6. bölüm · GÖLGEYE DÜŞEN IŞIK

Bölüm 4

Sena Güven

-Yavuz-
Aynı Sabah
Sabah, gözlerimi açtığımda içeri dolan ışıktan değil, içimdeki huzursuzluktan anlaşılmıştı.
Gecenin ne zaman bittiğini, uykunun gerçekten gelip gelmediğini ayırt edemiyordum. Sanki bütün gece gözlerim kapalı ama zihnim ayaktaydı. Nöbet tutar gibi. Bekler gibi.
Tavana baktım. Aynı çatlak. Aynı gölge. Aynı sessizlik. Ben aynı değildim.
Yataktan doğruldum. Ayaklarım yere değdiğinde vücudum alışkanlıkla dengelendi. Bu bedeni yıllardır disiplin ayakta tutuyordu. Rutin, kontrol, mesafe. Bunlar olmazsa dağılırdım. Bunu çok iyi biliyordum.
Banyoya gittim. Aynanın karşısında durdum. Yüzüm sertti. Çizgiler yerindeydi. Gözlerimde hâlâ uyku yoktu ama yorgunluk vardı. Alışık olduğum bir yorgunluk değil, başka türlüsü.
Musluğu açtım. Soğuk suyu yüzüme çarptım. Bir kez daha. Bir kez daha. Nefesim keskinleşti ama içimdeki ağırlık dağılmadı. "Geçecek," dedim aynadaki adama.
Sesim sertti. Emir verir gibiydi. Ama emirler, zihni ikna etmeye yetmezdi.
Mutfağa geçtim. Kahve yaptım. Kokusu yayıldı ama içimde bir karşılık bulmadı. Kupayı elime aldım, pencerenin önüne geçtim. Dışarıda sabah, olması gerektiği gibiydi. Kuşlar, ağaçlar, rüzgâr...
Doğa, insanın içini umursamazdı. Bu hoşuma giderdi normalde. Ama bugün doğa bile fazla yakındı.
Kupayı tezgâha bıraktım. Parmaklarımın hâlâ gergin olduğunu fark edince dişlerimi sıktım. Bu, tehlike anlarında olurdu. Silah sesinde. Ani hareketlerde. Bir tehdidin kokusunu aldığımda. Oysa ortada bir tehdit yoktu ya da vardı. Gözüm duvardaki takvime kaydı. Normalde bakmazdım. Günler benim için sayılar değildi; birbirinin aynısıydı.
Ama o sabah, durup baktım. Tarihin altı kalemle işaretlenmişti. Yanına küçük, sert bir not düşülmüştü:
"31 Aralık – Yılbaşı Balosu."
Bir an kıpırdamadım. Sonra hafifçe kaşlarımı çattım. Lanet olsun.
Butik otel... Benim otelim.
Yılbaşı balosu, aylar öncesinden planlanmıştı. Şehirden gelen misafirler, rezervasyonlar, canlı müzik, kalabalık, ışıklar... Normalde bu tür organizasyonlara karışmazdım. İşin idari kısmı benden geçerdi ama ortada bulunmam gerekmezdi.
Gerekmezdi. Ama bu balo evimde olacaktı, benim otelimde. Kalabalık. Yabancı yüzler. Yakın temaslar. Ve dün.
Zihnim o kelimeye takıldı. Dün olan şey, olması gerekenden fazlaydı. Bir düşüş. Bir çarpışma. Bir temas. Ve ardından kaçış. Benim kaçışım.
İçim daralmaya başladı. Her şey üzerime gelmeye başladı. Bu düşünceyi zihnimden kovmak ister gibi montumu aldım. Dışarı çıkmalıydım. Orman beni toplardı. Hep toplardı. Ağaçlar soru sormazdı. Toprak yargılamazdı.
Kapıyı kapattım. Kilitledim. Anahtarı cebime koydum. Patikaya adım attığımda nefesim otomatik olarak ritmini buldu. Omuzlarım biraz gevşedi. Vücudum bildiği yere dönmüştü.
Bak, dedim kendime.
Her şey yolunda.
Ama adımlarım... Adımlarım beni alışık olduğum rotanın dışına çekiyordu. Durup etrafıma baktım. Güneş henüz tam yükselmemişti. Işık, ağaçların arasından süzülüyordu. Dün yürüdüğümüz patika oradaydı. Tanıdıktı. Fazla tanıdık.
"Tesadüf," dedim.
Ama ayaklarım bunu kabul etmedi. Bir adım daha attım. Sonra bir tane daha.
İçimdeki huzursuzluk ağırlaştı. Göğsümde sıkışan o his tanıdıktı. Çok tanıdık. Yıllar önce, her şey dağılmadan hemen önce hissettiğim türden.
Gelmez, dedim kendime.Burada işi ne olsun.
Ama zihnim başka bir ihtimali fısıldıyordu.
Ya gelirse? Bu soru, beklediğimden daha sert çarptı içime. Çünkü cevabı beni korkutuyordu. Gelirse kaçamazdım. Dün kaçmıştım. Ama ikinci kez aynı şey olmazdı.
Ormanın sessizliği derinleşti. Rüzgâr yaprakları hafifçe oynattı. Toprak nemliydi. Her şey yerli yerindeydi ama ben yerimde değildim. Bir duraksama oldu içimde. İleri mi? Geri mi?
İlk kez, hangisinin daha tehlikeli olduğundan emin değildim. Derin bir nefes aldım. Göğsüm yandı. Bir adım daha attım. Bu, bir karar değildi. Bir kabullenişti.
Eğer bugün yollarımız yeniden kesişirse, bunun bir anlamı olacaktı.Ve ben anlamlardan kaçmayı çoktan bırakmış olacaktım. Orman sessizdi. Ama ben biliyordum. Bu sessizlik, bir karşılaşmayı saklıyordu. Sonra onun sesini duydum.
