5. bölüm · GÖLGEYE DÜŞEN IŞIK
BÖLÜM 3
-SENA-
Kucağında olduğum süre belki birkaç saniyeydi. Ama bana saatler gibi geldi. Beni yere indirdiğinde, ayaklarım toprağa değdi ama ben hala dengemi bulamamış gibiydim. Sanki ayakları üzerine inen sadece bedenim değil, bütün ruhum ve düşüncelerimdi. Onun kollarından çıkınca aramızdaki sıcaklık anında dağıldı. Bir adım geri çekildi. Bilinçliydi bu. Keskin. Mesafeyi geri alan bir hamle. Başımı kaldırıp ona baktım. Sürekli hayatımda var olsaydı boyun fıtığı olurum herhalde diye düşündüm bir an için. Kendi düşüncelerimin içinde kaybolmuşken o da bana bakıyordu ama gözleri artık başka bir yerdeydi. Sanki biraz önce olan hiçbir şey yaşanmamış gibi. Nedense bu beni... sinirlendirdi.
"Bir şey söylemeyecek misin?" diye ağzımdan kaçtı. Sesim düşündüğümden daha zayıf çıktı. Ellerimi hemen ağzıma götürdüm. Sanki söylediğimi geri alabilecekmişim gibi.
Bir an durdu. Orman yeşili gözlerini tekrar bana çevirdi. O bakış... yine aynıydı. Ne yumuşak ne sert. Sanki her şeyi görüyor ama hiçbirine dahil olmak istemiyordu.
"Geçmiş olsun, bir daha ağaca çıkarsan birilerinin tepesine düşmemeye çalış." dedi kısa, kesin bir tonla.
Hepsi bu.
Geçmiş olsun mu? Ağaca çıkarsammış... Bir de nasihat mı veriyor bu öküz bana. İçimde bir şey çat diye kırıldı.
Bu kadar mıydı yani? Azıcık içimden yaşananları romantize ettim diye bu cümleyle beni cezalandırmasa olmaz mıydı? Ormanda kaybolmuş, ayağını incitmiş, düşmüş birine söylenecek tek cümle bu muydu?
Ben travma üzerine travma yaşamış bir insanım. Neden üzerime böyle geldi. Sinirle konuştum.
"Sağ ol," dedim dişlerimin arasından.
"Sayende hayattayım zaten."
İronimi ya anlamadı ya da anlamazdan geldi.
Başını hafifçe yana çevirdi.
"Buradan sonrası güvenli," dedi.
"Otelin içindesin."
Sonra... hiçbir şey demeden arkasını döndü. Gidiyordu.
"Hey!" dedim istemsizce. Durdu ama dönmedi.
"Adın ne?" diye sordum.
Kalbim gereksiz yere hızlandı. Bunun neden bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum ama bilmek istiyordum. Sanki adını öğrenirsem, az önce yaşananların bir anlamı olacaktı.
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra omzunun üzerinden, neredeyse hiç duyulmayacak bir sesle konuştu:
"Bilmesen daha iyi."
Ve yürümeye devam etti. Ormanın içine karışırken onu izledim. Geniş omuzları, kararlı adımları, gölgelerin arasında kaybolan silueti...
Bir süre öylece kaldım.
Ne bağırdım.
Ne arkasından koştum.
Ne de bir şey söyledim.
Sadece durdum. İçimdeki karışıklık, ayağımdaki acıdan daha gerçekti.
"Manyak," diye fısıldadım kendi kendime.
"Tam bir manyak."
Ama bunu söylerken bile, içimde bir ses ona itiraz ediyordu.
Odaya çıktığımda kapıyı kilitledim. Sırtımı kapıya yasladım. Derin bir nefes aldım ama ciğerlerim hâlâ dolmuyor gibiydi. Ayakkabılarımı çıkardım, ayağımı yatağın üzerine aldım. Şişlik iyice belirginleşmişti.
