7. bölüm · Gölgede Kalan Işık/ Stranger Things Billy fanfic
Rüzgârdan Arda Kalanlar
“İnsan değiştiğini önce kendisi fark etmez; bunu hep başkalarının gözlerinde görür.”
Sabah Hawkins alışılmadık derecede sakindi.
Güneş vardı, hava soğuk değildi, evin içinde kimse tartışmıyordu. Böyle günler Scarlett’e hep garip gelirdi; sanki dünya nefesini tutmuş gibi.
Mutfakta Max masanın üzerine oturmuş bir şeyler yiyordu. Dustin yerde oturmuş bir dergiyi karıştırıyor, Lucas pencerenin önünde ayakta duruyordu.
Scarlett kapının eşiğinde birkaç saniye durdu. Eskiden böyle anlarda içeri girer, bir şey söylemeden gülmeye başlar, ortamı dağıtırdı. Şimdi ise çoğu zaman sessiz kalıyordu.
Ama bu sabah… içindeki o ağırlık biraz daha hafifti.
“Ne bakıyorsun orada?” dedi Max, onu fark edince.
Scarlett omuz silkti.
“Hiç. Aç mıyım diye düşünüyorum.”
Dustin hemen başını kaldırdı.
“Bu evde aç kalmamak imkânsız. Lucas dün gece bütün cipsleri bitirdi.”
Lucas itiraz etti.
“Yalan söyleme, sen yedin.”
Scarlett farkında olmadan gülümsedi.
Bu küçük, fark edilmeden gelen bir gülüştü ama Max fark etti. Göz ucuyla Scarlett’e baktı, hiçbir şey söylemedi. Sadece hafifçe gülümsedi.
🩶🩶🩶
Öğleden sonra Dustin heyecanla içeri girdi.
“Tamam,” dedi nefes nefese. “Bir şey buldum.”
Lucas arkasından geldi.
“Henüz emin değiliz.”
Dustin aldırmadı.
“Ormanda eski bir radyo kulesi var. Terk edilmiş. Belki sinyal oradan geliyordur.”
Max kaşlarını kaldırdı.
“Ve siz tek başınıza gitmediniz?”
Lucas omuz silkti.
“Gitmedik değil. Gidemedik. “Herbokolok”Dustin yolu kaybetti!”
“Kaybetmedim,” dedi Dustin hemen. “Sadece doğru yer olduğunu yeniden hesapladım.”
Scarlett sandalyesinde geriye yaslandı.
“Yani oraya gidiyoruz?”
Dustin ona baktı.
“Gelmek ister misin?”
Eskiden Scarlett düşünmeden “evet” derdi. Son zamanlarda ise genelde “siz gidin” diyordu.
Ama bu sefer içindeki o eski kıpırtı yeniden kıpırdadı.
Macera. Koşmak. Bir şeyler yapmak. Düşünmemek.
“Gidelim,” dedi.
🩶🩶🩶
Bisikletlerle ormana doğru sürdüler. Hava serinleşmişti, lastiklerin çakıllarda çıkardığı ses ve rüzgârın uğultusu dışında ses yoktu.
Scarlett pedallarken fark etti, kalbi daha hafif atıyordu. Sanki uzun zamandır ilk kez bir yere kaçmıyordu, bir yere gidiyordu.
Max yanına yaklaştı.
“İyi misin?”
Scarlett başını salladı.
“Evet.”
Bu sefer gerçekten evetti.
🩶🩶🩶
Radyo kulesi düşündüklerinden daha ürkütücüydü. Paslanmış metal, kırık camlar, kapısı yarı açık bir bina.
Dustin heyecanla öne geçti.
“İşte burası.”
Lucas içini çekti.
“Harika. Kesinlikle içinde seri katil olmayan bir yer.”
Scarlett kapıyı itip açtı. Menteşeler gıcırdadı. İçerisi toz kokuyordu.