"Çık ortaya."
Sesini duyduğum anda durdum. Bu, düşünülmüş bir hareket değildi. Refleksti. Yıllar boyunca bedenime kazınmış, zihnimden önce karar veren bir duruş.
Sesi ormanın içinden geldi. Ne bağırıyordu ne de yalvarıyordu. Fazla sakindi. Fazla netti. Birine seslenmekten çok, bir varlığı doğrulamak ister gibiydi. Sanki biri gerçekten oradaymış gibi.
Adımı bilmiyordu. Ama seslendiği kişi bendim. Bu his içimi rahatsız etti. Olduğum yerde kaldım. Nefesimi yavaşlattım. Omuzlarımı gevşettim. Ağaçların gölgeleri beni yuttu. Görünmezliğin içindeydim. Orman, beni saklamayı her zaman iyi bilirdi.
Bakmayı seçtim ama o orada olduğumu biliyordu. Patikanın ilerisindeydi. Dün düştüğü yere yakın bir noktada. Ayağını tam basamıyordu ama yürüyordu. Duruşu temkinliydi; etrafını süzen bakışları korkudan çok farkındalık taşıyordu. Kaçmıyordu. Paniklemiyordu. Sadece hazırdı.
Bu hoşuma gitmedi.
İnsanlar, başlarına gelenlerden sonra bu kadar çabuk toparlanmamalıydı. Hele yalnızken. Hele ormanın ortasında. Ama o ayaktaydı. Canı yanıyordu ama bunu saklamayı biliyordu. Kendini tutuyordu.
Bir süre izledim. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Zaman, böyle anlarda ölçülmezdi. Sadece olurdu. O anın içinde kalırdı. Ayağını yokladı. Yüzünü buruşturdu. Sonra çenesini sıktı. Derin bir nefes aldı. Geri dönmedi. Oturmadı. Yardım istemedi.
İyi, dedim içimden. En azından ayakta.
"Buradaysan..." dedi tekrar. Bu kez sesi daha alçaktı. Ama daha keskin.
"Çık ortaya."
Sanki meydan okur gibiydi. Sanki yalnız olmadığını biliyordu. İşte o an anladım:
Beni hissetmişti. Bu mantıklı değildi. Ayak sesim yoktu. Rüzgâr yön değiştirmemişti. Dallar kımıldamamıştı. Ama bazı insanlar bakmadan da görürdü.
Bu düşünce içimde sert bir rahatsızlık yarattı. Göğsümde, tanıdık bir sıkışma oldu. Yıllar önce, her şeyin dağılmasından hemen önce hissettiğim türden. O zaman da bir şeyleri hissetmiştim. Görmeden. Bilmeden.
Bir adım atsaydım, beni görecekti. Bir dal kıpırdatsa, bakışlarıma yakalanacaktım. Bir nefes alsam, varlığımı anlayacaktı. Ama çıkmadım. Çünkü çıkmak bir şeyi başlatırdı. Ve ben, başlamaması gereken şeylerden kaçmayı çok iyi öğrenmiştim.
Sessizce geri çekildim. Önce bir adım. Sonra bir tane daha. Ağaçlar aramıza girdi. Görüş alanımdan çıktı. Ama zihnimden çıkmadı. Gözlerim onu görmüyordu artık ama varlığını hâlâ hissediyordum. Bir süre daha bekledim. Hareket ediyor muydu? Evet.
Yavaş. Ama kararlı. Yere çökmüyordu. Dengesini kaybetmiyordu. Bu yeterliydi. İçimde istemediğim bir gevşeme oldu. Kısa sürdü. Ama gerçekti. Göğsümdeki sıkışma bir anlığına azaldı.
Tamam, dedim kendime.
İyi.
Daha fazla kalmam için hiçbir sebep yoktu. Burada durmak anlamsızdı. Kendimce çizdiğim sınırları zorlamaktı. Ve ben sınırların ne zaman ihlal edilmemesi gerektiğini bilirdim. Geri döndüm.
Adımlarımı ne hızlandırdım ne de yavaşlattım. Orman beni yeniden içine aldı. Ağaçlar arkamdan kapandı. Sessizlik eski hâlini aldı. Ama bu kez tam değildi. Yürürken, sesinin hâlâ kulaklarımda yankılandığını fark ettim.
"Çık ortaya."
Bu bir çağrı değildi. Bir rica hiç değildi. Bu sezgiydi. Ve sezgiler bazen insanı, kaçtığı yere geri çağırırdı. Bunu istemiyordum.
Ama bir şeyi inkâr edemezdim: Onun iyi olup olmadığını kontrol etmek için dönmüştüm.
Ve bunu yaptıktan sonra gitmek, düşündüğüm kadar kolay olmamıştı.
Ormanın derinliğine doğru yürürken, duvardaki takvim istemsizce zihnime düştü.
31 Aralık.
Kalabalık.
Işıklar.
Sesler.
Ve belki aynı sezgi.
Adımlarımı hızlandırdım. Bazı sesler duyulmamalıydı. Bazı insanlar, uzaktan kalmalıydı. Ormandan uzaklaştıkça adımlarım ağırlaştı. Bu genelde tersine olurdu. Derine indikçe hafifler, çıkarken hızlanırdım. Ama bu kez sanki her adım, beni istemediğim bir düşünceye yaklaştırıyordu. Ağaçların arasından çıkıp patikanın genişlediği noktaya geldiğimde, gözüm istemsizce ileride beliren yapıya takıldı.
Otel.
Dün onu bıraktığım yer. Adımlarım durdu. Bir an için yalnızca baktım. Sabah ışığında daha net görünüyordu; ahşap cephesi, sade mimarisi, çevresiyle uyumlu duruşu. Yıllardır alışık olduğum bir görüntüydü bu. Fazla tanıdık. Fazla benim.
Ve o an, zihnimde gecikmiş ama sert bir fark ediş yankılandı.