Canım yanıyordu. Ama düşüncelerim daha çok yakıyordu. Yatağa uzandım. Tavana baktım.
Gözlerimi kapattım. Ve istemeden, onu düşündüm.
Yeşil gözlerini, sessizliğini. Beni kucağına alırkenki tereddütsüzlüğünü.
"Saçmalıyorsun Sena," dedim kendime.
"Bu sadece bir tesadüf." Ama içimdeki o rahatsız edici his susmuyordu. Bu bir tesadüf değildi. Bu yarım kalmış bir şeydi.
Ve yarım kalan şeyler, benim peşimi bırakmazdı. Ayağım zonklarken, gözlerimi kapattım.
İlk defa... Ağva'da yalnız olmadığımı hissediyordum.
Ve bu, tuhaf bir şekilde hem korkutucu hem de merak uyandırıcıydı.
— Yavuz —
Ormanın içine adım attığım anda, arkamda bıraktığım şeyin sadece bir kadın olmadığını anladım. Ayaklarım toprağa alışkındı; her adımı tanıyordu bu zemin beni. Ama zihnim... zihnim geride takılı kalmıştı. Sanki bedenim yürüyordu da düşüncelerim o otelin eşiğinde, az önce bıraktığım boşlukta asılı kalmıştı.
Rüzgâr yaprakların arasından geçerken hafif bir uğultu bıraktı ardında. Normalde bu ses beni sakinleştirirdi. Yıllardır böyleydi. Orman, benim için bir sığınaktı. İnsanlardan, sorulardan, yüzlerden uzak bir yer. Ama bu kez sessizlik bile rahatsız ediciydi. Bir yabancı, dedim kendime.
Adını bile bilmiyorsun. Ama adını bilmemek, onu silmiyordu. Onu kucağında taşıdığında genizinde iz bırakan kokuyu silemiyordu. Onu yere bıraktığım an geldi aklıma. Ayağını bastığında yüzünün istemsizce buruşması...
Acıyı saklamak ister gibi çenesini sıkışı... Ve sonra hiçbir şey söylemeden dimdik durmaya çalışması.
Bu görüntü, istemediğim bir yerden içeri sızdı. Zayıflık değildi beni huzursuz eden. Alışkındım zayıflığa. Gördüğüm, zayıflığın içinden yükselen bir dirençti. Ve ben, direnen insanlardan uzak dururdum. Çünkü onlar kalıcı olurdu.
Durup derin bir nefes aldım. Göğsümün ortasında tuhaf bir baskı vardı. Parmaklarımı açıp kapadım. Kaslarım hâlâ gergindi. Bu, tehlike anlarında hissettiğim bir gerginlikti. Ama ortada bir tehdit yoktu. Silah yoktu. Düşman yoktu. Sadece bir kadın vardı.
Ve bu, durumu daha da anlamsız kılıyordu.
"Bilmesen daha iyi," demiştim.
Söz ağzımdan çıktığı an, neden söylediğimi bilmiyordum. Şimdi ise çok iyi biliyordum. Bilirse, sorardı. Sorarsa, cevap vermem gerekirdi. Ve cevaplar beni yıllardır ayakta tutan duvarları çatlatırdı. Benim adım sadece bir isim değildi. Arkasında geçmiş vardı. Karanlık vardı. Yarım kalmış hesaplar vardı. Evin kapısını açtığımda içeri dolan hava bile ağır geldi. Kapıyı kapattım. Kilidin sesi, normalde içimi rahatlatırdı. Bu kez yankı gibi kaldı. Sanki ev bile beni sorguluyordu. Ayakkabılarımı çıkarmadım. Ceketimi de. Direkt mutfağa yöneldim.
Mutfakta bir bardak su doldurdum. Bardağı dudaklarıma götürdüm ama içemedim. Gözüm mutfak camına vuran yansımama baktım. Gözlerimin altında gölgeler vardı. Tanıdıktı bu yüz. Ama içindeki huzursuzluk yeni sayılırdı.
"Ne oldu sana?" dedim aynadaki adama.
