4. bölüm / 3
GÖRÜCÜSon Gün
Bölümler 3Şu an: Son Gün
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Arabam vardı ama anahtarı yukarıda, o kasvetli odada bırakmıştım. Tekrar içeri girip o koridorlardan geçmek, en çok da onların yüzünü görmek istemiyordum. Attığım her adımda beni biraz daha boğacaklarını biliyordum. Yürümeye karar verdim. Sert esen akşam rüzgârı, belki de yüzümdeki bu yangını biraz olsun söndürür, zihnimi temizlerdi.
On beş dakikalık tempolu bir yürüyüşün ardından, Melislerin o tek katlı, bahçeli müstakil evinin önüne geldim. Babalarının vefatından sonra annesi ve kız kardeşiyle kurdukları bu küçük dünya, onlara fazlasıyla yetiyordu. Zile bastım. Parmaklarım titriyordu. Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve Melis’in tanıdık, güven veren yüzü belirdi karşımda. O an mantıklı hiçbir şey düşünemedim; içimden gelen tek şey sığınmaktı. Kendimi ileriye doğru atıp Melis’e sıkıca sarıldım. Tutmaya çalıştığım her şey baraj kapakları gibi patladı; bu kez hıçkıra hıçkıra, içim sökülürcesine ağlıyordum. Melis hiçbir şey sormadı. Sadece kollarını bana doladı ve parmaklarını saçlarımın arasında gezdirmeye başladı. Tam bir annenin yapması gereken, ama benim hiç göremediğim o şefkatle...
Sesim sokağa taşmış olacak ki, koridorun ucunda Ayten teyzenin belirdiğini gördüm. Beni o halde görünce bir şeyler söylemek için dudakları aralandı, gözlerindeki o ani endişeyi gördüm ama sonra sustu. Dudaklarını birbirine bastırıp kelimeleri içine gömdü. Ayten teyzeyi çok seviyordum. Bazen Melis evde olmadığında bile sırf onunla dertleşmek, o mutfak masasında oturup sıcak bir çay içmek için buraya kaçardım. O da tıpkı kızı gibi, ailemin bana açtığı yaraları çok yakından bilirdi.
Ağlamam biraz olsun iç çekişlere dönüştüğünde, Melis beni hafifçe geri çekip yüzümü ellerinin arasına aldı.
"Oy kuzum benim... Gel bakayım içeri, geç şöyle," diyerek elimdeki poşetleri usulca aldı.
Evi kendi evim gibi bildiğim için doğrudan oturma odasına geçtim. Ayten teyze de sessiz bir gölge gibi arkamızdan geliyordu. Köşedeki tekli koltuğa çökercesine oturdum. Ayten teyze de hemen karşımdaki koltuğun kenarına ilişti, gözlerini üzerimden ayırmıyordu. O sırada Melis içeri girdi, elindeki poşetleri mutfak tezgahına bırakıp yanımıza gelmişti.
"Anlat bakayım kuzum, ne dediler yine sana?" diyen Ayten teyzeye döndüm. Elimin tersiyle yanaklarımdan süzülen son yaşları kurulamaya çalışıyordum. Boğazımı temizleyip konuşmaya yeltendim ama oraya yerleşen o ağır yumru, nefes almama bile izin vermiyordu. Zorlukla da olsa dudaklarımı araladım. Sesim ağlamaktan o kadar tiz ve güçsüz çıkmıştı ki, kendim bile tanıyamadım. "Annemler... Mardin’e gitmeme kesinlikle izin vermiyorlar. Onu geçtim, mesleğimi yapmama, öğretmen olmama da karşılar. Ne yapacağım ben şimdi?"
Yeniden gözlerim dolarken, Melis’in sert ve kararlı sesi odada yankılandı:
"Ne mi yapacaksın? Gidip o formu dolduracaksın! Kendi ayakları üzerinde duran, başarılı bir öğretmen olacaksın Evin! Bu kadar!"