Burası...
Dudaklarımı sıktım.
Burası benim otelimdi.
Bir anlığına her şey durdu. Orman, rüzgâr, kuş sesleri... Hepsi geri çekildi sanki. Sadece bu bilgi kaldı ortada. Net. Kaçınılmaz.
Dün onu buraya bırakmıştım.
Kendi mekânıma.
Kendi sınırlarıma.
Bu düşünce içimde sert bir huzursuzluk yarattı. Çünkü dün, onu bir yabancının alanına bırakıp gitmemiştim. Farkında olmadan, kendi dünyamın eşiğine kadar taşımıştım. Ve bu bir hataydı.
Bakışlarım istemsizce girişe kaydı. Cam kapılar. Lobinin silueti. Sabahın erken saatinde sessizdi. Kimse yoktu. Ama ben, orada olabilecek bir varlığı düşünmeden edemedim.
Bir an için nefesim durdu. Bir ihtimal, küçük ama rahatsız edici bir ihtimal, zihnimin ortasına yerleşti. Ya o da gelirse? Bu soru, beklediğimden daha sert çarptı içime. Çünkü bu kez sadece bir sezgi değildi. Mantığı vardı. Somut bir olasılıktı. Dün ormanda denk geldiğim bir yabancı değil bugün, kendi otelimin misafiri olabilecek biriydi. Bu düşünceyle birlikte göğsümde tanıdık bir sıkışma hissettim. Yıllardır bastırdığım türden. Kontrolün yavaşça elimden kaydığı anlarda gelen o his.
Saçmalama, dedim kendime. Bir ihtimal bu. Hepsi bu.
Ama zihnim durmadı.
Gelirse aynı ortamda olacaktık. Kaçış yoktu. Orman yoktu. Gölgeler yoktu. Işık vardı. Ben, ışık altında durmayı hiç sevmezdim. Bir adım daha attım. Sonra bir tane daha. Otelden uzaklaştım ama düşünce benimle geliyordu. Ne kadar yürürsem yürüyeyim, zihnimdeki görüntü netleşiyordu.
Onu, kalabalığın içinde, ışıkların altında.
Beni fark etmeden ya da ederek.
Bu ihtimali düşünmek istemiyordum. Ama istememek, düşünmeyi durdurmuyordu. Eğer gelirse diye başladı zihnim. Ama cümleyi tamamlamadım.
Bazı ihtimaller, dillendirilmemeliydi. Çünkü dile gelirse, gerçekliğe bir adım daha yaklaşırdı. Adımlarımı hızlandırdım. Orman arkamda kaldı. Patika düzleşti. Ama içimdeki huzursuzluk... benimleydi.
Dün, onun iyi olup olmadığını kontrol etmek için dönmüştüm.
Bugün ise onun varlığının hayatımın neresine kadar sızabileceğini fark ediyordum.
Bu hoşuma gitmedi.
Ama inkâr edemediğim bir şey vardı: Onu bıraktığım yer, bana ait bir yerdi.
Ve bu, onu artık tamamen dışarıda tutamayacağım anlamına geliyordu.
Takvimdeki tarih zihnimde bir kez daha belirdi.
31 Aralık.
Bir gece.
Bir balo.
Belki kaçamayacağım bir karşılaşma. Bu düşünceyle birlikte, ilk kez şunu hissettim: Bu hikâye, kontrolümden çıkmaya başlıyordu.
-Sena-
Ormanda yalnız kaldığımı düşündüğüm anlar vardı. Ama bazı anlar yalnız olmadığını bilirsin. Bunu aklınla değil, teninle anlarsın. Rüzgârın yön değiştirmesiyle, kuşların bir an susmasıyla, omuzlarının arasına çöken o tanıdık ağırlıkla.
Bir süre daha patikada durdum. "Çık ortaya," dememin ardından hiçbir şey olmamıştı. Ne bir ses, ne bir adım. Orman, söylediklerimi içine çekmişti sanki. Yutmuş, saklamıştı.
"Saçmalıyorsun," dedim kendi kendime.
"Burada olamaz." Ama içimdeki o kıpırtı geçmedi.
Ayağım sızladı. Dikkatimi ona verdim. Fiziksel acı, düşünceleri susturmanın en kolay yoluydu. Yavaşça geri döndüm. Her adımda, dün yaşananların üzerimde bıraktığı tortu biraz daha belirginleşiyordu. Sanki bir şeyi yarım bırakmıştım. Sanki biriyle konuşmam gerekiyordu ama konuşmamıştım.
Otele yaklaştığımda, binanın tanıdık silueti sabah ışığında karşıma çıktı. Ahşap cephe, sade çizgiler... Dün fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çekti: Bu yer, sıradan bir otel değildi. Daha... kişisel bir havası vardı. Sahibi olan biri, buraya gerçekten emek vermiş gibiydi.
Kimindir acaba? diye düşündüm.
Lobiye girdiğimde sessizlik hâkimdi. Resepsiyondaki görevli bana gülümsedi. Ayağıma şöyle bir baktı; dün olanları hatırlıyordu belli ki.
"İyi misiniz bugün?" diye sordu.
"Daha iyiyim," dedim. "Biraz daha dikkatliyim."
Gülümsedi. Anahtarımı uzattı.
"Bu akşam küçük bir hazırlık var," dedi. "Yarın yılbaşı balomuz var."
Duraksadım.
"Balo mu?"
"Evet," dedi. "Her yıl yaparız. Otelin geleneği. Herkes maske takar."
Yılbaşı balosu.
Kelime zihnimde yer etti. Dün gece hissettiğim o huzursuzluğun, o açıklayamadığım beklentinin bir nedeni varmış gibi geldi. Kalabalık. Işıklar. Müzik. İnsanlar... Ve belki de, dün ormanda karşılaştığım o adamın ait olduğu yer.
