HANEDAN kitap kapağı

2. bölüm / 3

HANEDAN

BÖLÜM 2 -

Yazar: Lara Demir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: BÖLÜM 2 -

BÖLÜM 2
ZEYŞAN KARAHAN

“Eylül, bir daha söylüyorum. O fotoğrafı sil.”
Eylül telefonunu arkasına saklayıp kahkaha attı.
“Hayatta silmem!”
“On altı yaşındayım o fotoğrafta ve kaşlarımın yarısı yok!”
“Abartma, gayet güzelsin.”
“Eylül!”
Gülerek benden uzaklaştı. Tam peşinden gidecektim ki kalabalığın arasında tanıdık bir yüz gördüm.
Bir dakika.
Bu adam…
Birkaç gün önce Nişantaşı’nda arabasını önüme kıran adam değil miydi?
Siyah takım elbisesiyle bahçeye açılan kapıların yakınında duruyordu. Yanındaki adamla konuşmasına rağmen bakışları benim üzerimdeydi.
Kaşlarımı çattım.
Eylül bakışlarımın yönünü takip etti. Ardından kulağıma doğru eğildi.
“Abim Karan.”
Şaşkınlıkla ona döndüm.
Sonra yeniden adama baktım.
“Beni ezmeye çalışan Karan’dı demek.”
“Ne?”
Eylül’ün yüzündeki şaşkınlık bir anda kahkahaya dönüştü.
“Bir saniye, abimi hatırlıyor musun?”
Karan’a daha dikkatli baktım.
Uzun boyu, koyu renk saçları, sert yüz hatları… Yüzünde tanıdık bir şey bulmaya çalıştım. Belki çocukluğumdan bir görüntü, eski bir konuşma ya da hatırlayamadığım yıllardan küçücük bir ayrıntı.
Hiçbir şey.
“Karan adında bir abin olduğunu hatırlıyorum da bu Karan’ın o Karan olduğunu hatırlamıyorum.”
Eylül’ün gülümsemesi hafifçe soldu.
“Ama birkaç gün önce arabasıyla tanıştım,” diye ekledim.
“Nasıl yani?”
“Önüme kırdı arabasını. Sonra inip yüzüme baktı, tek kelime etmeden gitti.”
Eylül önce bana, sonra abisine baktı.
“Gerçekten mi?”
“Maalesef.”
Dudaklarını birbirine bastırdı. Gülmemeye çalıştığı belliydi.
“Komik olan ne?”
“Hiçbir şey.”
“Eylül.”
“Tamam, tamam!”
Koluma girip beni kendine çekti.
“Gel, sana bir şey göstereceğim.”
“Umarım başka bir fotoğraf değildir.”
Gülerek beni kalabalığın arasına sürükledi.
Yarım saat sonra Eylül’ü bir grup arkadaşının yanında bırakmış, bahçenin denize bakan tarafına doğru yürüyordum.
Gecenin başından beri yüzümde tuttuğum gülümseme artık yanaklarımı ağrıtıyordu. İstanbul’a döndüğümden beri herkes benimle görüşmek istiyordu. Herkes nasıl olduğumu soruyor, ne kadar büyüdüğümü söylüyor, ardından mutlaka geçmişten bir olay anlatıyordu.
Çoğunu hatırlamıyordum.
Ama bunu her defasında açıklamaktan da yorulmuştum.
Biraz yalnız kalmak istiyordum.
Yalının arka bahçesindeki geniş taş merdivenler, aşağıda Boğaz’a bakan terasa uzanıyordu. Yukarıdaki müzik ve konuşmalar oradan daha az duyuluyordu. En azından birkaç dakika kimsenin bana soru sormayacağını umuyordum.
Elbisemin eteğini hafifçe kaldırıp merdivenlerden inmeye başladım.
Denizden gelen rüzgâr yüzüme vurdu. Başımı kaldırıp karşı kıyının ışıklarına baktım. Tam da ihtiyacım olan şey buydu.
Birkaç basamak daha indim.
Sonra karşımdan birinin çıktığını fark ettim.
Karan Sancaktar.
Tabii ki.
Koca bahçede yalnız kalabileceğim tek yer de burası değildi zaten.
O da beni görmüştü.
