6. bölüm · Gölgede Kalan Işık/ Stranger Things Billy fanfic

Geçmişin Kadere Cilvesi

E ‘

“İnsan bazen geçmişinin bittiğini sanır. Oysa geçmiş, sadece konuşmayı bırakır.”

Scarlett uyandığında evin içinden gelen sesler vardı.

Gülüşmeler.

Mutfakta bir şeylerin devrilmesi, Max’in “Dustin yapma şunu!” diye bağırması, ardından Mike’ın kahkahası.

Scarlett bir süre yatağında oturup dinledi. Bu sesleri seviyordu. Gürültülüydüler, dağınıktılar, bazen sinir bozucuydular. Ama canlıydılar. İnsan böyle seslerin içinde kendini daha az yalnız hissediyordu.

Üzerine bir sweatshirt geçirip dışarı çıktı.

Mutfakta Max tost yapmaya çalışıyordu ama tosttan çok duman çıkarıyordu. Lucas pencereyi açmıştı, Dustin masanın üstünde bir şey anlatıyordu ve Eleven dikkatle dinliyordu.

Billy tezgâha yaslanmış, kahvesini içiyordu. Hiçbir şeye karışmıyor, sadece izliyordu. Yaşanan kaos, pek umrundaymış gibi gözükmüyordu.

Scarlett kapıda durunca Max döndü.

“Günaydın, saatlerdir ölü gibi uyuyorsun.”

“Günaydın,” dedi Scarlett, sesi hâlâ uykuluydu.
Bunu söylerken esnedi.

Dustin ona bir tabak uzattı.
“Bunu ye, Max tost yapmayı öğrenene kadar açlıktan öleceğiz.”

Scarlett istemsizce gülümsedi.

Masaya oturdu. Bir süre hiçbir şey düşünmeden sadece onları izledi. Lucas ile Mike’ın tartışmasını, Eleven’ın sessizce gülmesini, Max’in sabırsızlığını..

Bazen hayatın en iyi anları hiçbir şeyin olmadığı anlardı. Bu o anlardan biriydi.

Billy bir ara ona baktı.
“Uyuyabildin mi?”

Scarlett omuz silkti.
“Kısmen,”

Billy başını salladı, daha fazla sormadı. Scarlett bunun için ona içten içe minnettardı. İnsan bazen anlatmak istemezdi ve Billy bunu sezebiliyordu.

🩶🩶🩶

Bir süre sonra Scarlett, hava almak için markete gitme bahanesi ile evden çıktı.

Kasabanın içinden yürürken insanların bakışlarını fark etti.

Bu yeni bir şey değildi. Hawkins küçük bir yerdi; herkes herkesin hikâyesini biraz olsun bilirdi. Onun babasıyla yaşadıkları, insanların ilgisini oldukça çekmiş gibi görünüyordu. Babasıyla ettiği devasa kavgalar yıllardır kulaktan kulağa anlatılmıştı zaten. Scarlett buna alışmıştı. İnsanların yarım yamalak bildiği bir geçmişle yaşamaya alışıyordu bir süre sonra.

Ama o gün farklı bir şey oldu.

Marketin önünde eski bir komşularına rastladı. Mrs. Calder. Scarlett küçükken birkaç kez onları ziyarete gelmiş, sonra bir daha ortada görünmemiş bir kadındı.

Kadın Scarlett’ı görünce bir an durdu.
“Scarlett… büyümüşsün.”

“Merhaba,” dedi Scarlett kibarca.

Kadın tereddüt etti, sonra istemeden ağzından kaçırdı:

“Annenle görüşüyor musun? Onu en son birkaç ay önce görmüştüm. O dünya zengini adamlardan biri birde bir kız vardı yanında. Adamın ismi Daniel Blake’ti sanırım. Bilgin var mı? Yıllar sonra yeni bir aile kurabileceğini düşünmemiştim.”

Scarlett’ın içi bir anda gerildi.
“…Ne dediniz?”

Kadın hemen toparlanmaya çalıştı.
“Ben belki yanlış hatırlıyorumdur. Boş ver.”
Bunu söylerken göz teması kurmamaya dikkat ediyordu.

Ama Scarlett bırakmadı.
“Yeni ailesi mi?”

