13. bölüm · GÖLGENİN İZİ
GÜRKAN; BEN CANAVARIM, EN SEVDİĞİN GİBİ..!
HER SEÇİM, BİR VAZGEÇİŞTİR
Mert tekrar bodrum katına yöneldi. merdivenlerden indi ve kapıya kadar geldi ve sessizce durdu.
Aylin'i dinledi ama içerden ses gelmiyordu.
anahtarı çıkardı. elinde tutup uzunca baktı. sonra cebine geri koydu.
Merdivenleri ağır adımlarla çıktı Mert. Her basamakta, içindeki o karanlık gurur biraz daha siliniyor, yerini adını koyamadığı bir huzursuzluğa bırakıyordu. Salona geçti. Viskiden bir yudum daha aldı. Şişeyi bara bırakırken eli titredi. Aynadaki yansımasına baktı. Az önce, aynı aynada gördüğü o canavarın yüzü şimdi solgundu; gözlerinin altında, henüz yirmili yaşlarının başında bir gencin taşımaması gereken koyu halkalar birikmişti. tezgahın üstündeki bardağı alıp sert şekilde aynadaki yansımasına fırlattı ve aynayı parçaladı. şimdi daha sakindi...
Telefonu cebinden çıkardı. Gürkan'ın numarasını tuşladı. Ekranda ismi belirdi:
"ÜSTAD." Bu yazıyı kendisi kaydetmemişti. Gürkan, bir gün telefonunu eline almış, kendi numarasını bu şekilde kaydetmişti. Mert hiç değiştirmemişti.
Çaldı. İki kez. Üç kez.
"Mert." Gürkan'ın sesi, hattın diğer ucunda her zamanki gibi sakindi. Fazla sakindi.
"Bir sorun mu var?"
"Buraya gelmeni istiyorum." dedi Mert.
Kısa bir sessizlik. Gürkan'ın nefesini bile duymuyordu Mert. Sadece bir arabanın uzaktan gelen korna sesi, hattın arka planındaki dünyanın hâlâ döndüğünü hatırlatıyordu.
"Şu an müsait değilim. Bir iş var. Yarın sabah—"
"Şimdi." Mert'in sesi, kendi beklediğinden daha sert çıktı.
"Söylenecek bir şey değil. Görmen gereken bir şey var."
Yine sessizlik. Bu kez daha uzun. Gürkan'ın zihninde ihtimallerin hızla sıralandığını, hesapların yapıldığını, sonuçların tartıldığını neredeyse görebiliyordu Mert.
"Peki," dedi Gürkan. Sesi hâlâ sakindi. Ama o sakinliğin altında, bir kılıcın kınından çıkarken çıkardığı sesi andıran ince bir merak tınısı vardı. "Bir saat içinde oradayım."
Telefon kapandı. Mert, ekrana bir süre daha baktı. Sonra viski şişesini tekrar eline aldı. Bu kez bardağa koydu. İçti. Bekledi.
Gürkan tam bir saat sonra villanın kapısındaydı. Üzerinde her zamanki gibi kusursuz bir takım elbise vardı; lacivert, çizgili, ütüsü bozulmamış. Saçları özenle taranmış, yüzü traşlı, kravatı düzgün. Gece yarısını geçmiş olmasına rağmen, bir moda dergisinin kapağından fırlamış gibiydi. Kapıyı Mert açtı. Gürkan, Mert'in yüzüne baktı; o yüzdeki yorgunluğu, huzursuzluğu, korkuyu, bezmişliği anında okudu. Ama hiçbir şey söylemedi.
"Gel," dedi Mert.
Gürkan onu takip etti. Salondan geçtiler. Mert, barın arkasındaki duvarda asılı duran büyük tabloyu kenara itti. Tablonun arkasında, küçük bir monitör vardı. açtı ekranı. güvenlik kamerası görüntüleri ve Bodrumdaki kameranın görüntüsü.
Ekranda, loş bir oda, yerde bir şilte, şiltenin üzerinde kıvrılmış bir beden belirdi. Aylin. Uyumuyordu; sadece yatıyordu. Duvara dönüktü. Omuzları hafifçe titriyordu. Ağlıyor muydu, yoksa soğuktan mı titriyordu, belli değildi.
Gürkan monitöre baktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ne şaşkınlık, ne öfke, ne de merak. Sadece bakıyordu. Uzun süre baktı. Sonra başını, yavaşça Mert'e çevirdi.
"Anlat."
Mert anlattı. Kısaca. Villaya davet ettiğini,
sonra birseylerin ters gittiğini, kızın kaçmak istediğini, düştüğünü, bodrumda tuttuğunu. Kelimeler ağzından kopuk kopuk dökülüyordu. Gürkan'ın yüzüne bakamıyordu; gözlerini monitöre, o titreyen bedene sabitlemişti.