Cevap yoktu. Ama görüntüler vardı. Ağaçların arasında kaybolmuş saçları. Düşerken çıkan o boğuk ses. Adımı sorduğu an sesindeki kararlılık.
Bu, bir merak değildi sadece.
Bu, bırakılmak istemeyen bir soruydu. Peşimden gelmek isteyen bir şey.
Koltukta oturdum. Dirseklerimi dizlerime dayadım. Başımı eğdim. Bir süre öyle kaldım. Zaman geçti mi bilmiyorum. Ormanda saat tutmazdım. Evde de tutmak istemiyordum.
Yıllardır kaçtığım bir his, yavaş yavaş yüzeye çıkıyordu.
İnce. Israrcı. Rahatsız edici.
Yaklaşma, dedim kendime.
Bu senin hikâyen değil.
Ama hikâyeler, insanın izniyle başlamazdı. Bazen bir düşüşle başlardı. Bazen bir çarpışmayla.
Bazen de... birinin nefesini ensende hissetmenle. Onu düşünmemeye çalıştım. Başaramadım.
Bu sinirlendiriciydi. Ama asıl korkutucu olan şuydu: Bu his, tanıdıktı.
Yıllar önce, her şey dağılmadan hemen önce hissettiğim o şey...
Aynı huzursuzluk.
Aynı iç daralması.
Aynı kaçma isteği.
Gözlerimi kapattım. Hayır, dedim sessizce. Bu sefer olmayacak. Ama içimde bir yerde, çok küçük bir yerde, bir ses fısıldadı: Bazı karşılaşmalar, bir kere olur.
Ve bazı insanlar... bir daha karşına çıkmak için girer hayatına.
O gece uyuyamadım.
Ve ilk defa, ormanın bile beni koruyamayacağını hissettim.
-Sena-
O gittikten sonra, orman bir anlığına olduğundan daha geniş, daha derin ve daha sessiz geldi bana. Sanki az önce içinden geçtiğim patikalar yer değiştirmiş, ağaçlar birbirine biraz daha yaklaşmıştı. Rüzgâr bile yönünü değiştirmişti; artık serinletmiyor, yüzüme ağır ağır çarpıyordu.
Ayağımı bastığımda içimde ince bir sızı yayıldı. Acı tanıdıktı, netti, elle tutulur bir şeydi. Ama asıl canımı yakan, bedenimde değil, içimde bir yerdeydi. Az önce yaşananların bıraktığı o açıklanamayan boşluk... Söylenmemiş bir cümle gibi, tamamlanmamış bir hareket gibi.
"Bilmesen daha iyi."
Sözleri kulaklarımda yankılandı. Ne yüksek sesle söylenmişti ne de tehditkâr bir tonla. Ama tam da bu yüzden ağırdı. Bir kapıyı yüzüme kapatmamıştı; sadece aralık bırakıp geçip gitmişti.
"Kim olduğunu bilmesem de olurmuş," dedim kendi kendime, sesim ormanın içinde dağılıp kaybolurken.
"Sanki merak ettiğim tek şey buydu. Hayatın altın anahtarı sanki."
Ama dürüst olmak gerekirse... Bilmek istiyordum. Adını değil sadece. Nereden geldiğini, neden bu kadar ketum olduğunu, neden bir an beni kucağına alacak kadar kararlı, bir an sonra arkasını dönüp gidecek kadar soğuk olabildiğini.
Topallayarak otele doğru yürürken, her adımda bu sorular biraz daha ağırlaştı. İnsanların olduğu bir yere yaklaşmak içimi rahatlattı; cam kapılar, resepsiyon ışıkları, sıradan hayatın düzenli sesi. Ama ben artık o sıradanlığa ait hissetmiyordum.
Görevli ayağıma baktı.
"İyi misiniz?" diye sordu, alışkanlıktan.
"Ormanla küçük bir fikir ayrılığı yaşadık," dedim.
Gülümsemek istedim ama yüzüm bunu tam başaramadı.
