1. bölüm / 5
Gölgedeki ışıkBölüm 1
Bölümler 5Şu an: Bölüm 1
- 1 Bölüm 12.283 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Bölüm 23.474 kelime
- 3 Bölüm 34.541 kelime
- 4 Bölüm 41.719 kelime
- 5 Bölüm 51.631 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Bazı kayıplar insanın içindeki bütün ışıkları söndürür. Sonra bir gün, küçücük bir el parmağına sarılır ve sen karanlığın içinde yeniden yaşamayı öğrenirsin.”
Gece yarısını çoktan geçmişti.
İstanbul'un üzerine çöken sessizlik, Boğaz'dan gelen hafif dalga sesleriyle bölünüyordu. Üç katlı villamın geniş pencerelerinden içeri süzülen ay ışığı, salonun mermer zemininde soluk izler bırakıyordu. Bahçedeki ağaçlar rüzgârla hafifçe sallanıyor, güvenlik kulübesindeki ışıklar aralıklarla camlara yansıyordu.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Güvenlik yerindeydi. Kapılar kilitliydi. Alarm sistemi açıktı. Yarınki toplantının dosyaları çalışma odamda, masamın üzerinde sıralanmıştı. Telefonumun ekranında cevap bekleyen onlarca mesaj vardı.
Yani benim kontrolümde olması gereken her şey kontrolümdeydi.
Bir şey hariç.
Kucağımdaki bir yaşındaki oğlum.
“Engin…”
Sesimi olabildiğince sakin çıkarmaya çalıştım.
“Güzel oğlum, saat kaç oldu haberin var mı senin?”
Karşımda oturan biri olsaydı muhtemelen bu tonumdan sonra bir daha ağzını açmaya cesaret edemezdi. Holdingde çalışanlarım, bu sesin ne anlama geldiğini çok iyi bilirdi. Bir toplantıda böyle konuştuğumda en tecrübeli yöneticilerimin bile önlerindeki kâğıtlara daha dikkatli baktıklarını görürdüm.
Ama oğlum?
Oğlum yüzüme baktı.
Sonra güldü.
“Ehehe!”
Gözlerimi kapattım.
Allah'ım…
Bu çocuk beni gerçekten bitirecekti.
“Gülüyor bir de.” Burnumu minik burnuna dokundurdum. “Çok komik, değil mi paşam? Babanın yarın sabah dokuzda yönetim kurulu toplantısı var. Bütün gece uyumayıp sabah da beni rezil edersen ne yapacağız?”
Engin cevap olarak ağzından anlaşılmaz birkaç hece çıkardı.
“Dıdı… ba… babaaa!”
Başımı geriye yasladım.
“Efendim, aşkım?”
Elbette bana gerçekten bir şey söylememişti. Söylediği şeylerin çoğunu henüz anlayamıyordum. Bazen aynı kelimeyi tekrar tekrar söylüyor, bazen kendi kendine uzun uzun konuşuyor, bazen de hiç beklemediğim bir anda öyle bir ses çıkarıyordu ki ciddi bir telefon görüşmesinin ortasında gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Ama “babaaa” dediğinde…
O kelimeyi her duyduğumda içimde bir yer yumuşuyordu.
Engin küçük ellerini boynuma doladı. Sonra başını omzuma bıraktı. Birkaç saniye boyunca sakin durduğunu görünce nihayet derin bir nefes aldım.
“İşte böyle,” diye fısıldadım saçlarını okşarken. “Benim akıllı oğlum. Şimdi gözlerini kapatıyoruz, uyuyoruz. Sabah güzelce kahvaltı ediyoruz. Sonra babayla işe gidiyoruz.”
Başını kaldırdı.
İşe gitmek kısmını anlamış gibi gözlerimin içine baktı.
“Ba?”
“Evet, baba.”
“Baba!”
“Evet, benim.”
“Babaaa!”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Gülmemek için gösterdiğim çaba, holdingin yıllık bütçesini hazırlarken gösterdiğim çabadan daha büyüktü.
“Tamam, tamam. Buradayım kuzum.”
Onu biraz daha yukarı kaldırıp göğsüme yerleştirdim. Üzerindeki yumuşacık pijamanın yakasını düzelttim, çıplak kalan ayağını battaniyenin altına soktum.