Kadın artık geri dönemeyeceğini anlamıştı. Sesini alçalttı.
“Scarlett, bunu benim söylemem doğru değil. Ama annen Daniel Blake ile evlendi ve bir kızları var. Bunu duymuştum sadece detayını bilmiyorum.”

Kadın gerçekten bilmiyordu. Bu belliydi. Söylediği şeyler parçaydı, hikâye değil.

Ama o parçalar Scarlett’ın içine batmaya yetmişti.

🩶🩶🩶

Scarlett o gün eve dönmedi.

Kütüphaneye gitti.

Hawkins Halk Kütüphanesi neredeyse boştu. Tozlu raflar, sararmış gazeteler, eski kayıtlar… 1984’te insanlar geçmişi böyle araştırıyordu. Sessizce, sayfaları çevirerek.

Kayıt memuruna annesinin eski soyadını söyledi:
“Victoria Laurent.”

Kadın birkaç dosya getirdi.

Saatler sürdü.

Eski bir gazete köşesinde küçük bir ilan buldu,

“Ünlü milyarder Daniel Blake, yeni eşi Victoria Laurent ile evliliğini bizzat duyurdu!”

Tarih.

Annesinin babasıyla hâlâ evli olduğu bir zamana yakındı.
Aralarında yaklaşık 3 hafta vardı.

Bu kadar hızlı evlenmek bu kadar kolay mıydı?

Scarlett sayfaya uzun süre baktı.

Bir süre sonra artık dayanamayacağını hissederek dosyayı kapattı.

Artık emindi.

Bu sadece bir söylenti değildi. Bu gerçekti.

Annesi gitmeden önce bile başka bir hayat kurmuştu.

Ve Scarlett o hayatın içinde hiç olmamıştı.

🩶🩶🩶

Nefes nefese kütüphaneden çıktığında eski anılar aklında dönüyordu. Sanki onlara karşı esirmiş gibiydi.

Scarlett yedi yaşındaydı.
Salonun halısında dizlerinin üstüne çökmüş, renkli kalemlerle yaptığı resmi iki eliyle dikkatlice tutuyordu. Kağıdın ortasında üç kişi vardı; biri uzun saçlı bir kadın, biri küçük bir kız, diğeri ise yüzü pek belli olmayan bir adamdı. Kadının elini kızın eline özellikle büyük çizmişti, kopmasın diye.

Annesi mutfaktaydı. Telefonda konuşuyordu; sesi alçak ama hızlıydı, sanki Scarlett içeri girerse konuşma bozulacakmış gibi.

Scarlett kapının eşiğinde bir süre bekledi.
“Anne…” dedi, sesi çekingen ama umut doluydu. “Bak, resim yaptım.”

Kadın başını çevirmedi bile. Elini telefona kapatıp sadece,
“Şimdi değil Scarlett,” dedi. “Görmüyor musun telefondayım?”
Sesi oldukça sertti. Bu, Scarlett’in içinin burkulmasına sebep olmuştu.

Scarlett birkaç saniye daha bekledi. Belki konuşma biter, belki annesi dönüp bakar diye.

Bakmadı.

Kız, kağıdı biraz daha yukarı kaldırdı, sanki daha görünür olursa fark edilecekmiş gibi.
“Çok güzel oldu…” diye fısıldadı, bu kez kendi kendine.

Telefon konuşması uzadıkça mutfaktaki sesler Scarlett için bir uğultuya dönüştü. Buzdolabının motoru, saatin tik takları, annenin arada çıkan kısa gülüşleri… Hepsi onun orada durduğunu kimsenin fark etmediğini hatırlatan küçük sesler gibiydi.

Bir süre sonra kolları yoruldu. Kağıdı yavaşça indirdi.
Kapının kenarına bırakıp odasına döndü.

O akşam annesi resmi hiç görmedi. Scarlett ise o resmi yatağının altına sakladı; katlanmaması için dikkat ederek, sanki kırılabilecek bir şeymiş gibi.

Yıllar sonra o günü düşündüğünde hatırladığı şey resmin kendisi değildi.
Hatırladığı şey, bir kapı eşiğinde dakikalarca bekleyip kimsenin gözlerinin sana değmemesinin nasıl hissettirdiğiydi.