Ya o da buradaysa?
Bu düşünce, istemeden içime düştü. Kendime kızdım. Daha adını bile bilmediğim bir adamın, hayatımda bu kadar yer kaplamasına izin veriyordum.
Odaya çıktım. Pencereyi açtım. Orman uzakta, sakin duruyordu. Dün beni içine alan, bugün sessizce izleyen bir varlık gibi.
Defterimi masanın üzerine bıraktım. Kalemi elime aldım. Yazmak istedim. Ama bu kez, yazmak bir kaçış değil, yüzleşme gibi geliyordu.
Bir maskeli balo, diye geçirdim içimden.
Ve ormanda karşılaşılan isimsiz bir adam.
Ayağımı uzatıp bandajladım. Canım yanıyordu ama gülümsedim. Çünkü bir şeyi net hissediyordum: Buraya iş için gelmiştim.
Odanın içi öğle ışığıyla dolmuştu. Perdeleri yarıya kadar çekmiştim; ne tamamen karanlık, ne de fazla aydınlık. Tam arada. Kendimi son zamanlarda en çok böyle hissediyordum zaten. Bir kararın eşiğinde, ama henüz adım atmamış gibi.
Yatağın kenarına oturup ayağıma baktım. Şişlik hâlâ vardı ama eskisi kadar keskin değildi acı. Dokunduğumda sızlıyordu, evet. Ama bu sızı... yürümeme engel değildi. Daha çok, dikkatli ol diyen bir uyarı gibiydi.
Yılbaşı balosu.
Resepsiyondaki görevlinin ağzından çıkan o iki kelime, sabahın geri kalanına sızmıştı. Sanki o anla birlikte otelin havası değişmişti. Duvarlar biraz daha canlı, koridorlar biraz daha hareketliydi. Henüz ortada baloya dair hiçbir somut hazırlık yoktu belki ama his... oradaydı.
Ayağa kalktım. Pencereye yürüdüm. Orman, uzaktan sakin görünüyordu. Dün beni içine alan, düşüren, korkutan o yer... şimdi masum bir tablo gibiydi. Ama biliyordum. Görünenle olan, her zaman aynı şey değildi.
Gidecek miyim? diye sordum kendime.
Aslında soru bu değildi. Asıl soru şuydu: Kalacak mıyım?
Bu otelde.
Bu hikâyenin içinde.
Telefonum, sanki düşüncelerimi bölmek ister gibi titredi. Ekrana baktım.
Ahmet Bey. Derin bir nefes aldım. Ve telefonu açtım.
"Sena," dedi, her zamanki gibi lafı dolandırmadan. "Dosyalara bakabildin mi?"
"Bakıyorum," dedim. "Bölgeyle ilgili notlar alıyorum."
"Bakmak yetmez," dedi. Sesinde tanıdık bir sertlik vardı. "Ağva'ya tatil yapmaya gitmedin. Hafta sonu kaçamağı bölümünü dolduracağız. Okuyucu atmosfer ister, detay ister."
Dudaklarımı sıktım. Okuyucu ister, diye düşündüm. Ben ne isterim, onu soran yok.
"Yarın otelde bir yılbaşı balosu var," dedim.
"Bu, yazı için iyi bir fırsat olabilir." Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Ahmet Bey'in sesi biraz yumuşadı. Bir tık. Çok değil. "Bak," dedi.
"İşte bu olur. Mekân, kalabalık, ışıklar... İnsanlar yılbaşında ne ister, onu yaz. Ama magazin tadında olsun. Abartma ama süsle."
Magazin.
Kelime içimde buruk bir tat bıraktı. Çünkü yazmak istediğim bu değildi. Ama şimdilik... buna da razıydım. "Tamam," dedim.
"Baloya katılırım."
"İyi," dedi.
"Yarın akşam senden not bekliyorum."
Telefon kapandı. Bir süre elimde telefonla öylece kaldım. Ahmet Bey'in sesi hâlâ kulağımdaydı. İş, her zamanki gibi kendini hatırlatmıştı. Bana burada olma sebebimi... ve sınırlarımı.
Ama baloya katılma kararı, sadece iş yüzünden değildi. Bunu kendime itiraf etmek zorunda değildim belki ama inkâr da edemezdim. Bir şey vardı. Adını koyamadığım ama hissettiğim.
Telefonu masaya bıraktım. Bir an duraksadıktan sonra annemi aradım. Çalarken kalbim hafifçe sıkıştı. Annem... her zaman en zor soruları en yumuşak sesle sorardı.
"Sena?" dedi açar açmaz. "İyi misin kızım?"
"İyiyim anne," dedim. "Geldim, yerleştim. Biraz keşif yaptım. Hatta biraz düştüm bile."
"Nasıl düştün?" dedi hemen. Endişesi sesine sızmıştı.
"Ormanda," dedim kısa bir gülümsemeyle. "Merak etme, iyiyim." Bir an sustu. Sonra, o bildik tonu geldi.
"Yalnız mısın?" Bu soru, sadece fiziksel bir durumu sormazdı annem için. Daha derindi. Her zaman öyleydi.
"Yalnız sayılırım," dedim dürüstçe. "Ama iyiyim."
"Sesin... biraz karışık geliyor annem," dedi. "Bir şey mi oldu?"
Pencereye baktım. Orman, hâlâ sessizdi.
"Bir şeyler oluyor galiba anne," dedim. "Ama ne olduğunu ben de bilmiyorum."
Annem gülümsediğini sesinden belli etti.
"Hayat böyle kızım," dedi. "Önce olur, sonra anlarız."
Bir an durdum.
"Yarın akşam otelde bir yılbaşı balosu var," dedim. "Katılacağım."
"İyi," dedi hiç tereddüt etmeden. "İnsanlar arasında olmak sana iyi gelir."
Belki de, diye düşündüm.
Ya da beni daha da karıştırır.
