3. bölüm · GÖLGENİN İZİ
GÜRKAN: JANTİ PİSKOPAT
YANAN, YAKAR
YAKAN, YANAR..
Gürkan, Berna'yı öldürdükten sonra İzmir'den İstanbul'a dönmüştü. Dönüş yolculuğu boyunca radyoyu açmadı. Camı aralamadı. Tek bir kez olsun dikiz aynasına bakmadı. Çünkü geride bıraktığı şey, hamile bir kadının yanan bedeni değildi sadece. Bir adamın ruhuydu. Ve ruhlar, aynalarda görünmezdi.
Vali Kudret ise onu yeni bir görevle bekliyordu. Beklemek, Kudret'in en iyi yaptığı şeydi. Yıllarca beklemişti. Şimdi sıra, beklettiklerindeydi.
ŞEHRİN DIŞI - METRUK ŞANTİYE
GECE YARISI
Yağmur öyle şiddetli yağıyordu ki, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki sınır silinmişti.
Damlalar beton mikserlerinin paslı gövdelerine çarpıyor, her vuruşta metal bir inilti yükseliyordu; sanki bu terk edilmiş şantiye, yağmurun altında can çekişiyordu. Yarım kalmış inşaatın iskeleti, geceye karşı bir hayvan kafesi gibi yükseliyordu. Demirler, beton bloklar, çamur deryasına dönmüş bir zemin...İleride, lüks bir siyah makam aracı park halindeydi.
Farları kapalıydı. Plakası sökülmüştü.
Sadece aracın içindeki sigara ateşi, karanlıkta bir yıldız gibi yanıp sönüyordu. Düzenli, sakin, ölümcül bir nabız gibi.
Ferman, beton mikserinin hemen yanındaki sandalyeye bağlanmıştı.
Kolları arkadan plastik kelepçeyle sıkılmış, ayak bilekleri sandalyenin demir ayaklarına bağlanmıştı. Gömleği yırtılmış, kravatı boynunda bir urgan gibi gevşek duruyordu. Yüzü tanınmaz haldeydi. Kaşının üzerinden sızan kan, yağmurla karışıp çenesinden damlıyor, beyaz gömleğinde kırmızı lekeler açıyordu.
Ama gözleri hâlâ korkusuzdu.
Çünkü bazı insanlar ölümün yaklaştığını hissettiklerinde susmazlar. Bilakis, daha da yüksek sesle konuşurlar.
Ferman da onlardandı. Yıllarca holding yönetmiş, rakiplerini ezmiş, krizleri fırsata çevirmiş bir adamdı. Şimdi bir sandalyeye bağlı olması, ruhunun bağlandığı anlamına gelmezdi.
Uzaktan bir şemsiye belirdi.
Önce siyah deri pardösüyü gördü Ferman. Yağmurun içinde bir leke gibi. Sonra o pardösünün içindeki adamın yürüyüşünü.
Ne hızlıydı ne yavaş. Adımları ölçülü, rahat, neredeyse keyifliydi. Çamurlu zeminde yürümüyor da bir balo salonunda ilerliyor gibiydi. Ayakkabılarının ucu bile çamur olmamıştı; demek ki adımlarını nereye bastığını hesaplayarak atıyordu.
Gürkan.
Ferman bu ismi duymuştu. İstanbul'un karanlık koridorlarında fısıldanan bir isim.
Vali Kudret'in gölgesi. Bazıları onun için "temizlikçi" derdi. Bazıları "icra memuru." Ama Ferman, onun ikisi de olmadığını anlayacak kadar uzun yaşamıştı. Gürkan bir şey değildi. Gürkan bir hiçti. Ve en tehlikeli şey, hiçbir şey olmayan adamdı.
Gürkan yaklaştı. Şemsiyesini Ferman'ın üzerine doğru hafifçe eğdi.
Sanki bir beyefendi, yağmurda kalmış birine nezaket gösteriyordu.
Yüzünde rahatsız edici, çok sakin bir tebessüm vardı. Dişleri görünmüyordu; sadece dudaklarının kenarında, bir bıçağın keskinliğini andıran o ifade.
"Sayın Ferman," dedi. Sesi yağmurun altında bile netti.
"Kusura bakmayın, biraz geciktim. Trafik vardı."