Merdivenlerin ortasında karşı karşıya geldiğimizde ikimiz de durduk.
Bir basamak aşağıda olduğum için başımı biraz kaldırmam gerekiyordu. Karan’ın bakışları yüzümdeydi. Sanki söylemek istediği bir şey varmış da nereden başlayacağını bilmiyormuş gibi duruyordu.
Kaşımı kaldırdım.
Tam konuşacaktım ki yukarıdan Yılmaz amcanın sesi duyuldu.
“Değerli dostlarımız, sevgili misafirlerimiz…”
Müzik kesildi.
Başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Yılmaz amca, bahçeye açılan geniş kapıların önünde mikrofonla duruyordu. Yanında babam vardı.
“Bu akşam sizlerle ailelerimiz adına çok güzel bir haberi paylaşmak istiyoruz.”
Karan’a baktım.
O da bana bakıyordu.
Yüzündeki ifadeyi çözemedim.
“Karahan ve Sancaktar ailelerinin dostluğu yıllardır sürüyor,” diye devam etti Yılmaz amca. “Bugün ise bu dostluğun çok daha güzel bir bağla güçleneceğini sizlere duyurmaktan büyük mutluluk duyuyorum.”
Yukarıdaki kalabalık sessizleşmişti.
Karan’ın bakışları bir anlığına babasına kaydı.
Ben ise hâlâ neden merdivenlerin ortasında öylece durduğumuzu düşünüyordum.
“Oğlum Karan Sancaktar ile Poyraz’ın kızı Zeyşan Karahan’ın evleneceğini sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum!”
Alkışlar yükseldi.
Bir an ne duyduğumu anlayamadım. Yılmaz amcanın söyledikleri zihnimde dönüp dururken gözlerim yukarıdaki kalabalığa kaydı. İnsanlar gülümsüyor, birbirlerine bir şeyler söylüyor, bazıları bizi göstermekten bile çekinmiyordu.
Sonra başımı çevirip Karan’a baktım.
Hâlâ karşımdaydı.
Ve şaşırmış görünmüyordu.
Demek biliyordu.
Güzel.
Gerçekten çok güzel.
Yukarıda babamı gördüm. Yılmaz amcanın yanında durmuş, hayatının en güzel haberini almış gibi gülümsüyordu.
O an her şeyi anladım.
Bunu özellikle burada yapmışlardı.
Bütün İstanbul’un önünde.
Çünkü ne kadar öfkelenirsem öfkeleneyim, yüzlerce insanın karşısında ailemi küçük düşürmeyeceğimi biliyorlardı.
Karan bir basamak daha çıktı. Artık benimle aynı hizadaydı.
Yüzüme baktıktan sonra elini uzattı.
Bir an eline baktım.
Sonra ona.
İçimden elini itmek, yukarı çıkıp babama aklından geçenleri sormak geliyordu. Hatta mümkünse mikrofonu alıp ortada herhangi bir evlilik olmadığını bütün misafirlere duyurmak istiyordum.
Ama yapmadım.
Çünkü Karahan ailesinin kızıydım.
Ve bu gece yaşanan rezaletin yarın bütün İstanbul’da konuşulmasına izin vermeyecektim.
Yüzüme bir gülümseme yerleştirip elimi uzattım.
Karan parmaklarımı kavradı.
Elinin sıcaklığına rağmen yüzündeki ifade değişmedi.
Birlikte merdivenleri çıkmaya başladık.
Yukarıdaki alkışlar yeniden yükseldi. Başımı dik tuttum, gülümsememi korudum. Karan ise yanımda, acele etmeden yürüyordu.
Son basamağa geldiğimizde elimi bıraktı.
Ardından elini belimin hemen üstüne, sırtımın alt kısmına yerleştirdi.
Bir an kasıldım.
Başımı ona çevirdiğimde yüzünde kusursuz bir gülümseme vardı. Kalabalığa bakıyor, kendisini tebrik edenlere başıyla karşılık veriyordu.
Ben de aynı şeyi yaptım.
Gülümsedim.
Öyle güzel gülümsedim ki karşımdaki kadın heyecandan ellerini birbirine vurdu.
“Maşallah! Ne kadar yakışıyorsunuz!”