🩶🩶🩶

Hava akşamüstüne dönüyordu. Hawkins’in sokakları griydi, bulutlar alçalmıştı. Scarlett yürümeye başladı; nereye gittiğini pek düşünmeden, sadece ayaklarının götürdüğü yere doğru gidiyordu.

İlk damla yanağına düştüğünde irkildi. Sonra ikinci, üçüncü.. Yağmur bir anda hızlandı. Sokak lambalarının altında ince çizgiler halinde yağıyordu. Scarlett saçlarının ıslanmasına aldırmadan yürümeye devam etti. Yağmurun sesi, kafasının içindeki düşünceleri biraz bastırıyordu.

Tam o sırada cebindeki telefonu titreyerek çalmaya başladı.

Arayan Nancy’ydi.

Scarlett birkaç saniye baktı, sonra açtı.
“Efendim?”

Nancy’nin sesi her zamanki gibi netti ama bu kez daha yumuşaktı.
“Scarlett, sesin tuhaf geliyor. İyi misin?”

Scarlett kısa bir sessizlikten sonra omuz silkti, Nancy göremese de.
“İyiyim, sadece dışarıdayım.”

Araya bir anlık sessizlik girdi. Nancy Scarlett’i tanıyordu; bu “iyiyim”lerin çoğunun zaman ne anlama geldiğini biliyordu.

“Robin de burada,” dedi Nancy. “Biz, kız kıza takılmayı düşünüyorduk. Gelmek ister misin?”

Scarlett yağmurun altındaki boş sokağa baktı. Evine dönmek istemiyordu. Düşünmek istemiyordu. Yalnız kalmak hiç istemiyordu.

“..Tamam,” dedi sonunda. “Gelirim.”

🩶🩶🩶

Nancylerin evi her zamanki gibi sıcaktı. Kapıyı Robin açtı; elinde patlamış mısır kasesi vardı.

“Hey!” dedi gülümseyerek. “Yağmurda yürümek mi? Tam dram kraliçesi vibe’ı.”

Scarlett istemsizce hafifçe gülümsedi.
“Kes sesini.”

Nancy havlu getirdi, Scarlett’in omzuna attı.
“Saçın sırılsıklam olmuş. Üşüteceksin.”

Bir süre üçü mutfakta oturdular. Önce sıradan şeylerden konuştular. Okuldan, Hawkins’te dolanan küçük dedikodulardan, Robin’in sinir olduğu bir müşteriden.. Scarlett fark etti ki, konuşmaların sıradanlığı bile iyi geliyordu.

Sonra Robin aniden ayağa kalktı.
“Tamam,” dedi. “Evde oturup çürümeyeceğiz. Starcourt tarafında küçük bir parti var. Öyle büyük bir şey değil. Gidelim mi?”

Nancy kaşlarını kaldırdı.
“Robin, küçük dediğin en son şey yangın alarmıyla bitmişti.”

“Bu farklı,” dedi Robin. “Bu sefer… belki.”

Scarlett ikisine baktı. İçinde bir yer, ilk kez o gün biraz hafiflemişti.
“Gidelim,” dedi.

🩶🩶🩶

Parti gerçekten de büyük değildi. Birkaç ışık, bir kasetçalar, arka bahçede toplanmış insanlar… müzik çok yüksek değildi ama yeterince ritimliydi.

Nancy biriyle konuşmaya dalmıştı, Robin dans eden bir grubun arasına karışmıştı. Scarlett ise bir süre kenarda durdu. Etrafındaki gürültüyü, müziği, kahkahaları izledi.

Sonra Robin onu kolundan çekti.
“Bu akşam üzgün surat yok,” dedi. “Kural bu.”

Scarlett istemeden güldü.
“Böyle bir kural ne zamandır var?”

“Şimdi var. Ben koydum. Yürü işte kızım!”

Bir süre sonra Scarlett kendini gerçekten gülerken buldu. Müzik, insanların konuşmaları, yazdan kalma o hafif sıcak hava… hepsi kısa bir süreliğine de olsa içindeki ağırlığı susturmuştu.

Ama bazen, tam gülerken bile, zihninin bir köşesinde o düşünce hâlâ oradaydı.
Geçmişi.
Ve henüz tam öğrenmediği şeyler.