Ayten teyze, kızının bu ani çıkışına karşı sakinleştirmek ister gibi, "Melis, biraz sakin ol kızım," diye araya girdi.
Melis haklıydı. Kendi hayatımı kurtarmak için önümdeki tek çıkış yolu buydu ama içimdeki o korkuyu susturamıyordum. Bir tarafta kan bağıyla bağlı olduğum ama beni her fırsatta aşağı çeken ailem, diğer tarafta Melis, geleceğim, hayallerim... Kafamın içi de kalbim de darmadağındı.
"Evet Melis, ben de gitmeyi her şeyden çok istiyorum ama nasıl yapacağım? Hiç bilmediğim, tanımadığım bir şehir... Arkamda ailem olmadan, tek başıma... Orada başıma bir şey gelse, arkamı döneceğim kimse..."
Melis, cümlenin sonunu getirmeme izin vermeden sertçe sözümü kesti:
"Arkanda ailen olmadan mı? Biz neyiz Evin? Biz kimiz senin için, hımm?"
Boğazımdaki yumru bu kez suçluluk duygusuyla büyüdü. Farkında olmadan onun o kocaman kalbini kırmış gibi hissettim.
"Ailemsiniz tabii ki," dedim aceleyle, sesimdeki minneti duymasını isteyerek. "Hatta aileden de ötesi... Ama Melis, anlatmak istediğim şey bu değil, sen de biliyorsun."
Bu kez söze Ayten teyze girdi. Ses tonundaki o kadife gibi yumuşaklık, odadaki tüm gerginliği aldı.
"Bak yavrum," dedi gözlerimin içine bakarak. "Biz senin aileniz, sen de bizim evladımız oldun. Yeri geldi ben senin annen oldum, yeri geldi sen benim kızım oldun. İnsan sadece aynı evde doğdu diye aile olmaz..."
Bu sözler, göğsümün ortasında sıcak bir şeylerin erimesine neden oldu. Gözlerim yine dolmuştu ama bu kez acıdan değil, ait olmanın verdiği o garip mutluluktandı. Dünyada birileri tarafından karşılıksız sevilmek ne güzel bir histi. Ayten teyze derin bir nefes alıp devam etti:
"Kızım, sen kendine yeni bir hayat kurmak istiyorsun ve en doğru olanı yapıyorsun. Ömür boyu seni anlamayan bir aileye bağımlı yaşayamazsın. Bak bana... Ben zamanında çalışmadım, kendi ayaklarım üzerinde durmadım diye hâlâ çok pişmanım. Eğer azıcık aklın varsa kızım; git, mesleğini yap ve kendi paranı kazan. Az olur, çok olur hiç fark etmez; insanın kendi kazandığı paranın tadı, o özgürlük hissi bambaşkadır. Emin ol bana."
Sözleri bittiğinde ne diyeceğimi, bu büyük desteğe nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. Oturduğum koltuktan kalkıp Ayten teyzenin boynuna sıkıca sarıldım.
"İyi ki varsınız... Siz olmasanız ben ne yapardım..."
Daha cümlemi tamamlayamadan, Melis’in o her zamanki neşeli sesi tam kulağımın dibinde bitti:
"Aaa ama kıskanıyorum! Annem Evin’i benden daha çok seviyor, vallahi kabul etmiyorum!" diyerek ikimizin birden üzerine atıldı.
O an, kollarımın arasındaki bu iki kadına bakarken içimden tek bir şey geçti: Benim gerçek ailem buradaydı. Diğerleri sadece nüfus cüzdanımdaki birer isimden ibaretti.
Bir saat kadar sonra saat ona yaklaşıyordu. Ayten teyze bizim için taze bir çay demlemiş, sonra da dinlenmek için odasına çekilmişti. Biz Melis’le balkonda oturmuş, çay-çekirdek eşliğinde gökyüzünü seyrediyorduk. Melis başını gökyüzündeki yıldızlardan ayırmadan, fısıldar gibi konuştu:
"Artık vakti gelmedi mi?"