“Çok teşekkür ederiz,” dedim.
Kendi sesimdeki sakinliğe ben bile şaşırdım.
Karan’ın eli hâlâ sırtımdaydı.
Yanımıza yaklaşan misafirlerle tokalaştık, tebrikleri kabul ettik. Birisi düğünün ne zaman olacağını sordu. Bir başkası ailelerimizin ne kadar mutlu olduğunu anlattı.
Ben ise yalnızca gülümsüyordum.
Karan hafifçe bana doğru eğildi.
“İyi misin?”
Gülümsememi bozmadan yüzümü ona çevirdim.
“Harikayım.”
Bakışları gözlerimde durdu.
“Öyle görünüyorsun.”
Dişlerimi sıktım.
“Elini çek.”
Hiç itiraz etmedi.
Elini sırtımdan çekti, fakat yanımdan ayrılmadı.
Tam o sırada babam bize doğru yaklaştı.
Yüzünde memnun bir gülümseme vardı.
“Kızım…”
Ona döndüm.
Gülümsemem biraz daha genişledi.
“Babacığım.”
Sesim öyle tatlı çıkmıştı ki babamın gözlerinde bir anlık tereddüt gördüm.
“Ne güzel bir sürpriz hazırlamışsınız.”
Babam cevap vermeden önce yüzüme dikkatle baktı.
Ben gülümsemeye devam ettim.
“Gerçekten unutulmaz bir gece.”
Karan’ın yanımda hafifçe kıpırdadığını hissettim.
Babam ise gülümsemesini korumaya çalışıyordu.
“Zeyşan, kızım…”
Elimi kaldırıp sözünü kestim.
“Şimdi değil baba.”
Sesimi yalnızca onun duyabileceği kadar alçaltmıştım.
Sonra yanımıza yaklaşan misafirlere dönüp yeniden gülümsedim.
Çünkü bu gece Karahan ailesinin kusursuz kızı olacaktım.
Ama eve döndüğümüzde…
O kusursuz kızdan geriye pek bir şey kalmayacaktı.

~

Birkaç dakika sonra görevli, elinde koyu renkli ahşap bir kutuyla salona döndü.
Babam yerinden doğruldu.
“Anne, sakın.”
Babaannem onu duymazdan gelerek kutuyu görevlinin elinden aldı. Bir an bana baktı, ardından kutuyu ayaklarımın dibine fırlattı.
“Asıl geçmişinle yüzleş, Zeyşan!”
Kutu mermer zemine sertçe çarptı. Kapağı açılırken içindeki fotoğraflar, zarflar ve küçük bir mücevher kutusu etrafa saçıldı.
Olduğum yerde kalakaldım.
Ayaklarımın dibine düşen fotoğraflardan birinde ben vardım. Başımı bir adamın omzuna yaslamış, kahkahalarla gülüyordum.
Karan.
Yavaşça dizlerimin üzerine çöktüm.
Fotoğrafı elime aldım. Sonra bir başkasını.
Bu kez Karan arkamda durmuş, kollarını belime dolamıştı. Başımı ona çevirmiştim. Gözlerimde öyle bir mutluluk vardı ki bir süre kendi yüzüme bakakaldım.
Üçüncü fotoğrafta öpüşüyorduk.
Parmaklarım fotoğrafın kenarında hareketsiz kaldı.
“Şu an İstanbul’da senin yanında olabilecek tek doğru insan Karan,” dedi babaannem.
Başımı kaldırmadım.
Bir başka fotoğrafa uzandım. Deniz kenarında oturuyorduk. Üzerimde Karan’ın ceketi vardı. Ben bir şey anlatırken o gülüyordu.
Nişantaşı’nda karşıma çıkan, tek kelime etmeden yüzüme bakıp giden adamla fotoğraftaki adamı aynı kişi olarak düşünmekte zorlanıyordum.
“Benim bir tane torunum var,” diye devam etti babaannem. “Bizim gibi aileler her zaman hedeftedir, Zeyşan. Bugün biz varız. Baban var, ben varım. Peki, yarın?”
Fotoğraflardan birini dizlerimin üzerine bıraktım.
“Bizden sonra seni kim koruyacak?”
