1. bölüm / 2
HANEDANBÖLÜM 1 -
Bölümler 2Şu an: BÖLÜM 1 -
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BÖLÜM 1
KARAN SANCAKTAR
“Zeyşan İstanbul’a döndü.”
Önümdeki sözleşmenin son sayfasını imzalamak üzereydim. Kalemimin ucu kâğıda değmeden durdu.
Başımı kaldırıp babama baktım.
“Ne dedin?”
Yılmaz Sancaktar, çalışma masamın karşısındaki koltukta oturuyordu. Her zamanki gibi rahattı. Bir bacağını diğerinin üzerine atmış, ceketinin düğmesini açmıştı. Az önce söylediği şeyin benim için ne anlama geldiğini bilmiyormuş gibi görünüyordu.
“Üç gün önce geldi,” dedi.
Kalemi yavaşça masaya bıraktım.
“Üç gün önce.”
“Evet.”
“Ve ben bunu senden şimdi öğreniyorum.”
Babam bakışlarını kaçırmadı.
“Karan, önce beni dinlemeni istiyorum.”
“Ne zamandır biliyordun?”
“Bilmen gereken başka şeyler var.”
“Ne zamandır, baba?”
Derin bir nefes aldı.
“Zeyşan’la ilgili sana anlatmadığımız şeyler var.”
İçimde adını koyamadığım bir huzursuzluk yükseldi.
“Ne gibi?”
Babam bir süre yüzüme baktı.
“Zeyşan hafızasını kaybetti, oğlum.”
Söylediği cümleyi duydum. Kelimelerin her birini ayrı ayrı anladım ama bir araya geldiklerinde hiçbir anlam ifade etmiyorlardı.
“Nasıl?”
“Vurulduğu gece geçirdiği travma yüzünden geçmişinin bir bölümünü hatırlamıyor. Doktorlar…”
“Seni anlamıyorum.”
Babam sustu.
“Ne demek hafızasını kaybetti?”
“Bazı insanları, bazı olayları hatırlamıyor.”
“Kimleri?”
Babamın cevap vermeden önce yüzüme bakışı, söyleyeceği şeyi anlamama yetmişti.
“Seni hatırlamıyor, Karan.”
O an odadaki her şey tuhaf bir uzaklığa çekildi. Masamın üzerindeki dosyalar, duvardaki saat, camın arkasında uzanan İstanbul… Hepsi yerli yerindeydi ama ben birkaç saniyeliğine bulunduğum odayı tanıyamadım.
“Sana da o dönem gerçeği söyleyemedik,” diye devam etti. “Yalan söylemek zorunda kaldık.”
Dört yıl önce Zeyşan’ın beni görmek istemediğini söylemişlerdi.
Benimle konuşmayı reddettiğini.
Her şeyin bittiğini.
Ve ben inanmıştım.
Daha doğrusu, inanmayı seçmiştim.
“Zeyşan nerede?”
Babam kaşlarını çattı.
“Karan, daha konuşmamız gereken…”
“Şu an nerede?”
“Önce beni dinle. O gece yaşananları anlaman gerekiyor.”
Sandalyemi geriye iterek ayağa kalktım. Telefonumu ve anahtarımı aldım.
Babam da doğruldu.
“Karan!”
Kapıya yürüdüm.
“Sana daha anlatacaklarım var!”
Kapıyı açtım.
Arkamdan konuşmaya devam etti. Poyraz’ın adını duydum. Ailelerden, alınan kararlardan söz ediyordu.
Dinlemedim.
Çünkü dört yıl boyunca Zeyşan’ın beni istemediğini düşünmüştüm.
Şimdi ise beni hatırlamadığını öğreniyordum.
Ve bunu kendi gözlerimle görmeden hiçbir şey dinlemeyecektim.
Koridorda Kadir’le karşılaştım.
“Karan ?”
“Kenan’a ulaş.”
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Hangi Kenan?”
“Zeyşan’ın yanında olan Kenan.”
Bir an yüzüme baktı. Sonra ifadesi değişti.
“Kenan mı? Zeyşan Hanım’ın…”
“Evet. Nerede olduğunu öğren.”
Kadir hemen telefonunu çıkardı.
“Bir sorun mu var?”
Cevap vermedim.
Asansöre yöneldim.
“Arabayı hazırlatayım mı?”
“Gerek yok. Kendim kullanacağım.”