Engin'in uykusu vardı. Bunu gözlerinden anlayabiliyordum. Kirpikleri ağırlaşıyor, arada bir esniyor, başını omzuma bırakıyordu. Fakat ne zaman onu yatağına yatırmayı düşünsem birdenbire canlanıyor, sanki aklına dünyanın en önemli meselesi gelmiş gibi gözlerini açıyordu.
Son yarım saatte üç kez denemiştim.
Üçünde de başarısız olmuştum.
Dördüncü denemeye geçmeden önce kendime bir söz verdim.
Bu kez başaracaktım.
Ben Erdem'dim.
Yirmi yedi yaşındaydım. Ülkenin en büyük holdinglerinden birini yönetiyordum. Milyonlarca liralık anlaşmalar yapıyor, yüzlerce insanın çalıştığı şirketlerde son sözü söylüyordum. İnsanlar benimle konuşmadan önce cümlelerini tartıyor, verdiğim kararları sorgulamaya cesaret edemiyordu.
Bir yaşındaki oğlumu uyutmak da herhâlde imkânsız değildi.
Değildi.
Kesinlikle değildi.
Engin esnedi.
Ben de fırsatı kaçırmadan ayağa kalktım.
“Tamam, küçük adam. Artık yatağa gidiyoruz.”
Üst kata çıktım. Koridorun sonundaki odanın kapısını yavaşça açtım.
Engin'in odası evin en sevdiğim yerlerinden biriydi.
Duvarlar açık krem rengindeydi. Pencerenin yanında küçük bir koltuk, karşısında ahşap beşik, köşede oyuncaklarla dolu bir sepet vardı. Raflarda çocuk kitapları diziliydi. Yatağın üzerinde küçük bir ayıcık, komodinin üzerinde de gece lambası duruyordu.
Her şey özenle seçilmişti.
Her şey onun içindi.
Odaya girdiğimde Engin başını kaldırıp etrafına baktı. Sonra beşiğini gördü.
Ve birdenbire bana sarıldı.
Boynuma öyle sıkı tutundu ki istemsizce gülümsedim.
“Ne oldu, paşam?”
Cevap yok.
Yalnızca parmakları gömleğimin yakasına biraz daha sıkı sarıldı.
“Beğenmedin mi yatağını?”
Minik başını omzuma gömdü.
“Yoksa babanla yatmak mı istiyorsun?”
Bir an durdum.
“Biliyorsun, değil mi? Senin şu yaptıkların yüzünden bir gün bütün iş toplantılarımı iptal edeceğim.”
Engin yanağını boynuma sürttü.
Sonra küçük bir ses çıkardı.
“Baba…”
İşte bu kadar.
Bütün tehditlerim sona ermişti.
“Peki,” diye mırıldandım. “Biraz daha kucağımda kalacaksın. Ama yalnızca biraz.”
Kendime verdiğim sözlerin ne kadarını tuttuğumu ikimiz de biliyorduk.
Koltuğa oturdum. Engin'i göğsüme yasladım, sırtını yavaşça sıvazlamaya başladım. Bir süre sonra minik parmakları gevşedi. Nefesi düzene girdi. Başını omzuma bıraktı.
Uyuyordu.
Nihayet.
Dudaklarımı alnına bastırdım.
“İyi geceler, yakışıklım.”
Onu dikkatlice beşiğine yatırdım. Battaniyesini göğsüne kadar çektim. Ayıcığını yanına bıraktım. Birkaç saniye boyunca kıpırdamadan durup nefes alışını dinledim.
Sonra doğrulmak için eğildiğim anda…
Minik eli havaya kalktı.
Parmakları boşluğu yokladı.
Benim gömleğimi arıyordu.
Olduğum yerde kaldım.
Engin'in gözleri kapalıydı. Uykusunda hafifçe kıpırdandı, dudaklarını büzdü ve incecik bir ses çıkardı.
“Ba…”
Kalbimin bir yerinde bir şey sızladı.
Elimi uzatıp küçücük avucunu tuttum.
“Buradayım, oğlum.”
Parmakları işaret parmağıma kapandı.
Ve yeniden uykuya daldı.
Uzun süre elimi çekemedim.