Babam sessizce dinliyordu. Annem ise koltuğun yanında durmuş, gözyaşlarını siliyordu.
“Kenan var,” dedim, gözlerimi fotoğraflardan ayırmadan.
“Kenan seni korumak için canını verir. Bundan şüphem yok. Ama ben bir korumadan bahsetmiyorum. Karşına çıkacak insanlarla aynı masaya oturabilecek, gerektiğinde bütün İstanbul’u karşısına alabilecek birinden bahsediyorum.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Bizden sonra seni koruyabilecek tek insan Karan.”
Bir şey söylemedim.
Babaannem yanıma yaklaştı.
“Senin için en doğru olan Karan. Bizim içinse iki ailenin birleşmesi.”
Bu kez yüzüne baktım.
“En azından bunu saklamıyorsun.”
“Saklamıyorum,” dedi sakince. “Çünkü ikisi de doğru.”
Elimdeki fotoğrafa döndüm.
Karan bir elimi tutuyordu. Diğer eli belimdeydi. Ben ise yüzümü ona çevirmiş, gülümsüyordum.
O fotoğraftaki kadının kendinden bu kadar emin olmasını anlayamıyordum.
Karan’ı sevdiği belliydi.
Peki, ben neden hiçbir şey hatırlamıyordum?
Salon sessizliğe gömüldü.
Babaannem bir süre konuşmadı. Sonra sesi, az önceki sertliğinden farklı olarak, daha alçak çıktı.
“Biz senin kadar şanslı olmadık, Zeyşan.”
Başımı kaldırdım.
“Kimse bizi sevdiğimiz adamla evlendirmek için direnmedi.”
Sözlerinin ardından gözleri bir an uzaklara daldı. Yüzünde daha önce pek görmediğim bir ifade belirdi. Sanki yıllardır kimseye anlatmadığı bir şeyi hatırlamıştı.
“Bizim zamanımızda kiminle evleneceğimiz söylenirdi. Seviyor muyuz, istemiyor muyuz, kimse sormazdı. Sen ise Karan’ı sevdin. O da seni sevdi.”
Elimdeki fotoğrafa baktım.
“Ben hatırlamıyorum, babaanne.”
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun.”
Sesim kırılmıştı.
“Bu fotoğraflardaki benim. Yüzümü tanıyorum, elbisemi görüyorum. Ama nerede olduğumuzu, ne konuştuğumuzu, neden güldüğümüzü bilmiyorum.”
Fotoğrafı ona doğru kaldırdım.
“Ben bu adamı sevdiğimi bile hatırlamıyorum.”
Babaannemin gözleri doldu ama bakışlarını kaçırmadı.
“Sen bu çocuk için kurşun yedin, Zeyşan. Bir zamanlar hayatından bile vazgeçebilecek kadar seviyordun onu.”
Boğazım düğümlendi.
“Yine seversin.”
Gözlerimden süzülen yaşları silmedim.
“Ya sevemezsem?”
Babaannem cevap vermedi.
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra omuzlarını geriye atıp doğruldu. Yüzündeki hüzün yerini yıllardır tanıdığım o sarsılmaz ifadeye bıraktı.
“Kalk ayağa.”
Başımı kaldırdım.
“Babaanne…”
“Kalk ayağa, Zeyşan!”
Sesi salonun içinde yankılandı.
“Zeyşan Karahan’sın sen! Dimdik ayakta duracaksın!”
Elini bana uzattı.
Önce eline, sonra yüzüne baktım.
Yavaşça fotoğrafı yere bıraktım. Avuçlarımı dizlerime dayayıp kendi kendime ayağa kalktım.
Babaannem elini indirdi.
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Ben Zeyşan Karahan olduğumu unutmadım, babaanne.”
Sesim hâlâ titriyordu ama bakışlarımı kaçırmadım.
“Keşke siz de bunun ne anlama geldiğini unutmasaydınız.”
Babam hafifçe kıpırdandı.
“Zeyşan…”
Ona dönmedim.
“Dimdik durmamı istiyorsun. Dururum. Ama benim yerime verdiğiniz her karara başımı eğmemi beklemeyin.”
Babaannem uzun süre yüzüme baktı.
Ne kızdı ne de cevap verdi.