Gürkan, Mert'in anlattıklarını dinlerken tek bir kez bile gözünü kırpmadı. Mert sustuğunda, odada sadece monitörün hafif vızıltısı kaldı.
"Ne zamandır burada?" diye sordu Gürkan.
"Birkaç gün."
"Başka bilen var mı?"
"Hayır. Sadece ben."
Gürkan başını salladı. Yavaşça. Sonra monitöre bir kez daha baktı. Dudaklarının kenarında, neredeyse görünmez bir gülümseme belirdi. O gülümseme, bir bıçağın keskin yüzünün ışıkta parlaması gibiydi.
"Bu mesele," dedi Gürkan, "seninle benim aramda kalacak. Anladın mı?"
Mert başını salladı.
"Sözlü duymak istiyorum."
"Anladım."
"Güzel." Gürkan cebinden telefonunu çıkardı. Bir numara tuşladı. Kısa bir konuşma yaptı; sesi alçaktı, kelimeleri seçilmiyordu. Telefonu kapattı.
"Birazdan birkaç adamım gelecek. Kızı gözetim altında tutacaklar. Gözlerini ayırmayacaklar."
Durdu.
Mert'in gözlerine baktı.
"Bir de doktor. Kızın hali iyi görünmüyor. Tedavi edilmesi gerek."
Mert'in içinde bir şey kıpırdadı. Rahatlama mıydı, yoksa daha derin bir korku mu, emin olamadı.
Doktor, bir saat içinde villadaydı. Ellili yaşlarında, kır saçlı, yuvarlak gözlüklü, sıradan bir adamdı. Yıllardır Gürkan'ın yeraltı dünyasındaki işlerini yürüten, yaralı adamlarını diken, kurşunları çıkartan, ölenleri kayıtlara "kalp krizi" olarak geçiren bir adamdı.
Gürkan'ın karşısında saygıyla eğildi.
"Beni çağırdınız," dedi.
"Bodrumda bir kız var," dedi Gürkan.
"Tedavi et. İyileşsin. Ama konuşma. Onunla konuşma. Sana soru sorarsa cevap verme. İşini yap ve çık."
Doktor başını salladı. Soru sormadı. Yılların verdiği bir içgüdüyle, bu işin detaylarını bilmenin sağlığı için iyi olmadığını öğrenmişti.
Bodruma indiler. Gürkan kapıda durdu. Doktor içeri girdi. Aylin, duvarın dibinde oturuyordu; dizlerini karnına çekmiş, başını dizlerine gömmüştü. Doktorun ayak seslerini duyunca başını kaldırdı. Gözleri korkuyla büyüdü.
kapı açıldı ve içeri bir adam girdi.
"Sakin ol," dedi doktor. Sesi yumuşaktı.
"Sana zarar vermeyeceğim. Sadece yarana bakacağım."
Aylin cevap vermedi. Sadece baktı. Doktor çantasını açtı. Alnındaki yarayı temizledi. Antiseptik sürdü. Bandajladı. Sonra nabzını kontrol etti. Tansiyonuna baktı. Susuz kaldığını fark etti; serum taktı. Aylin, doktorun ellerine izin verdi. Ne direndi ne de konuştu. Sadece, arada bir, kapıda duran Gürkan'ın siluetine bakıyordu. O siluet, bir insandan çok, bir fikrin gölgesi gibiydi.
Doktor işini bitirdi. Yere çömelmiş, son bir kaç malzemeyi çantasına yerleştiriryordu. Çantasını topladı. Ayağa kalktı. Sırtı Gürkan'a dönüktü.
"İyileşecek," dedi. Sesi rahattı.
"Alnındaki yara yüzeysel. Esas mesele susuzluk ve bitkinlik. Serum işe yarayacak. Bir daha gelmeme gerek yok. Sadece dinlenmesi ve düzenli beslenmesi gerekiyor."
Gürkan, doktorun arkasında duruyordu.
Elleri arkasında kavuşturulmuştu.
"Teşekkür ederim," dedi. Sesi sakindi. Fazla sakindi.
"Çok yardımcı oldun."
Tam o anda, Gürkan'ın eli belinden çıktı.
Elinde, siyah, soğuk bir 357 Magnum vardı. Namlu, doktorun kafasının arkasına doğruldu. Hareket o kadar hızlı, o kadar doğal, o kadar gündelikti ki, sanki bir cüzdan çıkarıyordu.
Aylin, Gürkan'ın elindeki silahı gördü. Gözleri büyüdü. Nefesi kesildi. Bir çığlık, boğazında düğümlendi.
Patlama.