Ferman başını kaldırdı. Kan, ter ve yağmur karışımı sıvı gözlerine doluyordu ama gözlerini kırpmadı.
"Valiye söyle," dedi. Tükürür gibi konuşuyordu. Her kelime ağzından bir mermi gibi çıkıyordu. "Beni öldürseniz de o ihaleyi size yedirmeyeceğim. Dosyalar adliyede! Savcıya, müfettişe, basına... her yere gidecek. Siz bittiniz!"
Gürkan şemsiyesini kapattı ve çamurlaşmış zemine sapladı. Cebinden sigarasını çıkardı. Islanmaması için pardösüsünün eteğini siper etti. Çakmağı iki kez çaktı; rüzgâr ve yağmur izin vermedi. Üçüncüde yandı. Derin bir nefes çekti. Duman, yağmurun içinde bir hayalet gibi dağıldı.
"Vali Bey mi?" dedi.
Hafifçe güldü. Başını iki yana salladı, sanki çok sevdiği bir dostunun adı geçmişti.
"Sayın Valimiz Kudret Karaca... o kadar kibar, o kadar ince, o kadar zarif bir devlet adamıdır ki..."
Bir nefes daha çekti. Dumanı Ferman'ın yüzüne doğru üfledi.
"Bana dedi ki: 'Gürkan Bey, gidin şu Ferman Bey'le konuşun. Onu ikna edin. İmzasını atsın. Hepimiz bu ülkenin evlatlarıyız, kavga etmeye gerek yok.'" Gürkan bir adım yaklaştı. Ferman'ın hizasına eğildi. Dizlerimden biri çamura battı; umursamadı. Gözleri Ferman'ın gözleriyle aynı hizaya geldiğinde, Ferman o gözlerde hiçbir şey görmedi. Ne öfke, ne nefret, ne acıma. Sadece merak. Bir çocuğun bir karıncayı izlerken duyduğu türden, fakat masum olmayan bir merak.
"Ama ben..." Gürkan sigarasını ağzının kenarına yerleştirdi.
"Vali Bey hesap adamıdır. Ben pratiği severim Ferman. İki kere iki her zaman dört etmeli. Açık vermemeli. Defterleri temiz tutmalı. O öyle çalışır."
Başını hafifçe yana eğdi.
"Ama ben hesap yapmayı sevmem. Çok sıkıcı. Ben eylemleri severim, denklemleri değil."
Arkasına dönmeden elini havaya kaldırdı. İki parmağını hafifçe salladı. Islanmış bir şefin, mutfağındaki aşçılara talimat vermesi gibi.
Gölgelerin içinden dört adam çıktı.
Nerede bekledikleri belli değildi.
Sanki yağmurun içinden doğmuşlardı. Siyah montlar, siyah eldivenler, yüzlerinde siyah kar maskeleri.
Ferman'ı sandalyesiyle birlikte kaldırıp beton mikserinin döküm ağzının altına sürüklediler.
Mikser dönüyordu.
İçindeki harç, ağır bir canavar nefesi gibi homurduyordu. Karanlıkta, o kocaman silindir kendi etrafında döndükçe, içindeki çakıl ve çimento birbirine karışıyor, metalin içinde boğuk bir uğultu yaratıyordu. Açık bir mezarın sesiydi bu.
Ferman çırpındı. Sandalyenin ayakları çamurda kaydı. Kasları gerildi, damarları boynunda belirdi. Ama nafile. Kelepçeler etine gömüldükçe daha da sıkılıyordu.
"Ne yapıyorsunuz?! Durun! Siz katilsiniz! Devlet bunu yanınıza bırakmaz! Ben Lukay Holding'in CEO'suyum! Beni öldürürseniz peşinize düşerler!"
Gürkan, Ferman'ın yanına çömeldi. Çamur, pardösüsünün eteğine bulaştı; oralı olmadı. Sigarasını ağzının kenarına yerleştirdi, iki parmağının arasında tuttu. Gözleri zevkle parlıyordu.
Bu, bir insanın acı çekişini izlemekten keyif alan bir sadistin bakışı değildi.
Bu, bir sanatçının eserini yaratmadan önce duyduğu heyecandı. Tuvalin başında duran ressam. Notaları kâğıda döken müzisyen. Mermerin içindeki heykeli gören heykeltıraş.