Ben ise ayaklarımın dibine saçılmış fotoğraflara son kez baktım.
Bir zamanlar bütün kalbimle sevdiğim söylenen adam, her birinde bana gülümsüyordu.
Karan Sancaktar.
Geçmişimde kim olduğunu artık biliyordum.
Ama bugün hayatımda kim olacağına henüz karar vermemiştim.
Arkamı dönüp merdivenlere yöneldim.
Birkaç adım atmıştım ki durdum.
Yerdeki fotoğraflara gözüm takılmıştı. Birinde Karan’ın kollarındaydım, bir diğerinde başımı omzuna yaslamış gülüyordum. Hemen yanlarında, kapağı açık küçük mücevher kutusu duruyordu.
Bir süre öylece baktım.
Sonra geri döndüm.
Kimseye tek kelime etmeden fotoğrafların yanına çömeldim. Hepsini birer birer topladım. Zarfları, katlanmış kâğıtları ve küçük mücevher kutusunu da ahşap kutunun içine yerleştirdim.
Kapağını kapatıp ayağa kalktım.
Bu kez kimsenin yüzüne bakmadan merdivenleri çıktım.

~

Odamın kapısını kapattığımda nihayet yalnızdım.
Kutuyu yatağın üzerine bıraktım, ardından aynanın karşısına geçtim. Bordo elbisem hâlâ üzerimdeydi. Saçlarım düzgün, makyajım neredeyse kusursuzdu. Birkaç saat önce yüzlerce insanın karşısında gülümseyen kadınla aynadaki yansımam arasında pek bir fark yoktu.
Oysa içimde her şey altüst olmuştu.
Küpelerimi çıkarıp makyaj masasının üzerine bıraktım. Elbisemin fermuarını açıp üzerimi değiştirdikten sonra yüzümü yıkadım, saçlarımı topladım ve yatağın kenarına oturdum.
Kutuyla aramda yalnızca birkaç santim vardı.
Kapağını açmam biraz zaman aldı.
İlk fotoğrafı elime aldım.
Karan ve ben, bir restoranın açık terasında oturuyorduk. Masada iki kahve fincanı, yarısı yenmiş bir tatlı ve önümde duran bir buket çiçek vardı.
Ben kameraya gülümsüyordum.
Karan ise bana bakıyordu.
Fotoğrafı yüzüme yaklaştırdım.
Birkaç gün önce Nişantaşı’nda karşıma çıkan adamın yüzünde böyle bir ifade görmemiştim. O gün bakışları sertti. Sanki beni tanımaya çalışıyormuş gibi uzun uzun yüzüme bakmış, ardından tek kelime etmeden gitmişti.
Şimdi neden öyle baktığını anlıyordum.
Beni tanıyordu.
Üstelik benden çok daha iyi.
Bir sonraki fotoğrafı aldım.
Bu kez bir arabanın içindeydik. Karan direksiyon başında, ben yan koltukta oturuyordum. Yüzümü ona çevirmiş, bir şey söylüyordum. Karan gülüyordu.
İstemsizce ben de gülümsedim.
“Demek gülebiliyormuşsun.”
Kendi sesimi duyunca sustum.
Fotoğrafı diğerinin yanına bıraktım.
Kutunun dibinde birkaç zarf vardı. Birinin üzerinde kendi el yazımı tanıdım.
Karan’a.
Zarfı elime aldım.
Bir süre açıp açmamayı düşündüm. Sonuçta mektubu yazan bendim. İçindekileri bilmeye herkesten çok hakkım vardı.
Yine de parmaklarım zarfın kenarında duraksadı.
Çünkü içinde ne yazdığını bilmiyordum.
Ve nedense bunu öğrenmek, fotoğraflara bakmaktan daha korkutucuydu.
Zarfı açmadan geri bıraktım.
Şimdilik.
Küçük mücevher kutusunu aldım. Kapağını kaldırdığımda yüzük yeniden karşıma çıktı.
İnce, zarif bir yüzüktü. Ortasındaki taş ışığın altında parlıyordu.
Parmağıma takmayı düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
Yüzüğü kutusuna yerleştirip kapağını kapattım.
O sırada telefonum titredi.
Eylül’den mesaj gelmişti.
İyi misin? Konuşmak istersen buradayım.
