süre yüzüne baktım.
Bizim için.
O ana kadar evliliğin bütün ayrıntılarıyla ilgilenmekten özellikle kaçınmıştım. Düğün organizasyonu, davetli listesi, çiçekler, yemekler… Hiçbiri umurumda olmamıştı.
Ama şimdi, gecenin sonunda aynı odaya gideceğimiz gerçeği bütün ağırlığıyla karşıma çıkmıştı.
“Harika,” diye mırıldandım.
Karan duymazdan geldi.
Otele vardığımızda saat gece yarısını çoktan geçmişti.
Girişte bizi karşılayan görevliler tebriklerini sundu. Karan onlarla birkaç kelime konuşurken ben lobinin ortasında durmuş, topuklu ayakkabılarımın içinde kalan son sabrımı tüketiyordum.
Asansöre bindiğimizde ilk kez tamamen yalnız kaldık.
Karan telefonuna gelen bir mesaja göz attı. Ben ise karşımdaki aynalı duvarda yansımamı izledim.
Beyaz gelinliğim, duvağım, parmağımdaki kocaman pırlanta…
Sabah uyandığımda yalnızca Zeyşan Karahan’dım.
Şimdi ise Zeyşan Sancaktar olmuştum.
Bu düşünce hâlâ yabancı geliyordu.
Asansör durduğunda Karan telefonunu cebine koyup kapıya yöneldi. Koridor boyunca birkaç adım gerisinden yürüdüm. Sonunda büyük, çift kanatlı bir kapının önünde durdu.
Kartı okutup kapıyı açtı.
İçeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey, odanın büyüklüğü oldu. Tavandan yere uzanan camların ardında şehrin ışıkları parlıyordu. Geniş oturma alanında açık renk koltuklar, sehpanın üzerinde şampanya ve iki kadeh vardı. Her yere beyaz çiçekler yerleştirilmişti.
Sonra gözlerim yatak odasına açılan kapıya kaydı.
İçeride tek bir yatak vardı.
Üstelik etrafı gül yapraklarıyla süslenmişti.
Olduğum yerde durdum.
Karan arkamdan içeri girip kapıyı kapattı. Ceketinin düğmesini açarken bakışlarımın nereye takıldığını fark etti.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Sonunda başımı ona çevirdim.
“Karan.”
“Ne?”
Gözlerim yeniden yatak odasına kaydı.
“Umarım bu odanın başka bir yatağı daha vardır.”
Karan bakışlarını yatak odasına çevirdi, ardından bana döndü.
“Sorun değil. Ben çalışacağım, sen yatarsın.”
Bunu o kadar rahat söylemişti ki bir an yüzüne bakakaldım. Sanki düğün gecemizde değil de sıradan bir iş seyahatinde aynı odayı paylaşmak zorunda kalmıştık.
“Ne kadar düşüncelisin.”
Cevap vermedi. Ceketini çıkarıp koltuğun üzerine bıraktı, ardından bana döndü.
“Dön.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne?”
“Dön, Zeyşan.”
“Neden?”
Soruma cevap vermek yerine sabırsız bir nefes verdi. Ne yapacağını anlamama fırsat kalmadan arkamdan dolaştı. Bir eliyle saçlarımı omzumun üzerinden kenara aldı, diğer eliyle gelinliğimin fermuarını buldu.
Fermuar sırtım boyunca aşağı kayarken çıkan sesle irkildim. İki elimle refleks olarak gelinliğimin önünü tuttum.
“Ne yapıyorsun sen?”
“Zaman kazanıyorum.”
Başımı çevirmeye çalıştım ama arkamdan uzaklaşmıştı bile.
“Ne demek zaman kazanıyorum?”
“Beş dakika sonra fermuarı açamadığın için yardım isteyecektin.”
Ağzımı açtım, sonra kapattım.
Sinir bozucu olan, haklı olma ihtimaliydi.
Karan çoktan oturma alanına geçmiş, koltuğun üzerinde duran bilgisayar çantasını açıyordu.
“Banyo orada,” dedi, başıyla koridorun diğer ucunu işaret ederek. “Üzerini değiştirmek için bir şeyler ayarlamışlardır.”
“Emredersin!” diye seslendim arkasından.
Hiç istifini bozmadı.
Gelinliğimin önünü sıkıca tutarak yatak odasına girdim. Yatağın üzerine bırakılmış birkaç parça kıyafet vardı. İlk bakışta gözüme çarpan, incecik kumaşıyla diğerlerinin arasında duran gecelik oldu.