Bir süre etrafı kurcaladılar. Eski kablolar, devrilmiş sandalyeler, paslı ekipmanlar.
Sonra bir ses geldi.
Tık.
Hepsi dondu.
Max fısıldadı.
“Bunu ben yapmadım.”
Lucas başını salladı.
“Ben de.”
Dustin yavaşça arka odaya doğru ilerledi. Scarlett de onunla birlikte gitti.
Oda küçüktü. Ortada eski bir kontrol paneli vardı. Panelin üzerindeki bir ibre, kendi kendine titriyordu.
Scarlett bir adım yaklaştı.
İbre bir an durdu.
Sonra hızla sağa fırladı.
Panelden kısa bir cızırtı sesi geldi.
Ve sonra her şey sustu.
Işıklar zaten yoktu. Ses kesildi. İbre tekrar düştü.
Lucas nefes verdi.
“Tamam.. bu normal değildi.”
Dustin’in gözleri parlıyordu.
“Size demiştim.”
Ama Scarlett panelden gözlerini ayıramıyordu.
İçinde tuhaf bir his vardı. Korku değil. Daha çok tanıdık bir huzursuzluk. Sanki bir şey onu uzaktan izliyordu.
Max omzuna hafifçe dokundu.
“Scarr?”
Scarlett gözlerini kırptı.
“İyiyim.”
Gerçekten iyiydi. Sarsılmamıştı. Kaçmamıştı. Ayakta duruyordu.
Eskiden olduğu gibi.
Bisikletlerin tekerlekleri asfaltın üzerinde kayarken hava yavaş yavaş kararıyordu. Gökyüzü mora dönmüş, sokak lambaları yeni yeni yanmaya başlamıştı.
Lucas önden gidiyordu, Dustin hâlâ radyo kulesi hakkında konuşuyordu.
“Size diyorum ki, o ibre kendi kendine hareket etti. Bu normal değil.”
Max, arkasından seslendi.
“Dustin, Hawkins’te ‘normal’ diye bir şey kaldığını mı sanıyorsun?”
Ve sonra Dustin’in cevabını beklemeden Scarlett’e yaklaştı.
“Yorgun musun?”
Scarlett başını salladı.
“Hayır biraz başım ağrıyor sadece.”
Bu doğruydu. Yorgun değildi. Sadece düşünüyordu. Ama bu sefer düşünceler ağır değildi.
🩶🩶🩶
Herkes evlerine dağıldığında
Starcourt’a uğrama fikrini bu kez Mike attı.
“Bir şeyler içelim mi? Uzun zamandır grup halinde takılmıyoruz.”
Lucas hemen kabul etti. Dustin ise zaten çoktan Starcourt’a varmıştı bile.
Scarlett içeri adım attığında gürültü, ışıklar, müzik bir an üstüne geldi ama bu sefer rahatsız etmedi. İnsanların arasından geçerken eskiden olduğu gibi omuzlarını kasmadığını fark etti.
Masaya oturduklarında konuşmalar başladı.
Dustin yine teori anlatıyordu. Mike plan yapıyordu. Lucas itiraz ediyordu. Max arada yorum yapıyordu. Robin de sonradan yanlarına katıldı, elinde dondurmayla.
“Yine mi dünyayı kurtarıyorsunuz?” dedi.
“Henüz değil,” dedi Mike. “Şimdilik milkshake.”
Robin Scarlett’e baktı.
“Sen nasılsın?”
Bu soru kısa, sıradan bir soruydu. Herkesin sorduğu türden. Ama bu sefer Scarlett kaçmak istemedi.
“İyiyim,” dedi sadece.
Robin başını salladı.
“Güzel.”
Konu hemen değişti. Kimse üzerine gitmedi. Kimse dramatik davranmadı.
Scarlett bunu fark etti ve içinden bir rahatlama geçti.