Odasından çıktığımda ev yeniden sessizliğe gömülmüştü.
Koridorda yürürken çalışma odasının kapısının yanından geçtim. İçerideki masanın üzerinde açık duran dosyalar gözüme ilişti. Sabah yapılacak toplantı, yabancı yatırımcılarla görüşme, imzalanması gereken sözleşmeler…
Normalde bütün bunlar zihnimi meşgul ederdi.
Bu geceyse aklımda yalnızca oğlum vardı.
Sonra gözüm koridorun diğer ucundaki konsola takıldı.
Elif'in fotoğrafı oradaydı.
Adımlarım yavaşladı.
Fotoğrafta gülümsüyordu.
Her zamanki gibi.
Saçları omuzlarına dökülmüş, yüzünü güneşe çevirmişti. Fotoğrafı birlikte çıktığımız bir tatilde çekmiştim. O gün hava çok sıcaktı; Elif güneş gözlüğünü sürekli çıkarıp takıyor, ben de sırf onu güldürmek için fotoğraf çekmeyi bilmediğimi iddia ediyordum.
Oysa onu güldürmek için hiçbir zaman özel bir sebebe ihtiyacım olmamıştı.
Bir adım daha attım.
Fotoğrafın önünde durdum.
“Bugün de uyumadı,” dedim alçak sesle.
Sesim boş koridorda kayboldu.
Bir cevap beklemiyordum.
Yine de bazen ona anlatmadan duramıyordum.
“Bir saattir uğraşıyorum. Uyuduğunu sanıyorum, yatağa bırakıyorum, gözlerini açıyor. Sonra bana öyle bir bakıyor ki bütün planımı unutuyorum.”
Dudaklarımda küçük, yorgun bir gülümseme belirdi.
“Elbette sen olsaydın çoktan uyutmuştun.”
Fotoğrafın çerçevesine dokundum.
“Senin yanında daha kolay sakinleşirdi, değil mi?”
Boğazım düğümlendi.
Başımı hafifçe eğdim.
“Bazen ne yapacağımı bilemiyorum, Elif.”
Bu cümleyi yüksek sesle söylemek bile zordu.
Ben ne yapacağımı bilmeyen bir adam olmaya alışkın değildim. İnsanlar sorunlarıyla bana gelir, çözümlerimi beklerdi. Bir şey ters gittiğinde yeniden plan yapar, seçenekleri değerlendirir, en doğru kararı verirdim.
Ama Elif'in yokluğunda önümde bir çözüm yoktu.
Ne kadar çalışırsam çalışayım onu geri getiremiyordum.
Ne kadar güçlü görünürsem görüneyim, bazı geceler evin sessizliği beni olduğum yerde durduruyordu.
Elif, Engin'i dünyaya getirirken hayatını kaybetmişti.
Oğlumun doğduğu gün benim için hem hayatımın en güzel hem de en korkunç günü olmuştu.
Bir yanım, ilk kez baba olduğumu öğrendiğimde hissettiğim tarifsiz mutlulukla doluydu. Diğer yanım, sevdiğim kadını kaybetmenin acısıyla paramparçaydı.
Engin'i ilk kez kucağıma verdiklerinde küçücük yüzüne bakmıştım.
O kadar küçüktü ki.
Parmakları avucumun içine sığmıştı.
Gözlerini açtığında bana bakmış, ben de ona bakarken hayatımda ilk kez hiçbir sözün yeterli olmadığını hissetmiştim.
O anda kendime bir söz vermiştim.
Ne olursa olsun, oğlumu yalnız bırakmayacaktım.
Bunu yaparken hata yapabilirdim. Yorulabilirdim. Bazen ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemeyebilirdim.
Ama vazgeçmeyecektim.
Çünkü Engin'in bu dünyada annesinden kalan tek şeyi, onun sevgisini anlatacak bir babası vardı.
Ve ben o sevgiyi oğlumdan esirgemeyecektim.
“Bugün sana bir şey anlatacağım,” diye fısıldadım fotoğrafa bakarak. “Seni ilk gördüğüm günü anlatacağım ona.”
Gözlerimi kapattım.
“Sana nasıl âşık olduğumu da.”
Bir süre öylece kaldım.
Sonra odama döndüm, telefonumu sessize aldım ve yatağa uzandım.
