4. bölüm / 5
Gölgedeki ışıkBölüm 4
Bölümler 5Şu an: Bölüm 4
- 1 Bölüm 12.283 kelime
- 2 Bölüm 23.474 kelime
- 3 Bölüm 34.541 kelime
- 4 Bölüm 41.719 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm 51.631 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah saat altı on yedi.
Telefonumun alarmı henüz çalmamıştı. Normalde bu saatte uyanık olur, güne başlamadan önce günlük raporları incelerdim. Fakat bu sabah beni uyandıran şey ne alarmım ne de telefonumdu.
Yüzümde dolaşan minicik bir eldi.
Önce kaşlarımı çattım. Uykulu hâlde başımı yastığa biraz daha gömdüm.
“Beş dakika daha…”
Yüzümdeki el durmadı.
Aksine, bu kez burnuma dokundu.
Ardından saçımı çekti.
Gözlerimi açmadan derin bir nefes aldım.
“Burak, seni uyarıyorum. Sabahın köründe beni arıyorsan—”
“Baba!”
Bir anda gözlerimi açtım.
Karşımda, yatağımın üzerinde dizlerinin üzerine oturmuş, pijamalarının içinde saçları birbirine karışmış bir küçük adam vardı.
Engin.
Bana bakıyordu. Hem de dünyanın en masum insanıymış gibi.
Bir elinde uyurken yanından ayırmadığı küçük ayıcığı, diğer elinde ise benim yastığımdan kopardığı bir tüy vardı.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Bir dakika. Sen buraya nasıl geldin?”
Engin cevap vermek yerine bana doğru eğildi ve yanağıma kocaman bir öpücük kondurdu.
“Babaaa!”
Bütün ciddiyetim o anda sona erdi.
“Günaydın, benim küçük patronum.”
Kollarımı açtım. Engin hiç beklemeden üzerime kapandı. Küçük başını göğsüme koydu, ardından yüzünü boynuma gömdü.
Onu kendime çektim ve sırtını okşadım.
“Beni özledin mi sen?”
“Baba.”
“Ben de seni özledim.”
Bir süre öylece kaldık. Sonra Engin başını kaldırıp yüzümü dikkatle incelemeye başladı. Önce kaşlarıma, ardından burnuma dokundu. Son olarak parmağını dudaklarıma bastırdı.
“Ne yapıyorsun sen?” diye sordum.
Parmağını çekmedi.
“Baba!”
“Evet, benim. Başka bir baban yok, merak etme.”
Engin güldü.
Sonra birden elini saçlarıma götürdü ve avuçlarının arasına aldığı bir tutamı çekmeye başladı.
“Ah! Tamam, tamam! Saçlarımı bırak, oğlum.”
Daha da güldü.
“Demek sabah eğlencemiz bu. Çok güzel. Babanın saçlarını yoluyoruz.”
Onu nazikçe kucağıma alıp yataktan kalktım. Ayağımı yere bastığım anda Engin kollarını boynuma doladı.
“Baba…”
Sesindeki yumuşaklık beni durdurdu.
“Efendim, kuzum?”
Başını omzuma koydu.
O küçücük hareketi bile artık ezbere biliyordum. Yorulduğunda, uykusu geldiğinde ya da yalnızca bana yakın olmak istediğinde böyle yapardı.
Onunla birlikte pencereye doğru yürüdüm. Perdeleri araladığımda sabah ışığı odaya doldu. Boğaz’ın üzerinde hafif bir sis vardı. İstanbul henüz tam anlamıyla uyanmamıştı.
Engin dışarıya baktı.
“Aaa!”
“Evet, oğlum. Deniz.”
Parmağımla manzarayı gösterdim.
“Bak, orada tekneler var.”
Engin elini cama doğru uzattı.
“Baba!”
“Bir gün seni tekneyle gezdireceğim. Ama önce şu yürümeyi öğrenelim. Dün iki adım atıp yere oturdun, hatırlıyor musun?”
Engin yüzüme baktı.
Sonra kahkaha attı.
Başımı iki yana salladım.
“Senin için hiçbir şey ciddi değil, değil mi, küçük adam?”
Onu öptüm.
“İyi ki de değil.”
Saat yediye doğru banyodan çıktığımızda Engin'in kahvaltı hazırlıklarına başlaması gerekiyordu.
Benim de giyinmem.
Bu iki işi aynı anda yapmanın ne kadar zor olduğunu henüz öğrenememiştim. Daha doğrusu, her sabah yeniden öğreniyordum.
Engin'i yatağının üzerine oturttum ve önüne birkaç oyuncağını bıraktım.
“Şimdi burada uslu uslu oynuyorsun. Baban iki dakika içinde hazır.”