"Devlet benim, Ferman."
Sesi o kadar sakindi ki, ama yine de yağmurun sesi bile onu bastıramıyordu.
Her kelimesi, bir cerrahın neşteri gibi keskin ve netti.
"Vali Bey senin canını yakmadan halletmemi istemişti. Mümkünse kansız. Mümkünse sessiz. Bence yanılıyor. Belki bir kaza süsü... Ne bileyim, kalp krizi falan. Temiz iş? ama bu gece canım yeni deneyimler arzuluyor, hissediyorum, bu gece ilham perileri fısıldıyor. Sende Onları duyabiliyor musun Ferman?"
Ferman'ın gözlerine baktı. Gözbebeklerindeki korkuyu gördü. O korkuyu seyretti. Tıpkı bir koleksiyoncunun en nadide parçayı vitrininde izlediği gibi.
"Ama ben düşündüm ki... Senin gibi bir adam, sıradan bir ölümü hak etmiyor. Sen bir holding kurdun. Binalar diktin. İsmini tabelalara yazdırdın. Ölümsüz olmak istedin."
Duraksadı. Sigarasından son bir nefes çekti. İzmariti çamurun içine attı. Ateşin sönerken çıkardığı cıslama sesi, bir fısıltı gibiydi.
"Ben de sana ölümsüzlüğü hediye ediyorum."
Ayağa kalktı. arabasının bagajından bir şey çıkardı. Küçük bir bidon. Kapağını yavaşça açtı. Sıvının kokusu, yağmurun toprak kokusuna karıştı.
Benzin.
"Seni diri diri bu betonun altına gömeceğim."
Bidonu Ferman'ın başından aşağı boca etti. Sıvı, adamın yaralarına değdiğinde yanma hissiyle irkildi Ferman. Ama çığlık atmadı. Henüz.
"Üstüne de Valimizin o çok istediği holding binasının temelini atacağız. Senin holdinginin tam karşısına. Her gün pencerenden bakıp 'işte benim eserim' diyeceğim. Ama o bina, senin mezarının üstünde yükselecek."
Gürkan durdu. Ferman'ın gözlerindeki ifadeyi izledi. Korku, şimdi yerini dehşete bırakmıştı. İşte bu. İşte aradığı şey buydu. Korku güzeldi, ama dehşet... dehşet bir başyapıttı.
"Sen o binanın temeli olacaksın Ferman. Senin kemiklerin, onların kolonları. Senin kanın, onların harcı. Söylesene..."
Eğildi. Ferman'ın kulağına yaklaştı. Fısıldadı.
"Sence de bu çok daha sanatsal değil mi?"
Ferman'ın çenesi titredi. Ama yine de yılmadı. Gözlerini Gürkan'ın gözlerine dikti.
"Sen... hasta ruhlu bir köpeksin," dedi.
Sesi çatallıydı ama sağlamdı.
"Kudret'in tasmasını tuttuğu bir köpek. O olmasa bir hiçsin."
Gürkan'ın gülümsemesi silinmedi. Aksine, genişledi.
"Haklısın," dedi.
"Ama köpekler sadık olur Ferman. Ve sadık köpekler, sahiplerinin düşmanlarını parçalar."
Elini cebine attı. Çakmağını çıkardı. Üzerindeki altın işlemeler, arabanın farlarından sızan loş ışıkta parladı.
Özel yapım, pahalı bir şeydi. Üzerinde küçük bir yazı vardı; Ferman okuyamadı.
Gürkan çakmağı çaktı.
Önce sigarasını yaktı.
Sonra çakmağın alevini bir an izledi. Rüzgârda dans eden o küçük ateş, gözbebeklerinde yansıdı.
"Sanat acıtır Ferman. Ama ölümsüzleştirir. Michelangelo Davut'u yontarken mermer acıdı mı dersin? Acımıştır. Ama sonuç ortada. Beş yüz yıldır ayakta."
Çakmağı, Ferman'ın kucağına attı.
"Şanslısın. Seni ölümsüzleştiriyorum."
Alev, benzinle buluştuğu an, geceyi bir şimşek gibi aydınlattı. Turuncu ve mavi alevler, Ferman'ın bedenini sardı. Giysileri tutuştu, saçları yandı, teni kavruldu.Ve Ferman haykırarak bağırıyor ve acı dolu çığlıklar atıyordu.