Kadir’in gönderdiği konuma ulaştığımda saat öğleni biraz geçmişti.
Nişantaşı’nın kalabalık caddelerinden birinde, yolun karşısındaki kuaför salonunu görebileceğim bir yere aracı çektim.
Motoru durdurmadım.
Telefonum orta konsolun üzerinde birkaç kez titredi. Arayan babamdı. Ekran sönene kadar bekledim.
Sonra gözlerimi yeniden salonun kapısına çevirdim.
İçerideydi.
Birkaç metre ötemde.
Dört yıl boyunca ulaşmamayı seçtiğim kadın, şimdi bir kapının ardındaydı.
Ne söyleyeceğimi düşünmemiştim. Aslında onunla konuşmaya geldiğimden bile emin değildim. Babamın söylediklerinin doğru olmadığını görmek istiyordum yalnızca.
Karşısına çıktığımda yüzündeki ifadeyi…
Beni gördüğünde gözlerinin nasıl değişeceğini…
Salonun cam kapısı açıldı.
Önce iki kadın çıktı. Ardından Kenan göründü.
Ve sonra Zeyşan.
Nefesim kesildi.
Üzerinde açık renk bir bluz ve koyu renk bir pantolon vardı. Saçları eskisinden biraz daha uzundu; omuzlarından aşağı, sırtına doğru dökülüyordu. Bir elinde kahvesini tutuyor, diğer eliyle çantasının askısını düzeltiyordu.
Yanındaki kadın bir şey söyledi.
Zeyşan güldü.
O gülüşü gördüğümde göğsümdeki bütün kaslar gerildi.
Dört yıl boyunca unutamadığım şeylerden biri de buydu.
Gülerken gözlerini hafifçe kısması. Başını yana eğmesi. Sonra birden ciddileşip karşısındakine cevap vermesi.
Hepsini hatırlıyordum.
O ise beni hatırlamıyordu.
Bunu henüz kabul etmiyordum.
Vitesi değiştirdim. Karşı şeride geçip kaldırımın önünde sertçe fren yaptım.
Lastiklerin çıkardığı sesle çevredeki birkaç kişi irkilerek döndü.
Zeyşan da.
Ani frenin sesiyle sıçramış, elindeki kahvenin bir kısmını parmaklarına dökmüştü.
Kapıyı açıp indim.
Kenan beni hemen fark etti. Yüzündeki ifade değişti.
Ama ona bakmadım bile.
Zeyşan’a doğru yürüdüm.
Tam karşısında durduğumda kahve bulaşmış eline bakıyordu. Başını kaldırıp gözlerini yüzüme dikti.
Şaşkınlığı birkaç saniye içinde öfkeye dönüştü.
“Ne yapıyorsun gerizekâlı!”
Sesi sertti.
Gözlerini bir an olsun kaçırmadı.
Öyle ciddi, öyle öfkeli bakıyordu ki…
Bir zamanlar tanıdığım Zeyşan tam karşımdaydı.
Ama bana kızmasının sebebi artık bambaşkaydı.
Bakışlarım yüzünde dolaştı. Saçları uzamıştı. Yüzü biraz incelmişti. Sol kaşının hemen üzerindeki küçük iz hâlâ duruyordu.
Bir zamanlar o izin üzerine dudaklarımı bastırdığımda gülerek beni itmişti.
Hatırlıyordum.
O gün ne giydiğini bile hatırlıyordum.
Zeyşan ise karşısında duran adamı anlamaya çalışıyordu.
Birkaç saniye gözlerimin içine baktı.
Bekledim.
Bir gülümseme.
Bir şaşkınlık.
Belki adımı söylemesini.
Herhangi bir şey.
Ama hiçbir şey olmadı.
Gözlerinde ne bir tanıma ne de geçmişten kalmış bir yakınlık vardı.
Yalnızca öfke.
Kenan hemen yanına geçti. Aramıza girmedi ama gerektiğinde gireceği belliydi.
“Karan Bey, lütfen.”
Zeyşan başını ona çevirdi.
Sonra yeniden bana baktı.
Adımı duymuştu.
Ama yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
Çenemi sıktım.
Ellerimi iki yanımda yumruk yaptım. Tırnaklarım avuçlarıma battı.
Bir zamanlar kalabalık bir salona girdiğimde beni herkesten önce fark eden kadın, şimdi yüzümü ilk kez görüyormuş gibi inceliyordu.
