1. bölüm · Görünmez Bağlar.

Bölüm 1;Şehrin Islak Nefesi Ve Düğümler.

Azra Yapıcı

İstanbul o gece, kadim bir acının dışavurumu gibiydi; gökyüzü, sanki bin yıllık sırları saklamaktan yorulmuş da hepsini bir kerede yer yüzüne kusmaya karar vermişti. Şehir, ne tam karanlığa teslim olmuştu ne de ışığa.

Gökyüzünün rengi, Mina’nın üzerindeki o nefes kesen, her bir kıvrımı el işçiliğiyle işlenmiş gece mavisi elbisenin tonundaydı; hüzünlü bir okyanusun en derin yeri gibi... Galata’nın o nem kokan, Arnavut kaldırımlı dar sokaklarında yankılanan topuk sesleri, fırtınanın uğultusuyla amansız bir yarış içindeydi.

Mina, sertleşen rüzgarın etkisiyle yüzüne birer kamçı darbesi gibi çarpan, sırılsıklam olmuş upuzun ve düz sütlü kahve saçlarını titreyen parmaklarıyla geriye itmeye çalıştı.

Saçları artık omuzlarından bir nehir gibi süzülmüyor, her bir damlayla daha da ağırlaşarak onu geçmişin derinliklerine çekiyordu.

Elbisesinin ipek kumaşı yağmuru her saniye daha çok emiyor, vücuduna yapışarak onu bu şehre, tam da bu lanetli sokağa çiviliyordu.

Aslında her şeyden, herkesten, ama en çok da göğüs kafesinin hemen altında dinmek bilmeyen o yangından kaçmak istiyordu.

Ancak Galata Kulesi, devasa bir bekçi gibi tepesinde dikilmiş, ona kaçacak bir deliği olmadığını hatırlatırcasına parlıyordu: "Zihninden sildiklerini ruhun asla unutmaz Mina.

Bazı bağlar sen kopardığını sansan da canını yakmak için pusuda bekler."

Nefesi boğazında düğümlendiğinde aniden durdu. Sokağın köşesinde, titrek ve sarı bir sokak lambasının cılız aydınlığında beliren o gölge, Mina'nın tüm savunma mekanizmalarını tek bir saniyede yerle bir etmeye yetti.

Yıllardır zihninin en karanlık hücrelerine zincirlediği o suret, şimdi sadece birkaç metrelik bir yağmur perdesinin ardındaydı.

Yağmur, aralarındaki havayı puslu bir hayale çevirse de Mina o adamı tanımak için gözlerine ihtiyaç duymuyordu.

Havaya karışan o kadim koku; toprak, tütün ve serin bir kış sabahı esintisi... O koku, her şeyi anlatmaya yetiyordu.

"Geldin," dedi adamın sesi.
Sesi, yılların biriktirdiği tozlu raflardan fırlamış gibi boğuk, pürüzlü ve bir o kadar da sarsıcıydı.

Rüzgarın kulak tırmalayan feryadını tek bir heceyle bıçak gibi kesmiş, gelip Mina’nın kalbine o paslı çapayı bir kez daha saplamıştı.

Mina, kirpiklerinde asılı kalan ve görüşünü bulandıran yağmur damlalarını rüzgara emanet ederek başını kaldırdı.

Gözleri adamın gözlerine değdiği o an, İstanbul sessizleşti, zaman durdu ve kainat nefesini tuttu. "Gidemedim," diye fısıldadı Mina, sesi kendi kulaklarına bile yabancı geliyordu.

"Her kaçış denemem beni daha sert bir şekilde sana geri fırlattı. Beni bağlayan o görünmez ipleri kesmeye çalıştıkça, o iplerin aslında can damarlarım olduğunu anladım.

Meğer biz, en büyük aşkı o devasa engellerde değil, aşamayacağımızı sandığımız küçücük, gururdan örülmüş engellerin ardında kaybetmişiz."

Adam yavaşça, sanki bir efsun bozulmasın diye ürkekçe bir adım attı. Mina bu kez geri çekilmedi; kaçacak takati de, isteği de kalmamıştı.

Yağmur ikisinin üzerinde birleşen bir kefen gibi yağarken, iki yaralı ruh, İstanbul'un bu ıslak ve karanlık rahminde birbirlerini yeniden doğurmaya başladılar.

Bu sadece bir tesadüf değildi; bu, kaderin bizzat kendi elleriyle attığı o kör düğümün hikayesiydi.
🖤🎧