🩶🩶🩶
Gece biraz ilerlediğinde grup dışarı çıktı. Park yerinde serin bir rüzgâr vardı.
Bir motor sesi duyuldu.
Billy’nin arabası.
Max gözlerini devirdi ama bir şey demedi. Billy arabadan indi, kapıyı kapattı ve gruba baktı.
“Geç oldu,” dedi.
“Farkındayız,” dedi Mike sakin bir şekilde.
Billy’nin bakışları bir an Scarlett’e kaydı ama bu sefer tek başlarına değillerdi. Kalabalığın içindeydiler ve bu, her şeyi daha doğal yapıyordu.
Dustin Lucas’a bir şey anlatmaya başladı, Max Eleven’la konuşuyordu, Mike Will’e bir şey soruyordu.
Kısacası herkes birşeylerle meşguldü.
Kalabalığın içinde Scarlett ve Billy birkaç adım geride kaldılar.
Billy alçak sesle konuştu.
“Ormana gitmişsiniz.”
Scarlett omuz silkti.
“Evet.”
“Tehlikeli olabilir.”
Scarlett hafifçe gülümsedi.
“Onlar için mi söylüyorsun bunu?”
Billy de hafifçe gülümsedi.
“Belki.”
Bu konuşma uzun sürmedi. Kimse sevimli şeyler söylemedi. Kimse büyük sözler etmedi.
Ama aralarındaki mesafe eskisi kadar sert değildi.
🩶🩶🩶
Bir süre sonra Mike seslendi.
“Biz gidiyoruz. Yarın konuşuruz.”
Herkes yavaş yavaş dağıldı.
Lucas ve Dustin birlikte gitti. Herkes başka yöne yürüdü. Mike, Eleven ve Will birlikte ilerlediler.
Max da içeri bir şey almak için geri dönünce Scarlett birkaç saniye Billy ile yalnız kaldı.
Bu yalnızlık ani değildi, doğal bir boşluk gibiydi.
Billy cebine ellerini soktu.
“Bugün daha iyi görünüyordun.”
Scarlett hemen savunmaya geçmedi.
“Belki öyleyimdir.”
Billy başını salladı.
“Bu iyi.”
Sessizlik oldu. Ama rahatsız edici değildi.
Max geri geldiğinde o an zaten bitmişti.
🩶🩶🩶
Eve döndüklerinde herkes yorgundu. Ama o yorgunluk kötü bir günün yorgunluğu değil, dolu bir günün yorgunluğuydu.
Scarlett yatağa uzandığında gün gözünün önünden geçti:
Orman.
Kule.
Gürültü.
Gülüşler.
Billy’nin kısa bakışı.
İçinde tuhaf bir sakinlik vardı.
Eskisi gibi kahkahalar atmıyordu belki. Ama artık her şey de gri değildi.
Gözlerini kapattı.
Ve bu kez uyku çok daha kolay geldi.
🩶🩶🩶
Sabah Hawkins sıradan görünüyordu. Ama sıradanlık bazen en büyük huzurdu.
Scarlett dışarı çıktığında hava serindi. Yolda yürürken bir ses duydu.
“Scarlett.”
Döndü.
Steve.
İkisi birkaç saniye birbirlerine baktılar. Eskiden bu bakışın içinde kırgınlık, öfke, yanlış anlaşılmalar olurdu.
Şimdi sadece geçmiş vardı.
Steve yaklaşmadı, sadece yanında yürümeye başladı.
“Dün sizi gördüm,” dedi. “Starcourt’ta.”
Scarlett başını salladı.
“Evet.”
Bir süre sessiz yürüdüler. Ama bu sessizlik gergin değildi.
Steve sonunda hafifçe gülümsedi.
“Bu garip, ama iyi görünüyordun.”
Scarlett kaşını kaldırdı.
“Sen de herkes gibi bunu söylemeye mi başladın?”
Steve başını salladı.