"Baban duysa..." dedi sonra, yarım bırakarak.
"Biliyorum," dedim. "Ama ben buradayım anne. Ve yazıyorum. En azından deniyorum."
"Bu yeter," dedi. "Şimdilik. Kendine dikkat et."
Telefonu kapattığımda odanın içi daha sessizdi. Ama bu sessizlik, sabahkinden farklıydı. Daha dolu. Daha anlamlı.
Baloya katılacaktım. Ayağım hâlâ sızlıyordu. Ama bu sızı, beni durdurmuyordu. Aksine, her adımımı bilinçli atmamı sağlıyordu.
Yılbaşı balosu...
Ve dün ormanda karşılaştığım o isimsiz adamın, bu kalabalığın bir yerinde olma ihtimali.
Bu düşünceyle birlikte kalbim hızlandı. Ama geri adım atmadım. Çünkü bazı kararlar, korkuyla birlikte alınırdı.
*
Öğleden sonra otelin içi yavaş yavaş değişmeye başladı. Sabahki sakinlik yerini hafif bir telaşa bırakıyordu. Koridorlardan zaman zaman ayak sesleri geçiyor, kapılar açılıp kapanıyor, aşağıdan loş ama canlı bir uğultu yükseliyordu. Koridorlarda görevli personelin ayak sesleri yankılanıyor, bir yerlerden çiçek kokusu, bir yerlerden taze cilalanmış ahşabın kendine has kokusu yükseliyordu. Sena, odasının kapısını kapatıp anahtarı masanın üzerine bıraktıktan sonra çantasını açtı.
Valizin içinden önce dizüstü bilgisayarını çıkardı. Masanın üzerine koydu, kapağını açmadan kenara itti. Sonra defterini, kalemini, fotoğraf makinesini... Hepsini sırayla yatağın üzerine dizdi. Bir gazeteci refleksiyle, eksik var mı diye kontrol etti. Objektif temizdi. Batarya doluydu.
Banyoya geçti. Duşu açtı. Ilık su omuzlarından akarken günün yorgunluğu yavaş yavaş çözüldü. Saçlarını yıkadı, dikkatlice taradı. Aynadaki yansımasına kısa bir an baktı; yüzü daha toparlanmıştı. Ayağı hâlâ hassastı ama yürüyebiliyordu. Havluyla saçlarını sardıktan sonra odaya döndü.
Ardından dolaba yöneldi.
Kapıyı açtığında askılar arasında çok fazla seçenek yoktu. Ağva'ya gelirken sade, rahat şeyler almıştı yanına. Birkaç elbise, birkaç bluz. Uzun süre dolabın önünde durdu. Elini bir elbisenin kumaşında gezdirdi, sonra diğerine geçti. Belki otelin içinde bu gece için giyebileceği birkaç parça şey satın alabileceği bir dükkan bulabilirdi. Bu düşünceyle saçlarını biraz kuruladıktan, üzerine basit bir çift tshirt-kot geçirdikten sonra odasından çıktı.
Sena odasından çıktığında, butik otelin gerçek büyüklüğünü ilk kez fark etti. Dışarıdan bakıldığında sade ve mütevazı duran yapı, içeride adeta küçük bir dünya gibiydi. Geniş salonlar, yüksek tavanlar, birbirine açılan farklı alanlar... Her köşe düşünülmüş, her detay özenle yerleştirilmişti.
Merdivenlerden aşağı inerken lobinin bir köşesinde yer alan küçük ama şık dükkân dikkatini çekti. Cam vitrininde el yapımı takılar, ipek şallar, doğal taşlardan yapılmış aksesuarlar ve sade ama zarif kıyafetler vardı. Kapının üzerindeki tabelada otelin amblemi işlenmişti.
İçeri girdi.
Butik sessizdi. Raflar düzenliydi; renkler göz yormuyor, aksine rahatlatıyordu. Sena askılara göz gezdirdi. Çok fazla seçenek yoktu ama her parça özenle seçilmişti. Bir süre sonra açık tonlarda, ince kumaşlı bir şal dikkatini çekti. Elbisesiyle uyumlu olacağını düşündü. Yanına zarif bir küpe ekledi; abartısız ama şık.
Kasaya yöneldiğinde görevli kadın gülümseyerek yardım etti. Alışveriş kısa sürdü. Sena çantasına aldıklarını yerleştirip butikten çıktı.
Biraz ileride, otelin hazırlık alanlarından biri bulunuyordu. Cam kapının üzerinde "Hazırlık & Bakım" yazıyordu. İçeride birkaç koltuk, büyük aynalar ve profesyonel makyaj masaları vardı. Yılbaşı balosu için özel olarak açılmıştı belli ki.
Sena tereddüt etmeden içeri girdi.
Bir görevli onu karşıladı. "Makyaj ister misiniz?" diye sordu.
"Evet," dedi Sena. "Sade bir şey olsun."
Aynanın karşısına geçti. Sandalyeye oturdu. Işıklar yumuşaktı. Makyaj artisti yüzünü dikkatle inceledi, cildine uygun tonları seçti. Sena hareketsiz durdu. Fırçaların yüzünde bıraktığı hafif dokunuşlar, günün telaşını biraz olsun azalttı.
Makyaj abartısızdı. Doğal ama belirgin. Gözleri ön plana çıkmış, yüzü daha dinlenmiş görünüyordu. Saçlarına hafif bir şekil verildi; doğal dalgalar korunmuştu.
Aynaya baktığında, kendini fazla yabancı hissetmedi. Bu iyiydi.
Hazırlık alanından çıkıp odasına döndü. Elbiseyi giydi. Butikten aldığı şalı omuzlarına aldı. Küpeleri taktı. Ayakkabılarını dikkatle giydi; ayağını zorlamayacak şekilde bağladı.
Saatine baktı. Akşam yaklaşıyordu.