Asansörde aynaya baktım. Saçlarım darmadağındı, yüzüm kızarmıştı. Ama asıl dikkatimi çeken şey gözlerimdi. Normalde taşıdığım o hafif alaycı parıltı yoktu. Yerine... tetikte bir ifade yerleşmişti. Sanki bir şey olmuştu ve ben bunun farkına varmamıştım. Ormanda bir kaplanla boğuşmuşum gibi. Gerçi boğuştum ama yeşil gözlü bir devle.
Odaya girer girmez kapıyı kapattım, kilitledim. Sırtımı kapıya yasladım. Birkaç saniye boyunca sadece nefes aldım. Göğsüm hâlâ aceleciydi, kalbim gereksiz bir telaş içindeydi.
"Ne oluyor sana, Sena?" diye fısıldadım.
Yatağa oturup ayağımı uzattım. Şişlik belirgindi, dokunduğumda yüzümü buruşturacak kadar acıyordu. Ama fiziksel acı, zihnimde dolaşan düşünceleri bastırmaya yetmiyordu. Hatta tam tersine onları daha da belirginleştiriyordu.
Gözlerimi kapattım. İstemeden onu düşündüm.
"Yakışıklıydı beh!"
Beni kucağına alırken gösterdiği tereddütsüzlük. Sanki o an dünyada başka bir seçenek yokmuş gibi. Sonra hiçbir açıklama yapmadan geri çekilişi.
"İnsan böyle olur mu?" dedim içimden.
"Bu kadar zıt, bu kadar keskin..."
Bir yanım hâlâ ona kızgındı.
Diğer yanım ise istemeden minnettardı.
"Saçmalıyorsun," diye azarladım kendimi.
"Ormanda tanıştığın bir yabancı bu. Hayatında kaç tane böyle an oldu, geçti gitti. Hem bu öküz bi' kere."
Ama içimde, susturamadığım başka bir ses vardı. Daha tanıdık. Daha eski.
Gazeteci sesi.
Kim bu adam?
Burada ne işi var?
Neden bu kadar yalnız?
Sorular zihnime yerleştiğinde, kolay kolay çıkmazdı. Telefonumu elime aldım, Ağva hakkında yazılar açtım. Yürüyüş rotaları, orman yolları, küçük yerleşimler... Parmaklarım ekranda kayarken bir an duraksadım. Ya onu tekrar görürsem?
Bu düşünce, içimde tuhaf bir heyecan dalgası yarattı. Korkuyla karışık bir merak. Mantığım hemen devreye girdi, itiraz etti. Olmaz, dedi. Bu sadece bir tesadüf. Fakat kalbim, tesadüflere pek inanmıyordu.
Telefonu kenara bıraktım. Pencereye yürüdüm. Dışarıda ağaçlar sakindi. Az önce içinden geçtiğim o karmaşık dünya şimdi dingin görünüyordu. Sanki beni altüst eden yer orası değilmiş gibi.
Derin bir nefes aldım. Bilmiyordum. Ama hissediyordum. Bu karşılaşma tek taraflı değildi. Ve her ne kadar aklım "uzak dur" dese de, içimdeki bir ses sessizce fısıldıyordu: Bu adamdan bir hikâye çıkar.
Belki de ilk kez, içgüdülerimle kalbim aynı noktada buluşmuştu. Bu beni korkuttuğu kadar, tuhaf bir şekilde heyecanlandırdı da.
Sabah, perdelerin arasından süzülen solgun bir ışıkla geldi. Güneş, Ağva'da acele etmeyi bilmiyordu; sanki her şeyi yerli yerine koymak ister gibi ağır ağır yükseliyordu. Kuş sesleri uzaktan, çekingen ama ısrarlıydı.
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey ayağımdaki sızıydı.
İkinci hissettiğim şey ise, geceden kalan o tuhaf ağırlık. Bir rüyanın kalıntısı gibi, net olmayan ama silinmeyen.