“Hayır. Sadece.. söylemek istedim.”
Bir süre sonra konuşma başka şeylere kaydı. Hawkins’te olan küçük şeyler, tanıdık insanlar, saçma olaylar…
Ve fark etmeden, eskiden yaşanan hiç birşey vâr olmamış gibi, iki eski tanıdık gibi konuşuyorlardı.
Bu daha hafifti.
Daha kolaydı.
🩶🩶🩶
Scarlett eve dönerken şunu fark etti:
Hayat bir anda düzelmemişti.
Geçmiş hâlâ oradaydı.
Ama artık onun dışında da şeyler vardı.
Ve belki bu yeterdi.
Scarlett ellerini ceketinin ceplerine sokmuş, orman yolunda tek başına yürüyordu. Akşam çökmüş, ağaçların arasındaki karanlık gittikçe koyulaşmıştı. Yağan yağmuru umursamadan attığı emin adımlar, nereye gittiklerini bilmiyor gibiydi. Yaprakların üzerinde attığı her adım, düşüncelerinin ağırlığını biraz daha belirginleştiriyordu.
Tam o sırada ileriden bir ses geldi.
“Bu saatte tek başına yürüyen tek psikopat ben değilmişim demek.”
Scarlett başını kaldırdı.
Yolun kenarında, ağaca yaslanmış birini gördü. Uzun saçlar, deri ceket, omzunda gitar kılıfı.
Eddie.
Scarlett’in zihninden bir anı geçti.
Yıllar önce, garajda oturuyorlardı. Eddie gitarıyla uğraşırken Scarlett durmadan konuşuyordu; aklını kemiren şeyleri, korkularını, sinirini… Eddie o zaman başını kaldırıp hafifçe gülümsemişti.
“Biliyor musun,” demişti, “senin bir lakaba ihtiyacın var.”
Scarlett kaşlarını kaldırmıştı.
“Ne gibi?”
Eddie telleri tıngırdatmıştı.
“Selira. Kulağa garip geliyor ama sana uyuyor. Alakasız bir şekilde sana adanmış bir kaç harf topluluğu gibi”
Scarlett o zaman gülmüştü. Ama lakap kalmıştı. Yıllardır sadece Eddie kullanıyordu.
Şimdi, ormanda, aynı ses tekrar geldi.
“Selira,” dedi Eddie, bu sefer daha yumuşak bir tonla. “Olaylardan beri seni görmedim.”
Scarlett ona doğru yürüdü.
“Ben de seni.”
Yan yana geldiklerinde bir an sessiz kaldılar. Rahatsız edici bir sessizlik değildi bu; uzun süredir görüşmeyen iki eski dostun sessizliği.
Eddie yere oturdu, sırtını ağaca yasladı.
“Gel,” dedi başıyla yanını göstererek. “Seninle eskisi gibi dedikodu yapmayı özledim.”
Scarlett da oturdu. Soğuk toprağı hissetti ama aldırmadı.
Bir süre rüzgârın sesini dinlediler.
“Bazen,” dedi Scarlett sonunda, “her şey bittikten sonra daha zor oluyor.”
Eddie başını salladı.
“Çünkü o zaman insan yalnız kalıyor düşünceleriyle.” Bir süre duraksadı ve devam etti. “Ne boktan bi’ gerçek.”
Scarlett hafifçe gülümsedi.
“Hâlâ aynı şeyleri söylüyorsun.”
“Çünkü hâlâ doğru.”
Scarlett yere bakarken sessizce ekledi:
“Seni özlemişim.”
Eddie bunu duyunca küçük bir gülümsemeyle cevap verdi.
“Ben de seni, Selira.”
🩶🩶🩶
Scarlett, Eddie’yle konuştuktan sonra eve döndüğünde odanın içi tuhaf bir şekilde sessiz gelmişti. Kapıyı kapatıp sırtını yasladı; konuşmanın ağırlığı hâlâ omuzlarındaydı. Bir süre ayakkabılarını bile çıkarmadan öylece durdu.