Engin ayıcığını aldı.
“Tamam mı?”
“Aaa!”
“Bunu evet kabul ediyorum.”
Gardıroptan beyaz bir gömlek, koyu renk bir pantolon ve takım elbisemi çıkardım. Gömleğimi giyip düğmelerimi iliklemeye başladım.
Tam son düğmeye gelmiştim ki arkamdan küçük bir ses duydum.
“Baba!”
Döndüm.
Engin yatağın kenarına tutunmuş, ayağa kalkmaya çalışıyordu.
“Hayır, hayır. Orada kal, prensim.”
Yanına gittim, onu güvenli bir şekilde oturttum ve yeniden giyinmeye döndüm.
Bir düğme.
İki düğme.
Üç düğme.
Sessizlik.
Fazla sessizlik.
Başımı yavaşça çevirdim.
Engin'in elinde kravatım vardı.
Kravatımı nasıl bulduğunu sormayacaktım. Çünkü artık bu evde hiçbir eşyanın benim kontrolümde olmadığı gerçeğini kabullenmiştim.
“Onu nereden aldın?”
Engin kravatı iki eliyle tuttu.
“Baba!”
“Evet, benim kravatım.”
Kravatı geri almak için uzandım. O ise ellerini arkasına sakladı.
Gözlerimi kıstım.
“Engin, bana bak. O kravatı bugün giymem gerekiyor.”
Bana baktı.
Gülümsedi.
Ve kravatı başının üzerine koydu.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sonra kahkaha attım.
“Harika. Artık holdingin yeni genel müdürü sensin.”
Engin sesimi taklit etmeye çalışır gibi bir şeyler söyledi.
“Ba-ba-ba!”
“Evet, toplantı gündemini de sen belirleyeceksin.”
Kravatı elinden nazikçe alıp komodinin üzerine bıraktım. Ardından onu kucağıma alarak giyinmesini tamamlamaya çalıştım. Çoraplarını giydirirken birini elinden kaçırdı.
Çorap yatağın altına gitti.
Derin bir nefes aldım.
“Bir çorap. Bir kravat. Ve henüz saat yedi.”
Engin yüzüme baktı.
“Baba?”
“Hiçbir şey, oğlum. Baban sadece hayatı sorguluyor.”
Yatağın altına eğilip çorabı aldım. Engin bu sırada benim yerime oturmuş, ayıcığıyla konuşuyordu.
Onu izlerken gülümsedim.
Bazen iş yerinde saatlerce süren bir toplantıdan daha yorucu oluyordu bu sabahlar.
Ama hiçbir toplantı bana bu kadar mutluluk vermemişti.
Kahvaltı masasına oturduğumuzda Engin'in önünde küçük bir tabak, uygun kıvamda hazırlanmış kahvaltılıkları ve su bardağı vardı. Benim önümdeyse kahvem, birkaç dilim ekmek ve telefonum duruyordu.
Telefonuma gelen mesajı okurken Engin'in sandalyesinden gelen sesi duydum.
“Baba!”
Başımı kaldırdım.
“Buradayım.”
Engin elini bana uzattı.
“Bir dakika, kuzum. Önce kahvaltını yapalım.”
Bir lokma verdim. Ardından su içmesine yardım ettim.
Tam kendi kahvemi alıyordum ki Engin masadaki ekmeğime uzandı.
“Hayır, paşam. O benim.”
Elini geri çekti.
Bana baktı.
Sonra yeniden uzandı.
“Engin.”
Elini durdurdu.
“Bu ekmek benim.”
Dudaklarını büzdü.
Bir an yüzüne baktım. Sonra ekmeğin küçük, yumuşak bir parçasını koparıp ona uygun şekilde hazırladım.
“Peki. Biraz paylaşabiliriz.”
Engin parçayı aldı ve memnuniyetle ağzına götürdü.
“Mutlu musun?”
“Baba!”
“Ne güzel. Babanın kahvaltısını da yönetmeye başladın.”
Tam o sırada telefonum yeniden titredi. Holdingden gelen mesajlar art arda ekrana düşüyordu.
Normalde sabahın bu saatinde çoktan cevap vermeye başlamış olurdum.
Fakat Engin kaşığını yere düşürdü.
Sonra bana baktı.
Kaşığı aldım.
Bir dakika geçmeden yeniden düşürdü.
Bu kez yüzüme bakarak güldü.
Kaşığı aldım.
Üçüncü kez elinden bırakınca ona ciddi bir ifadeyle baktım.
“Bunun bir oyun olduğunu biliyorum.”
Engin kahkaha attı.
“Bana bak, küçük patron. Benim sabrımı sınama.”