Odayı son bir kez kontrol etti. Defteri ve kalemi çantasına koydu. Fotoğraf makinesini omzuna astı. Kapıyı kapatmadan önce pencereye yürüdü. Otelin bahçesi yavaş yavaş ışıklandırılıyordu. Görevliler masa düzenlemeleri yapıyor, çam dalları ve küçük ışıklarla süslemeler tamamlanıyordu.
Hazırlıklar ciddiydi.
Sena kapıyı kapatıp asansöre yöneldi. Aşağı indiğinde lobide daha fazla insan vardı. Şık giyinmiş misafirler, heyecanlı konuşmalar, kahkahalar... Ortam, gündüzkünden tamamen farklıydı.
Balonun yapıldığı kapının hemen önünde, zarif bir masa kurulmuştu. Masanın üzerinde farklı renk ve dokularda maskeler sıralanmıştı: sade siyah olanlar, altın detaylı olanlar, ince dantellerle süslenmiş zarif maskeler... Hepsi otelin genel tarzına uygun, gösterişli ama abartısızdı.
Maske dağıtan görevli, misafirlere gülümseyerek tek tek uzatıyordu.
"Maskeli balomuz," dedi Sena'ya doğru eğilerek. "Dilerseniz buradan seçebilirsiniz."
Sena masaya yaklaştı. Maskelere kısa bir göz gezdirdi. Çok dikkat çekmeyen, yüzü tamamen gizlemeyen, açık tonlarda bir maske seçti. İnce çizgileri vardı; göz çevresini vurguluyor ama yüzü saklamıyordu. Görevli maskenin lastiğini nazikçe uzattı.
Maskelerin bulunduğu masanın yanından geçerken görevli ona gülümsedi. "İyi eğlenceler," dedi.
Sena başını salladı.
"Teşekkür ederim," dedi Sena.
Maskeyi yüzüne taktığında salondaki hava bir anda farklılaştı. Aynı insanlar, aynı mekân... ama kimlikler belirsizleşmişti. Tanıdık yüzler bile başka birine aitmiş gibi duruyordu. Maskeler, herkesi eşit bir mesafeye çekmişti.
Salonun kapısına doğru yürüdü. İçeriden müzik sesi geliyordu; henüz yüksek değil, ama ritmi belli. Ortam sıcak ve davetkârdı. Işıklar loştu; mumlar, küçük spotlar ve tavandan sarkan süslemeler mekâna yumuşak bir parıltı veriyordu. Müzik canlıydı ama bastırıcı değildi. İnsanlar maskelerinin arkasında daha rahat konuşuyor, daha yüksek sesle gülüyordu.
Sena önce bir kenarda durdu. Çantasını omzundan indirip defterini çıkardı. Maskeli olmanın getirdiği tuhaf anonimlik, ortamı daha ilginç kılıyordu. Not aldı: Maskeler, insanlar arası mesafeyi kaldırmış gibi...
Fotoğraf makinesini çıkarıp birkaç kare çekti. Maskelerin detaylarını, ışığın yüzlerde yarattığı gölgeleri, salondaki hareketi. Ayağına dikkat ederek yavaş adımlarla salonda dolaştı.
Bir süre sonra bir görevli yanından geçti; elinde içecek tepsisi vardı. Sena nazikçe bir kadeh aldı. Kadehi masaya bırakıp etrafı izlemeye devam etti. İnsanların kim olduklarını bilmeden, sadece duruşlarını, ses tonlarını, jestlerini gözlemlemek... Bu, işini daha da ilginç hâle getiriyordu.
Salonun bir köşesinde müzik biraz yükseldi. Bazı misafirler dans etmeye başlamıştı. Maskeler, hareket ettikçe ışığı farklı yansıtıyordu. Sena, kalabalığın içinden geçerken herkesin biraz daha başka biri gibi davrandığını fark etti.
Bu, sıradan bir yılbaşı balosu değildi.
Bu, kimliklerin bilinçli olarak bulanıklaştırıldığı bir geceydi.
Sena notlarını aldı, fotoğraflarını çekti. Maskesinin ardında yüzü saklıydı ama bakışları açıktı. İşini yapmaya devam ediyordu; sakin, dikkatli ve gözlemci.
Ve otelin bu büyük, çok katmanlı salonunda, maskelerin ardında saklanan herkes gibi, o da gecenin nereye evrileceğini bilmiyordu.
Balo yeni başlamıştı.
*
Balo ilerledikçe salonun havası ağırlaştı; müzik derinleşti, ışıklar biraz daha loşlaştı. İnsanlar ilk saatlerin temkinli duruşunu geride bırakmış, maskelerin sağladığı o güvenli anonimlik içinde daha serbest hareket etmeye başlamıştı. Kahkahalar yükseliyor, şarap kadehleri daha sık tokuşturuluyor, dans edenlerin adımları daha cesur hâle geliyordu.
Sena, salonun kenarında durup ortamı gözlemliyordu. Maskeler insanları olduğundan başka biri yapıyordu sanki. Daha rahat, daha açık... Kimlikler gizlendikçe, gerçek hâller ortaya çıkıyordu. Defterine kısa notlar aldı; sonra kalemi kapattı. Bu gece, yazmaktan çok yaşanmak istiyordu.
Tam o sırada müzik yavaşladı. Salonun uğultusu kademeli olarak azaldı. Işıklar sahneye çevrildi.
Salondaki herkesin dikkati, merdivenlerin başında beliren adama yöneldi.
Sena, ilk bakışta onun kim olduğunu anlamadı. Siyah bir maske takıyordu; yüzünün üst kısmını gizleyen, sade ama etkileyici bir maske. Üzerindeki koyu renk takım, maskenin yarattığı gizemi tamamlıyordu. Duruşu rahattı ama mesafeliydi. Kalabalığa alışık biri olduğu belliydi.
Adam birkaç basamak indi, sahnenin ortasında durdu.