Salondan Billy’nin sesi geldi.
“Geldin mi?”
“Geldim,” dedi Scarlett, yorgun bir sesle.
Billy koltuğun kenarında oturuyordu, dirsekleri dizlerinde. Bir süre konuşmadılar. Sonra Billy ayağa kalkıp pencereden dışarı baktı.
“Ben biraz hava almaya çıkacağım,” dedi, sanki kendine söyler gibi. “Kafam doldu.”
Scarlett hemen cevap vermedi. Aslında dışarı çıkmak istemiyordu; üşengeçlikten değil, içindeki o tuhaf huzursuzluk yüzünden.
Scarlett birkaç saniye öylece durdu. Ev bir anda fazla sessiz gelmişti. Billy’nin ayak sesleri koridorda yankılanırken içindeki o eski, tanıdık duygu kıpırdadı, yalnız kalma korkusu.
“Hey, Billy.” diye seslendi kapının eşiğinden.
Billy dönüp baktı. “Ne oldu?”
Scarlett gözlerini kaçırdı, sanki söyleyeceği şey küçük bir itirafmış gibi.
“Eğer sana sorun olmazsa.. biraz yürüyüş iyi gelebilir aslında. Yani, gelebilir miyim?”
Billy’nin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Gel,” dedi. “Zaten tek başıma sıkılırdım.”
Dışarı çıktıklarında hava serindi ama keskin değildi. Sokak lambalarının ışığı kaldırıma soluk sarı lekeler düşürüyordu. Bir süre yan yana yürüdüler, konuşmadan.
Sonra Billy hafifçe güldü.
“Hatırlıyor musun,” dedi, “şu parkta küçükken saklambaç oynardık. Sen hep aynı ağacın arkasına saklanırdın.”
Scarlett istemeden gülümsedi.
“Çünkü sen hep ilk oraya bakmazdın,” dedi. “Strateji diyordum ben ona.”
“Stratejiymiş,” diye mırıldandı Billy. “Ağacın arkasından ayakkabıların görünüyordu.”
Scarlett dirseğiyle hafifçe ona vurdu.
“Bozma ya. Çocukluk anısı işte.”
Bir süre sonra yürüyüşleri yavaşladı. Konuşma hafiflemişti ama aralarındaki mesafe de fark etmeden azalmıştı. Scarlett, Billy’nin yanında yürürken içindeki sıkışıklığın biraz çözüldüğünü hissetti.
Gece sessizdi, ama bu sessizlik artık yalnız hissettirmiyordu.
Yolun köşesini dönerlerken karşıdan biri hızlı adımlarla geliyordu. Scarlett düşüncelere dalmıştı, kız da önüne bakmıyordu; tam kaldırımın dar yerinde omuzları çarpıştı.
“Pardon,” dedi kız hemen, refleksle.
“Önemli değil,” dedi Scarlett.
Kızın sesi yumuşaktı ama aceleciydi; sanki bir yere yetişiyordu. Saçları omuzlarına dökülmüş, kolunun altında bir defter vardı. Defter çarpışmanın etkisiyle biraz kaydı; kapağında tükenmez kalemle yazılmış bir isim görünüyordu:
H. Blake
Scarlett istemeden o yazıya bir saniye baktı. Soyadı tanıdık gelmiş gibiydi ama nedenini çıkaramadı. Zaten kız defteri hızla toparladı.
“İyi akşamlar,” dedi kız, hafif bir gülümsemeyle, sonra yürüyüp gitti.
Scarlett arkasından birkaç saniye baktı. İçinde tuhaf, tarif edemediği bir his vardı; ne rahatsız edici ne de önemli, sadece garip bir tanıdıklık duygusu.
Billy onun durduğunu fark etti.
“Ne oldu?” diye sordu.