Ve ben onun karşısında, kendi adımı bile söyleyemeden duruyordum.
Zeyşan’ın kaşları daha da çatıldı.
“Önümü kestin, bir şey söylemeyi düşünüyor musun?”
Sesi hâlâ öfkeliydi. Cevap beklerken çenesini hafifçe kaldırmış, gözlerini üzerime dikmişti.
Onu tanıyordum.
Bu bakışı da.
Bir zamanlar benimle tartışırken de böyle dururdu. Haklı olduğuna inandığında geri adım atmaz, karşısındakinin kim olduğuyla ilgilenmezdi.
Değişmemişti.
En azından bu yanı.
Ama gözlerinde bana ait hiçbir şey yoktu.
Bir adım geri çekildim.
Zeyşan hareketimi izledi. Hâlâ cevap bekliyordu.
Konuşmadım.
Çünkü ona kim olduğumu söylesem bile bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini artık anlamıştım.
Arkamı dönüp aracıma yürüdüm.
Kapıyı açtım, bindim ve kapattım.
Dışarıdaki uğultu bir anda kesildi.
İki elimi direksiyona koydum.
Ön camdan baktığımda Zeyşan hâlâ kaldırımdaydı.
Kenan ona bir şeyler anlatıyordu. Zeyşan önce ona, ardından aracıma baktı.
Birkaç saniye sonra yeniden konuşmaya başladılar.
Ben ise hâlâ aynı yerdeydim.
Dört yıl boyunca onu görmemek için kendimi zorlamıştım.
Bir kere bile aramamıştım.
Oysa isteseydim bulurdum.
Nerede olduğunu öğrenmek, kapısına dayanmak, karşısına çıkmak… Bunların hiçbiri benim için imkânsız değildi.
Babamı dinlemiştim.
Poyraz amcayı dinlemiştim.
İki aile arasında savaş çıkmasın, daha fazla kan dökülmesin diye susmuştum.
Bana doğru olanın bu olduğunu söylemişlerdi.
Ben de inanmıştım.
Şimdi ise sevdiğim kadın birkaç metre ötemde duruyor, kim olduğumu bilmiyordu.
Başımı direksiyona doğru eğdim.
Bir süre öyle kaldım.
Sonra gözlerimi kaldırdım.
Zeyşan kaldırımdan ayrılıyordu. Kenan hemen yanındaydı.
Arkasından baktım.
Bir zamanlar bana doğru koşarak gelen o kadının, şimdi arkasına bile dönmeden uzaklaşmasını izledim.
Motorun sesini yükselterek gaza bastım.
Araç sertçe ileri atıldı.
Dikiz aynasına bakmadım.
Çünkü geri dönersem ona her şeyi anlatmak isteyecektim.
Ve dört yıl önce yanında olmayı başaramadığım kadından, şimdi beni hatırlamasını istemeye hakkım olmadığını düşünüyordum.
~
Babamın çalışma odasının kapısını çalmadan açtım.
Yılmaz Sancaktar masasının arkasında oturuyordu. Beni görünce elindeki kalemi bıraktı.
“Sonunda geldin.”
Kapıyı arkamdan kapattım.
“Ne zamandır biliyordun?”
Babamın yüzündeki ifade değişmedi.
“Neyi?”
“Benimle oyun oynama.”
Sandalyeme oturmadım. Masasının önünde durup cevap vermesini bekledim.
Babam derin bir nefes aldı.
“En başından beri.”
Birkaç saniye yüzüne baktım.
“En başından beri…”
“Karan, sana anlatmaya çalıştım.”
“Ben dört yıl boyunca o kadının beni istemediğini düşündüm.”
Sesim yükselmişti.
“Bir kere bile aramadım. Kapısına gitmedim. Nerede olduğunu öğrenmeye çalıştığımda önüme adamlarını diktin. Bana onu rahat bırakmamı söyledin!”
Babam ayağa kalktı.
“Sesini alçalt.”
“Alçaltmayacağım!”
Masasına yaklaştım.
“Ben onu terk etti sandım, baba.”
Boğazımdaki düğümü yutkundum.
“Meğer beni hatırlamıyormuş.”
Babamın yüzündeki ifade değişmedi.
“Başka çaremiz yoktu.”
Bir süre ona baktım.
Sonra güldüm.
“Başka çareniz yoktu…”
Elimi masanın üzerine koyup ona doğru eğildim.
“Peki benim başka bir çarem var mıydı?”