Doktorun kafası, bir karpuz gibi dağıldı. Kan ve kemik parçaları, beton duvara sıçradı. Vücudu, bir an için olduğu yerde kaldı; elleri hâlâ çantanın içindeydi. Sonra yana devrildi. Gözlüğü, tek camı kırılmış halde, yerde yuvarlandı.
Aylin'in çığlığı, silah sesiyle aynı anda yırtıldı. Çığlık, bodrumun dar duvarlarına çarptı, yukarıya, villanın boş koridorlarına yayıldı. Sıcak kan, Aylin'in yüzüne, saçına, üzerindeki yırtık kazağa sıçramıştı.
Doktorun kanı, doktorun beyni, doktorun hayatı... hepsi şimdi onun tenindeydi.
Merdivenlerden hızla inen ayak sesleri duyuldu. Mert, bodrumun kapısında belirdi. Nefes nefeseydi. Gözleri, yerdeki cesede, duvardaki kan izlerine, Aylin'in yüzündeki dehşete ve Gürkan'ın elindeki silaha sırayla baktı. Yüzü bembeyaz oldu.
"Ne yapıyorsun?!" Mert'in sesi, bir çığlıkla bir hırıltı arasında bir yerdeydi. "Ne yaptın sen?!"
Gürkan, silahını yavaşça cebine koydu. Sanki az önce bir sinek öldürmüş gibi sakindi. Mert'e döndü. Yüzünde, o her zamanki, rahatsız edici tebessüm vardı.
"Senin pisliğini temizliyorum Mert." Sesi, ipek gibi yumuşaktı.
"Ama bu temizlik... biraz kirli şekilde oluyor. Ne yazık ki bazı lekeler, sadece daha büyük bir lekeyle kaybolur."
Mert'in elleri titriyordu. Yumruklarını sıktı.
"O sadece bir doktordu! yanlış bir şey yapmadı! Bize yardım etti!"
"Yardım etti," diye onayladı Gürkan.
"Ve yardımı bitti. Şimdi yeni bir yardıma ihtiyacımız vardı: sessizlik. O da bunu sağladı."
Başını hafifçe yana eğdi.
"Bana ne yapıyorsun diye soruyorsun Mert? Asıl sen ne yaptın? Bu kızı buraya sen getirdin. Bu pisliği sen yarattın. Ben sadece... temizliyorum. yardımı istedin. yardım ediyorum."
Mert bir şey söylemek istedi. Ağzını açtı. Ama kelimeler boğazına dizildi, çıkamadı. Çünkü Gürkan haklıydı. Bu pisliği o yaratmıştı. Ve şimdi Gürkan, o pisliği kendi yöntemleriyle temizliyordu.
Gürkan, Mert'in gözlerinin içine baktı. O bakış, bir yılanın bakışı gibiydi; hipnotize edici, felç edici, kaçışı imkânsız. Bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe, bir karıştan daha azdı. Gürkan'ın nefesi, Mert'in yüzünde hissetti.
"Şimdi yukarı çık," dedi. Sesi bir fısıltıydı
Ama o fısıltı, bir emirden çok daha ağırdı.
"Yukarı çık ve bekle. Ben işimi bitirene kadar aşağıya inme."
Mert, Gürkan'ın gözlerine baktı. O gözlerde, itaatsizliğin bedelini gördü. Yerdeki ceset, o bedelin en taze kanıtıydı. İstemese de, yumruklarını sıksa da, içinden lanetler okusa da... itaat etti. Adımlarını geriye attı. Sonra döndü. Merdivenleri çıkmaya başladı. Her adımı, biraz daha ağırlaştı.
Gürkan, Mert'in ayak sesleri kaybolana kadar bekledi. Sonra Aylin'e döndü. Kız, duvarın dibinde büzülmüştü. Dizlerini karnına çekmiş, kollarını başının üzerine kapatmıştı. Titriyordu. Sadece soğuktan değil; korkudan, dehşetten, inançsızlıktan titriyordu.
Gürkan, yavaş adımlarla Aylin'in yanına eğildi. Aylin, onun yaklaştığını hissedince daha da büzüldü. Nefesi hızlandı. Hıçkırıkları, boğazında düğümlendi.
Gürkan elini uzattı. Aylin'in saçına dokundu. Parmakları, kızın keçeleşmiş, kan ve terle karışmış saçlarında yavaşça gezindi. Dokunuşu, bir okşama değildi; bir sahiplenmeydi. Bir tehditti. Bir hatırlatmaydı.
"Bu yaptığım şey yüzünden beni bir canavar gibi gördüğünü biliyorum, Aylin" dedi. Sesi alçaktı. Neredeyse bir fısıltı.