Scarlett başını iki yana salladı.
“Hiç,” dedi. “Bir an onu tanıyormuşum gibi hissettim .”
Billy omzunu silkti.
“Hawkins küçük yer,” dedi. “Herkes biraz bile olsa birbirine benziyor.”
Scarlett tekrar yürümeye başladı ama birkaç adım sonra istemeden arkasına baktı. Kız çoktan köşeyi dönmüştü.
Ve Scarlett nedenini bilmeden, o soyadı zihninin bir köşesine takılı kaldı.
Kız köşeyi dönüp gözden kaybolduktan sonra Scarlett birkaç adım daha yürüdü ama zihni az önce gördüğü isme takılı kalmıştı.
Blake.
Soyadı zihninde yankılandı. Nereden hatırladığını bir an çıkaramadı. Sonra, günlerdir düşünmemeye çalıştığı bir isim istemeden aklına geldi.
Annesinin ‘yeni’ soyadı.
Victoria Blake.
Scarlett’ın adımları fark etmeden yavaşladı. Nefesini biraz daha derin aldı, bakışları yere kaydı. İçindeki o huzursuzluk hissini bastırmaya çalıştı.
“Billy,” dedi.
Billy başını çevirdi. “Ne oldu?”
Scarlett gözlerini ondan kaçırdı.
“Eve dönelim mi?” dedi. “Biraz yoruldum.”
Billy hemen cevap vermedi. Scarlett’in sesindeki o ince değişikliği fark etmişti; az önceki hâlinden farklıydı, daha kapalı, daha gergin.
“Tamam,” dedi sonunda. “Dönelim.”
Yan yana geri yürümeye başladılar. Billy birkaç kez konuşmayı denedi ama Scarlett kısa cevaplar verdi. O da sonunda sustu.
Bir süre sonra Billy ona tekrar baktı.
Bir şey olduğunu biliyordu. Kesinlikle biliyordu. Ama bunun ne olduğunu, neyin tetiklediğini anlayamıyordu.
Sormadı.
Sadece yürümeye devam etti, ama bu sefer Scarlett’in adımlarını, yüzünü, sessizliğini daha dikkatle izliyordu.
Scarlett ise hiçbir şey söylemeden yürüyordu, ama zihninde tek bir kelime dönüp duruyordu:
Blake.
🩶🩶🩶
Billy ve Scarlett eve döndüklerinde, Scarlett tek kelime etmeden odasına yöneldi. Billy konuşmak istemediğini anlamış olacak ki, üstelemedi.
Scarlett yatar yatmaz, düşünceleri arasında uyuyakaldı.
Uyandığında herkesin uyuduğunu düşünerek dışarı çıktı. Acilen çözülmesi gereken birşey vardı.
Sabah hava griydi ama yağmur dinmişti. Scarlett evden çıktığında kaldırım hâlâ ıslaktı; adımlarının sesi boş sokakta daha belirgin çıkıyordu. Ceketinin yakasını biraz daha kaldırdı, ellerini cebine soktu ve Nancy’nin evine doğru yürümeye başladı.
Kapıyı Nancy açtı.
“Scarr?” dedi şaşırarak. “Bu saatte?”
Scarlett hafifçe omuz silkti.
“Uyuyamadım,” dedi. “Sıkıldım evde.”
Nancy kapıyı biraz daha açtı.
“İyi yapmışsın. Gel içeri.”
Salonun içi sıcaktı. Robin koltuğun üzerine yayılmış, yarı uykulu halde bir dergi karıştırıyordu. Scarlett’ı görünce başını kaldırdı.
“Vay,” dedi. “Sabah sabah ziyaretçi. Bu ya çok iyi bir günün başlangıcıdır ya da çok kötü bir şey olmuştur.”
Scarlett istemsizce gülümsedi.
“İkisi de değil,” dedi. “Sadece canım sıkıldı.”