Ama gözlerimi kapatmadan önce aklımdan son bir düşünce geçti.
Yarın sabah dokuzda çok önemli bir toplantım vardı.
Ve yanımda bir yaşında bir çocuk olacaktı.
Kendi kendime gülümsedim.
“Bakalım yarın kimi kim yönetecek, küçük patronum.”
### Sabah — 06.17
Yanağımda yumuşak bir şey hissettim.
Önce önemsemedim.
Gece boyunca doğru düzgün uyuyamamıştım. Birkaç saat daha uyumak istiyordum. Telefonumun alarmına hâlâ vakit vardı.
Yanağımdaki şey yeniden hareket etti.
Sonra burnuma dokundu.
Kaşlarımı çattım.
“Beş dakika…”
Cevap olarak küçük bir ses duydum.
“Babaaa!”
Gözlerimi açtım.
Karşımda Engin vardı.
Nasıl olup da yatağıma geldiğini ilk anda anlayamadım. Sonra yatağın kenarına sabitlenmiş güvenlik bariyerinin yanında duran küçük basamağı fark ettim. Muhtemelen gece uyandıktan sonra beni aramış, ben de onu yanıma almıştım. Kucağımda yeniden uyuduğumuzu hatırlıyordum ama sabah olduğunda bu kadar erken uyanmasını beklemiyordum.
Engin yüzüme eğilmişti.
Kıvırcık saçları her yöne dağılmıştı. Yanakları sıcacıktı. Üzerindeki pijamanın bir kolu hafifçe kıvrılmıştı.
Ve yüzünde dünyanın en masum gülümsemesi vardı.
“Günaydın, oğlum,” diye mırıldandım.
“Babaaa!”
“Evet, hayatım. Baban burada.”
Minik ellerini yüzüme koydu.
Bir parmağımla yanağımı dürttü.
Sonra burnumu tuttu.
“Ah!” diye seslendim. “Burnumu bırak, paşam. Başka burnun yok mu senin?”
Engin kahkaha attı.
Bayağı kahkaha attı.
Sanki hayatındaki en komik şeyi yapmıştı.
“Çok eğleniyorsun, değil mi?” dedim. “Peki. Madem bu kadar enerjiksin, bugün toplantıyı sen yönetirsin.”
“Ba-ba!”
“Anlaştık.”
Yüzümü onun küçük ellerinin arasına aldım ve alnına bir öpücük kondurdum.
O anda telefonum çalmaya başladı.
Ekranda asistanımın adı belirdi.
Saat 06.19'du.
Normalde bu saatte arayan birinin çok önemli bir sebebi olması gerekirdi.
Engin telefonu fark etti. Ekrana uzandı.
“Hayır, küçük adam. O oyuncak değil.”
Aramayı cevapladım.
“Erdem Bey, günaydın. Kusura bakmayın, erken arıyorum ama dokuzdaki toplantının dosyaları—”
“Masamda.”
“Evet, efendim. Bir de yatırımcıların uçuş saatleri değişmiş. On buçukta—”
“Takvimi güncelleyin. Burak'a da iletin.”
“Tabii, efendim. Bugün ofise geliş saatiniz—”
Engin birden telefonun mikrofonuna doğru eğildi.
“BABAAA!”
Karşı tarafta sessizlik oldu.
Gözlerimi kapattım.
“Erdem Bey?” diye ihtiyatlı bir ses geldi.
“Buradayım.”
“Yanınızda biri mi var?”
Oğlumun yüzüne baktım.
Engin bana gülümsedi, ardından yeniden telefona uzandı.
“Ba! Ba! Dıdı!”
“Evet,” dedim gayet ciddi bir sesle. “Yanımda biri var.”
Asistanım birkaç saniye sustu.
“Anladım, efendim.”
“Sanmıyorum.”
“Efendim?”
“Takvimi güncelleyin.”
“Tabii, Erdem Bey.”
Telefonu kapattım.
Engin ellerini çırptı.
“Baba!”
Onu kucağıma çekip yanağını öptüm.
“Sen var ya…” diye fısıldadım. “Bir gün bütün holdingi ele geçireceksin.”
Engin cevap olarak gömleğimin düğmesini yakaladı.
“Daha şimdiden başladın.”