"Bu gece," dedi, sesi salonda net ve sakin bir şekilde yankılandı,
"kim olduğumuzdan çok, kim olmak istediğimizi kutluyoruz."
Sena irkildi.
Bu ses...
Devam etti adam:
"Maskeler, saklanmak için değil; özgürleşmek içindir. Bu otelin kapıları size açık. Gecenin tadını çıkarın."
Kısa bir alkış yükseldi. Adam başını hafifçe eğdi. Konuşma uzatılmamıştı. Ama etkisi salonda asılı kaldı.
Sena, bir an gözlerini ondan alamadı. Sesini tanıyordu. Ormandaki o sakin, derin ton... Aynıydı. Ama emin olmak istemedi. Bu gecede emin olmak, büyüyü bozmak gibiydi.
Müzik yeniden başladı. Bu kez daha yumuşak, daha davetkâr bir melodi.
Adam sahneden indi. Kalabalığın arasına karıştı.
Bir süre sonra Sena, yanında bir gölge hissetti. Döndüğünde siyah maskeli adamı karşısında buldu. Aralarında bir adımlık mesafe vardı.
"Dans eder misiniz?" dedi adam, kibar ama kararlı bir sesle.
Sena bir an durdu. Sonra başını salladı.
"Ederim."
Elini uzattı. Adam elini tuttu. Dokunuş kısa ama güven vericiydi. Kalabalığın arasından geçip dans pistine çıktılar.
Müzik yavaş ve dengeliydi. Adımlar uyumluydu. Kimlikler konuşulmuyordu. İsimler sorulmuyordu. Maskeler buna izin vermiyordu zaten. Ama bu, aralarındaki sessiz anlaşmayı daha da güçlendiriyordu.
Dans pistinden ayrıldıklarında salon biraz daha kalabalıklaşmıştı. Sena, boş bir masaya doğru yöneldi. Siyah maskeli adam iki kadeh şarap alıp yanına geldi. Kadehi masaya bırakırken kısa bir an göz göze geldiler; maskelerin ardında, bakışlar daha çok şey söylüyordu.
"Burası," dedi adam etrafına bakarak, "ilk saatlerde daha sessiz oluyor. Gece ilerledikçe herkes biraz daha... kendisi gibi."
Sena kadehini aldı.
"Maskeler yüzünden mi?" diye sordu.
"Biraz," dedi. "Biraz da yılbaşı olduğu için. İnsanlar yeni bir yıla girerken eski hâllerini geride bırakabileceklerine inanmak ister."
Sena gülümsedi.
"İnançlar bazen işe yarar," dedi. "En azından bir gece için."
Adam kadehini kaldırdı.
"Bir gece de olsa."
Kadehler hafifçe tokuştu.
Bir süre müziği dinlediler. Salonun uğultusu konuşmalarına fon oluşturuyordu. Sena etrafı gözlemlemeye devam etti; maskelerin ardındaki yüz ifadeleri, beden dilleri... Kimlerin birbirine yabancı, kimlerin uzun zamandır tanıştığı belliydi.
"Buralı değilsiniz," dedi adam aniden.
Sena başını çevirdi.
"Bunu nereden anladınız?"
"Bakışlarınızdan," dedi sakin bir tonla. "İnsanlar ait oldukları yerde bu kadar dikkatli bakmaz."
"Gazeteciyim," dedi Sena. "Meslek hastalığı."
"Ne yazıyorsunuz?" diye sordu adam.
"İnsanları," dedi Sena kısa bir duraksamadan sonra. "Mekânları. Anları."
Adam başını hafifçe eğdi.
"Zor iş."
"Gerekli," diye karşılık verdi Sena.
Bir an sessizlik oldu. Bu kez rahatsız edici değildi. Aksine, konuşmalarının arasına nefes alacak bir boşluk bırakıyordu.
Adam maske altından hafifçe gülümsedi.
"Burayı nasıl buldunuz?" diye sordu.
"Tesadüf," dedi Sena. "İş için geldim. Ama bazen tesadüfler, planlardan daha fazla şey getiriyor."
"Buna katılıyorum," dedi adam. "Bazı yerler, insanı beklediğinden uzun süre tutar."
Sena kadehinden bir yudum daha aldı.
"Peki siz?" diye sordu. "Bu baloları seviyor musunuz?"
Adam omuz silkti.
"Gürültüsünü değil. Ama insanların kendilerini unuttukları anları izlemeyi seviyorum."
"İzlemeyi," diye tekrarladı Sena. "Katılmayı değil."
"Her zaman katılmak gerekmez," dedi adam. "Bazen bir adım geride durmak daha çok şey gösterir."
Sena ona baktı.
"Bu da meslek hastalığı olabilir," dedi hafif bir gülümsemeyle.
Adam kıkırdadı; kısa, kontrollü bir sesti.
"Olabilir."
Müzik ritmini değiştirdi. Daha hareketli bir parça başladı. Salonun ortasında insanlar yeniden dans etmeye koyuldu.
"Bir dans daha?" diye sordu adam.
Sena ayağa kalktı.
"Neden olmasın."
Bu kez adımlar daha rahattı. Aralarındaki mesafe ilk danstaki kadar ölçülü değildi ama hâlâ zarifti. Kalabalığın içinde kayboldular. Işıklar maskelerin üzerinde geziniyor, yüzleri zaman zaman gölgeye, zaman zaman aydınlığa bırakıyordu.
Dans bittiğinde tekrar masaya döndüler. Şaraplar tazelendi. Saat ilerledikçe konuşmalar daha serbest hâle geldi. Seyahatlerden bahsettiler. Sena şehir hayatını anlattı; adam doğayı, sessizliği tercih ettiğini söyledi. Sena güldü; adamın bu tercihi ona tanıdık gelmişti ama nedenini sorgulamadı.