Nancy mutfaktan üç bardak kahve getirdi. Robin bardağı alıp hemen içti, sonra Scarlett’a baktı.
“Peki,” dedi, gözlerini kısarak. “Gerçek sebep ne?”
Scarlett bir an sustu. Masanın üzerindeki dergilere baktı, sonra sanki önemsiz bir şey soruyormuş gibi konuştu:
“Harper Blake diye birini duydunuz mu?”
Nancy düşünerek kaşlarını çattı.
“Blake soyadı tanıdık geliyor… Ama Harper… Emin değilim.”
Robin dergiyi çevirdi, birkaç sayfa karıştırdı, sonra bir yerde durdu.
“Dur,” dedi. “Şu kız olabilir mi?”
Dergiyi Scarlett’a uzattı.
Fotoğrafta genç bir kız vardı. Kameraya alışık, kendinden emin bir gülümsemesi vardı. Altında küçük bir başlık:
Harper Blake — rising actress
Scarlett’ın kalbi bir an hızlandı ama yüzünü değiştirmedi. Dergiyi sakinmiş gibi tutmaya çalıştı.
Nancy bunu fark etmedi, ama Robin kısa bir an Scarlett’a baktı.
“Niye sordun bu arada?” dedi daha yumuşak bir sesle.
Scarlett dergiyi masaya bıraktı.
Sonra Robin dergiyi tekrar alıp karıştırmaya devam etti.
“Dün sokakta çarpıştım,” dedi. “Defterinde adı yazıyordu. Merak ettim sadece.”
Harper Blake.
İsmi artık sıradan bir isim gibi gelmiyordu.
Ama henüz nedenini kendisi bile tam bilmiyordu.
Robin dergiyi kızlara doğru çevirip konuşmaya başladı.
“Buna bakın,” dedi. “Bu kız son zamanlarda bayağı konuşuluyor. Babası zaten dehşet ünlü bir oyuncuymuş, o da onunla birkaç projeye çıkmış.”
Nancy dergiyi aldı.
“Harper Blake,” diye okudu başlıktan.
“Evet bahsettiğin kız sanırım gerçekten o.”
Robin, “Hey Nancy dergiyi alabilir miyim?” Dedi aceleci bir şekilde.
Nancy ona dergiyi uzattığında Robin bir yandan derginin arka yüzünü okuyor ve konuşmaya devam ediyordu.
“Dergide verilen röportajda şey diyor..” bir düre duraksayıp dergideki paragrafı okudu ve devam etti. “Ailesinin geçmişinin biraz karışık olduğunu falan anlatmış. Hatta annesinin eskiden başka bir hayatı olduğundan bahsetmiş ama detay vermemiş.”
Nancy kaşlarını kaldırdı.
“Garipmiş.”
Scarlett hiçbir şey söylemedi.
Ama dergideki fotoğrafa biraz fazla uzun baktı.
O kızın gözlerinde… açıklayamadığı bir tanıdıklık vardı.
Ve onun annesinin öz kızı olmamasını diledi defalarca.
🩶🩶🩶
Hava öğleden sonra biraz açmıştı ama soğuk hâlâ hissediliyordu. Scarlett eve döndüğünde içerisi sessizdi. Ayakkabılarını çıkarıp salondan geçerken arka kapının açık olduğunu fark etti.
Billy arka verandada oturuyordu.
Dirseklerini dizlerine dayamış, boşluğa bakıyordu. Rüzgâr saçlarını hafifçe dağıtıyordu ama o kıpırdamıyordu bile.
Scarlett kapının kenarında bir an durdu. Normalde böyle anlarda geri dönerdi, onu yalnız bırakırdı. Ama bu sefer gitmedi.
Yavaşça dışarı çıktı.
Billy başını kaldırmadan konuştu.
“Yürüyüş iyi geldi mi?”
Scarlett hafifçe şaşırdı.
