1. bölüm · Görünmezler evreni
Bölüm 1 Sezin’in hayatı
En güzel başlangıçlar,ilk görünmezlikle başlar.
Ve bazen…
ilk görünürlükle sona erer.Eğer bu kitabı okuyorsanız,bilin ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Çünkü bazı hikâyeler,okuyanı da görünmez yapar.Ve eğer buradaysanız…
siz de artık görünmezsiniz.
Bölüm 1 – Sezin’in Hayatı
Sabah Sezin yine iki yastıkla uyandı.
Biri, yanında biri varmış gibi koyduğu yastıktı.
Diğeri ise her gece sarılarak uyuduğu… boşluğu dolduran yastık.
Rüyalarına giren o çocuğu her zaman yanında gibi hissederdi.
Sanki nefesi omzuna değiyormuş gibi.
Sanki biraz dönse, ona çarpacakmış gibi.
Ama her sabah uyandığında,
yanı bomboş olurdu.
Ve Sezin, bunun sadece bir alışkanlık olduğuna kendini inandırmaya çalışırdı.
Sezin’in telefonu her zamanki gibi saat 09.45’te titreşti.
Mesaj grubu:
Betül, Çağla ve Dilara.
Her sabah aynı saatte yazarlardı.
Sanki görünmez bir alarm hepsini aynı anda uyandırıyordu.
“Dün yine gördüm.”
“Ben de.”
“Bu artık normal değil.”
Sezin ekranı biraz fazla uzun süre izledi.
Çünkü yalnız değildi.
Arkadaşları da aynı şeyi hissediyordu.
Yanlarında biri varmış gibi.
Sanki görünmeyen bir gölge onları takip ediyormuş gibi.
Ve hepsi…
rüyalarında aynı silueti görüyordu.
Yüzü net değildi.
Sesini duymuyorlardı.
Ama oradaydı.
Gerçekten bir şey varmış gibi inanıyorlardı.
Sezin hazırlanıp aceleyle evden çıktı.
İşi öğretmenlikti. Bir anaokulunda çalışıyordu.
Çocuklarla vakit geçirmek ona iyi gelirdi.
Onların kahkahaları, sorduğu tuhaf sorular, masal saatindeki o dikkatli bakışları…
Hepsi Sezin’in içindeki boşluğu kısa süreliğine de olsa sustururdu.
Harika masallar okurdu.
Oyunlar kurar, ses tonunu değiştirir, karakterleri canlandırırdı.
Çocuklar ona bayılırdı.
Belki de Sezin, çocukların dünyasında kendini daha görünür hissediyordu.
Betül, Çağla ve Dilara da aynı okulda öğretmendi.
Dördü birbirinden kopmazdı.
Ve bugün… hepsi Sezin’den önce gelmişti bile.
Okulun kapısından içeri girerken Sezin yine o hissi yaşadı.
Sanki biri onunla birlikte içeri adım atmıştı.
Ama arkasını döndüğünde…
koridor bomboştu.
Dersler bitmişti.
Sezin, Betül, Çağla ve Dilara okuldan birlikte çıktılar. Gün her zamanki gibiydi. Çocuk sesleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu.
Tam kapıya yönelmişlerdi ki küçük bir çocuk Sezin’in önünde durdu.
Elinde buruşturulmuş bir resim vardı.
“Öğretmenim… bunu size yaptım,” dedi utangaç bir sesle.
Sonra biraz duraksadı.
“Bir abinin yardımıyla. Size vermemi çok istedi.”
Sezin’in kaşları hafifçe çatıldı.
“Abi mi?” diye sordu ama çocuk çoktan arkasını dönmüştü.
Resmi eline aldı.
İlk bakışta basitti.
Dört kız figürü yan yana çizilmişti. Kendileri.
Ama arkalarında…
Dört tane daha siluet vardı.
Yüzleri yoktu.
Gözleri çizilmemişti.
Sadece gölgelerdi.
Sezin’in kalbi bir anlığına duracak gibi oldu.
Çünkü o siluetler…
rüyalarındaki gibiydi.
Elleri hafif titredi.
Hiçbir şey demeden telefonunu çıkardı ve gruba yazdı:
“Hemen kafede buluşalım. Şimdi.”
Beş dakika sonra dördü de aynı masadaydı.
Resim masanın ortasında duruyordu.
Ve ilk kez…
hiçbiri bunun sadece bir tesadüf olduğuna inanmıyordu.
Kafede masaya oturduklarında ilk konuşan Betül oldu.
“Kim verdi sana bunu, Sezin?”
Sezin gözlerini resimden ayıramıyordu.
“Bilmiyorum… Öğrencilerimden biri değildi. Yan sınıftandı galiba. Küçük bir çocuk.”
Dilara öne doğru eğildi.
