2. bölüm · Gölgelerin Dansı
2. Bölüm: Tehdit
Koridor nihayet son buldu. Karşımıza çıkan kapı ağırdı, paslanmış menteşeleri yıllardır açılmamış gibi gıcırdadı. Adam kapıyı ittiğinde içeriden soğuk bir hava yayıldı. İçeriye adım attığımızda geniş, karanlık bir salonla karşılaştım. Yüksek tavanlıydı, eski bir fabrikanın ya da terk edilmiş bir ofisin toplantı salonuna benziyordu. Ahşap masalar kenarlara yığılmış, üzerlerine toz sinmişti. Çeşitli köşelerde saksıların içinde yapay bitkiler duruyordu; tozlanmış yaprakları bile gerçekmiş gibi görünmeye çalışıyordu.
Atmosfer ağırdı. Nefes alırken ciğerlerime nemli bir karanlık doluyordu. Ama yanımdaki adam, gölgesini kapüşonun altında saklamaya devam ederek kararlı adımlarla ilerledi. Ben ise kalbimin ritmini bastırmaya çalışıyordum.
Tam o sırada, bir ses duyduk.
Önce çok hafifti… metal sürtünmesi gibi. Sonra ayak sesleri eklendi. Her adım, sessizliği bıçak gibi kesiyordu. Derinlerden gelen o uğursuz ritim, her geçen saniye daha da yaklaşmaya başladı.
Bilinmeyen biri vardı. Ve bize doğru geliyordu.
Korkuyla adamın koluna tutundum. O hiç panik yapmadı, sadece başını çevirip kısa bir cümle fısıldadı:
“Hazır ol.”
“Ne… neye hazır?” diye sordum ama cevap vermedi.
Bir anda, salonun kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye uzun gölgeler doldu. Adımlar sertleşti, yankılar büyüdü. Sanki görünmeyen bir güç bize doğru yürüyordu. Yüzlerini göremedim, sadece karanlık siluetlerdi. Ama içimde öyle bir korku yükseldi ki dizlerim titremeye başladı.
O an, adam elimden sıkıca tuttu.
“Koş!” dedi.
Ve biz koştuk.
Ayaklarımız tahtaları döverken çıkan ses, kalp atışlarımla yarışıyordu. Tozlu hava ciğerlerime doluyor, nefesimi yakıyordu. Koşarken yanımdaki adamın eli asla elimden ayrılmadı. Bu bağ, karanlıkta tek ışığım gibiydi.
Arkamızdan yankılanan adımlar giderek hızlandı. Karanlık bizi kovalamaya başlamıştı. İçimdeki panik, bir yandan zihnimi bulanıklaştırıyor, bir yandan da daha güçlü koşmamı sağlıyordu. “Bizi yakalayacaklar!” diye haykırdım.
Adamın sesi kararlıydı:
“Hayır. Ben varken asla!”
Onun güven veren sözleri içimde bir ateş yaktı. Ayaklarımın yorulmasına rağmen daha da hızlandım. Bir köşeden döndük, başka bir kapıya yöneldik. Kapı kilitliydi. Kalbim boğazıma tırmandı.
“Ne yapacağız?!” diye fısıldadım.
Adam cebinden küçük bir anahtar çıkardı. O an, zihnimde sorular çoğaldı: Kim bu adam? Neden her şey için hazır gibi? Bizi kovalayan kim? Ama sorulara zaman yoktu. Anahtar kapıda dönünce kapıyı itip beni içeri çekti.
Kapı kapanır kapanmaz karanlık salonun yankıları kapının ardında kaldı. Biz ise başka bir odaya sığınmıştık. Burası daha büyük, geniş bir ofis gibiydi. Duvarlarda çerçeveler vardı ama içlerinde resimler yoktu, yalnızca boşluk. Masaların üzerinde eski belgeler dağılmıştı, fakat hiçbirinin yazıları okunmuyordu; sanki zaman onları silmişti.
Nefes nefese kalmıştım. Sırtımı duvara yasladım, kalbim deli gibi atıyordu. “Kim bunlar? Neden bizi kovalıyorlar?” dedim. Sesim titriyordu.
Adam bana döndü. Yüzü hâlâ gölgelerin ardındaydı. Sessiz kaldı, sonra bir adım yaklaştı. Elini omzuma koydu, sıcaklığı titrememi biraz olsun dindirdi.
“Bazen kim oldukları önemli değildir.” dedi, kısık bir sesle. “Önemli olan, yanında kimin olduğudur.”
Gözlerim doldu. Onun sözleri, korkumun arasına umut serpti. Ben ona güveniyordum, bilmediğim halde güveniyordum. Ve bu güven, bana daha önce hiç tatmadığım bir güç veriyordu.
Bir anlık sessizlik oldu. Sadece nefeslerimiz duyuluyordu. Sonra dışarıdan yine ayak sesleri geldi. Bizi bulmaya çalışıyorlardı. Karanlık gölgeler odanın dışında dolaşıyordu. Adam beni kenara çekti, ahşap dolapların arkasına sakladık. Elimi yine tuttu, bu defa daha sıkı.
Karanlığın içinde, göz göze geldik. Benim gözlerim korkuyla parlıyordu, onun gözlerini ise hâlâ göremiyordum. Ama hissettim; bana bakıyordu. O bakış, binlerce kelimeden daha güçlüydü.
Ve işte o an, içimde bir şey daha değişti. Korkunun yerini, tuhaf bir bağlılık aldı. Onunla olduğum sürece hiçbir gölgenin beni ele geçiremeyeceğine inandım.
Ama dışarıdaki adımlar hâlâ oradaydı. Ve bu, kabusun daha yeni başladığının işaretiydi…