Elini uzatıp parmağımı tuttu.
“Baba…”
Sert görünmeye çalışan yüzüm yumuşadı.
“Tamam, tamam. Kazandın.”
Telefonumu sessize alıp masanın diğer ucuna koydum.
O sabah kahvemi soğuk içtim.
Ama oğlumun kahkahasını dinledim.
Ve bunun iyi bir anlaşma olduğuna karar verdim.
Saat sekizi on geçe kapı zili çaldı.
Engin kucağımda, ben de son dosyaları çantama yerleştirmekle meşguldüm.
Kapıyı açtığımda Burak'ı karşımda buldum. Elinde iki kahve, kolunun altında da küçük bir hediye paketi vardı.
Bana baktı.
Sonra kucağımdaki Engin'e.
Sonra yeniden bana.
“Günaydın, aile babası.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Bu saatte burada ne işin var?”
“Arkadaşımı görmeye geldim.”
“Arkadaşın henüz kahvaltısını bitiremedi.”
Burak içeri girdi.
“Bunu tahmin etmiştim.”
Elindeki kahvelerden birini bana uzattı. Diğerini masaya bıraktı.
Sonra Engin'e gülümsedi.
“Günaydın, küçük patron!”
Engin önce Burak'a baktı.
Sonra yüzünü benim boynuma gömdü.
Burak şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
“Vay canına. Beni reddetti mi?”
İçimde anlamsız bir memnuniyet hissettim.
“Görüyorsun. Oğlum seçici.”
Burak kahkaha attı.
“Dün bütün gün kucağımda durmak isteyen çocuk bu değil miydi?”
Gülümsemem kayboldu.
“Dün dündü.”
“Erdem, kıskanıyor musun sen?”
“Hayır.”
“Hiç mi?”
“Burak, kahveni iç.”
Burak gülmekten kendini alamadı.
Engin başını kaldırıp ona baktı. Burak kollarını uzattı.
“Gel bakalım, yakışıklı. Amcana gel.”
Engin bir süre düşündü.
Sonra bana daha sıkı sarıldı.
Burak elini göğsüne götürüp dramatik bir şekilde iç çekti.
“Kalbim kırıldı.”
“Abartma.”
“Bir yaşındaki çocuk tarafından terk edildim.”
“Büyür geçer.”
Burak bana baktı.
“Beni teselli etmek yerine bundan keyif alıyorsun.”
Cevap vermedim.
Çünkü haklıydı.
Engin'in bana sarılmaya devam etmesi hoşuma gidiyordu. Bunun ne kadar çocukça olduğunu biliyordum ama oğlumun beni seçtiğini hissetmek içimde tarif etmesi zor bir sıcaklık yaratıyordu.
Sonra Engin başını kaldırdı.
Burak'ın elindeki paketi gördü.
Küçük parmakları pakete doğru uzandı.
“Ha!” dedi Burak. “Demek hediye gelince amcan tekrar değer kazandı.”
Paketi açtığında içinden renkli, kalın sayfalı bir hayvan kitabı çıktı.
Engin'in gözleri büyüdü.
“Bak, aslanım,” dedim. “Kitap.”
Burak kitabı açtı.
“Bu ne, Engin?”
Sayfada bir köpek resmi vardı.
“Haav!”
Engin hemen ses çıkarmaya çalıştı.
“Av! Av!”
Burak kahkaha attı.
“Harika! Köpek sesini benden iyi yapıyor.”
“Benden öğrenmiştir,” dedim.
Burak bana döndü.
“Sen köpek sesi mi yapıyorsun?”
“Gerekirse yaparım.”
“Bir gün bunu görmem lazım.”
“Görmeyeceksin.”
Engin ikimizi dinliyormuş gibi yüzümüze baktı. Sonra yeniden kitabı gösterdi.
Bu kez kedi resmi vardı.
“Miyav,” dedim.
Engin ağzını açtı.
“Ma!”
“Evet, kedi.”
Burak parmağıyla beni gösterdi.
“Bak, oğlun sana benziyor. Ciddi ciddi öğreniyor.”
“Bana benzemesi güzel bir şey.”
“İnatçılık konusunda kesinlikle.”
“Burak.”
“Tamam, sustum.”
Ama susarken bile gülümsüyordu.
Saat sekiz buçukta artık çıkmamız gerekiyordu.
Çantamı omzuma aldım. Engin'in eşyalarını kontrol ettim: yedek kıyafetleri, bezleri, ıslak mendilleri, su bardağı, yiyecekleri, ayıcığı ve yeni kitabı…
Burak listeyi görünce başını iki yana salladı.
“Erdem, sen holding yönetmeye mi gidiyorsun, yoksa üç haftalık tatile mi çıkıyorsun?”