“Peki kim demiş yap diye? ‘Bir abi yardım etti’ demiş ya… Kim o abi?”
Masada kısa bir sessizlik oldu.
Çağla derin bir nefes aldı.
“Bir sakin olun. Belki de düşündüğümüz şey değildir. Çocuklar hayal kurar, birini uydurmuştur.”
Ama hiçbiri gerçekten buna inanmıyordu.
Çünkü düşündükleri şey tam olarak buydu.
Rüyalarındaki siluetler.
Dört kişi.
Ve şimdi… bir çocuk onları da görmüştü.
Sezin fısıldadı:
“Ya yalnız değilsek?”
Bu cümle havada asılı kaldı.
Kimse cevap verememişti.
O resimden sonra bir hafta boyunca hiçbir şey olmamış gibi davrandılar.
Ama hiçbir şey gerçekten normal değildi.
Bir hafta sonra Sezin, Betül, Çağla ve Dilara okul gezisi için Sakarya’ya gidecekti.
Sadece öğretmenler, bir iş görüşmesi için yola çıkıyordu.
Kimi otobüsle, kimi kendi arabasıyla.
Sezin direksiyondaydı.
Betül önde, Dilara ve Çağla arkada oturuyordu.
Yolun başında her şey sakindi.
Müzik çalıyor, ara ara gülüyorlardı.
Ta ki Sezin göstergeye bakana kadar.
“Benzin mi azalıyor?” diye mırıldandı.
“Şaka yapıyorsun…” dedi Betül.
“En yakın benzinlikte duruyorum. Bir şey isteyen var mı marketten?” diye sordu Sezin.
“Su,” dedi Betül.
“Cips,” dedi Dilara.
“Çikolata,” dedi Çağla.
Sezin önce depoyu doldurdu.
Sonra markete girdi.
İstediklerini aldı. Kendine de naneli sakız.
Her şey o kadar sıradandı ki.
Arabaya doğru yürürken telefonu titredi.
Bilinmeyen numara.
Mesajı açtı.
“Sakarya’ya gitmeyin.
Benzinin azalması tesadüf değildi.”
Sezin’in adımları yavaşladı.
Araca bindiğinde yüzü solgundu.
“Ne oldu?” diye sordu Dilara.
Sezin telefonu uzattı.
Mesajı okuduklarında arabada mutlak bir sessizlik oluştu.
Kızlar birbirlerine baktı.
Çünkü hepsi aynı şeyi düşünüyordu.
Bu bir uyarıydı.
Ama kimden?
Sezin önce telefondaki mesaja baktı.
Sonra kızlara.
Etrafına göz gezdirdi.
Benzinlik neredeyse boştu.
Garip bir sessizlik vardı.
“Ne yapacağız?” diye fısıldadı Çağla.
Betül hemen atıldı.
“Hadi Sakarya’ya sür. Belki de biri şaka yapıyordur.”
Dilara başını sertçe salladı.
“Hayır! Ya değilse? Ya gerçekten bir şey olacaksa?”
“Saçmalamayın,” dedi Betül. “Bu kadar tesadüf olamaz.”
“Tam olarak sorun bu ya!” dedi Dilara. “Artık hiçbir şey tesadüf değil.”
Sezin direksiyona sıkıca tutundu.
Motor çalışıyordu ama hareket etmiyordu.
Bir süre arabada beklediler.
Dakikalar ağırlaştı.
Tam Sezin karar vermek üzereyken telefon yeniden titredi.
Bu kez bir haber bildirimi.
“Sakarya yolunda büyük patlama. Çok sayıda araç alev aldı. İlk belirlemelere göre terör saldırısı.”
Devamında…
yaralılar.
Hayatını kaybedenler.
Yanan araç görüntüleri.
Kızların yüzü bembeyaz oldu.
Dilara’nın sesi titredi.
“Bu… az önce gitmek üzere olduğumuz yol.”
Betül hiçbir şey diyemedi.
Sezin’in boğazı kurudu.
Mesaj tekrar aklına geldi:
“Benzinin azalması tesadüf değildi.”
Eğer durmasalardı…
O yolun ortasında olacaklardı.
Sezin yavaşça kontağı kapattı.
“Eve dönüyoruz,” dedi.
Ve ilk kez…
birinin onları koruduğuna gerçekten inandı.
Kızlar eve vardıklarında hâlâ şoktaydılar.
Arabadan inerken kimse konuşmadı.
Kapıyı açarken Sezin’in eli hafif titriyordu.
İyi ki gitmemişlerdi.
İyi ki benzin azalmıştı.
İyi ki o mesaj gelmişti.
Ama asıl soru buydu:
Onları uyaran kişi… bunu nereden biliyordu?
Bu bir tahmin olamazdı.