Cevap vermedi.
“Onun yanında olmak için her şeyi yapardım.”
“Sorun da oradaydı zaten!”
Babamın sesi çalışma odasında yankılandı.
Bir anda ayağa kalkmıştı.
“Burada sana ihtiyacımız vardı! Sizi ayırmak zorundaydık. Kurşunu Zeyşan yedi ama hedef sendin! Sen ortalıktan kaybolsaydın neler olurdu, farkında mısın?”
“Umurumda değil!”
“Benim umurumdaydı!”
Avucunu masaya vurdu.
“Bu ailenin sorumluluğu senin omuzlarındaydı! Sen ise her şeyi bırakıp onun peşinden gidecektin!”
“Adı Zeyşan.”
Babam sustu.
“Onun adı Zeyşan.”
Bir süre birbirimize baktık.
“Yanında değildin ama ona zarar verenleri buldun,” dedi sonunda. “O gece kimin ne yaptığını ortaya çıkardın. Söz bozulmadı, Karan. Zeyşan yine senin!”
“Zeyşan beni hatırlamıyor!”
Sesim odada yankılandı.
“Dönse ne, dönmese ne!”
Babamın yüzündeki öfke biraz olsun yumuşadı.
“Hatırlar.”
Başımı iki yana salladım.
“Yanında olsaydım hatırlardı.”
“Karan…”
“Belki de beni bilerek hatırlamıyor. Neden hatırlasın ki?”
Babam sustu.
“En güvendiği insan bendim. Ne olursa olsun yanında olacağımı bilirdi.”
Boğazımdaki düğümü yutkundum.
“Ama yanında değildim.”
“Senin elinden bir şey gelmezdi.”
Gözlerimi kaldırdım.
“Gelirdi.”
Babamın yüzündeki ifade değişti.
“İsteseydim bulurdum onu. İkimiz de bunu biliyoruz.”
“Karan, o dönem şartlar…”
“Şartları biliyorum!”
Sesimi yükselttiğimi fark edince sustum.
Birkaç saniye sonra yeniden konuştum.
“Sen konuştun. Poyraz amca konuştu. İki aile birbirine girmesin dediniz. Her şeyi daha kötü yaparsın dediniz.”
Güldüm.
“Ben de sizi dinledim.”
Babam cevap vermedi.
“Dört yıl boyunca tek bir kapıyı çalmadım. Bir kere bile karşısına çıkmadım. Çünkü siz haklısınız sandım.”
“Biz seni korumaya çalıştık.”
“Biliyorum.”
Bu kez sesim sakindi.
“En kötüsü de bu zaten. Hepinizin neden yaptığını biliyorum.”
Dört yıl önce de bu odada oturmuştum. Babam konuşmuş, ben dinlemiştim. Sonunda ayağa kalkıp gitmiştim.
O gün kendimi doğru olanı yapmaya ikna etmiştim.
Şimdi aynı odada, o kararın hesabını veriyordum.
“Onu bulabilirdim baba. Yapmadım.”
Babam derin bir nefes aldı.
“Geçmişi değiştiremezsin.”
“Değiştiremiyorum zaten.”
Başımı eğdim.
“Benim beynim de hatırlamak istemezdi.”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda babam konuştu.
“Zeyşan döndü, Karan. Her şeye yeniden başlayabilirsiniz.”
Yüzüne baktım.
“Ben onunla yeniden başlamayı hak etmiyorum.”
“Saçmalama.”
“Onu bulmaya bile gitmedim.”
“Çünkü biz senden bunu istedik.”
“Ve ben kabul ettim.”
Babamın söyleyecekleri vardı. Yüzünden anlıyordum.
Ama ilk kez sözümü kesmedi.
“Zeyşan beni hatırlamıyorsa hatırlamıyor,” dedim. “Ona hiçbir şey anlatmayacağım. Beni sevdiğini de, benim onu sevdiğimi de.”
“Karan, bu haksızlık.”
“Belki.”
Kapıya yöneldim.
“Bir gün hatırlarsa kendi hatırlar. Hatırlamazsa da…”
Cümleyi tamamlayamadım.
Elimi kapının koluna koydum.
“Ben oğlumu kaybetmek istemedim,” dedi babam arkamdan.
Gözlerimi kapattım.
“Ben de onu kaybetmek istememiştim.”
Kapıyı açmak üzereydim ki babam yeniden konuştu.