Scarlett o gece her zamanki gibi bunu bastırmayı seçti.
En azından birkaç saatliğine.

🩶🩶🩶

Scarlett başını kaldırdığında müziğin ritmi yeniden kulaklarına dolmaya başladı. Birkaç dakika önce konuştuğu şey hâlâ zihninin bir köşesinde duruyordu ama onu bastırmayı başardı. Şimdi bunun altında ezilmeyecekti. Ezilmeye hiç niyeti yoktu.

Derin bir nefes aldı, yüzünü düzeltti ve tekrar içeri girdi.

Salon kalabalıktı. Işıklar loş, müzik yüksek, insanlar kahkahalar atıyordu. Scarlett kalabalığın içinden geçerken bir an durdu.

Karşısında tanıdık yüzler vardı.

Heather’ın eski grubundan iki kız. Hawkins’te kim “popüler” denince akla gelen o kızlar. Bir zamanlar Scarlett da onların arasındaydı. Ya da en azından kenarlarında. Hiç bir zaman birbirimizi önemsediğimiz bir grup olmamıştık. Açıkcası o zamanlar Scarlett’in tek amacı sadece parlamaktı.

Kızlardan biri Scarlett’i fark etti. Önce bakışını kaçırır gibi oldu, sonra arkadaşına bir şey fısıldadı. İkisi birlikte Scarlett’e bakıp hafifçe güldüler.

Scarlett içinden “Tabii,” diye geçirdi. Hawkins değişmiyordu.

Yanlarından geçip gitmeyi düşündü. Ama tam o sırada kızlardan biri konuştu.

“Scarlett, değil mi?” dedi, sesi sahte bir nezaketle doluydu.

Scarlett durdu. Döndü.
“Evet.”

Kız dudaklarını büktü.
“Uzun zamandır ortalarda yoksun. Seni, farklı bir çevrede görmeye başladık.”

Tonundaki ima açıktı. Hawkins’te herkes kimin kimle takıldığını konuşurdu.

Scarlett omzunu hafifçe silkti.
“Evet, insanlar değişiyor.”

Diğer kız araya girdi.
“Ya da düşüyor,” dedi, alçak bir kahkahayla.

Scarlett birkaç saniye onlara baktı. Eskiden olsa bu sözler içini kemirirdi. Eskiden olsa kendini açıklamaya çalışırdı. Eskiden olsa onların onayını önemserdi.

Ama artık değildi.

“Komik,” dedi sakin bir sesle. “Çünkü ben düşmedim. Sadece seviyemi yükselttim şekerim. Sizin aksinize.”

Kızların yüzündeki gülümseme hafifçe dondu.

Scarlett devam etti, sesi hâlâ sakindi ama sert bir netlik taşıyordu:
“Biliyor musunuz, bir zamanlar sizin ne düşündüğünüzü gerçekten önemsiyordum. Ama sonra fark ettim ki… siz aslında hiç kimse hakkında bir bok bildiğiniz yok. Sadece konuşuyorsunuz.” Ses tonunda aşağılama vardı. Bu onu sevindirmedi. Üzmedide.

Etraflarında duran birkaç kişi sessizleşmişti. Kimse müdahale etmiyordu ama herkes dinliyordu.

Kızlardan biri gözlerini devirdi.
“Ne kadar dramatik.”

Scarlett hafifçe gülümsedi.
“Hayır,” dedi. “Sadece doğruları söylüyorum, canım. Sizin Hawkins’teki çoğu insana yaptığınızın aksine.”

Sonra dönüp yürüdü. Onların yanından geçerken kızlardan birine bilerek omuz atmayıda unutmadı.

Zafer.

Arkasından bir şey söylemelerini bekledi ama söylemediler. Çünkü verecek cevapları yoktu.

Scarlett kalabalığın içine karıştı. Kalbi biraz hızlı atıyordu ama bu korkudan değildi. Adrenalindi. Güçlü hissetmenin verdiği o keskin duygu. Bu onu güldürdü. Eski Scarlett Hale küllerinden doğuyordu.

Bir süre sonra mutfağın kapısında Steve’i gördü.

Steve duvara yaslanmış, elinde içeceğiyle onu izliyordu. Göz göze geldiklerinde Steve kaşını hafifçe kaldırdı.