Bu kadar net bir şey tesadüf değildi.
O akşam kimse yalnız kalmak istemedi.
Valizler toplandı.
Battaniyeler serildi.
Ve dördü de Sezin’in evinde kalmaya karar verdi.
Artık sadece arkadaş değillerdi.
Aynı sırrın içindeydiler.
Gece olduğunda salonda yan yana uzandılar.
Işıkları kapatmaya kimse cesaret edemedi önce.
Sonra Dilara fısıldadı:
“Ya bizi koruyorsa?”
Kimse “kim?” diye sormadı.
Çünkü hepsi aynı şeyi düşünüyordu.
Işık kapandı.
Ev sessizliğe gömüldü.
Ama o gece…
dördü de aynı rüyayı gördü.
RüYA
Arabadaydılar.
Benzin hiç azalmamıştı.
Yol dümdüz uzanıyordu. Sakarya tabelası ileride görünüyordu.
Her şey normaldi.
Ta ki gökyüzü bir anda kararana kadar.
Önce bir patlama sesi duyuldu.
Sonra ikinci.
Bir anda alevler yolu sardı.
Arabalar yanıyordu.
İnsanlar çığlık atıyordu.
Camlar patlıyor, duman gökyüzüne yükseliyordu.
Sezin frene bastı ama çok geçti.
Etrafları alevlerle çevrilmişti.
Kapılar açılmıyordu.
Camlar inmiyordu.
Dilara ağlıyordu.
Betül bağırıyordu.
Çağla nefes alamıyordu.
Duman arabanın içine doluyordu.
Ve Sezin o an anladı.
Bu, olmaması gereken bir andı.
Tam gözlerini kapatacakken…
Bir kapı açıldı.
Ama içeriden değil.
Dışarıdan.
Dört farklı el uzandı.
Her birine bir el.
Onları tek tek çekip çıkardılar.
Alevlerin arasından.
Dumanın içinden.
Sezin kurtulurken arkasını döndü.
Onu tutan kişinin yüzüne bakmaya çalıştı.
Ama yüzü yoktu.
Net değildi.
Bir siluetti sadece.
Gözleri görünmüyordu.
Ama baktığını hissediyordu.
Ve o bakış… tanıdıktı.
Sonra her şey karardı.
Sezin kan ter içinde uyandı. Kalbi deli gibi atıyordu, sanki hâlâ o alevlerin içindeydi. Nefes almakta zorlanıyordu. Oda karanlıktı ama bir şey eksikti… kızlar yoktu. Yatağından hızla kalktı. “Betül?” diye seslendi, cevap gelmedi. Tam kapıya yönelmişti ki ayağı bir şeye takıldı. Eğilip baktığında yerde parlayan bir şeyi fark etti. Betül’ün bilekliği… kopmuştu.
Sezin’in içi buz kesti. Dilara’nın yatağına baktı, dümdüzdü. Çağla’nınki de öyle. Sanki hiç yatmamışlardı. Elleri titreyerek telefonu aldı, Betül’ü aradı. Çalıyor ama açan yok. Dilara… ulaşılamıyor. Çağla… kapalı.
“Hayır… hayır…” diye mırıldandı.
Tam o anda mutfaktan bir ses geldi. “Seziiin… uyandın mı?” Bu Betül’ün sesiydi.
Sezin bir an dondu, sonra koşarak mutfağa girdi. Kızlar masada oturmuş kahvaltı yapıyordu, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sezin korku dolu bir sesle bağırdı: “Siz delirdiniz mi ya! Ödüm koptu size bir şey oldu diye!”
Betül kaşlarını çattı. “Ne oldu sana? Biz de az önce…” Dilara sözünü tamamladı: “…aynı rüyayı gördük.” Çağla fısıldadı: “Arabayla Sakarya yolundaydık… birden alevler sardı her yeri…”
Sezin’in yüzü bembeyaz oldu. “Ve teröristler vardı,” dedi titreyerek.
Üçü birden ona baktı. Aynı rüya. Aynı detaylar. Aynı korku.
Bir an sessizlik oldu. Betül bilekliğine baktı ve kaşları çatıldı. “Sezin… benim bilekliğim nerede?”
Sezin yavaşça elini cebine soktu ve kopmuş bilekliği masaya bıraktı. O an kimse konuşamadı. Çünkü hepsi aynı şeyi düşündü: Eğer bu sadece bir rüyaysa… bileklik nasıl kopmuştu?
Mutfaktaki ışık hafifçe titredi. Camdan soğuk bir rüzgâr esti ama pencere kapalıydı. Ve o an dördü de aynı şeyi hissetti. Yalnız değillerdi.
Belki de o rüya bir uyarıydı. Belki de bir başlangıç.
Ve belki de Görünmezler… artık onları seçmişti.