İki parmağımla askısından kaldırdım.
Bir süre baktım.
Sonra diğer tarafını çevirdim.
Hayır, yanlış görmemiştim.
Bundan daha seksi bir gecelik seçmeleri mümkün değildi herhâlde. İncecik askılar, neredeyse yok denecek kadar az kumaş ve hiçbir şeyi saklama zahmetine girmeyen dantel detayları…
“Gelinliği seçerken bu kadar özen göstermediniz,” diye söylendim kendi kendime.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Geceliği de yanıma alarak banyoya geçtim.
Sıcak suyun altında geçirdiğim uzun dakikalar günün bütün yorgunluğunu üzerimden almıştı. Saçlarımdaki tokaları tek tek çıkarmış, yüzümdeki makyajı temizlemiş, sonunda kendime benzeyen bir hâle dönmüştüm.
Duştan sonra geceliği üzerime geçirdim.
Aynanın karşısına geçtiğimde birkaç saniye öylece kaldım.
Kumaşın üzerimde duruşu, yatağın üzerinde gördüğümden bile daha iddialıydı. Eteğini biraz aşağı çekiştirdim ama değişen pek bir şey olmadı.
Tam o sırada aklıma bir soru geldi.
Karan’la daha önce birlikte olmuş muyduk?
Aynadaki yansımama bakarken elim geceliğin eteğinde hareketsiz kaldı.
Yıllarca birlikte olduğumuzu biliyordum. Eylül’ün anlattıklarına göre birbirimizi çocukluğumuzdan beri seviyorduk. Karan on altı yaşımdayken parmağıma yüzük takmıştı. Hastalandığımda kapımda sabahlamış, kavga ettiğimizde peşimden gitmişti.
Peki ya aramızdaki yakınlık?
Onun beni öpüşünü, bana dokunuşunu, yanında uyuyup uyumadığımı bile hatırlamıyordum.
Belki bütün bunları yaşamıştık. Belki de yaşamamıştık.
Bilmiyordum.
Daha kötüsü, bunu öğrenmek için gidip ona sormam gerekecekti.
Bir zamanlar hayatımın en yakınındaki insan hakkında bu kadar temel bir şeyi bile bilmemek içime tuhaf bir ağırlık bıraktı.
Aynadaki kadına baktım.
Kendi hayatımın dört yılını değil, sanki başka bir insana ait bütün bir hikâyeyi kaybetmiştim.
Bir süre sonra düşüncelerimi dağıtmak istercesine başımı iki yana salladım. Şu an bunun sırası değildi.
Üzerimdeki geceliğe yeniden baktım.
Bu hâlde dışarı çıkamazdım.
Askılığın üzerinde duran beyaz bornozu alıp giydim, kuşağını belimde sıkıca bağladım. Ardından banyodan çıktım.
Yatak odasının ışıklarını kapatıp oturma alanına geçtiğimde Karan geniş koltuğa yerleşmiş, dizüstü bilgisayarını açmıştı. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Sehpanın üzerinde birkaç dosya duruyordu.
Gerçekten çalışıyordu.
Düğün gecesinde, karısı yan odadayken bilgisayarının başına oturup işlerini halletmeye karar vermişti. İnsan en azından biraz mahcup olurdu.
Beni fark ettiğinde başını kaldırdı. Bakışları yüzümden bornozuma indi.
“Üşüdün mü?”
“Hayır.”
“Neden bornozla dolaşıyorsun o zaman?”
Su almak için sehpanın yanına eğildim. Şişenin kapağını açarken omuz silktim.
“Altındaki fazla iddialı.”
Karan bilgisayarından gözlerini ayırıp bana baktı. Birkaç saniye boyunca yüzümü inceledikten sonra koltuğuna yaslandı.
“Ee? Beni etkileyeceğini falan mı düşündün?”
Elimdeki şişeyi yavaşça sehpanın üzerine bıraktım.
Adamın kendine güveni gerçekten akıl alır gibi değildi.
“Sen gerçekten kendini ne sanıyorsun?”
“Ne oldu?” diye sordu, son derece rahat bir ifadeyle.
“Bir şey olmadı.”
Bornozumun kuşağını çözmeye başladım.
Karan’ın bakışları ellerime kaydı. Az önceki rahatlığından eser kalmamıştı. Sırtını koltuktan ayırıp doğruldu.