Başımı ona çevirdim. "Neyin?" der gibi baktım yüzüne. O da bakışlarını bana çevirdi, aramızdaki küçük kare masanın üzerinde duran telefonumu uzatıp hızlıca ekrana dokundu. Telefonu bana doğru döndürdüğünde, ekranda Mardin’deki o lisenin dijital başvuru formu açık duruyordu.
"Aaa..." dedim, içimdeki o ürpertiyi gizlemek için hafifçe alaycı bir ton kullanarak. "Ben onu tamamen unutmuşum."
"Ama ben unutmadım canım benim," diyerek tebessüm etti Melis. "Bak kuzum, sistem kapanmadan doldur şunu. En azından bir şansını dene. Ne kaybedersin?"
Haklıydı. Derin bir nefes aldım, "Tamam" anlamında kafamı sallayıp telefonu elime aldım. Formdaki boşlukları doldururken kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissediyordum. Korku, umut, şaşkınlık ve adını koyamadığım o tuhaf özgürlük arzusu... Hepsi birbirine karışmıştı. Garip ama bir o kadar da hafifletici bir duyguydu. Formu onaylayıp sisteme gönderdikten sonra Melis’le biraz daha geleceğe dair fısıldaştık ve odalarımıza geçtik.
Sabah
Saat tam 08.00’de, içimdeki huzursuz bir uyanışla gözlerimi açtım. İlk işim yastığın altındaki telefonuma uzanmak oldu. Ekranda, hiç beklemediğim bir bildirim ışığı yanıp sönüyordu. Bakanlığın yeni merkezi atama sisteminden gelen resmi bir e-postaydı bu. Mardin’deki lisenin başvurusu onaylanmıştı. Yeni dijital bürokrasi sayesinde her şey bir gecede sonuçlanmıştı. İnanamadım, gözlerimi kırpıştırıp ekrana tekrar baktım. Ama doğruydu.
Tutamadığım o ani çığlıkla yataktan fırladım. Melis korkuyla sıçrayarak uyandı. "Ne oluyor be? Yangın mı var?" diyerek sersemlemiş gözlerle bana baktı.
"Kızım! Onaylanmış!" diye bağırdım, ellerim titriyordu. "Öğretmen oluyorum! Kendi hayatım, kendi işim, kariyerim başlıyor!"
Yatakta zıplamaya başladığımda Melis de o saniyede uykusundan sıyrıldı ve aynı sevinçle yataktan kalkıp boynuma atladı. "Biliyordum! Başaracağını çok iyi biliyordum! Peki ne zaman gideceksin? Tanrım, senin adına o kadar heyecanlıyım ki!"
"Bilmiyorum ama en kısa zamanda bilet bulup uçmalıyım," diyerek yatakta döne döne zıplamaya devam ettik. Tam o sırada odanın kapısı pat diye açıldı. İkimiz de donakalıp kapıya döndük. Ayten teyze, elinde her an fırlatmaya hazır olduğu emektar terliğiyle eşikte duruyordu. Melis bu durumlara alışık olduğu için hemen kendini yatağın diğer tarafına attı, bense hedef tahtası gibi ortada kalakaldım.
"Yaa Melis, beni bekle deseydin bari!" dememe kalmadan terlik tam kafama isabet etti. "Aşk olsun Ayten teyze, daha gitmeden morartacaksın beni!"
Ayten teyze terliği vurduktan sonra ellerini beline koyup sorgular gibi baktı yüzümüze. "Nereye gidiyorsun bakayım sen küçük hanım?"
Melis, benden daha büyük bir gururla araya girdi: "Mardin’e anne! Öğretmen olmaya gidiyor!"
Ayten teyzenin eli havada kaldı, ağzı şaşkınlıkla açıldı. "Kız... Ne ara yaptınız? Ay, tebrik ederim güzel kızım benim! Seninle gurur duyuyorum, aferin kızıma!" diyerek terliği unutup bana doğru koştu ve beni kolları dert görmesin diye kollarına aldı.