“Bu evlilik olacak, Karan.”
Elim kapının kolunda kaldı.
Yavaşça arkamı döndüm.
“Ne?”
“Poyraz’la konuştuk. Yıllar önce verdiğimiz söz hâlâ geçerli.”
Birkaç saniye yüzüne baktım.
Sonra kapıdan uzaklaştım.
“Zeyşan beni hatırlamıyor, baba.”
“Biliyorum.”
“O zaman neden hâlâ bunu konuşuyoruz?”
“Çünkü hafızasını kaybetmesi verdiğimiz sözü ortadan kaldırmıyor.”
Güldüm.
“Sen gerçekten her şeyi bir anlaşmadan ibaret sanıyorsun.”
Babam sandalyesine yaslandı.
“Ben verdiğim sözün arkasında duruyorum.”
“Zeyşan’ın ne istediğini sordun mu?”
“Poyraz’la konuşuyoruz.”
“Ben Zeyşan’ı sordum.”
Babamın yüzündeki sabır tükenmeye başlamıştı.
“Sen ne istiyorsun, Karan?”
Cevap vermedim.
Çünkü ne istediğimi ikimiz de biliyorduk.
“Onu dört yıldır görmüyorsun,” diye devam etti. “Şimdi geri dönmüş. Verdiğimiz söz hâlâ geçerli. Daha ne istiyorsun?”
“Benimle evlenmek istemeyen bir kadını zorla yanıma getirmeyeceğim.”
“İstemediğini nereden biliyorsun?”
“Beni tanımıyor!”
“Tanır.”
“Yeter artık!”
Sesim yükselmişti.
“Bir insanı evlendirerek hafızasını geri getiremezsin!”
Babam bir süre sessiz kaldı. Sonra ağır ağır ayağa kalktı.
“Peki,” dedi. “Evlenme.”
Beklemediğim bu cevap karşısında kaşlarımı çattım.
“Ne?”
“İstemiyorsan evlenme. Ben de Poyraz’a söylerim, sözümüzü bozarız.”
Masasının etrafından dolaşıp karşıma geldi.
“Ama bir şeyi iyi düşün.”
Gözlerimi yüzüne diktim.
“Zeyşan senin olmazsa başkasının olacak.”
Çenemi sıktım.
Babam bunu fark etti.
“Karahan ailesinin tek kızı. Poyraz’ın nasıl bir çevresi olduğunu biliyorsun. Sonsuza kadar bekâr kalacak değil. Bugün olmazsa yarın birileri kapılarını çalacak.”
“Kes.”
“Ne oldu? Duymak mı istemiyorsun?”
“Kes dedim.”
Babam sesini alçaltmadı.
“Sen dört yıl boyunca kendini cezalandırdın diye o kız hayatını durdurmayacak, Karan. Bir gün başka bir adamla evlenecek. Belki çocukları olacak. Sen de uzaktan seyredeceksin.”
Dişlerimi sıktım.
Zeyşan’ın başka bir adamın yanında olduğunu düşünmek bile midemi bulandırmıştı.
Babam gözlerimin içine baktı.
“Şimdi söyle bana. Gerçekten bunu mu istiyorsun?”
Cevap veremedim.
Çünkü dört yıldır kendime verdiğim bütün sözlere rağmen, Zeyşan’ın bir başkasına ait olabileceği düşüncesine katlanamıyordum.
Babam omzuma dokundu.
“Ben senden onu sevmeyi bırakmanı istemiyorum, oğlum. Sana yeniden bir şans veriyorum.”
Elini omzumdan çektim.
“Zeyşan’ın bundan haberi var mı?”
“Olacak.”
“Nasıl?”
“Poyraz’la halledeceğiz.”
Yüzüne baktım.
Bu cevabı hiç sevmedim.
Ama daha fazlasını sormadım.
Çünkü o an ilk kez, babamın söylediklerine karşı çıkarsam Zeyşan’ı gerçekten kaybedebileceğimi düşündüm.
Ve bu düşünce, dört yıl boyunca taşıdığım bütün suçluluk duygusundan daha güçlüydü.
~
Aradan dört gün geçmişti.
Dört gündür ne zaman gözlerimi kapatsam kendimi aynı kaldırımda, Zeyşan’ın karşısında buluyordum. Yüzündeki şaşkınlığın öfkeye dönüşmesini, kahve dökülen elini, kaşlarını çatıp bana bakışını bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordum.