“Zeyşan.”
Adımı bir uyarı gibi söylemişti.
Duymamış gibi yaptım. Kuşağı tamamen çözüp bornozun önünü iki yana açtım.
“Bak bakalım, çok mu abartmışım?”
Geceliğin ince askıları omuzlarımda duruyor, dantellerle süslenmiş kumaşı bacaklarımın üst kısmında bitiyordu. Üzerimdeki şeyin bir gecelikten beklenen örtücülükle pek ilgisi yoktu.
Karan’ın gözleri üzerime indi.
İlk kez bakışlarını bu kadar açık biçimde yakalamıştım. Bir an hareketsiz kaldı. Sonra gözlerini yüzüme kaldırdı ama birkaç saniye önceki alaycı ifadesi tamamen kaybolmuştu.
Sehpanın üzerindeki bilgisayarın ekranı karardı. Karan fark etmedi bile.
Ben de yerimden kıpırdamadım.
“Ne oldu?” diye sordum. “Az önce çok rahattın.”
Cevap vermedi.
Yalnızca çenesini sıktı. Koltuğun kenarına dayadığı elindeki damarlar belirginleşmişti. Bakışları bir kez daha üzerime kaydı, bu kez hemen başka tarafa çevirdi.
“Tamam. Kapat.”
Sesindeki sertliğe rağmen istediğini hemen yapmadım.
“Efendim?”
“Zeyşan, bornozu kapat.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Niye? Etkilenmeyecektin hani?”
Karan başını hafifçe geriye attı. Bir an gözlerini kapatıp burnundan yavaşça nefes verdi. Sonra yeniden bana baktı.
“Ben öyle bir şey söylemedim.”
Bu cevap karşısında bir an duraksadım.
“Söyledin sayılır.”
“Yanlış anladın.”
“Öyle mi?”
“Öyle.”
Bakışlarımız karşılaştı. Yüzündeki ifadeyi çözmeye çalıştım ama bu kez gözlerini kaçırmadı.
“Şimdi kapat şunu.”
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
“Bu kadar rahatsız olacağını bilseydim daha önce açardım.”
Karan’ın gözleri hafifçe kısıldı.
“Benimle uğraşmayı bitirdin mi?”
“Henüz karar vermedim.”
Koltuğundan kalktı.
Hareketi o kadar ani değildi ama aramızdaki mesafenin farkına varmam için yeterliydi. Birkaç adım ötede durdu. Bana yaklaşmadı, dokunmadı. Yalnızca karşıma dikilip yüzüme baktı.
“Zeyşan,” dedi, bu kez daha alçak bir sesle. “Bornozu kapat.”
İçimdeki inat, onun sabırsızlığıyla daha da büyüyordu. Yine de artık istediğim tepkiyi fazlasıyla almıştım.
Bornozun iki yakasını birleştirip kuşağını bağladım.
“Tamam canım, bu kadar sinirlenme.”
Karan gözlerini bir an üzerimde tuttu. Sonra hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp koltuğuna geçti.
Su şişemi aldım. Kapağını kapatırken ona baktım.
Bilgisayarının başına oturmuştu ama ekranı açmak yerine bir süre ellerini dizlerinin üzerinde tutarak bekledi. Ardından saatini çıkarıp sehpanın üzerine bıraktı.
“Bana bakmayı bırak,” dedi, gözlerini kaldırmadan.
Gülümsememi saklayamadım.
“Bakmıyorum.”
“Zeyşan.”
“Ne var? Su içiyorum.”
Şişeyi dudaklarıma götürdüm. Karan nihayet bilgisayarını yeniden açtı ama ekrana bakarken kaşlarının arasındaki çizgi hâlâ duruyordu.
Yatak odasına doğru yürürken kendimi tutamayıp son kez arkamı döndüm.
“İyi çalışmalar, kocacığım.”
Karan’ın parmakları klavyenin üzerinde durdu.
Başını yavaşça kaldırdı.
“Yat artık.”
Gülerek yatak odasına geçtim.
Kapıyı kapattığımda hâlâ gülümsüyordum.
Karan Sancaktar’ın bütün geceyi hiçbir şey olmamış gibi geçirebileceğinden emindim. Ama en azından birkaç dakikalığına o kendinden emin hâlini bozmayı başarmıştım.
Bunun neden bu kadar hoşuma gittiğini düşünmemeye karar verdim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

68okunma 6beğeni 5yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…