Tavana baktım. Odanın sessizliği tanıdıktı ama ben tanıdık değildim. Dün buraya gelen kişiyle, bu sabah uyanan kişi aynı değildi. Arada bir şey olmuştu. Adını koyamadığım ama inkâr da edemediğim bir şey. Bu sessizlik ben değil.
Ayağımı yavaşça yatağın kenarından sarkıttım. Bastığım anda canım yandı ama dişlerimi sıktım. Tamam, dedim kendime. Abartacak bir şey yok.
Ama içimde başka bir ses daha vardı: Dikkatli ol.
Banyoya gittim. Aynadaki yansımamla göz göze geldim. Yüzüm biraz solgundu, gözlerimin altında ince gölgeler vardı. Ama bakışlarım... bakışlarım tetikteydi. Sanki bir şey bekliyordum.
Soğuk suyla yüzümü yıkadım. Kendime gelmek ister gibi. Ama su, düşüncelerimi durdurmaya yetmedi.
Bugün ne yapacaksın, Sena?
Otelin güvenli sınırlarında kalıp her şeyi unutacak mısın?
Yoksa...
Devamını getirmedim.
Kahvaltıya indiğimde salon neredeyse boştu. Birkaç masa dolu, birkaç fısıltı... Normal bir sabah. İnsanların hayatları, dün yaşadıkları hiçbir şey olmamış gibi akıyordu. Bu tuhaf bir rahatlık verdi bana. Dünya benim etrafımda dönmüyordu. Olan biten, sadece bendeydi.
Masama oturdum. Kahve istedim. İlk yudumu aldığımda içimde hafif bir sıcaklık yayıldı. İyi geldi. Gerçekti. Tutunabileceğim bir şeydi.
Ama gözlerim... Pencereye kayıyordu sürekli.
Orman, sabah ışığında daha masum görünüyordu. Dün beni içine alıp altüst eden yer, şimdi sanki sadece bir yürüyüş alanıydı. Oysa biliyordum. Görünenle olan, her zaman aynı değildi.
Ayağımın durumunu bahane ederek odama döndüm. Masaya oturdum. Defterimi açtım. Kalem elimde bir süre durdu. Yazmak istiyordum ama neyi yazacağımı bilmiyordum. Sonra fark ettim: Ben zaten yazıyordum. Zihnimde.
Ormanda karşılaşılan isimsiz bir adam.
Yeşil gözler.
Bir düşüş.
Bir kurtarış.
Bir suskunluk.
Bu bir haber değildi. Bir hikâyeydi. Kalemi deftere değdirdim. İlk cümleyi yazmadım. Sadece durdum. Çünkü yazarsam, bunun sadece kâğıtta kalmayacağını biliyordum. Yazmak, benim için bir şeyi kabul etmekti.
Ayağıma baktım. Sızlıyordu ama yürüyebilirdim. Yavaş, dikkatli ama yürüyebilirdim.
Bir bakayım, dedim kendime.
Sadece bir bakayım.
Ceketimi giydim. Anahtarı aldım. Asansörde inerken kalbim gereksiz bir hızlanma içindeydi. Kendime güldüm. Ne oluyor sana? dedim. Bir adam yüzünden mi? Ama kapıdan çıktığımda, yönümü düşünmeden ormana çevirdim. Bu bir karar değildi. Daha çok bir çekim gibiydi.
Ayağım her adımda kendini hatırlatıyordu ama durmadım. Dün yürüdüğümüz patikayı tanır gibi oldum. Her şey aynıydı. Ağaçlar, toprak, sessizlik... Fakat ben aynı değildim.
"Buradasın," diye mırıldandım, kime söylediğimi bilmeden.
"Çık ortaya."
Sesim ormanda kayboldu. Ama içimde, çok net bir his vardı:
Bugün, dün yarım kalan bir şey ya tamamlanacaktı ya da beni daha da merakta bırakacaktı. Ve hangisi olursa olsun ben artık geri dönemezdim.