“Ne yapıyorsun gerizekâlı!”
Dört yıl sonra sesini ilk kez böyle duymuştum.
Bazen o anı düşündüğümde istemsizce gülümsemek istiyordum. Çünkü tanıdığım Zeyşan tam da böyle davranırdı. Önüne çıkanın kim olduğuyla ilgilenmez, haklı olduğuna inandığında lafını esirgemezdi.
Ama sonra bana nasıl baktığını hatırlıyordum.
Yüzümde kendisine tanıdık gelen hiçbir şey bulamamıştı.
O zaman gülümseyecek bir şey kalmıyordu.
“Geldik.”
Kadir’in sesiyle başımı kaldırdım.
Aracın camından Sancaktar Yalısı’nın aydınlatılmış girişine baktım. Avlu, peş peşe sıralanmış lüks araçlarla doluydu. Kapının iki yanında duran görevliler gelen misafirleri karşılıyor, içeriden yükselen müzik bahçeye kadar ulaşıyordu.
Davet başlayalı neredeyse iki saat olmuştu.
Babam gün içinde birkaç kez arayıp gecikmememi söylemişti. Son konuşmamızda ise gelmezsem kendisinin gelip beni alacağını belirtmişti.
Ona bunun pek iyi bir fikir olmayacağını söylemiştim.
Yine de buradaydım.
Kadir araçtan indi. Ben de kapımı açıp dışarı çıktım. Ceketimin önünü düzelterek merdivenlere yöneldim.
Girişte bekleyen görevliler beni görünce doğruldu.
“Hoş geldiniz, Karan Bey.”
Başımı hafifçe eğdim.
Kapıdan içeri girdiğim anda tanıdık yüzlerle karşılaştım. İstanbul’un köklü ailelerinden isimler, iş ortakları, babamın eski dostları… Çoğunu çocukluğumdan beri tanıyordum.
“Karan!”
Rauf amca kalabalığın arasından yanıma geldi. Yüzünde geniş bir gülümseme vardı.
“Sonunda teşrif ettin!”
Uzattığı eli sıktım, ardından kısaca sarıldık.
“Hoş geldin amca.”
“Hoş bulduk. Baban seni sorup duruyor. Nerelerdeydin?”
“İşim vardı.”
“Senin işin hiç bitmez zaten.”
Gülerek omzuma vurdu. Yanındaki iki adamla da selamlaştıktan sonra yoluma devam ettim.
Yalının geniş salonu davetlilerle doluydu. Tavandan sarkan kristal avizelerin ışığı mermer zemine yansıyor, açık kapılardan bahçeye uzanan kalabalığın uğultusu müziğe karışıyordu. Garsonlar ellerinde tepsilerle misafirlerin arasında dolaşıyor, denizden gelen serin hava içerideki ağır parfüm kokusunu hafifletiyordu.
Birkaç adım daha attım.
Ve onu gördüm.
Zeyşan.
Bahçeye açılan kapıların ilerisinde, Eylül’le birlikte duruyordu.
Bir an adımlarım yavaşladı.
Üzerinde koyu kırmızı, ince askılı, vücudunu zarifçe saran uzun bir elbise vardı. Saçlarını geriye doğru tarayıp ensesinde toplamıştı. Kulaklarındaki sallantılı küpeler hareket ettikçe ışıldıyor, bir elinde tuttuğu küçük gümüş çanta elbisesinin koyu tonuyla belirgin bir tezat oluşturuyordu.
Eylül bir şey anlatıyordu.
Zeyşan onu dinlerken gülümsedi, ardından başını hafifçe geriye atıp güldü.
Gözlerimi ondan ayıramadım.
Dört gün önce karşısında durduğumda üzerime öfkeyle bakan kadın, şimdi birkaç metre ileride, hiçbir şey olmamış gibi gülüyordu.
Belki de onun için gerçekten hiçbir şey olmamıştı.
“Karan Bey?”
Yanımda duran adamın sesiyle başımı çevirdim.
“Buyurun?”
“Geçen hafta gönderdiğimiz dosyaya bakabildiniz mi?”
Elini uzattı.
Sıktım.
“Baktım. Yarın ofisi arayın, konuşalım.”
Adam dosyayla ilgili birkaç ayrıntı daha anlattı. Söylediklerini dinledim, gerekli cevapları verdim. Fakat konuşmanın arasında bakışlarım birkaç kez istemsizce bahçeye kaydı.