"Haklısın. Ben bir canavarım. Ama..." Parmağını, yerdeki kan gölüne daldırdı. İşaret parmağı, koyu kırmızı sıvıyla kaplandı. Parmağını kaldırdı, havada bir an tuttu.
Kan, parmağının ucundan ağır ağır damladı.
Sonra o parmağı, Aylin'in gözyaşıyla ıslanmış yanağına götürdü. Kanı, gözyaşına bulaştırdı. Parmağını, kızın yanağında yavaşça gezdirdi. Kan ve gözyaşı, birbirine karıştı. Acı ve korku, suç ve masumiyet... birbirine belkide ilk defa bu kadar karışmıştı.
"Ama Yavuz," diye devam etti Gürkan, "benden daha acımasız. Benden daha gaddar. Ve bundan daha beter cinayetler işledi. Ama sen bunu bilmiyorsun, değil mi?"
Aylin'in gözleri, Gürkan'ın gözlerine kilitlendi. O gözlerde, dehşetin ötesinde bir şey vardı şimdi: bir soru, bir inançsızlık, bir kırılma.
"Yavuz'un kim olduğunu bilmediğini sanıyorsun," dedi Gürkan.
"Ama yanılıyorsun... O...
senin en sevdiğin kişi."
Aylin'in zihninde bir şimşek çaktı. İzmir. Antika dükkânı. Babasıyla o konuşma. Edebiyat dersinde okuduğu o deneme. "Geçmişi gömebilirsin ama gölgesini silemezsin." Ve babasının ağzından dökülen o isim: Yavuz. "Abinin ismi ne?" "Yavuz." "Yavuz... güzel isimmiş."
Gürkan, Aylin'in gözlerindeki o kırılma anını gördü. Gülümsemesi genişledi. Bu, bir zafer gülümsemesiydi.
"Yavuz," dedi Gürkan, her heceyi ağır ağır, bir çiviyi tabuta çakar gibi vurgulayarak,
"namı diğer Gölge. Senin bildiğin adıyla Kerem.
Yani baban."
Aylin'in nefesi durdu. Kalbi, göğsünde bir yumruk gibi sıkıştı. Dünya, etrafında dönmeye başladı. Babası. Kerem. Sessiz, mazbut, kedileri seven, antika tamir eden babası. Gölge. Yavuz. Tetikçi. Katil.
"Hakkında hiçbir şey bilmiyorsun babanın, Aylin," dedi Gürkan. Sesi, neredeyse şefkatliydi. Bu, zehirli bir şefkatti.
"Hiçbir şey."
Ayağa kalktı. Cebinden beyaz bir mendil çıkardı. Parmağındaki kanı yavaşça sildi. Mendili, doktorun cesedinin üzerine bıraktı. Kapıya yöneldi.
Kapıda, iki adamı bekliyordu. donuk, hareketsiz, yüzleri ifadesiz.
"Cesedi kaldırın ve gömün," dedi Gürkan. Sesi, bir iş toplantısında talimat veren bir yönetici gibi sakindi.
"Bu kanı temizleyin. Kız için yatak hazırlayın." Durdu. Başını hafifçe koridora, Mert'in yukarıda olduğu yöne çevirdi.
"Mert buraya girmeyecek. Ona göz kulak olun."
Adamlar başlarını eğdi.
Gürkan, arkasına bakmadan merdivenleri çıktı. Ayak sesleri, yukarıda kayboldu.
Aylin, kanlar içindeki zeminde, doktorun parçalanmış kafasının birkaç metre ötesinde, hareketsiz oturuyordu. Yüzünde kurumaya başlayan kan, gözyaşlarıyla çizgi çizgi olmuştu. Zihni, duyduklarını işlemeye çalışıyordu. Babası. Kerem. Yavuz. Gölge. Katil.
Ve o an, babasının gözlerinde gördüğü o uzak bakışların, o sessiz acının, o hiç anlatmadığı geçmişin ne olduğunu düşünüyordu.
Kimdi bu insanlar? babası gerçekten kimdi? Mertle tanısması tesadüf müydü? bu adamın babası hakkında söyledikleri doğrumuydu?
Babası, gerçekten bir canavar mıydı?
Ama o canavar, onu her gece uyuturken saçlarını okşamıştı. Ona limonlu kek yapmıştı. Saçlarını örmüştü. Ve her sabah, "Günaydın prensesim," demişti.
Aylin, başını duvara yasladı. Gözlerini kapadı. Ve o karanlık bodrumda, bir doktorun kanıyla yıkanmış halde, ilk kez gerçekten ağladı.
Bu gözyaşları, korku için değildi. yalnızlığı içindi. Kayıp içindi. Bir daha asla aynı insan olamayacak olmanın verdiği o derin, sarsıcı, yıkıcı acı içindi..
10. BÖLÜM