"Yeni yıldan bir beklentiniz var mı?" diye sordu adam.
Sena bir an düşündü.
"Daha az acele," dedi. "Daha çok farkındalık."
Adam başını salladı.
"Ben de," dedi. "Daha az kaçış."
Bu cümle, ikisinin arasında kısa bir duraksama yarattı. Ama Sena üstünde durmadı. Bazı cümleler, sadece söylendiği anda anlamlıydı.
Gece yarısına yaklaşırken kalabalık sahneye doğru toplandı. Geri sayım başladı. Sena ve siyah maskeli adam yan yana duruyordu. Omuzları hafifçe değiyordu bu kez.
Son saniyelerde, adam Sena'ya döndü.
"Bu gece," dedi alçak bir sesle, "tanıştığımıza memnun oldum."
"Ben de," dedi Sena. "Maskeler işe yarıyormuş."
"Evet," dedi adam. "Bazı şeyleri saklarken, bazılarını daha görünür kılıyorla
Sena onun iyi bir dinleyici olduğunu fark etti. Çok konuşmuyor ama konuşulanı kaçırmıyordu. Soruları yerindeydi. Gözleri —maskenin ardında bile— dikkatliydi.
*
Gece yarısına doğru salon hareketlendi. Geri sayım hazırlıkları başladı. Salonun ışıkları yavaş yavaş kısıldı. Müzik, bir anlığına geri çekildi; yerini kalabalığın uğultusuna bıraktı. İnsanlar sahnenin önünde toplanmaya başladı. Maskeler, ışıkların altında daha belirgin hâle gelmişti; altın yansımalar, siyah gölgeler, dantel dokular... Herkes biraz daha yaklaştı birbirine. Omuzlar değdi, kadehler yükseldi.
Sena ve siyah maskeli adam, kalabalığın içinde yan yana duruyordu. Aralarındaki mesafe artık ölçülecek gibi değildi; omuzları neredeyse temas ediyordu. Salonun sıcaklığı artmıştı. Şarap, müzik ve beklenti aynı havada asılıydı.
Sahnedeki görevli mikrofonu aldı.
"Hazır mıyız?" dedi.
Bir uğultu yükseldi. Kahkahalar, alkışlar, tezahüratlar...
Dev ekranda rakamlar belirdi.
On.
Kalabalık bir ağızdan saymaya başladı. Sena, istemsizce nefesini tuttu. Yanındaki adamın kolunun hafifçe hareket ettiğini hissetti. Elini cebinden çıkarıp, çok belli etmeden Sena'ya doğru yaklaştırdı. Parmağı, Sena'nın elinin yanına değdi. Dokunuş hafifti ama bilinçliydi.
Dokuz.
Işıklar salonun içinde dalgalandı. Maskelerin ardındaki gözler parlıyordu. Sena, siyah maskenin altındaki bakışları hissetti. Ona bakmıyordu belki ama varlığını net bir şekilde algılıyordu.
Sekiz.
Kalabalık sıklaştı. Arkalarından biri kadehini havaya kaldırdı. Camların tokuşma sesi, müziğin ritmine karıştı. Sena'nın kalbi hızlandı; ritmi, sayılan rakamlarla uyumsuzdu.
Yedi.
Adamın eli, Sena'nın eline tam olarak değdi. Parmakları birbirine sürtündü. Bu temas, bütün gece boyunca yaşanan sohbetlerden, danslardan daha netti. Sena elini çekmedi.
Altı.
Sahnedeki ışıklar biraz daha kısıldı. Salon, yarı karanlıktı artık. Sadece küçük spotlar ve mum ışıkları vardı. Maskeler, yüzleri daha gizemli kılıyordu.
Beş.
Sena başını hafifçe çevirdi. Siyah maskeli adam ona bakıyordu. Göz göze geldiler. Maskelerin ardında, kelimelere ihtiyaç bırakmayan bir anlaşma vardı. Ne olacağını ikisi de biliyordu.
Dört.
Adam Sena'ya biraz daha yaklaştı. Aralarındaki boşluk neredeyse yoktu. Nefesleri birbirine karışıyordu. Salonun gürültüsü, bir anlığına uzaktan geliyormuş gibi hissedildi.
Üç.
Sena'nın elini tuttu. Bu kez tamamen. Parmakları birbirine geçti. Güçlü ama aceleci olmayan bir tutuştu. Sena'nın kalbi göğsünde çarptı.
İki.
Adam başını biraz eğdi. Sena'nın maskesinin kenarına baktı. O an, zaman sanki yavaşladı. Salon, kalabalık, müzik... her şey geri çekildi.
Bir.
"Mutlu yıllar!"
Işıklar patladı. Konfeti havaya saçıldı. Müzik yükseldi. Kalabalık bağırdı, alkışladı, güldü.
Ve o anda...
Adam Sena'ya doğru eğildi. Sena da geri çekilmedi. Maskelerin kenarları birbirine değdi. Öpücük kısa ama netti. Ne aceleciydi ne de çekingen. Dudaklar bir anlığına buluştu; kalabalığın gürültüsü, o temasın içinde kayboldu.
Sena, dudaklarının kenarında sıcak bir gülümseme hissetti. Adam çok az geri çekildi. Maskelerin ardındaki bakışlar yeniden buluştu. Bir saniye... belki iki.
Etraflarında insanlar sarılıyor, öpüşüyor, kahkahalar atıyordu. Ama onlar, o anın içinde sabit kalmış gibiydi.
Adam alnını Sena'nın alnına çok hafifçe yaklaştırdı.
"Mutlu yıllar," dedi alçak bir sesle.
"Mutlu yıllar," diye karşılık verdi Sena.
Maskeler hâlâ yüzlerindeydi.
İsimler hâlâ bilinmiyordu.
Ama yeni yıl, ikisi için de artık sıradan bir takvim değişimi değildi.
Bu gece, hafızaya kazınmıştı.