Ve gülmeden edemedim.
Saat yediye yaklaşırken nihayet yataktan kalkmayı başardık.
Elbette “kalkmayı başardık” derken biraz iyimser davranıyordum. Ben ayağa kalkmıştım. Engin ise kucağımdaydı ve gömleğimin yakasına tutunarak bütün hareketlerimi denetliyordu.
Banyoya gidip yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktığımda gözlerimin altında hafif gölgeler gördüm.
Uykusuzdum.
Saçlarım her zamankinden daha dağınıktı.
Ama kucağımdaki küçük adam son derece keyifliydi.
“Gördün mü?” dedim aynadaki yansımamıza bakarak. “Babanın hâline bak. Bütün bunların sorumlusu sensin.”
Engin aynadaki görüntümüze baktı.
Sonra kendi yansımasına gülümsedi.
“Ba!”
“Evet, sen. Başka kim olacak?”
Onu güvenli bir şekilde mama sandalyesine oturtmak için mutfağa geçtim. Mama sandalyesinin kemerini bağladım, önlüğünü taktım ve önüne yaşına uygun kahvaltısını koydum.
Kendime de kahve hazırladım.
Kahvenin kokusu mutfağa yayılırken ilk yudumu almayı hayal ettim.
Sadece bir yudum.
Sakin bir şekilde.
İnsan gibi.
Tam fincanı elime almıştım ki Engin kaşığına uzandı.
“Hayır, oğlum. Önce baban—”
Kaşık yere düştü.
Tak!
Engin şaşkınlıkla aşağı baktı.
Ben de ona baktım.
Sonra yere.
“Peki,” dedim. “İlk kaybımızı verdik.”
Yedek kaşığı aldım.
Engin bu kez kaşığı iki eliyle kavradı ve büyük bir kararlılıkla ağzına götürmeye çalıştı. Kaşığın yarısı yanağına bulaştı, birazı önlüğüne döküldü.
Benim kahvem hâlâ masadaydı.
Soğumaya başlamıştı.
“Yavaş, kuzum. Böyle değil.”
Kaşığı nazikçe tuttum, ona yardım ettim. Birkaç lokma yedikten sonra yüzü aydınlandı. Ben de gülümsedim.
“Güzel mi?”
Engin ağzındaki lokmayı çiğnerken başını salladı.
“Güzel, demek.”
Bir sonraki lokmada elini uzattı ve parmağıyla yemeğine dokundu.
Ardından bana baktı.
Yüzündeki ifade, bir bilim insanının çok önemli bir keşif yapmış gibi görünmesine benziyordu.
Parmağını havaya kaldırdı.
“Dı!”
“Evet, oğlum. Yemek.”
Sonra parmağını kendi saçına sürdü.
Bir an hareketsiz kaldım.
Engin de kaldı.
Birbirimize baktık.
Ardından gözlerini kısıp güldü.
“Hayır,” dedim, kahkahamı bastırarak. “Sakın. Sakın o elini saçına bir daha sürme.”
Geç kalmıştım.
Küçük parmakları saçlarının arasına girmişti bile.
Başımı iki yana salladım.
“Seninle anlaşma yapmak imkânsız.”
Engin ellerini çırptı.
Ben de sonunda kahvemi elime aldım.
Bir yudum içtim.
Soğuktu.
Fincana baktım.
Sonra oğluma.
“Biliyor musun, prensim? Ben bu kahveyi içebilmek için tam yedi dakikadır uğraşıyorum.”
Engin bana öyle bir gülümsedi ki bütün şikâyetlerim boğazımda kaldı.
“Tamam,” diye mırıldandım. “Sen kazandın.”
Kahvemi yeniden masaya bıraktım ve onun önlüğünü düzelttim.
“Afiyet olsun, küçük patronum.”
Saat sekizi biraz geçiyordu.
Normal şartlarda bu saatte giyinmiş, kahvemi içmiş ve arabaya binmiş olurdum.
Bugünse hâlâ Engin'in gömleğinin son düğmesiyle uğraşıyordum.
“Bir saniye, oğlum. Bir saniye.”
Engin yerinde durmuyordu.
Sağa dönüyor, sola bakıyor, ayaklarını hareket ettiriyor, gömleğinin yakasını çekiştiriyordu.