“Zorbalığa devam mı, Hale?” dedi yaklaşınca, yarı ciddi yarı alaycı bir tonla.

Scarlett hafifçe güldü.
“Kimseyi zorbaladığım yok. Sadece konuştum.”

Steve başını salladı.
“Tepkileri görmeye değerdi.”

Bir an sessizlik oldu. Eskiden aralarında olan o eski tanıdıklık hissi hâlâ vardı ama artık daha sakin, daha mesafeliydi.

Steve onu süzdü, sonra daha yumuşak bir sesle konuştu.
“İyi misin?”

Scarlett bir an düşündü.
“Evet,” dedi. “İyiyim.”

Bu sefer gerçekten yalan söylemiyordu. İçinde bir sürü şey vardı, evet. Ama kırılmış hissetmiyordu. Ayaktaydı.

Steve başını salladı, sanki cevabı kabul etmişti.
“Güzel,” dedi. “Çünkü Hawkins’te ayakta kalabilen insan sayısı az.”

Scarlett hafifçe gülümsedi.
“Ben kolay yıkılmam.”

Steve de gülümsedi.
“Onu çok uzun zaman önce fark ettim.”

Müzik biraz daha yükseldi, içeriden Robin’in Nancy’ye bir şey anlatırken kahkaha attığı duyuldu. Parti devam ediyordu, gece devam ediyordu… ve Scarlett ilk defa uzun zamandır kendini sadece hayatta kalıyor gibi değil, gerçekten yaşıyor gibi hissediyordu.

🩶🩶🩶

Parti yavaş yavaş dağılmaya başladığında saat gece yarısını geçmişti. Müzik hâlâ çalıyordu ama insanlar birer birer çıkıyordu; kahkahalar azalıyor, kapı açılıp kapandıkça içeri soğuk hava doluyordu.

Scarlett cekedini omzuna aldı. Nancy ve Robin içeride bir şey topluyorlardı; Steve biriyle konuşuyordu. Kimseye haber vermeden çıkmak istedi. Bazen sessizce gitmek daha kolaydı.

Kapıyı kapatıp dışarı adım attığında gece serindi. Yağmur dinmişti ama asfalt hâlâ ıslaktı, sokak lambalarının ışığı yerde kırılıyordu. Hawkins geceleri hep biraz tuhaf olurdu fazla sessiz, fazla boş.

Scarlett yürümeye başladı.

Ayakkabısının tabanı ıslak zeminde hafifçe ses çıkarıyordu. Ellerini ceplerine soktu, başını biraz eğdi. Parti sırasında kendini güçlü hissetmişti ama şimdi yalnız kalınca düşünceler geri gelmeye başlıyordu. Annesi… geçmiş… her şey.

Tam sokağın köşesini dönerken bir şey fark etti.

Yolun karşısındaki elektrik direğinin dibinde koyu bir leke vardı. Önce su sandı. Sonra şekli dikkatini çekti.

Yuvarlak… ve ortasından ince çizgiler yayılan bir şekil.

Kalbi bir an garip şekilde sıkıştı.

Yavaşça yaklaştı. Eğildi. Elini uzatacak gibi oldu ama dokunmadı.

Bu… bir çatlak gibiydi. Ama asfalt çatlağı gibi değildi. Daha çok… içeri doğru çökmüş gibiydi. Sanki yer bir anlığına yumuşamış, sonra tekrar sertleşmişti.

Scarlett’in ensesinden aşağı ince bir ürperti indi.

Rüzgâr yoktu ama direğin üzerindeki tel hafifçe titredi. Çok hafif bir ses geldi neredeyse duyulmayacak kadar zayıf, metalin ince bir inilti gibi çıkardığı bir titreşim.

Scarlett başını kaldırdı.

Bir anlığına… gerçekten sadece bir anlığına… sokağın karşısındaki karanlıkta bir şeyin hareket ettiğini sandı.

Gözlerini kırptı.

Hiçbir şey yoktu.

Sadece boşluk. Ağaçların gölgeleri. Uzakta bir köpeğin havlaması.

Scarlett nefes verdi.
“Saçmalama,” diye mırıldandı kendi kendine.

Ama kalbi hâlâ hızlı atıyordu.

Ayağa kalktı, yürümeye devam etti. Bu sefer adımları biraz daha hızlıydı.