O çığlık, mikserin homurtusuna, yağmurun uğultusuna, rüzgârın ıslığına karıştı. İnsan sesiyle makine sesinin birbirine karıştığı o an, ortaya cehennemden bir senfoni çıktı.
Gürkan geri çekilmedi. Aksine, bir adım ileri atıp alevlerin dansını izledi. Başını hafifçe yana eğdi. Bir ressamın fırça darbelerini incelediği gibi, alevlerin hareketini inceledi. Memnun kaldı.
Sonra ayağının ucuyla sandalyeyi itti.
Ferman, yanan bedeniyle birlikte beton harcının içine gömüldü.
Alevler, ıslak çimentonun altında boğuldu. Önce duman çıktı; zehirli, siyah, yoğun bir duman. Sonra o da kayboldu.
Mikser dönmeye devam etti.
Çimento, çakıl, su ve şimdi...
bir insan bedeni. Hepsi birbirine karıştı.
Harç homojenleşti. Temiz. Kusursuz.Gürkan şemsiyesini düzeltti. Pardösüsünün yakasına yapışan bir toz tanesini parmağıyla silkeledi. Arabasına doğru yürürken, dört adam çoktan gölgelere karışmıştı. Geldikleri gibi sessizce, iz bırakmadan.
Arkasına bakmadı Gürkan.
Çünkü bir sanatçı, eserini tamamladıktan sonra geriye dönüp bakmazdı.
Arabaya bindi. Kapıyı kapattı.
Motoru çalıştırdı. Silecekler yağmuru temizlemeye başladı. Ön cam berraklaştı. sonra zihni. bir şarkı açtı radyodan ve evine doğru sürmeye başladı arabayı, yüzünde garip bir haz vardı.
Yavuz'u düşünüyordu..
Çünkü biliyordu: Bazı hesaplar kapanmaz. Bazı hesaplar, sadece ertelenir.
Ve Gölge'nin hesabı, henüz kapanmamıştı.
İSTANBUL - VALİLİK MAKAMI - ERTESİ SABAH
Loş bir oda.
Ağır kadife perdeler, İstanbul'un sabah ışığını bile içeri almamakta ısrarcıydı.
Sanki bu oda, güneşin doğuşuna tanıklık etmeyi reddediyordu.
Duvarlarda yağlı boya tablolar; Osmanlı'dan kalma bir kalyon resmi, bir padişah portresi, soyut bir kompozisyon...
Raflarda kalın ciltli kitaplar, hiç açılmamış gibi duran hukuk külliyatları. Masanın üzerinde kristal bir hokka, gümüş bir dolmakalem, bir de çerçeveli bir fotoğraf. Fotoğraftaki kadın ve çocuk, bu odanın sahibinin bir zamanlar bir ailesi olduğunu hatırlatıyordu.
Her şey, bu odanın sahibinin zevkini ve gücünü fısıldıyordu. Ama aynı zamanda her şey, bir sahne dekoru gibiydi.
Gerçek değil, gerçeğin taklidi. İktidarın tiyatrosu.
Vali Kudret Karaca, makam koltuğunda oturuyordu. Koltuğun derisi, yıllar içinde onun bedenine göre şekil almış, ezberlemişti onu. Önünde bir istihbarat raporu vardı.
Sabaha karşı gelmişti. Polis teşkilatından, kaymakamlıktan, adli tıptan derlenmiş sayfalar. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: "Lukay Holding CEO'su Ferman Bey, dün gece saatlerinde kaçırılmış, şehir dışındaki metruk bir şantiyede feci şekilde cinayete kurban gitmiştir.
"Kudret'in yüzünde tek bir kas bile oynamadı.
Ne şaşkınlık, ne öfke, ne üzüntü. Sadece çenesi hafifçe sıkıldı. Dişlerini sıktığını belli eden o küçük, neredeyse görünmez hareket. Sonra raporu okumaya devam etti.
"Olay yerinde yapılan incelemede, cesedin beton mikserine atıldığı ve üzerine çimento döküldüğü tespit edilmiştir. Olayın faili meçhuldür."
Faili meçhul.