Ekrana bir süre baktım.
Ne yazacağımı bilemedim. İyi değildim, bunu söylemek kolaydı. Ama neden iyi olmadığımı anlatmaya kalksam nereden başlayacağımı bilmiyordum.
Telefonu yanıma bırakıp yeniden fotoğraflara döndüm.
Birinde Karan’ın kucağındaydım. Başımı omzuna yaslamış, gözlerimi kapatmıştım. Bir başkasında el ele yürüyorduk. Fotoğrafı kimin çektiğini, nereye gittiğimizi, o gün mutlu olup olmadığımızı hatırlamıyordum.
Yine de yüzümdeki ifadeyi tanıyabiliyordum.
Mutluydum.
Eylül’ün mesajını yeniden açtığımda aradan epey zaman geçmişti.
Yarın görüşelim mi?
Gönderdim.
Cevabı çok geçmeden geldi.
Tabii ki. Ne zaman istersen. ❤️
Telefonu komodinin üzerine bıraktım.
Kutunun kapağını kapatıp yatağa uzandım.
Odanın ışığını söndürdüğümde karanlığa alışmam biraz zaman aldı. Gözlerimi kapattım ama uyku bir türlü gelmedi.
Ne zaman dalacak gibi olsam başka bir fotoğraf beliriyordu zihnimde. Karan’ın gülümsemesi, bana sarılışı, yüzüme bakışı… Ardından Nişantaşı’nda karşıma çıkan o soğuk bakışlı adam geliyordu aklıma.
İkisini bir türlü aynı yere koyamıyordum.
Bir ara saate baktım.
03.17.
Sonra 04.42.
Sabahın ilk ışıkları perdelerin arasından süzülmeye başladığında hâlâ uyanıktım.

~

Sabah aynanın karşısına geçtiğimde hiç uyumadığım yüzümden belli oluyordu. Gözlerimin altında hafif morluklar vardı.
Yüzümü soğuk suyla yıkadım, nemlendiricimi sürdüm. Makyaj malzemelerime dokunmadım bile.
Dolabımdan gri, bol paçalı eşofmanımı ve aynı renkteki oversize sweatshirt’ümü çıkardım. Üzerime geçirip saçlarımı gelişigüzel bir topuz yaptım.
Normalde bu hâlimle dışarı çıkmadan önce en azından göz altlarımı kapatırdım.
Bugün umurumda değildi.
Telefonumu ve çantamı alıp odadan çıktım.
Aşağı indiğimde ev sessizdi. Kahvaltı salonuna uğramadan doğrudan dışarı çıktım.
Kenan arabanın yanında bekliyordu.
Beni görünce doğruldu, arka kapıyı açtı.
“Günaydın, Zeyşan Hanım.”
“Günaydın, Kenan.”
Arabaya bindim. O da direksiyona geçip motoru çalıştırdı.
“Eylül Hanım’ın yanına mı gidiyoruz?”
“Evet.”
Başını sallayıp yola çıktı.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Camdan dışarı bakıyordum. İstanbul çoktan uyanmıştı. Kaldırımlar kalabalık, trafik her zamanki gibi yoğundu.
Kenan’ın dikiz aynasından bana baktığını fark ettim.
“İyi misiniz, Zeyşan Hanım?”
Cevap vermedim.
Bir süre sessizce ilerledik.
“Sen Karan’ı tanıyordun, değil mi?”
“Karan Bey’i herkes tanır.”
Gözlerimi devirdim.
Elbette. Ben hariç herkes.
Aramıza kısa bir sessizlik girdi.
“O zaman benimle Karan’ı biliyorsun.”
Kenan’ın gözleri bir anda dikiz aynasına kaydı.
“Ne dediniz?”
Aynı anda ayağı frene gitti. Emniyet kemeri göğsüme bastırırken araba sertçe yavaşladı. Kenan hemen sinyal verip yolun kenarına çekti.
“Ne yapıyorsun, delirdin mi sen?”
Beni duymamış gibiydi.
Vitesi park konumuna alıp arkasına döndü.
“Hatırladınız mı?”
Yüzündeki heyecanı görünce bir an şaşırdım.
“Hayır!”