Gurur duymak... Kelime içimde bir yerlere çarptı. Kendi ailemi de bir gün böyle gururlandırmayı çok isterdim ama biliyordum; ben ne yaparsam yapayım onların gözünde hep bir hata olarak kalacaktım. Olsun. Benim asıl ailem tam şu an bana sarılıyordu ya, bu bana yeterdi. Ayten teyzeye, sanki bu son sarılışımızmış gibi daha da sıkı sarıldım.
"Neyse," diyerek benden ayrıldı Ayten teyze, gözlerinin içi gülüyordu. "Ben gidip şu patates kızartmasına bakayım, ocakta yanmasın."
O odadan çıkınca biz de Melis’le hızlıca üzerimizi değiştirip kahvaltıya geçmek için mutfağa yöneldik. Melis masadaki enfes kokuları alınca önden koşup annesinin yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. "Oooo Ayten Sultan, yine döktürmüşsün!"
Ben de arkasından yaklaşıp diğer yanağından öptüm. "Ayten teyze pes doğrusu, bu kadarı bize çok fazla ama ellerine sağlık," dedim. Normalde duvarları olan, mesafeli biriydim; sadece çok ama çok yakın hissettiklerimi öperdim. Yani hayatta sadece Melis ve Ayten teyzeyi...
Masaya kurulduk. Ayten teyze neşeyle, "Evettt, hadi bakalım başlayın yavrularım," dedi.
Melis uzanıp sıcak kuymaktan bir parça alırken, ben tabağıma patates kızartmalarından doldurdum. Hayatımda ilk defa bir kahvaltı sofrası bana bu kadar huzurlu ve güzel hissettiriyordu. Melis ağzındaki lokmayı çiğnerken merakla sordu:
"Eee, ne zaman yola çıkıyorsun yavrucak?"
"İnan hiç bilmiyorum, biletlere bakmam lazım önce."
"Bakalım hemen," diyerek masanın üzerindeki telefonuna uzandı Melis. Bilet satış sitesine girdi, parmakları ekranda hızla hareket etti. "Bugün için bakıyorum... Aaa, bak tam bu sabah saat 11.00’de direkt uçuş var Evin!"
Bakışları bana döndüğünde içimde anlık bir panik dalgası kabardı. Gitmek, bu kadar çabuk mu olacaktı? "Aslında zamanlama güzel ama... Çok erken olmaz mı? Hazır değilim ki."
"Aman, ne erkeni?" diyerek beni rahatlatmaya çalıştı. "Zaten iki saatlik yol. Öğleden sonra orada olursun. Gidip evine, odana yerleşir, güzelce dinlenirsin canım benim."
"Esya mı?" dedim acı bir tebessümle. "Hangi eşyadan bahsediyorsun acaba? Yanımda dün seninle aldığımız birkaç parça şey dışında hiçbir şeyim yok ki."
"Hımm, o zaman kahvaltıdan hemen sonra gidip alalım," diyen Melis’e ters bir bakış fırlattım.
"O eve tekrar adımımı atmak istemiyorum."
"Sen girme zaten," diyerek beni susturdu.
"E ne yapacağım? Kıyafetler gökten mi inecek Melisçiğim?" diyerek gözlerimi kısıp ona baktım.
"Ben girer alırım, ne dert ettin be?" dedi gayet rahat bir tavırla.
Şaka mı yapıyordu yoksa ciddi miydi? Benim için o gergin eve girip kıyafetlerimi toplayacak kadar göze alıyor muydu her şeyi? "Ciddi misin sen?" diye sordum, kaşlarım hayretle yukarı kalkmıştı. Melis yüzündeki o sıcacık tebessümle "Evet" anlamında kafasını salladı.
Ona gidip sarılmak istedim ama elindeki çay bardağını devirmemek için kendimi zor tuttum.