“Engin.”
Bana baktı.
“Baba.”
“Evet. Baban senden yalnızca on saniye istiyor.”
Başını eğdi.
Sonra ayakkabısına uzandı.
“Hayır, hayır. Ayakkabı değil.”
Düğmeyi ilikledim.
Başardım.
Zafer kazanmış bir komutan gibi doğruldum.
“İşte bu!”
Engin bana baktı.
Sonra gömleğinin altından bir elini çıkardı.
“Ba!”
“Ne?”
Diğer elini de çıkardı.
Gömleğin bir düğmesi açılmıştı.
Derin bir nefes aldım.
“Sen bunu bilerek yapıyorsun.”
Engin güldü.
Onu kucağıma alıp saçlarını düzelttim. Sonra bebek çantasını hazırlamaya başladım: bezler, ıslak mendiller, yedek kıyafetler, biberon, maması, küçük battaniyesi ve en sevdiği oyuncak.
Her şeyi tek tek kontrol ettim.
Sonra bir daha kontrol ettim.
Emziğini de çantanın yan gözüne koydum.
Bu kez hiçbir şeyi unutmayacaktım.
Ardından takım elbisemi giyip aynanın karşısına geçtim. Koyu renk ceketimi düzelttim, gömleğimin yakasını yerleştirdim ve kravatımı bağlamaya başladım.
Engin kucağımdaydı.
Bunu yapmamam gerektiğini biliyordum.
Ama onu bir an bile bırakmak istemiyordum.
Kravatın son düğümünü sıkarken küçük bir el uzandı.
Kravatım yakalandı.
“Engin.”
Minik parmaklar bırakmadı.
“Oğlum, bırak.”
Bana baktı.
Gülümsedi.
Sonra kravatı kendine doğru çekti.
“Paşam, babanın toplantısı var.”
“Ba!”
“Evet, toplantı. Çok ciddi bir toplantı.”
Kravatımı yeniden düzeltmeye çalıştım.
Engin tekrar çekti.
Aynadaki yansımamıza baktım: koyu takım elbiseli, uykusuz, yirmi yedi yaşında bir holding patronu ve kravatını oyuncak sanan bir yaşındaki oğlu.
Başımı iki yana salladım.
“Kimse bana bunun böyle olacağını söylememişti.”
Engin yanağını göğsüme yasladı.
Gözlerimi kapatıp alnını öptüm.
“Peki, küçük patronum. Bugün kuralları sen koy.”
Sonra kravatımı son bir kez düzelttim, çantayı aldım ve kapıya yöneldim.
Artık gitmeye hazırdık.
En azından ben öyle sanıyordum.
Çünkü tam ayakkabılarımı giyerken Engin başını omzumdan kaldırdı, kapıya baktı ve heyecanla bağırdı:
“Babaaa!”
“Evet, oğlum. Gidiyoruz.”
Dış kapıyı açtım.
İstanbul'un sabah serinliği yüzüme çarptı. Bahçenin ötesinde Boğaz ışıldıyordu. Şoförüm arabanın yanında bekliyordu ama onu görünce başımı iki yana salladım.
“Bugün kendim kullanacağım.”
Arka kapıyı açıp Engin'i yaşına uygun çocuk koltuğuna güvenli bir şekilde yerleştirdim. Kemeri kontrol ettim, battaniyesini yanına koydum ve en sevdiği oyuncağı eline verdim.
Sonra kendi koltuğuma geçtim.
Aynadan oğluma baktım.
“Hazır mısın, aslanım?”
Engin oyuncağını salladı.
“Ba!”
Gülümsedim.
“Güzel. O zaman holding'e gidiyoruz.”
Arabayı çalıştırdım.
Ve henüz bilmiyordum ki o gün, hayatımın en ciddi toplantılarından birine yalnızca bir yaşındaki oğlumla katılmayacaktım.
Oğlum, o toplantıda bana kimsenin öğretemediği bir şeyi öğretecekti.
Kontrol edemediğim her şeyin kötü olmadığını.
Bazen insanın hayatına giren en küçük kişi, bütün dünyasını değiştirebilirdi.
Benim dünyamın adı Engin'di.
Ve ben onun babasıydım.
Bölüm etkileşimi