Zeyşan hâlâ Eylül’ün yanındaydı.
Bir ara elini kaldırıp küpesini düzeltti.
O hareketi bile tanıyordum.
“Karan?”
Omzuma dokunan el beni yeniden bulunduğum yere döndürdü.
Ece karşımda durmuş, kaşlarını kaldırmış bana bakıyordu.
“Sen ne zamandır buradasın?”
“Yeni geldim.”
“İnsan bir ablasına haber verir.”
Yanağımdan öptü. Ben de ona sarıldım.
“Hoş geldin.”
“Hoş bulduk.”
Geri çekildiğinde yüzüme dikkatle baktı.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
“Hiç öyle görünmüyorsun.”
Cevap vermedim.
Ece bakışlarımın yönünü takip etti. Zeyşan’ı gördüğünde yüzündeki ifade değişti.
Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra bana döndü.
“Onunla konuştun mu?”
“Hayır.”
“Karan…”
“Konuşmayacağız da.”
Kaşları çatıldı.
“Neden?”
“Konuyu açma, Ece.”
Yüzüme uzun uzun baktı. Söylemek istediği şeyler olduğunu biliyordum ama üstelemedi.
“Peki,” dedi sonunda. “Ama bu böyle devam edemez.”
Cevap vermedim.
Ece uzaklaştığında yeniden bahçeye baktım.
Zeyşan artık aynı yerde değildi.
Kalabalığın arasını gözlerimle taradım. Onu bulmam birkaç saniye sürdü.
Poyraz amcanın yanındaydı.
Babası bir kolunu omzuna dolamış, karşılarındaki adamla konuşuyordu. Zeyşan başını kaldırıp kulağına bir şey söylediğinde Poyraz amca kahkaha attı.
Dört yıl önce de böyleydi.
Babasıyla sürekli atışır, onu kızdırmaktan büyük keyif alırdı. Poyraz amca ne kadar sert görünürse görünsün, kızının karşısında çoğu zaman çaresiz kalırdı.
Onları izlerken içimde tanıdık bir sızı hissettim.
Poyraz amca kızına sarılabiliyordu.
Ece onunla konuşabiliyordu.
Eylül koluna girebiliyordu.
Ben ise birkaç metre ötesinde durup yüzüne bakmakla yetiniyordum.
Üstelik bunu bana yasaklayan kimse yoktu.
Kendimden başka.
Bir garson yanımdan geçerken tepsisinden bir bardak viski aldım. Kalabalığın biraz dışına çekilip bahçeyi görebileceğim bir yerde durdum.
İçkimden bir yudum alırken Zeyşan’ın Poyraz amcanın yanından ayrıldığını gördüm. Birkaç adım sonra tanıdığı bir kadın tarafından durduruldu. Kadın iki elini birden tutup heyecanla bir şeyler anlatmaya başladı.
Zeyşan gülümsedi.
Onun yüzündeki ifadeyi tanıyordum.
Karşısındakini hatırlayıp hatırlamadığından emin olmadığı zamanlarda böyle gülümsediğini bilmiyordum elbette. Bunu yeni öğreniyordum.
Eskiden insanlara bakarken bu kadar dikkatli olmazdı.
Şimdi ise konuştuğu herkesin yüzünü inceliyor, sanki zihninde bir şey arıyordu.
Bir süre sonra yanımda birinin durduğunu hissettim.
Kadir’di.
Gözlerimi Zeyşan’dan ayırmadan sordum.
“Kimleri hatırlıyor?”
Kadir kimin hakkında konuştuğumu anlamak için düşünmek zorunda kalmadı.
“Aileden neredeyse herkesi.”
Bardağı dudaklarıma götürdüm.
“Sen hariç.”
Elim havada durdu.
Başımı hafifçe çevirip ona baktım.
Kadir bir an yüzümü inceledi. Ardından elini ensesine götürüp başını kaşıdı.
“Beni de tanıdı.”
Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden yüzüne baktım.
Kadir bakışlarını kaçırdı.
Bardağımda kalan viskiyi tek seferde bitirdim.
“Harika.”
Boş bardağı yanımızdan geçen garsonun tepsisine bırakırken çenemi sıktım.
Kadir’in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı ama gülmeye cesaret edemedi.
İyi de yaptı.
Bakışlarımı yeniden Zeyşan’a çevirdim.