“Bir şey eksik olursa ne yapacağım?”
“Yakınlarda marketler var.”
“Engin'in ihtiyacı olan her şey yanımda olacak.”
Burak'ın yüzündeki alaycı ifade bir anlığına kayboldu.
Bana baktı. Sonra Engin'e.
“Biliyorum,” dedi daha yumuşak bir sesle. “Sen iyi bir babasın.”
Bu söz karşısında ne diyeceğimi bilemedim.
Övgü almaya alışık değildim. İnsanlar genellikle kararlarımı, şirketin büyümesini veya yaptığım anlaşmaları konuşurdu. Ama birinin bana iyi bir baba olduğumu söylemesi farklıydı.
Çünkü bu, kaybetmekten en çok korktuğum şeyle ilgiliydi.
Engin'i kucağıma aldım.
“Hadi bakalım, küçük patronum. İşe gidiyoruz.”
Kapıya doğru yürüdüm. Tam çıkacakken Engin başını omzumdan kaldırdı ve Burak'a baktı.
Burak el salladı.
“Güle güle, küçük adam!”
Engin de elini kaldırdı.
Sonra dudaklarından küçük bir ses döküldü.
“Ba… bak…”
Burak dondu.
Ben de.
Burak gözlerini büyüttü.
“Bana mı el salladı?”
“Bize,” dedim hemen.
“Hayır, adımı söylemeye çalıştı!”
“Burak, henüz adını söyleyemiyor.”
“Bence söylüyor.”
“Bence sen kendini fazla önemsiyorsun.”
Burak kahkaha attı.
Ben kapıyı kapatmadan önce son bir kez ona baktım.
“Akşam görüşürüz.”
“Görüşürüz, patron. Ve Erdem?”
“Ne?”
Burak'ın yüzünde tanıdık bir gülümseme belirdi.
“Bugün kravatını oğlundan uzak tut.”
Kapıyı yüzüne kapattım.
Arkamdan kahkahası duyuldu.
Engin omzumda kıkırdadı.
Ona baktım.
“Sen de gül bakalım. İkiniz birleşip babanı delirteceksiniz.”
Engin yanağıma dokundu.
“Baba.”
Yüzünü öptüm.
“Evet, oğlum. Baban.”
Yola çıktığımızda İstanbul çoktan hareketlenmişti. Araç Boğaz boyunca ilerlerken Engin arka koltuğunda, güvenli oto koltuğuna bağlı hâlde dışarıyı izliyordu.
Dikiz aynasından ona baktım.
“Her şey yolunda mı, prensim?”
“Baba!”
“Güzel.”
Bir süre sonra mırıldanmaya başladı. Kendi kendine konuşuyor, bazen ayıcığını kaldırıyor, bazen de camdan geçen araçları işaret ediyordu.
Sonra birden sessizleşti.
Aynadan baktığımda gözlerini bana dikmişti.
“Ne oldu, kuzum?”
Elini bana doğru uzattı.
“Ba… ba…”
“Buradayım.”
“Baba…”
Bu kez kelime daha belirgindi.
Sadece bir ses değildi. Bana sesleniyordu.
Direksiyonu sıkıca tuttum. Boğazımda bir düğüm oluştu.
“Efendim, hayatım?”
Engin gülümsedi.
Ben de gülümsedim ama gözlerimi yoldan ayırmadım.
Yirmi yedi yaşındaydım. Büyük bir holdingin sahibiydim. İnsanların karşısında ne söyleyeceğimi, ne zaman susacağımı, ne zaman sert davranacağımı bilirdim.
Ama oğlum bana “baba” dediğinde içimdeki bütün cümleler kayboluyordu.
Sanki o kelimeyle bana dünyadaki en büyük sorumluluğu veriyordu.
Ve ben, bütün korkularıma rağmen, bu sorumluluğu her şeyden çok seviyordum.
“Biliyor musun, küçük adam?” diye mırıldandım.
Engin başını yana eğdi.
“Ben senin baban olduğum için çok şanslıyım.”
Arka koltuktan neşeli bir ses geldi.
“Babaaa!”
Gülümsedim.
“Evet. Benim küçük patronum.”
Araç holdingin güvenlik kapısından geçerken aynadan bir kez daha ona baktım.
Günün nasıl geçeceğini bilmiyordum. Belki toplantılar uzayacak, telefonlar susmayacak, Engin yine masamdaki belgeleri karıştıracaktı.
Ama artık her sabahın bir anlamı vardı.
Her eve dönüşün bir nedeni.
Ve her yeni günün içinde, beni bekleyen küçücük bir ses…
“Babaaa!”
Bölüm etkileşimi