Gözlerindeki umut söndü. Birkaç saniye daha bana baktıktan sonra başını eğdi.
“Özür dilerim, Zeyşan Hanım.”
Tekrar önüne döndü, aynalarını kontrol edip yola çıktı.
Bir süre konuşmadık.
“Siz onun en büyük zaafısınız, Zeyşan Hanım,” dedi sonunda. “Adınız geçtiğinde dünya dururdu onun için.”
Dudaklarımda alaycı bir gülümseme belirdi.
“Belli. Dört yıldır arayıp sormamış bile.”
Kenan başını hafifçe iki yana salladı.
“Öyle değil…”
Sözünü tamamlamadı.
“Ne öyle değil?”
“Yani…” Kısa bir an duraksadı. “Sizi ne kadar sevdiğini biliyorum.”
“Demek sevgi anlayışımız farklıymış.”
Bu kez cevap vermedi.
Dikiz aynasından göz göze geldik. Bakışlarını hemen yola çevirdi.
Az önceki itirazı aklıma takılmıştı.
“Kenan, bir şey mi biliyorsun?”
“Ben sadece gördüğümü söyledim, Zeyşan Hanım.”
Daha fazla üstelemedim.
Ama bir şeyden emindim.
Kenan, Karan’ın beni sevdiğinden bu kadar emin konuşurken dört yıllık yokluğunu neden açıklayamıyordu?
Başımı cama yasladım.
Eylül’le görüşmek için artık daha fazla sabırsızlanıyordum.
Kafenin önüne geldiğimizde Kenan arabayı kaldırımın kenarına çekti.
“İsterseniz sizi içeriye kadar bırakayım.”
“Kenan, kahve içmeye geldim. Sınır dışı edilmeye değil.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Ben burada olacağım.”
“Şaşırdım.”
Kapıyı kapatıp kafeye doğru yürüdüm.
Eylül’le daha önce birkaç kez geldiğimiz, Boğaz’a bakan küçük bir yerdi. Hafta sonları yer bulmak neredeyse imkânsız olurdu ama sabahın bu saatinde içerisi sakindi. Cam kenarındaki masalardan birini seçip oturdum.
Telefonumu çıkardım.
Geldim. Cam kenarındayım.
Mesajı Eylül’e gönderdikten sonra menüye göz attım. Bir şey yiyecek kadar aç değildim. Garson geldiğinde yalnızca sade bir kahve söyledim.
Beklerken gözlerim dışarıya kaydı.
Denizin üzerinde ağır ağır ilerleyen vapuru izledim. Birkaç masa ötede iki kadın kahvaltı ediyordu. Yanımdaki masada oturan yaşlı adam gazetesini katlayıp çayından bir yudum aldı.
Dünyanın geri kalanı için sıradan bir sabahtı.
Benim içinse dört yıl önce bıraktığım hayatın ilk günü gibiydi.
Kahvem geldiğinde fincanı iki elimin arasına aldım. Henüz bir yudum içmemiştim ki karşımdaki sandalye çekildi.
“Eylül, sonunda…”
Başımı kaldırdığımda sözlerim boğazımda kaldı.
Karan Sancaktar.
“Tabii,” diye mırıldandım.
Sandalyeme yaslanıp ona baktım. O ise sanki karşıma oturması dünyanın en doğal şeyiymiş gibi rahatça yerleşti.
Bakışlarımı camdan dışarı çevirdim.
Kafenin önünde, kaldırımın iki yanında ve yolun karşısında en az beş adam vardı. Biri telefonuyla konuşuyor, diğeri giriş kapısını görebileceği bir noktada bekliyordu. Hiçbiri birbirine yakın durmuyordu ama gözleri sürekli çevrede geziniyordu.
Karan’ın adamları olduklarını anlamak zor değildi.
Eylül ise ortalıkta yoktu.
“Uyumamışsın.”
Başımı yeniden ona çevirdim.
“Sana ne?”
Bakışları yüzümde dolaştı. Gözlerimin altındaki morlukları incelemesine izin vermek istemediğimden çenemi hafifçe kaldırdım.
“Eylül nerede?”
Sorumu duymazdan geldi.
“Evlilik kâğıt üzerinde olacak. Kendini bu hâle sokmana gerek yok.”