Eylül yanına gelmiş, koluna girmişti. İkisi bir şeyler konuşarak gülüyordu.
Demek Eylül’ü hatırlıyordu.
Kadir’i de.
Hatta yıllardır görmediği insanları bile.
Bir tek beni değil.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra gözlerimi hâlâ ondan ayırmadan sordum.
“Bu gece olacaklardan haberi var mı?”
Kadir de Zeyşan’a baktı.
Bir süre onu izledi.
“Belli ki yok.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek belli ki yok?”
“Şuna baksana. Gayet keyfi yerinde.”
Haklıydı.
Zeyşan, Eylül’ün anlattığı bir şeye kahkahalarla gülüyordu. Birkaç saat sonra hayatıyla ilgili nasıl bir kararın açıklanacağından habersiz görünüyordu.
“Babamla Poyraz amca ne düşünüyor?” diye mırıldandım.
Kadir omuz silkti.
“Biliyorsun onları. Kafalarına koyduklarını yapmadan rahat etmezler.”
Cevap vermedim.
İki aile arasında yıllar önce verilmiş sözün hâlâ geçerli olduğunu biliyordum. Babam bunun üzerinde özellikle durmuştu. Poyraz amcayla konuştuklarını, her şeyin eskisi gibi olacağını söylemişti.
Sanki dört yıl hiç yaşanmamış gibi.
Sanki Zeyşan beni hâlâ tanıyormuş gibi.
Onların bu evlilik konusunda ne düşündüklerini biliyordum. Ama Zeyşan’ın ne düşündüğünü bilmiyordum.
Daha doğrusu, ona ne kadarını anlattıklarından bile emin değildim.
“Belki de biliyordur,” dedi Kadir.
Başımı çevirdim.
“Neyi?”
“Evlilik meselesini. Belki ailesi konuşmuştur.”
Bakışlarım yeniden Zeyşan’a kaydı.
O sırada Eylül’ün kolundan kurtulmuş, yanlarından geçen bir garsonun tepsisinden içecek alıyordu. Gülümseyerek teşekkür etti.
“Sanmıyorum.”
Kadir bana baktı.
“Nereden biliyorsun?”
“Bilmiyorum.”
Bir süre sustum.
“Ama bilseydi burada böyle durmazdı.”
Kadir hafifçe güldü.
“Orası doğru.”
Zeyşan’ın karakterini tanıyordu.
Birisi ona sormadan hayatıyla ilgili karar vermişse bunu sessizce kabullenecek son insandı.
Hele konu evlilikse…
Çenemi sıktım.
Babamla Poyraz amcanın ne yapmaya çalıştığını anlıyordum.
Ama Zeyşan’ı tanımadıkları bir kadın gibi davranmalarını anlayamıyordum.
Onu bir kararın karşısına çıkarıp kabul etmesini beklemek…
Bu, yıllar önce tanıdığım Zeyşan’la bile mümkün değildi.
Şimdikiyle hiç olmayacaktı.
Kadir telefonuna gelen mesaja baktı.
“Ben bir şeye bakıp geliyorum.”
Başımı salladım.
Uzaklaşırken bir kez daha Zeyşan’a baktı, sonra kalabalığa karıştı.
Yalnız kaldığımda bahçeye doğru birkaç adım attım.
O sırada Zeyşan başını çevirdi.
Göz göze geldik.
Beni fark etmişti.
Bakışları bir an yüzümde durdu. Ardından kaşlarından biri hafifçe kalktı.
Dört gün önce önüne araba kıran adamı tanımıştı.
Yüzündeki ifadeden bunu anlamak zor değildi.
Bardağını biraz aşağı indirdi.
Birkaç saniye daha baktıktan sonra gözlerini devirdi ve yanındaki kadına döndü.
İstemeden dudaklarımın kenarı kıpırdadı.
Beni hâlâ aynı şekilde sinir bozucu buluyordu.
Ama bu kez nedenini biliyordu.
Ve ben, onun gözünde yalnızca o günkü davranışımdan ibarettim.
Bir zamanlar hayatındaki en önemli insan olduğumu bilmeyen kadın, şimdi beni görmezden gelmeyi tercih ediyordu.
Gülümsemem kayboldu.
Gözlerimi ondan ayırdım.
Çünkü dört yıl sonra ilk kez aynı yerdeydik.
Ama aramızdaki mesafe, birkaç metreden çok daha fazlaydı.
Bölüm etkileşimi