Kahvaltıyı aceleyle bitirip bizim eve geçmek üzere Melis’in arabasına bindik. Plan netti: Ben arabada saklanacaktım, Melis ise yukarı çıkıp benim siyah valizlerime ne bulursa dolduracaktı. İlk maaşım yatana kadar beni idare etse yeterdi, sonrasını zaten kendim hallederdim. Yeni bir hayat, yepyeni bir sayfa beni bekliyordu; içimdeki o buruk ama heyecanlı hisle camdan dışarıyı izledim.
Yürüyerek on beş dakika süren yolu arabayla beş dakikada geçtik. Melis arabayı evin biraz uzağına park edip hızla binaya doğru yürüdü. Arabanın camından dikiz aynasına bakarken kalbimin sesini duyabiliyordum. Melis kapıyı çaldığında kapıyı abimin açtığını gördüm; şaşırmıştım çünkü bu saatte evde olacağını tahmin etmiyordum. Abim de Melis’i karşısında görmeyi beklemiyor gibiydi, bir an afalladı. Melis ise hiç istifini bozmadan içeri süzüldü ve doğrudan odamın olduğu merdivenlere yöneldi.
Yarım saat boyunca arabada beklemek tam bir işkenceydi. Sıkıntıdan patlamak üzereyken binanın kapısı açıldı ve içimden derin bir şükür çektim. Melis, iki elinde iki büyük siyah valizle kapıda belirdi. Ağır yükün altında zorlanarak arabaya doğru yürüyordu. Bagajı açıp valizleri içeri fırlattı, ardından ön yolcu koltuğuna, yanıma oturdu. Kapıyı kapatır kapatmaz ciğerlerindeki tüm havayı dışarı üflercesine, "Ohhh!" çekti.
"Çok yoruldum," dedi saçlarını geriye atarak.
Hafifçe gülümsedim, gözlerim minnetle parladı. "Teşekkür ederim... Her şey için teşekkür ederim Melis."
Kafasını hafifçe sallamakla yetindi, yüzünde o işi başarmanın verdiği gururlu ifade vardı.
"Evde kim vardı?" diye sordum, sesimdeki tedirginliği gizleyemeden.
"Bir tek abin vardı," dedi Melis, ses tonunu düz tutmaya çalışarak.
"Nası yani? Annemler yok muydu? Beni hiç mi merak etmemişler?" Bir kez olsun aramamışlar, tek bir mesaj bile atmamışlardı. Kafaya takmamaya, canımı sıkmamaya çalışıyordum ama elimde değildi; insan ne olursa olsun o ilgiyi bekliyordu.
Melis uzanıp elimi sıkıca tuttu. Gözlerimin içine bakarak, "Merak etme, her şey zamanla yoluna girecek. Sadece biraz zaman, tamam mı?" dedi.
Ben de onun elini hafifçe sıkarak sessiz bir söz verdim kendime. Melis elini çekip direksiyonu kavradı. Saat 09.50’ydi. Uçağın kalkmasına bir saatten biraz fazla zaman kalmıştı. Eve döndüğümüzde valizleri hiç indirmedik, zaten doğrudan havaalanına geçecektik. Hızlıca bir duş alıp üzerimi değiştirdim, hafif bir makyajla yüzümdeki yorgunluğu gizledim.
Evden çıkmadan önce Ayten teyze ile vedalaşmak için karşısına geçtim. O an kendimi, öz annesinden koparılan bir çocuk gibi çaresiz hissettim.
Ayten teyze, "Kendine çok dikkat et kuzum benim," diyerek alnıma sıcak bir öpücük kondurdu ve beni son kez göğsüne bastırdı. Gözlerinin dolduğunu görebiliyordum. Onu böyle üzgün görmek içimi acıtsa da, arkamda beni düşünen birilerinin olduğunu bilmek bana güç veriyordu.
Arabanın kapısını açıp içeri oturdum. Melis gaza basarken camı açıp Ayten teyzeye el salladım. Bana kollarını açan o güzel kadına içimden binlerce kez teşekkür etmeyi de unutmadım...
Bölüm etkileşimi
