3. bölüm · Gölgelerin Dansı
3. Bölüm: Sığınak
Odanın loşluğuna alışmam biraz zaman aldı. Kapının arkasında yankılanan ayak sesleri azaldıkça, nefesim de yavaş yavaş düzene girdi. Ama kalbimin çarpıntısı dinmiyordu; göğsümdeki kolye, her nefeste sanki ışığını biraz daha artırıyordu.
Beni ahşap dolabın arkasına çekmişti. İkimiz de eğilmiş, sessizce bekliyorduk. Birkaç saniye boyunca sadece nefeslerimizi duydum. Sonra dışarıdaki adımlar uzaklaştı, uğultu başka bir koridora kaydı. O an derin bir sessizlik çöktü.
Sessizliği bozan ben oldum.
“Bitti mi?” diye fısıldadım.
Adam başını hafifçe yana eğdi. Yüzünü göremiyordum, ama bana baktığını hissediyordum. “Şimdilik.” dedi.
Şimdilik… Yani hâlâ tehlike vardı. Ama korku yerine garip bir huzur sardı içimi. Onun yanımda olması, bütün karanlığı değersiz kılıyordu.
Dolabın köşesinden çıkıp odayı daha dikkatle inceledim. Burası gerçekten büyük bir ofis gibiydi. Masaların üzerinde dağınık kâğıtlar vardı, ama yazılar silinmişti; yalnızca boş sayfalar kalmıştı. Duvarlarda çerçeveler asılıydı, ama hiçbirinin içinde resim yoktu. Çerçeveler bomboştu, sadece toz tutmuş camdan ibaretti.
Elimi bir çerçevenin üzerinden geçirdim. Parmaklarım tozla kaplandı. Boşluğa bakarken içimde garip bir his uyandı.
“Niye boşlar?” diye sordum, kendi kendime.
Adam yanıma geldi. Uzun boyuyla üzerime gölge düştü. Bir an sustu, sonra alçak bir sesle konuştu:
“Çünkü bazı anılar, korunmak için silinir.”
Sözleri beynimde yankılandı. Korunmak için silinen anılar… İçimden geçenleri okumayı başarıyor gibiydi. Beni ürkütüyordu ama aynı zamanda büyülüyordu.
“Sen… beni tanıyor musun?” diye sordum, istemsizce. Sesim titriyordu.
Bir süre cevap vermedi. Yalnızca başını çevirip karanlığa baktı. Yüzünü görememek çıldırtıcıydı. Sonra, kısa ama ağır bir cümle döküldü dudaklarından:
“Bildiğinden daha fazla.”
Kalbim bir an durdu. Ne demekti bu? Onu tanıyor muydum? Ya da tanımam mı gerekiyordu? Sorular zihnimde çığ gibi büyürken, o sessiz kaldı.
Karanlıkta ilerleyip masanın üzerine bıraktığı eski bir defteri aldı. Tozlu kapağını açtı, bana doğru çevirdi. Sayfalar boştu, ama bir köşesinde solgun bir çizim vardı: bir yıldız. Aynı boynumda taşıdığım kolyenin simgesi.
Nefesim kesildi.
“Bu… benim kolyem…” dedim, parmağımla işaret ederek.
“Senin yıldızın.” diye düzeltti. Sesinde hem kesinlik hem de bir sır saklıydı.
Yıldız. Evet… çocukluğumdan beri gökyüzüne bakmayı severdim. Ama bu kolyeyi daha önce hiç görmemiştim. Yine de içimde tuhaf bir tanıdıklık hissettim. Sanki yıllar önce kaybettiğim bir şeyi şimdi geri almıştım.
O sırada, dışarıdan gelen gürültü bizi yeniden kendimize getirdi. Birkaç kapının kapanma sesi duyuldu. Belki bizi arıyorlardı, belki de başka birine yönelmişlerdi. Ama tehlike hâlâ yakındaydı.
Adam sessizce yanıma yaklaştı. Elini uzatıp parmaklarımı tuttu. Bu defa daha yumuşaktı, kaçıştaki gibi sıkı değil. Parmaklarının sıcaklığı, damarlarımdaki kanın hızını bile değiştirdi.
“Bana güveniyor musun?” diye sordu.
Dudaklarım kurudu. Cevap vermek zorundaydım, ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Onu tanımıyordum. Yüzünü bile görmemiştim. Ama bütün varlığımla, cevabım çoktan belliydi.
“Evet.” dedim. Fısıltı kadar hafif, ama kalbim kadar güçlü bir sesle.
Bir süre göz göze kaldık. Onun gözlerini hâlâ seçemiyordum, ama bakışlarının ağırlığını hissedebiliyordum. Zaman durmuş gibiydi.
Tam o an, odanın köşesindeki yapay bitkilerden biri yere düştü. Gürültü yankılandı. Kalbim yeniden hızlandı. Bir an yerimiz belli oldu sandım. Ama dışarıdaki sesler uzaklaştı, yankılar dağıldı. Yalnızca biz kaldık.
Adam, düşen saksıyı kaldırıp yerine koydu. Sonra bana döndü. “Bazen gerçek olanla sahte olan arasında fark yoktur.” dedi, yapay bitkiyi işaret ederek. “Önemli olan, hissettirdiği şeydir.”
Sözleri yine kalbime dokundu. İçimdeki karmaşa büyüdü. Onunla her konuşmam, hem bir bilmece hem de bir ilahi gibiydi.
Bir an sustuk. Sonra müthiş bir sessizlik çöktü. Sanki dışarıdaki bütün uğultular durmuştu. O an kalbimin sesini duydum; hızlı, düzensiz, ama çok gerçek.
Adam bana doğru eğildi. Aramızdaki mesafe neredeyse kalmadı. Fısıltısı kulağıma dokundu:
“Şimdi güvendesin.”
Ve o an, gerçekten de öyle hissettim.