“Benim çıktığımı duydun mu?”
“Kapı sesini,” dedi Billy. “Tahmin ettim.”
Scarlett verandanın korkuluğuna yaslandı. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sessizlik garip değildi… sadece sakindi.
Sonunda Billy başını yana çevirip ona baktı.
“Bir şey olmuş,” dedi.
Bu bir soru değildi.
Scarlett gözlerini kaçırdı.
“Niye öyle düşündün?”
Billy omuz silkti.
“Çünkü seni tanıyorum.”
Scarlett hafifçe güldü ama bu gülüş yorgundu.
“Bazen bundan nefret ediyorum,” dedi.
Billy kaşını kaldırdı.
“Neden?”
“Çünkü hiçbir şey söylemeden anlaşılmak… insanı biraz savunmasız bırakıyor.”
Billy bu sefer gülmedi.
“Söylemek zorunda değilsin,” dedi sakin bir sesle. “Sadece bilmeni istedim.”
Scarlett ona baktı. Bu cümle basitti ama içten gelmişti. Billy onu zorlamıyordu, sorgulamıyordu… sadece yanında duruyordu.
Rüzgâr biraz sert esti. Scarlett kollarını birbirine sardı.
Billy içeri uzanıp sandalyenin arkasındaki ince ceketi aldı, ona uzattı.
“Al.”
Scarlett tereddüt etti.
“Üşümüyorum.”
Billy ona bakıp hafifçe başını eğdi.
“Scarr.”
Bu tek kelime yeterli oldu. Scarlett ceketi aldı, omuzlarına geçirdi.
Bir süre daha yan yana oturdular. Bu sefer sessizlik daha farklıydı. Daha rahat.
Scarlett yavaşça konuştu:
“Hatırlıyor musun, küçükken bisikletle göle gitmiştik?”
Billy hemen cevap verdi.
“Sen yokuştan inerken freni bırakmıştın.”
Scarlett istemsizce güldü.
“Ve sen panikleyip önümde koşmaya başlamıştın.”
Billy de gülümsedi.
“Çünkü ağlayacağını düşünmüştüm.”
Scarlett başını yana eğdi.
“Ağlamadım ama.”
Billy ona baktı.
“Hayır,” dedi. “Hiç ağlamazdın zaten.”
Bu cümle havada asılı kaldı.
Scarlett gözlerini yere indirdi.
“Artık bazen ağlıyorum,” dedi çok sessiz bir sesle.
Billy bunu duydu ama üzerine gitmedi. Sadece biraz daha ona doğru döndü.
“Olur,” dedi. “İnsan bazen değişir.”
Scarlett ona baktı.
“Ben değiştim mi?”
Billy bir an düşündü.
“Biraz,” dedi dürüstçe. “Ama kötü anlamda değil. Sadece daha sessiz oldun.”
Scarlett derin bir nefes aldı.
“Belki yeniden eskisi gürültülü olurum. Partilere gider kör kütük sarhoş olurum, ya da ne bileyim, haksız olduğun kişilere laf atar, kavga ederim.”
Billy hafifçe gülümsedi.
“Olursun. Bilirim,”
Scarlett’de aynı şekilde karşılık verdi.
“Olurum. Bilirsin”
Ve bu cümle, bir vaat gibi değilde bir gerçek gibi gelmişti.
Gerçek olacaktı.
Buna herşeyden çok emindim.
Canlarım selam öncelikle. 🫶🏻🫶🏻 Kitabın tiktok hesabının etkileşimleri ciddi anlamda düştüğü için kendimde yazacak motivasyonu bulamıyorum kusura bakmayın lütfen. Ve ayrıca bölümleri yaklaşık 3000 kelimeye çıkardığım için her gün bölüm yetiştiremiyorum çok üzgünüm. 😭😭 kitabın TikTok hesabına destek olursanız çok sevinirim. Mutlu kalın!! 💓💓
