5. bölüm · Gölgelerin Dansı

5. Bölüm: Yakınlık

Ceren Fidan

Kapıdan gelen gürültü, kalbimin atışını boğdu. Tam dudaklarımız birleşecekken yankılanan o ses, içimdeki bütün cesareti darmadağın etti. Kalbim hâlâ onun kalbine yaslanmış gibiydi ama bedenim donmuştu.

Adam, anında refleks gösterdi. Bir elini belime dolarken, diğer eliyle kapüşonunu daha da çekti. Gözlerini göremedim ama varlığında bir kararlılık vardı; sanki bütün tehlikeyi tek başına göğüsleyebilirdi.

Kapının ardında ağır adımlar belirdi. Yankılar giderek yaklaşıyor, odaya doğru sürünüyordu. Sesin sahibini göremedim; yalnızca uzun bir gölge kapının altından sızıyordu.

“Yine geldiler…” dedim, korkuyla fısıldayarak.

Adam bana döndü. Sesi, şimdiye kadar duyduğum en kararlı hâlindeydi.
“Bana bak. Korkma.”

Ama nasıl korkmayabilirdim? Az önce dudaklarımız arasında doğan o ışık, şimdi karanlık tarafından boğuluyordu. İçimde çelişkiler kabardı. Ona sığınmak istiyordum, ama aynı zamanda gölgelerden kaçamayacağımı hissediyordum.

Kapı gıcırdayarak aralandı. İçeriye ağır, basık bir uğultu doldu. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken, gölgelerin arasında seçemediğim siluetler kıpırdadı.

Adam beni dolabın arkasına doğru itti.
“Burada kal.” dedi.

“Elini bırakmam.” diye fısıldadım, neredeyse yalvarırcasına.

Gözlerimin içine baktı. Gölgelerin içinde bile hissettim: orada, o an sadece ikimiz vardık.
“Bıraksan da, ben buradayım.” dedi.

Sözleri kalbime kazındı.

Ama bırakmadım. Elini sıkıca tuttum. Belki de ilk kez kendi irademle bu kadar net bir karar veriyordum: Onu bırakmayacaktım.

Gölge kapının eşiğinde belirginleşti. Uzun boyluydu, ama yüzü görünmüyordu. Karanlık, her ayrıntıyı yutuyordu. Yalnızca adımlarını duyabiliyordum, yavaş ama tehditkâr.

Adam, vücudunu önümde siper etti. Elimi bırakmadı. Sanki gölgeye meydan okuyor, aynı zamanda beni saklıyordu. O an, içimde büyük bir şey oldu: korku, güven ve aşk birbirine karıştı.

Başımı hafifçe göğsüne yasladım. Kalp atışları hızlanmıştı ama hâlâ güçlüydü. O kalp, bana “buradayım” diyordu.

Bir anda gölge durdu. Uzun bir sessizlik oldu. Ardından ağır adımlar yeniden uzaklaşmaya başladı. Kapı gıcırdayarak kapandı. Odanın içinde yalnızca biz kaldık.

Derin bir nefes aldım. Dizlerim titriyordu. Adam hâlâ elimden tutuyordu. Onun avuçlarının sıcaklığı, damarlarımdaki korkuyu yavaşça eritiyordu.

“Az kalsın…” dedim, nefesim kesilmiş halde.

Ama o sözümü bitirmeden parmağını dudaklarıma götürdü. Sessizlik işaretiydi. Sonra, çok alçak bir sesle konuştu:
“Henüz bitmedi.”

Bu sözler içimi ürpertti. Bitmemişti, evet. Ama aynı zamanda bu bitmemişlik, içimde bir başka anlam taşıyordu. Bizim hikâyemiz de bitmemişti.

Adam, beni yeniden o boş alanın ortasına çekti. Korkunun gölgesinde bile gözlerini üzerimden ayırmadı. Bir an sessiz kaldık, sonra parmaklarını yüzüme dokundurdu. Yüzünü göremediğim bu adamın dokunuşunu, kalbimle görüyordum.

“Az önce…” dedim, sesim titrek. “…birbirimizi öpmek üzereydik.”

Bir süre sustu. Sonra dudaklarının kıpırdadığını gördüm.
“Her şeyin zamanı vardır.” dedi.

Gözlerim doldu. Belki de haklıydı. Ama kalbim daha fazla beklemek istemiyordu. Onun kollarında olmak, gölgelerin tehditlerine rağmen, hayatımda hissettiğim en gerçek şeydi.

Başımı yeniden göğsüne yasladım. O an gözlerimi kapattım ve tek bir şey düşündüm: Ne olursa olsun, onunla olmak istiyorum.

O da sanki kalbimi okudu. Kollarını daha sıkı sardı. Biz sessizce birbirimize sarıldık, dışarıdaki bütün karanlığı unutmaya çalışarak.

Ama bilincimin bir köşesi, o gölgenin yeniden döneceğini söylüyordu. Ve belki de gerçek mücadele, henüz başlamamıştı.