Eve vardığında kapıyı sessizce açtı. İçerisi karanlıktı. Koridordan geçerken bir an durdu.

Evin içi normaldi. Sessiz, sıradan, güvenli.

Ama Scarlett ışığı açmadan önce bir anlığına düşündü:

Az önce gördüğü şey gerçek miydi?

Yoksa sadece… yorgunluk muydu?

Başını iki yana salladı ve ışığı açtı.

O gece yatağa yattığında gözlerini kapatmak biraz daha uzun sürdü.

Ve o sırada Hawkins’in başka bir yerinde, ormanın içinde, ağaçların arasında neredeyse görünmeyecek kadar ince bir çatlak daha oluşuyordu.

Sessizce. Yavaşça. Kimse fark etmeden.

🩶🩶🩶

Dustin Henderson,

Dustin dizlerinin üstüne çökmüş, çantanın içinden kabloları çıkarıyordu. Lucas biraz ileride durmuş, ağaçların arasına bakıyordu.

“Eğer yine yanlış sinyal yakaladıysan,” dedi Lucas, “bu sefer gerçekten eve dönerim. Gerçekten.”

Dustin başını kaldırmadan cevap verdi.
“Bu yanlış değil. Bak, bunu hissediyorum.”

Lucas gözlerini devirdi.
“Sende her şeyi hissediyorsun zaten.”

Dustin sonunda küçük cihazı çalıştırdı. Telsiz benzeri aletin içinden önce cızırtı geldi. Sonra kısa bir sessizlik.

Sonra tekrar cızırtı… ama bu sefer ritimliydi. Sanki bir şey nefes alıp veriyormuş gibi, çok hafif bir dalgalanma.

Lucas’ın yüzündeki ifade değişti.
“Tamam… bu yeni.”

Dustin düğmeyi çevirdi, frekansı biraz oynattı. Ses bir an kesildi, sonra daha net bir parazit geldi. Metalik, derinden gelen bir titreşim gibi.

İkisi de birkaç saniye konuşmadan dinledi.

Orman sessizdi. Rüzgâr bile yoktu. Ama cihazdaki ses… oraya ait değil gibiydi.

Lucas yavaşça, “Bu… Upside Down gibi mi?” diye sordu.

Dustin hemen cevap vermedi. Kaşları çatılmıştı, tamamen odaklanmıştı. Sonunda omuz silkti.
“Bilmiyorum. Ama o da böyle başlamıştı, hatırlıyor musun? Önce küçük sinyaller.”

Lucas içini çekti.
“Harika. Tam da normal bir yıl geçiriyoruz diyordum.”

Cihaz bir anda yüksek bir cızırtı verdi. İkisi de irkildi. Dustin hemen düğmeyi kapattı.

Sessizlik.

Lucas etrafına baktı.
“Bir şey duydun mu?”

Dustin başını kaldırdı. Ormanın içi aynıydı. Ağaçlar, yapraklar, uzak bir kuş sesi… ama yine de içini kemiren o his vardı. Sanki bir şey onları izliyor ama görünmüyordu.

Sonra hiçbir şey olmadı.

Gerçekten hiçbir şey.

Lucas uzun bir nefes verdi.
“Belki de sadece elektrik hatlarıdır.”

Dustin cihazı çantasına koyarken homurdandı.
“Evet. Tabii. Hawkins’te her zaman sadece elektrik hatları olur.”

Lucas gülümsedi.
“Bak, eğer yarın dünya hâlâ yerindeyse sana milkshake ısmarlıyorum.”

Dustin de gülümsedi.
“Anlaştık.”

İkisi patikadan geri yürümeye başladılar. Konuşmaları kısa sürede sıradan şeylere döndü—okul, Max’in sinir bozucu derecede iyi skateboard sürmesi, Steve’in saçları.

Ama Dustin yürürken bir kez arkasına baktı.

Ormanın içi boştu.

Yine de… cihazın çıkardığı o ses kulaklarının içinde kalmış gibiydi.

Ve birkaç metre ileride, toprağın altında, kimsenin fark etmediği çok ince bir titreşim yayılıyordu.

Henüz hiçbir şey olmamıştı.

Ama bir şey… uyanmaya başlıyordu.

🩶🩶🩶