Kudret bu iki kelimeye takıldı. Faili meçhul. Oysa faili çok iyi biliyordu. Fail, her sabah aynı kapıdan girip çıkan, her akşam aynı odada emir bekleyen adamdı. Fail, Kudret'in ta kendisiydi. Ve aynı zamanda Gürkan'dı.
Ama resmi raporlar bunu asla yazmayacaktı.
Kapı tıklanmadan açıldı.
Kudret'in izni olmadan, saygı göstermeden, bir katil gibi değil ama bir ortak gibi.
Gürkan içeri girdi.
Üzerinde yine kusursuz bir takım elbise vardı. Lacivert, çizgili, ütüsü bozulmamış. Saçları özenle taranmış, yüzü traşlı, kravatı düzgün. Bir gece önce bir adamı diri diri betona gömen adam, bu sabah bir moda dergisinden fırlamış gibi görünüyordu. Koltuğa yayılırken bir kahve sipariş etse kimse yadırgamazdı.
Bacağını dizinin üzerine attı. Ellerini koltuğun kollarına yerleştirdi. Bekledi.
Kudret gözlerini rapordan ayırmadı.
Sayfaları teker teker çevirdi.
Her sayfada biraz daha öfkelendi, ama öfkesini belli etmedi. Ta ki son sayfayı kapatana kadar.Sesi, içeride yankılanacak kadar ağırdı. Ama yine de kontrollüydü. Kontrollü bir öfke, kontrolsüz bir bağırtıdan daha tehlikeliydi.
"Ben sana ne dedim, Gürkan?"
Gürkan cevap vermedi. Zaten Kudret cevap beklemiyordu. Bu soru, cevap bekleyen bir soru değildi; bir idam kararının gerekçesiydi.
"Adamı korkutun, açığını bulun, imzasını alıp bırakın, demedim mi?"
Raporu masaya fırlattı. Sayfalar havalanıp zemine saçıldı. Beyaz kâğıtlar, koyu renk halının üzerinde ölü kuşlar gibi serildi.
Kudret ayağa kalktı.
Devasa cüssesiyle odanın havasını anında değiştirdi. Boyu, geniş omuzları, kalın boynu... Fiziksel olarak etkileyici bir adamdı. Ve bunu nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu.
Masanın etrafından dolandı.
Her adımı, zeminde yankılandı.
Gürkan'ın tam karşısında dikildi.
Gölgesi, oturan adamın üzerine düştü.
"Bu ne?!" Sesi hâlâ kontrollüydü. Ama o kontrolün altında, çoşkun bir nehir vardı ve her an taşabilirdi.
Ve taştığında, bu odada kimse ayakta kalamazdı.
Gürkan son derece rahat bir tavırla koltuğa yayıldı. Sanki azarlanmıyordu da bir kokteyl partisinde, üst düzey bir bürokratla sohbet ediyordu.
"İmza atmayacaktı Sayın Valim," dedi. Omuz silkti.
"İnatçıydı. Konuştuk, anlaşamadık. Ben de problemi kökünden çözdüm. Temele gömdüm"
Bir eliyle havada belirsiz bir hareket yaptı, sanki bir sineği kovuyordu.
"Unutun gitsin."
Kudret masaya yumruğunu vurdu. Kristal hokka devrildi. Mürekkep, koyu bir kan gibi masanın cilalı yüzeyine yayıldı. Siyah sıvı, bir suç mahallindeki kan lekesi gibi dağıldı, kâğıtların üzerine damladı.
"Ben senden sadece bir pürüzü temizlemeni istedim! Sen gitmişsin şehre imzanı atmışsın! Bu vahşet ne?! Bu ne cüret?!"
Kudret'in sesi yükseldi.
Yıllardır kontrol ettiği o sabır taşı, şimdi çatırdıyordu.
"Müfettişlerin dikkatini üzerimize çekeceksin! Şimdi herkes Ferman'ı soracak! Basın, polis, muhalefet... Hepsini tek tek susturamayız! Bu iş buraya, bu odaya kadar uzanır!"
O an odadaki sessizlik, bir bıçak gibi havada asılı kaldı. İki adam arasındaki mesafe, fiziksel olarak bir metreden azdı. Ama aynı zamanda kilometrelerceydi. Çünkü biri gökyüzüne aitti, diğeri yeraltına.