Bir an yüzüne baktım.
Demek bunun için gelmişti.
Dün gece hayatımın altüst edilmesini birkaç cümleyle açıklığa kavuşturabileceğini düşünüyordu.
Dudaklarımda alaycı bir gülümseme belirdi. Masanın üzerine doğru eğildim.
“Fark eder mi?”
Karan’ın bakışları yüzümde sabitlendi.
Bir an için o kayıtsız ifadesinde bir şey değişti. Gözleri hafifçe kısıldı, çenesindeki kas belirginleşti.
Ardından ağır ağır ayağa kalktı.
“İnan bana, fark eder.”
Gömleğinin yakasına asılı güneş gözlüğünü aldı ama hemen takmadı. Masanın yanında durup bana baktı.
“Gerçekten karım olsaydın, Zeyşan…”
Adımı söyleyişinde tuhaf bir şey vardı. Sanki cümlenin devamı dilinin ucuna kadar gelmişti de son anda vazgeçmişti.
Bekledim.
O da bunu biliyordu.
Ama tek kelime daha etmedi.
Güneş gözlüğünü taktı.
“Eylül yolda geliyor.”
Arkasını dönüp kafeden çıktı.
Gerçekten karım olsaydın ne?
Beni bir yere mi kapatacaktı? Her adımıma mı karışacaktı? Yoksa söylemekten vazgeçtiği şey bambaşka mıydı?
Sinirle arkama yaslandım.
Adam iki dakikada gelip aklıma bütün gün uğraşacağım bir soru bırakmıştı.
Karan kaldırımda bekleyen siyah araca doğru yürüdü. Adamlarından biri kapıyı açmadan önce ona yaklaştı. Karan eğilip kulağına bir şey söyledi. Adam başını salladı.
Ardından Karan arabaya bindi.
Birkaç saniye içinde diğer adamlar da araçlara dağıldı. Siyah otomobiller peş peşe hareket ederek gözden kayboldu.
İkisi hariç.
Kafenin girişine yakın duran adamla yolun karşısındaki yerinden ayrılmamıştı.
Kaşlarımı çattım.
Tesadüf olamayacak kadar dikkatli davranıyorlardı. Karan gitmişti ama adamlarından ikisini geride bırakmıştı.
Benim için mi?
Gözlerimi bir anlığına kapattım.
Dün gece evleneceğimi öğrenmiştim. Bu sabah ise müstakbel kocam gelip evliliğimizin yalnızca kâğıt üzerinde olacağını söylemiş, ardından yarım bıraktığı bir cümleyle çekip gitmişti.
Üstelik kahvemin parasını bile ödemeden.
Gerçi belki ödemişti.
O adamın ne yaptığını anlamak mümkün değildi.
Fincanımı elime alıp soğumaya yüz tutmuş kahvemden bir yudum içtim.
Birkaç dakika sonra kapı açıldı.
Eylül içeri girdiğinde beni hemen gördü. Yüzünde endişeli bir gülümsemeyle masaya yaklaştı.
“Zeyşan, kusura bakma, trafik…”
“Karan’a görüşeceğimizi mi söyledin?”
Eylül sandalyeyi çekip otururken şaşkınlıkla yüzüme baktı.
“Ne? Hayır, tabii ki.”
“Öyleyse nereden öğrendi?”
Eylül’ün gülümsemesi silindi.
“Abim burada mıydı?”
“Az önce çıktı.”
Başını kapıya doğru çevirdi, ardından yeniden bana baktı.
“Ne söyledi?”
Kahve fincanımı tabağına bıraktım.
“Evliliğimizin kâğıt üzerinde olacağını.”
Eylül birkaç saniye sustu.
“Başka?”
İstemsizce kaşlarımı kaldırdım.
“Başka bir şey mi söylemesi gerekiyordu?”
“Hayır, ben sadece…”
“Eylül.”
Gözlerini bana çevirdi.
“Dün gece bir kutu dolusu fotoğraf gördüm. Hepsinde senin abinle birlikteydim.”
Eylül’ün yüzündeki ifade değişti.
“Öğrendin,” dedi usulca.
Başımı salladım.
“Evet. Ve sanırım artık konuşmamız gerekiyor.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

105okunma 3beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…