Ve şimdi, yeraltı gökyüzüne meydan okuyordu.
Gürkan, valinin o heybetli öfkesine karşı gözünü bile kırpmadı. Hatta... gülümsedi.
Deli dâhice bir gülümseme. Kibirli değil, ama son derece bilmiş. kendinde emin bir adamın gülümsemesi.
"Siz gökyüzünde parlayan şık bir yıldızsınız, Valisiniz Kudret Bey."
Yavaşça ayağa kalktı. Kudret'ten daha kısaydı, daha inceydi. Fiziksel olarak onunla boy ölçüşemezdi. Ama o an, odadaki en tehlikeli adamın kim olduğunu herkes anlardı. Çünkü tehlike kasta değil, ruhtaydı. Ve Gürkan'ın ruhu, dipsiz bir kuyuydu.
"Sizin eliniz temiz kalmalı. Siz valisiniz. Saygın bir devlet adamısınız. Yardım kampanyaları düzenleyen, okullar açan, depremzedelere koşan bir hayırsever..."
Gürkan'ın sesi alaycı değildi. Dümdüzdü. Gerçeği söylüyordu.
"O temiz ellerinize kan bulaşmamalı."
Bir adım attı. Kudret'in kişisel alanına girdi. Aralarındaki mesafe, şimdi bir karıştan azdı.
"Ama unutmayın..." Sesi alçaldı.
Neredeyse bir fısıltıya dönüştü. Ama o fısıltı, bir çığlıktan daha etkiliydi.
"O gökyüzünde kalabilmeniz için, yeraltında sizin adınıza bu pisliği zevkle yapacak benim gibi bir canavara ihtiyacınız var."
Kudret cevap vermedi.
İki adam birbirine baktı. Makam odasının ağır sessizliğinde, birbirlerini tarttılar.
Kudret'in gözlerinde öfke vardı; hâlâ oradaydı, alev alev yanıyordu.
Ama başka bir şey daha vardı: Kabullenme. Evet, Gürkan haklıydı
Gökyüzünde kalmak için yeraltına ihtiyacı vardı. Ve yeraltı, her geçen gün biraz daha derine çekiyordu onu.
Gürkan arkasını döndü.
Kapıya doğru yürüdü. Adımları sakindi.
Kapıya varmadan durdu. Başını çevirmedi. Sadece omzunun üzerinden konuştu.
"Bu arada... Ferman'ın dosyaları adliyedeydi. Ama artık değil. O da halledildi."
Kudret'in gözleri kısıldı.
"Nasıl?"
Gürkan omuz silkti.
"Dün gece bir yangın çıktı. Küçük çaplı. Sadece bir arşiv odasını etkiledi. Ferman'ın dosyalarının olduğu arşiv odasını."
Duraksadı.
"Trajik bir kaza."
Kapıyı açtı. Çıkmadan önce son bir şey söyledi.
"Ben size demiştim Valim. Siz hesap adamısınız. Ben pratiği severim. İkimiz birbirimizi tamamlıyoruz."
Kapı kapandı.
Kudret makam koltuğuna geri döndü. Ağır adımlarla yürüdü. Koltuğa oturduğunda, bedeni yorgunluktan çökmüş gibiydi. Ama zihni capcanlıydı. Masanın üzerindeki mürekkep lekesine baktı. Kristal hokkayı eline aldı. Bir an, sanki duvara fırlatacakmış gibi sıktı. Parmakları beyazladı.
Ama yapmadı.
Yavaşça yerine koydu. Sonra pencereden dışarı baktı.
İstanbul ayaklarının altındaydı.
Boğaz'ın mavi suları, karşı kıyının silueti, minareler, gökdelenler, milyonlarca insan...
bu manzarayı seviyordu..
Ona gücünü hatırlatıyordu..
Hepsi onun yetki alanındaydı. Ama o an, bu şehrin efendisi değil, onun tutsağı gibi hissediyordu.
Çünkü Gürkan haklıydı.
Gökyüzünde kalabilmek için yeraltına ihtiyacı vardı.
Gökyüzünde Parlak bir Yıldız olmak istiyorsan, Karanlığa mahkum olmayı kabullenmen gerekir.
3. BÖLÜM SONU
